www.galibivakfi.com

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

MUHTAÇ OLDUĞUMUZ KARDEŞLİK

2011 Tarihli Son Baskısı

 

 

 

       İÇİNDEKİLER

 

Başlık Yazıların Üstüne Tıklayarak İlgili Konuyu Okuyabilirsiniz.

BAŞYAZI. 13

“İslam’ın Beş Şartı” Diye Emr-İ İlahi Yoktur! 21

Hitap. 30

“Evliyâ” Manasını Tahrif. 32

ÖNSÖZ.. 35

İçtihat Görmedik Tetebbu İle Hoca Olanlar 38

Semâvî Din Bir Tânedir, Değişmez. 45

GİRİŞ. 51

BİRİNCİ BÖLÜM... 53

ZİHNİYET ÜZERİNE.. 53

İçtihat Gereklidir 55

Sultan Iı. Abdülhamid Han’dan Bir Hâtıra. 60

Tasavvuf Bi-Zâtihî  İslâm’ın Kendisidir 67

Nûr-U Muhammedî Adem Safiyyullahtan Kıyamete Kadar Bâkîdir. Bir Topluma Maletmeye Kalkışma. Hz. Allah Yalnız Senin Değil Cümle Yaratıkların Allah’ıdır 70

Müceddid-İ Din. 71

Tasavvufu Bugüne Göre Nasıl Yaşayacağız? Şeriat-I Muhammediyyeyi Bugüne Göre Yaşamak Mümkün Mü?  73

Kulun Yaratılışının Nedeni Aşktır 76

Çarpık Zihniyet Değişmeli 81

Atatürk Hakkında. 82

İKİNCİ BÖLÜM... 87

KUR’ÂN-I KERÎM’DEN ÂYETLER.. 87

Yanlış Dînî Bilgiler 89

Kur’ân-I Kerîm Rahmet-İ İlâhiye İle Dolu Doludur 92

“Dost” Kelimesi “Evliyâ” Nın  Anlamını Ve Manasını Kesinlikle Yansıtmaz  94

Maddî “Sultân” Mânevî “Sultân”. 97

Verîd Damarı 98

Îmân İle İslâm’ın Anlamları Farklıdır 100

Birbiri İle Savaşan İnananların Arasını Düzeltmek. 102

“İnsanları Konuşmalarından Daha İyi Tanırsın”. 105

Nûr-U Muhammedî Rahmeti İlâhiyenin Genel Adıdır.  Bu Rahmet-İ İlâhiye Dünya Ve Ahiret Devam Edecektir, İnşa-Allah. 106

Zikirden Uzaklaşanlara  Şeytan Musallat Olur 108

Ehl-İ Kitâb’ın Yiyecekleri Size Ve Sizinde Yiyeceğiniz Onlara Helâldir. İffetlerini Namuslarını Koruyan Kadınları Mihirlerini Ödemek Sureti İle Nikahla Alabilirsiniz, Helâldir 111

Kur’ân-I Kerîm’de Ehl-İ Kitâb. 112

Hazret-İ İnsân. 114

Beni Adem’e Ne Melâikeden Ne De Kadından Peygamber Gelmemiştir 116

Efendi Kime Denir?. 118

Kalbi Gözyaşları İle Suladığın Zaman Yaptığın Duâyı Kâinât Bilir 119

Şeyhi Olmayanın Şeyhi Şeytandır 122

Sonra Gelen Peygamber Efendimizin Şeriatına Tabi Olmak Asra Uyumluluk Ve Emr-İ İlâhiye De Uygundur, Kemâlattır. 124

Yeryüzündeki Ve Gökyüzündeki Âyetleri De Görebilmek Okumaktır! 126

Hiçbir Beşeri İlahlaştırmayasın. 128

İlm-İ Verâset Ezel-İ Ervâhla İlgilidir. Tertib-İ Tanzim-İ İlâhidir. Beşer Bu Ölçüye İhtiyarı İle Kendini Vazifeli Görmesi Mümkün Değildir 130

Yeryüzündeki Ve İnsanın Kendi Nefsindeki İşâretler 137

Peygamber Efendilerimiz Rahmet-İ İlâhiyenin İnanan Beni Adem’e Tebliğ Müesseseleri Olduğu Gibi Yaşantıları İle De Emr-İ İlâhinin Nasıl Yaşanacağının Göstergesidirler 139

Bu Gerçekler Yaşayan Cemi Kullara Duyurulsa Toplumlar Arası Husumet Kalkar, Zulüm Kalkar, Bütün İnsanlar Kardeş Olduklarının Zevkine Erer. Sen Ben Davası İflâs Eder. O Zaman Yeryüzü Cennet Misali Olmaz Mı! 141

Ehl-İ Kitâb’ı Rahmet-İ İlahiyeden Dışlamak Emr-İ İlâhiye Ters Düştüğünden Mana-Yı Kur’ân’a Ve Cümle Kitablara Da Suhuflara Da Aykırı Olduğunu Hazret-İ Allah Sarih Bildiriyor 143

Galibi Yolu. 146

Çizmeden Yukarı Çıkma! 158

Her Zuhuratta  Allâh’ın Adâleti Vardır: İnancında Samimi Ol. İcraatın İse  İnancının Görüntüsü Olsun.  O Zaman Gerçekleri Görmemen İçin Neden Kalmaz! 160

Allah, Kalbinde Olanı Dahi Bilir 161

Ashâb-I Zâhir, Ashâb-I Bâtın. 162

Ehl-İ Kitâb’a Çağrı 164

Merhamet-İ İlâhîyenin Hudûdu Yoktur 165

Hz. Ebû Bekir’in Duâsı 167

Bugünkü Nesil Gerçeği Düne Nazaran Daha İyi Anlayacak Kabiliyettedirler. Zamana Göre Bilgi Edindikleri İnkar Edilmez Dini Bilgilerini De Hz. Allah’ın Kur’ân-I Kerim’de Bildirisine Beşeri Katkı Katmadan Anlatalım. Anlatsa İdik İnancım Odur Ki Cemi İnsanlar İyi Anlayacaklardı. Bundan Şüphen Olmasın! 169

Bahtiyar İnsan: Haddini Bil! 172

Ne Kadar Saçma Bir Söz:  “Allah İle Kul Arasına Girilmez ”. 173

Kabir Hayatına İnanmayanlara Hazret-İ Allah Diyor, Dikkat: 175

Tasavvufu Yanlış Öğretiyorlar 176

Yolumuz. 179

“Bilmiyorsanız Ehl-İ Zikir’den Sorunuz”. 183

Ehl-İ Aşk. 186

İstihâre. 189

İstihare Nasıl Yapılır?. 190

ÜÇÜNÇÜ BÖLÜM... 195

ŞİŞ HAKKINDA.. 195

Bir Tv Programı Üzerine. 203

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 207

ZUHR-U ÂHİR.. 207

Netîce. 215

SÖZLÜK.. 219

 


 

Hz. Allah’ın Tertip, Tanzim Eyleyip Yevmil Kıyame Devam Edeceği Kullarına Bildirdiği Tek Din İslamiyet’tir.

 

 

Cümle Allah Elçileri

 İslamiyet Üzere Geldiler, Din Getirmediler.

Cümlesi Emri İlahiyeleri Tebliğ,

Asra Uyumlu Yaşadıkları Şeriatları ile Anılırlar

 

 

İslam’da Şart Yoktur!

Allah’ın Varlığına İnanan Kula,

Kul; Allah’ın Bildirisi Müslüman Demekle Mükelleftir.

Gayrı Ölçü, Kulun İradesi Dışındadır!

Yalnız Hz. Allah’a Mahsustur.

Nuru Muhammed-i

Kıyamete Kadar Devam Edecek

Rahmeti İlahiyenin İsmidir!

Yalnız Bir Ferde, Bir Topluma Maledilemez!


 

Muhammedilerde Savm, Salat, Hacc u Zekat

Hazreti Allah’ın Müttaki, İttika Sahibi Kullarına, Mü’min Olanlara İn-Amı,

İhsanı ve Sadakasıdır!

Şahadet İse İmanın Zirvesinin Kulda

Zuhuru Görülen, Şahitliğidir.

 

Kabile İsimleri Din İsmi Değildir.

Din Terakkiye Mani Değildir,

Din Bizatihi Terakkiyattır!

 

Din Aklın Tanzimi Olmayıp,

Nakli İlahiyedir. Vahyi İlahi’dir.

 

Allah’tan Başka İlah Yoktur

Diyen Müslümandır.

Tabi Olduğu Peygamberinin Getirdiği Şeriatına Uyumlu Yaşıyor İse

Müttakidir Mü’mindir.

Sonra Gelen Şeriata Tabi Olmak

Kemalattır.


 

 

RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLÂH’IN

ADI İLE BAŞLARIM

 

HÛ YÂ TABÎBE’L-KULÛB

MEDET YÂ ERHAME’R-RÂHİMÎN

MEDET YÂ EKREME’L-EKREMÎN

MEDET YÂ İLÂHE’L-ÂLEMÎN.

 

DESTÛR YÂ ÂDEM SAFİYYULLÂH

DESTÛR YÂ NÛH ŞEKÛRULLÂH

DESTÛR YÂ İBRÂHÎM HALÎLULLÂH

DESTÛR YÂ MÛSÂ KELÎMULLÂH

DESTÛR YÂ ÎSÂ RÛHULLÂH

DESTÛR YÂ MUHAMMED MUSTAFÂ        

HABÎBULLÂH.

 

DESTÛR CÜMLE PEYGAMBERAN-I İZÂM VE

RESÜL-İ KİRÂM HAZERÂTI

 

DESTÛR YÂ SÂHİBE’L-MEYDÂN

 

RIZÂEN LİLLÂHİ’L-FÂTİHA MAA’S-SALEVÂT.

 


 

 

 

Kainat ilahi bir feyizdir!

İslamda vahdet-i vücud budur!

Her varlık izafi varlıktır!

Mutlak varlık değildir!

Her varlık onun varlığından ibarettir!

Aynaya vuran ışık kaynağı gibi!

Aynadaki akis mecazidir ve iğretidir...

Kainatın bütün yüzleri iğretidir!

Cenab-ı Hak mutlak varlıktır!

Ma-adası olan herşey bir görüş ve bir

vehimdir!

 

            H. Galip Hasan Kuşçuoğlu

 


 

Sayfa Başına Dön 

BAŞYAZI

 

 

 

Eûzü Billâhi Mine’ş-şeytâni’r-racîm

Bismillâhi’r-Rahmâni’r-Rahîm

 

 

Kitabçığın kapağında özetini vermeye çalıştığım, Hazret-i ALLAH’ın kelam-ı kadiminde bildirdiği bilcümle peygamberan-ı izam ve resul-i kiram efendilerimize lutfedildiği gibi, ahir zaman nebisi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizi de cümle ALLAH elçilerine ihsan eylediği rahmetinin zuhuruna cümlesini vesile kıldı Tebliğ eylediği emr-i ilahiyeyi ve dünya hayatı boyu biz aciz kullarına örnek olan yaşantılarında olduğu gibi, ehl-i halinde emri ilâhiyeye uyumlu kıldığı irşadına vazifeli kullarının kıyamete kadar devam eyleyeceğinden şüpheye düşmemek hali Hazret-i ALLAH’ın lutfi ihsanı olan cümle güzellikler has ve hassu’l-has kullarının imanının maddeye yansımasından gayrı bir şey değildir; gafil olunmaya!

Sırat-ı müstakim cümle peygamber efendilerimizin yaşantısı ve mekarim-i ahlakın aslıdır, dışında düşünmeyesin!

Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

“Peygamber kardeşlerim cümlesi mekarim-i ahlak üzere geldiler. Ben tamamlayıcısıyım.”

Biz abd-i âcizlerin anlayacağı ALLAH elçilerinin yaşantıları emr-i ilahiyeye uygun, Hazret-i ALLAH tarafından ihsan edilen semavi kitabların manası ve anlamı zamanlarına göre tanzimi ilâhi emri ilâhinin mutlak tefsiri değil mi?

Kulun imanındaki samimiyyetinin görünümü ihtiyarı ile icra eylediği eserinin maddede zuhuru ehlinde mevcut imanın safiyetini veya gayrı samimiyetinin gösterisi değil mi?

İbadet ve taatların uygulamalarının gerçeği yansıtan kişinin samimiyetine göre kıyamete kadar ind-i ilâhide geçerli olduğunu beyan eden Hazret-i ALLAH’dır!

Sonraki gelen şeriatın asra uyumlu tertib ve tanzim-i ilâhiye intibak edebildiği nisbetinde, inanması kulun sa’y-i gayretinin zuhuru ind-i ilâhiden ihsan edilen, salikin üzerinde görülen kemalatının tecellisinin meyveleridir!

“Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun budur. Bizim kanunlarımızda hiç değişiklik bulamazsın.”

(İsra Suresi, 77)

Bu ayetin manasını iyi anla da, ayrıcalık yapma!

Hazret-i ALLAH’ın emirlerine aykırı ayrı, ayrı yaşantıları mı görülmüş peygamberlerimiz efendi-lerimizin?!

Günah-ı kebair dışındaki yenilik ve güzelliklere ALLAH resüllerinin muhalefet ettiği gösterilebilinir mi? Sümme haşa!

Çünkü İslamiyet Hazret-i ALLAH’ın kullarını men ettiği küfrün dışında, görünen bilcümle güzelliklerin sırrı, manası ve ismidir!

İslâmiyet rahmet-i ilahiyenin yed-i kudretinde olan cümle kullarına bahşedilen tek dindir!

Günah-ı kebairler dışında güzellikler hikmettir; hikmet ise: “Hikmet mü’minin kayıp malıdır nerede bulursa alsın” buyurmadı mı Peygamberimiz Efendimiz?!

Bilcümle peygamber efendilerimiz Din-i İslam üzre geldiler; ayrı ayrı din getirmediler… Yaşadığı zamana uygun, Hazret-i ALLAH katından ihsan edilen herdevrde icap eden iç’tihadını içeren şeriatı ve tariki müstakim üzre vazifeli kılındılar!

Sana da daha önceki kitabı doğrulamak ve onu korumak üzere hak olarak kitabı gönderdik. Artık aralarında allah’ın indirdiği ile hükmet. Sana gelen gerçeği bırakıp da onların arzularına uyma. Her birinize bir şeriat ve bir tarik verdik. Allah dilese idi sizleri bir tek ümmet yapardı! Fakat size verdiğinde sizi denemek için böyle yaptı. Öyle ise iyi işlerde birbirinizle yarışın. Hepinizin dönüşü allahadır artık size üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri o haber verecektir!

(Maide Suresi, 48)

Dünya ve ahiret izliyeceği, kulun ihtiyacı olan yolu gösterdiler.

Sonraki gelen şeriatlar evvel geleni iptal etmedi, edemez de… Hazret-i Allah’ın lutfu ihsanının zaman zaman gazab-ı ilahiye tebeddülü görülmemiştir, görülmeyecektir de!

Aksini düşünmek Halik-ı zü’l-celâl’e noksan sıfat isnad etmektir. Bu yönlü çarpık düşünceden rabbıma sığınırım ve sığınalım!

Sonra gelen şeriatları zamanın içtihadına uyumlu kılmadı mı Hazret-i ALLAH!?. Kulların zamanlarını asra uyumlu emr-i ilahiye uygun yaşamaları için ihsan edilip kulun mizacına uygun samimi iradesine bırakılmadı mı?. “Evvel ihsan edilen şeriatların da ALLAH’a ve emri ilâhiyeye uyumlu sadık kullarına duyurulmasında vazifeli kılınan Allah’ın kulu ve resülleri olan peygamberine karşı samimi olanlar, ALLAH’tan başka ilah edinmeyenler, mütteki ve ittika sahibi mü’mindirler” buyurmadı mı Hazret-i ALLAH!?

Her şeriatın müttaki, mü’min, velisi ve evliyası mevcuddur; kıyamete kadar da bu rahmet-i ilâhiye devam edecektir. Bu yönlü rahmet-i ilahiyeyi yokmuş gibi noksan göstermeye kalkışmak tertib-i ilâhiye karşı tavır takınmak kimsenin haddi değildir ve manayı değiştirmeye de kimsenin gücü de yoktur, hakkı da yoktur!

İşte son ilahi kitap Hazret-i Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da Maide Suresi 51’inci ayet-i celilede bu hususda ALLAH bildirisine halen yanlış mana verilerek ehl-i kitabı rahmeti ilâhiyeden dışlıyarak Hazret-i Kur’an’a düşman eden, Ümmet-i Muhammedi hakir görmelerine sebeb-i zemin hazırlayan, hakiykat dışı, varlık ve enaniyet mahsulü yanlış meal ve tefsirlerde bu türlü mana tahrifatını emr-i ilâhi imiş gibi gösterme cüretinde beis göremeyenlerin, ALLAH tarafından ihsan edilen peygamberlerinin getirdiği şeriatını yaşayan ehl-i kitabı ruhen rencide ettiği gibi ümmet-i Muhammed’e de ve Hazret-i Kur’an’a düşman eylediği bir gerçek değil mi!

HZ. ALLAH’a inanan ehl-i kitaba ilâhi bildirinin hilâfına gavur, kafir, gayr-ı müslim diye hakaretamiz itham ettiğimiz halâ yetmedi mi, el-insaf!

Bu ayet-i celiyleyi ehl-i mutasavvifinin anladığı mana:

“Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanların evliyalarını evliya edinmeyin! Onlar kendilerinin evliyasıdır. (Sonra gelen şeriatı kabul ettikten sonra, evvelki şeriattaki evliyalar senin şeriatından lutfedilen evliya değildir. Sana lutfedilen şeriatını gününe yansıtan ve emri ilâhiye uyumlu evliyana tabi ol. Geri döndüğünüz zaman evvelki şeriata dönüşünle sonra gelen şeriata biatınla indi ilâhiyede nefsine zulüm etmiş olursunuz.)

 ALLAH zalımlar toplumuna yol göstermez.”

(Maide Suresi, 51)

İşte bu abd-i âcizin, anladığım mana… İşte evliyayı kabul etmeyip, evliyanın yerine mana ile ilgisi olmayan “dost” kelamı ile değişiklik yaparsan ayetin manasını doğru yansıtamadığın gibi, Hazret-i Kur’an’ın manasına ters düştüğünü bilesin!

Hazret-i ALLAH’ın ehl-i kitabı Hazret-i Kur’an’da rahmeti ile ihya ettiğinin aksini, ne ile izah edeceksin?

Hala, ALLAH’a iman eden ehl-i kitaba “gayr-ı müslim” “kafir” “gavur” demekte israr edecek misin? Daha ne kadar çarpık fikir devam edecek İnsaf et!

Ahir zaman ümmetine bahşedilen şeriat-ı muhammediyeyi korumak kasdi ile üstünlük kompleksine kapılıp ne hale getirdin Din-i İslâm’ı?!

Görmezlikten gelerek inkar edemezsin!

Benî Adem’in ilmi, gücü yeterli olmasa da gayr-ı ihtiyari toplumların güzelliklere doğru akın akın gittiklerini göremiyor musun?

HAZRET-İ ALLAH açık bildirdiği halde, günah-ı kebair dışında güzelliklerin “İslamiyet” olduğunu ne zaman anlayacak ve anlatacaksın!

O güzelliklerin yalnız isimlerini telaffuz etmek yetmiyor; yaşamak lazım! Şeriatlar ve mezhep, meşrep esasda değil, değişik mizaçlara göre teferruatta tabi olduğu imamlarının Kitab ve Sünnete aykırı olmayan içtihatları değil mi?. Din-i İslam’a ve şeriat-ı muhammediye ters düşen icraatları bir an evvel nefsin ve nefis için var olan ilâhi kaynaktan nasibini alamamış aklın etkisinden kurtarıp Hazret-i ALLAH’ın veraset yolu ile ihsan eylediği emr-i ilahilere yönelme zamanı geldi.hatta geçiyor Dikkat et! Zamanını geçirme. Zaman cümle kullar için büyük rahmettir!

Zamanı geçirir isek telafisi mümkün olmayabilir. Hazret-i Kur’an’ı esas alarak varisü’n-Nebi, nedim-i ilahiyi, ALLAH’ın bildirdiği vechile kabul ederek, ehl-i aşkın ve melaikenin manevi gıdası olan zikrullahın aleyhinde bulunmayıp, zikredenlere sıcak bakmayı bilerek, ehlinin denetimi altında, mana sahtekarlarına Din-i İslam’ı şeriat-ı muhammediyeyi tahrif ettirmeden, hurafasız, bid’atsız yaşamaya ne zaman sıratı müstakim yolunu göstereceksin. “LÂ İLAHE İLLÂ ALLAH” diyen her kula “müslüman” diyebilmek ve kardeş kardeş yaşayabilmek… ALLAH’ın elçilerini birini diğerinden üstün görmeyip hurafadan gayrı izahı olamayan gülünç iddialara kalkışarak, hemcinsine karşı düşmanlığı artırmanın zararlarını, dün taşımış gibi görünsek de, bugün hiç taşıyamıyoruz ve ağırlığını kaldıramıyoruz. Yetsin artık!

“Şeriat-ı muhammediyeye tabi oluyorum” kıvancı ve safiyeti ile, bizi örnek alıp izleyen toplumları da “akılcı din” felsefesine itekledik; nefsî hazlarının esiri, beş duyudan öteye gidemeyen, hakiykat yoksunları kıldık. En son lutfu ilahi olan şeriat-ı garrayı manadan soyutladık. Yaşamak için, dünya ilmini tahsil eden ezel-i ervah yoksunlarınıda rahmet-i ilâhiyeden nasibli kılacakken daima gazab-ı ilâhiyi göstere göstere şeriat-ı garrayı yaşantılarından çıkarmalarına sebep olduk. Kıyamete kadar beşerin manevi yaşantısına cevap verecek rahmet-i ilahiyenin en son rahmet vesilesi, ahir zaman peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizden biz acizlere bahşedilen, “şeriat” ismiyle lutfedilen şer-i şerifi “arısı kaybolmuş kovan” misali, manasız, boş bıraktık. İnanıyorum ki, zatını da tatmin etmeyen, itminan-i kalbden yoksun bu görüntü sizleri de rahatsız ediyor!

“Hakiykat, zahire yansıdığı zaman aldığı isim şeriattır.”

Kasdin İslam’a hizmet ise, şüphem yok, lutfen bu teraziyi kullan!

O zaman ALLAH aşkının yabancısı olamazsın!

“Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler.”

(Yusuf Suresi, 105)

“Onların çoğu ancak ortak koşarak ALLAH’a iman ederler!”

(Yusuf Suresi, 106)

buyuruyor Hazret-i ALLAH (c.c.) Kadrini bil! Ademlikten terakki ederek, insan olmaya namzetsin. Müsait yaratıldın. Başka yaratığa verilmeyen, rahmet-i ilahi olan imkan ve meziyet bila-istisna benî Adem’e verildi. Dikkat et. Ömür sermayeni boşa harcama. “Hayvaniyyet” sıfatı ile huzur-u ilahiye gitme. Cennet-i alâ hergele meydanı değil!

 Ademlikden insanlığa dönüşen kamil insanların yurdu olduğunu hatırdan çıkarma!

Cümle peygamber efendilerimizi istisnai yarattı hazret-i ALLAH, günah işlemiyecek durumda.. Cümlesi masumdurlar. Buna rağmen bizler gibi beşerdirler. peygamber efendilerimiz ilah değillerdir! ALLAH’ın elçileridirler. Onlar da ALLAH’ın kuludur.

Son peygamber efendimiz Muhammet Mustafa (s.t.a.v.):

“Ben de sizler gibi beşerim; yanılabilir, unutabilirim!” buyurmadılar mı?!

Sarih ve açık görünen ve ehlinin yaşantısında lütfedilen rahmet-i ilahiyenin bariz zuhuru ve tecellisisini Rabbının lutfu nisbetinde benî Adem’in müşahedesi ile rahmeti ve merhamet-i ilahinin ehlinde zuhurunu görmemezlikten gelerek, metafiziğin zuhuratının inkarına nasıl cüret edebiliyorsun?

Nefsî haz ve akıldan ötede yol aramaya ihtiyaç duymayan, emr-i ilahileri Hazret-i ALLAH’ın beyanına, Resul’ünün tebliğine uymayan, aciz beşer ölçülerini rahmet-i ilahilerin üzerinde gösterme gafletine kapılanlar, nefsî duygu ve aklın ötesinde zuhur eden gerçeklere gözlerini kapayanlar, maddeden ötedeki mana yolunu göreme-melerinden, göremeyince de samimi yaşamaları mümkün olmayan hazret-i ALLAH’ın elçisi vasıtası ile tebliğ buyurduğu maddi ve manevi hayrımıza sunulan rahmet-i ilahiyi manaya kör bakanların çarpık fikirlerinin mahsulü, bizden evvelki kavimlerin düştüğü hataya bizler de cehlimizden düştük!

Nefsin hazzından öteye yol kabul etmeyen, aklın ötesinde zuhuru görülen manevi yolun garibi, beş duyunun mahkumu, emr-i ilahiyeye ve hayat-ı peygamberiyeye ters düşen yollara sapanların önündeki uçurumu görmesi mümkün değil! Hazret-i ALLAH normal görüşü ademlikten insan olmayı başarmış mü’min ve müttaki kullarına lutfetmiştir.

Bu lutfu ilahi bir topluma değil, cümle kullarına ihsan edilmiştir! Adem safiyyullah’tan kıyamete kadar gelmiş, geçmiş, gelecek olanların cümlesi Hazret-i ALLAH’ı bir bilip, peygamberinin getirdiği şeriatına tabi olan bahtiyarlar ehl-i imandır, mü’mindir.. Yalnız ALLAH’ı biliyor, imanla şerefyab olmadı ise kul ölçüsüne göre müslümandır. Hazret-i ALLAH’ın bildirisi budur. İşte Hazret-i Kur’an’daki tefsire muhtaç olmayan ayet-i celiyle:

“Bedeviler dediler ki: “İman ettik.” Deki: “Siz iman etmediniz, amma “müslüman olduk” deyin. İman henüz kalblerinize yerleşmedi. Şayet ALLAH’a ve peygamberine itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez. Muhakkakki ALLAH çok esirgeyen çok bağışlayandır.”      

(Hucurat Suresi, 14)

Hazret-i ALLAH’a Din-i İslam’ı öğretmeye kalkacak kadar, hakiykat gafiline yaraşan bir fanatizmin peşinde koşan, “ideolojik İslam” savunucularının artık akıllarını iyi kullanmaları gereklidir!

Zaman duygusallık, ve akılsızlık değil; sabır ve idrak zamanıdır!

“Bana yönelenlerin yoluna uy.”

(Lokman Suresi, 15)

Maalesef çoklarımız uyamadık!

Hazret-i ALLAH’a olan inancımızı zayıflattık. ALLAH’ın kulu, beşer olan ALLAH elçilerini ilahlaştırıp, tarih boyu yarıştıra geldik ve hala ilahlaştırmakta yarışı bırakmadık. Samimiyyetle gerçeğe iman edip, ehl-i hakiykatı, yaşamaya özen gösteren hal ehlini, ehl-i zikri dışladık.

Ehl-i hakiykatın gayesi, muradı ileri gitmekti. Amma biz onları gericilikle itham ettik ve hakiykatten dışarı. Manevi ideallerini çürütmeye çalıştık. Maneviyatı istismar için pusuda bekliyen çıkarcılara meydanı boş bıraktık. O ilim ve irfaniyyet yoksunlarını bilgisizce alkışladık. Bilmeden, gafletle, ekmeklerine tereyağı sürdük!

İslamiyet doktrindir. “Hazret-i ALLAH vardır” diyen müslümandır!

Kureyşi lisanına göre LA İLAHE İLLALLAH’ dır.

Yukarıda belirttiğim Hucurat Suresi 14’üncü ayetten daha açık, bu gerçeğe karşı ayet mi arıyorsun?! El-insaf!

“ALLAH uğrunda ona yaraşacak şekilde cihat edin. Sizi o seçti. Din hususunda üzerinize hiçbir zorluk yüklemedi. Babanız İbrahimin dininde (olduğu gibi) peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için o gerek bundan önce(ki kitaplarda), gerekse (Kur’an’da) size “müslümanlar” adını verdi!

Öyle ise namazı kılın, zekatı verin ve ALLAH’ın ipine sarılın. Ne güzel mevladır o ve ne güzel vekildir.”

(Hac Suresi, 78)


 

Sayfa Başına Dön   

“İSLAM’IN BEŞ ŞARTI”
DİYE EMR-İ İLAHİ YOKTUR!

 

 

 

Böyle bir emri ilâhi var mı? Bulamadın.. Bulamazsın.. İnsaf et de, “ibadet ve taata teşvik ediyorum” nefsinin zevki ve zannı ile, HZ. ALLAH’ın ittika sahibi, müttaki, mü’min kullarına samimi inançlarından, ihsan eylediği mükâfat-ı ilâhiyeyi, seni dinleyen kulun aczini fırsat bilerek, imanın kemalatının ödülü olan, ehline malum ibadet ve taatın manevi kazancının hazzını ve değerini hiçe sayarak, gerçeklerden habersiz, rahmet-i ilâhiyyeden habersiz, HZ ALLAH’ın varlığından, varlığı ile zuhur eden güzelliklerden yeterli malumatı olmayan, yalnızca ALLAH’ın varlığını kabul etmiş, ilahi bildiriye göre kul ölçüsü “Müslüman” olduğu ind-i ilâhide kabul edilen kul!

İman yönünde henüz yeterli bilgiye sahip olamayan beni Adem’in samimiyetle icra eylediği icraatının sonsuz rahmet deryasına girmesine vesile olduğu gibi müttaki kullarına emr-i ilâhidir de; namaz, ramazan orucu, hac etmek emr-i ilâhiye göre zekatı vermenin kulun kulluk borcu, tertib-i ilâhiye, içtihadi zamana uyumlu yaşayan ittika sahibi kulların iman, samimiyet ve ihlaslarının İslâm’ın şartı değil, HZ. ALLAH’ın kuluna ihsan eylediği mümin kuluna elzem rahmet meyveleridir!

Nefsi ölçüler ile ölçülemeyen ma‘nâ, mütteki kullarına ihsan edilen emr-i ilâhileri ayrı ayrı her birisinin rahmet deryasından sadık kul nasibini almak için vesile giriş kapıları olarak ihsan edildiğini nereden bilecek!?..

Mana yoksunu bilge(!) kişinin teşvik zannı ile saptırdığı rahmet suyunu mecrasının varacağı yeri bilen var mı?

Yeryüzünde, Hazret-i ALLAH’a inanan kullarını ahir zaman ümmeti ve dolayısı ile Hazret-i Muhammed’e düşman eylemedik mi?

Gene “teşvik ediyorum” yersiz zevkin hazzı ile ahir zaman ümmeti ümmet-i Muhammedi diğer ümmetlere düşman eylemedik mi?!

“İlim” diye verdiğin, şartlara uymayanlara yukarıdada belirttiğim gibi “gavur, kafir, gayr-i müslim” diye diye geldik bugüne!

Emr-i ilâhiye ve zamanın icap eden ahvaline uyum sağlayamayan, emr-i ilâhiye de ters düşen bu tabloyu gücün varsa hemen düzelt! Zira huzur-u ilâhide HZ. ALLAH’a hesap veremiyeceğin gibi kullarındanda kaçacak yer bulamayacaksın!

Bugün halâ bu asra uymayan ilminin üzerinde israr ediyor isen işin ALLAH’a kalmış!

Lütfen, merhamet et hemcinsine, dolayısı ile nefsine! Şahit mi gerekli? Kafir icadı diye evine koymadığın televizyon ve gazete günlük yayınlara kafanın içini ve dışını iyi çevir de bak: Haklı olduğun melanette yok değil; kaçma, onsuz dünya bulamazsın, şeytanını Müslüman etmeye çalış!

Peygamberimiz efendimize sordular: “Senin de şeytanın var mı, ya Resullullah? Buyurdular ki: Benim de şeytanım var, ama ben şeytanımı müslüman ettim.”

Şeytan Müslüman olamayacağına binaen sen bu rumuzu iyi anla da ihtiyarının dışında zuhur eden şerleri ihsan edilen ihtiyarınla hayra tebdil etmeye çalış!

Kurtuluş kaçmakta değil!

Kişinin zararına olan zuhuratı güzelleştirerek hayra vesile kıl!

Teknolojisiz, fiziki zuhuratsız yeryüzü sakın düşünmeyesin. Tertib-i ilâhi olan düzene günah-ı kebaire dışında güzelliklere uyum sağlamaya çalış. Aksine kalkışır isen şu koca dünyada barınacak yer de bulamazsın!

Dünyada kulun yaşantısı ne hale geldi, şahide ve izaha gerek var mı?!

Çarpık düşüncelerin ve geçersiz icraatında israr etme. Hemcinsine acımıyor isen nefsine insaf et!

HZ. KU’RAN-I AZİMÜ’Ş-ŞAN’ı lutfen anlayarak oku!

 

Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap müttakiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.”

(Bakara Suresi, 2)

Müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar kendilerine verdiğimiz mallardan muhtaçlara yardım ederler.”

(Bakara Suresi, 3)

Yine onlar sana indirilenlere ve senden önce indirilen kitab ve peygamberlere ve ahiret gününe iman ederler. ”

(Bakara Suresi, 4)

Onlar Rabbilerinden bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır. ”

(Bakara Suresi, 5)

İşte Hazret-i Kur’an’ın baş sahifesinde Cenab-ı Hakk’ın buyruğunun anlamını, belki bildiği halde, ben biliyorum taşkınlığının hazzı olsa gerek, teşvik kasdı ile, iman kalbine yerleşmemiş; yalnız, İslam’ı kabul etmiş kişiye “İslam’ın şartı” diye, ittika sahibi, müttaki kullarının emr-i ilahiye uygun ibadet ve taatlarını, henüz ALLAHın varlığını yeni kabul etmiş ademe, Hazret-i ALLAH’ın emrine sadakatle uymasını, imanın şartlarını, hele kelime-i şehadet ki imanın zirvesini nasıl yakıştırıp henüz iman kalbine yerleşmedi buyurulan beni ademi imanın zirvesi ile yükümlü kılıyorsun ?

 

İşte senin İslam’a uygun göremediğin Hazret-i ALLAHın Müslüman buyurduğu toplumların tepkisini milletce kaldıramaz hale geldik.. Lutfen bundan sonra dikkat edelim olmazmı?

 

BEDEVİLER: İNANDIK, DEDİLER. DE Kİ: SİZ İMAN ETMEDİNİZ, AMMA İSLÂM OLDUK, DEYİN. HENÜZ İMAN KALPLERİNİZE YERLEŞMEDİ. EĞER ALLAH’A VE ELÇİSİNE İTAAT EDERSENİZ ALLAH İŞLERİNİZDEN HİÇBİR ŞEYİ EKSİLTMEZ. ÇÜNKÜ ALLAH ÇOK BAĞIŞLAYAN, ÇOK ESİRGEYENDİR ”

(Hucurat Suresi, 14)

Hazret-i ALLAH’ın bildirdiği ahir zaman PEYGAMBERİ HZ. MUHAMMET MUSTAFA (S.T.A.V.) Efendimizin tebliğ eylediği gibi İslam’ı izah edelim lutfen!

Sakın ha! Bu yazdığım gerçeklerden vatan kurtaran kahramanları taan ediyor zannetme. Maalesef, bu yönlü düşüncelere yersiz ilmin, çarpık tedrisatınla bu yönlü yanlışlığa sen çok müsaitsin! O acıyı, milletçe perişan olduğumuz günleri yaşamadın ise yaşıyanlara sor ve öğren. Gene tatmin olmadınsa o günleri anlayarak araştır ve oku. Varsa, elini vicdanına koy, insafla düşün!

Seher zevkin ne bilsin, püstecani müsteri kalpler,

Füyüzat-ı sabahı hasta-yı hicran olandan sor! ”

Sabahın feyzini nereden bilecek güneşin doğuşunu dahi hayatında göremeyenler!?. Iztırapla gecesini geçiren sabahın fecri ile ferahlık bulan, hicran çeken hastadan sor sabahın feyzini!

Hazret-i ALLAH bu vatanın kurtuluşunda emeği geçenlerden razı olsun! Ahirete irtihal edenlerin makamlarını cennet eylesin amin!

Hazret-i ALLAH’ın, vatanın kurtulması, hurafa ve bidatların Din-i İslam’a tasallutunun temizlenmesi, çok geri kalmış milletimizi muasır milletler seviyesine çıkarması için vazifelenmiş, gaye sahiblerini tanı. Her sahada ilerlemiş milletlere bugün “biz de varız” diyebiliyor isek o kahramanların eserleri olduğunu gör ve bil. Nankör olma!

Her ne kılmışsa adâlettir, Cenâb-ı Kibriyâ;

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm.

Mustafa Kemal Atatürk’e “kafirdi” demekle gayretullaha dokunduğunun farkında mısın?! Değil isen bir gün gelir Rabbımın lutfu ile hayrını şerrini bilirsin, inşallah.

Vatanın kahraman evladı. İlahi vazifeli. Büyük insan…

ALLAH’ını bilen, gerçek müslümandı.

Islaha vazifeli idi; şahidim.

Senin bu tavrını fazla garipsiyemiyorum. Çünkü sen dünyadaki bütün ALLAH’a inanan insanlara çarpık bilginle “gayr-i müslim, kafir, gavur” dedin. Hâlâ diyorsun. Neye istinaden söylüyorsun? Ölçün ilahi değil… Bilgisiz nefsinin eseri!

Hucurat Suresi ondördüncü ayetindeki ALLAH bildirisine ters düşüyorsun. Bunları anlatmaya çalışacağım. Dinle!

Hazret-i Kur’an’a hayran, Peygamber Efendimizin tebliğ ettiği emr-i ilahilere hürmetkardı Mustafa Kemal Atatürk. Yeri geldikce muteber kaynaklardan aktarmaya çalışacağım..

Cümle kullarını rahmeti ile yaratan, rahmeti ile ihya olmanın sebeplerini na-mütenahi halkedip, kullarının imanlarının rahmeti ile bezediği, dışta görülen, samimi zuhuru ile başta benî Adem ve cümle yaratılanlara merhamet, kardeşlik, hoşgörü Hazret-i ALLAH’a yakınlığı mü’min kulunun dünya hayatında bariz görürsün.

Görülüyor ise, Yaratıcını düşünebiliyor ve hissede-biliyor isen, kanun-u ilahiyeye göre “müslümansın! Mü’min ve muttaki ve insan olmaya namzetsin”

“Lâ ilahe illallah” diyen kişi hiç bir şarta tabi olmadan emr-i ilahiyeye göre “müslümandır” kardeşindir!

Hazret-i ALLAH’ın bildirisi, Peygamberimiz Efendimizin tebliği budur! Lütfen, bu gerçeği öğren. Bilemiyorsan bir bilenden sor!

1) İslâmiyet doktrindir. Cümle peygamber efendi-lerimiz İslâmiyet üzere geldiler din değil şeriat getirdiler lügat mânâsı bir olan, eşi, şerîki, nazîri olmayan ALLAH’ın irâdesine bağlanmaktır.

İslamiyetin kelime olarak ifâdesi “Lâ ilâhe illallah”tır. Yâni, “ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır” Diyen kişi, beşerin başka ölçüsü yok ALLAH’a inanan kul müslümandır!

Anlamını yaşıyorsa, ölçü ALLAH’a mahsus olup, mü’mindir. “Size din olarak İslâm’ı seçtim, dîninizi tamamladım” tebliği umûmîdir. Cümle peygamber efendilerimizin getirdiği şeriatlerinin anlamını kapsar; mana itibarı ile kelâm İslamiyet’tir!

“Dini doğru tutun ve onda ayrılığa düşmeyin” diye, din olarak Nuh’a tavsiye ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya tavsiye ettiğimizi, sizin için hukuk düzeni yaptı. Fakat kendilerini çağırdığın bu nizam ALLAH’a ortak koşanlara ağır geldi. ALLAH dilediğini kendisine seçer ve kendisine yöneleni de doğru yola iletir.”

(Şûrâ Suresi, 13)

2) Sonra gelen semâvî din, evvel gelen dîni iptal etmez. Edemez de! Semâvî din bir tânedir. Şeriatler kulların tekâmülüne Göre ihsan edilmiştir. Gerçek budur!

Hazret-i Allâh’ın Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’daki beyânı budur. Bunun dışındaki düşünceler îmanla bağdaşmadığı gibi, toplumlar arası düşmanlıktan başka bir şey getiremez; örneğin getirmedi de! Toplumlar arası dinde düşmanlık bu çarpık bilgiden gelmiştir.çarpık bilginin Hıristiyan âlemini engizisyona sürükleyen ve haçlı seferlerinin çıkmasına sebep olan, sonraki gelen ALLAH elçilerini kabul edememekten doğmuştur! hakiykatlerin zahirde görüldüğü şer’î hükümler insanların kemâlâtına göre tanzim edilmiştir. Allâh’ın elçileri vâsıtasıyla tebliğ edile gelmiştir. Elçiliklerinde ayrılık yoktur. Kur’ân-ı azîmü’ş-şân’da: “Evvelki gelenleri tasdik, sonraki gelecekleri de müjdeleyici olarak gönderdik” buyurdu, Hazret-i ALLAH!

Öyle ise toplumlar arası bu düşmanlık ve ayrılık niye?

3) Nur-u Muhammedi; Adem safiyullah’tan, kıyâmete kadar geçerli olan, Allâh’ın elçileri vasıtası ile cümle ALLAH kullarına bahşedilen rahmet-i ilâhînin ismidir. “Lev-lâke lev-lâk, le-mâ-halâktü’l-eflâk” (Sen olmasa idin, Habîbim, eflâkı yaratmazdım) hitâbı tek şahısa değil umumidir. Yaratılışın sırrı Nûr-u Muhammedî olup, peygamber efendilemizde zuhur ettiği gibi, vârislerinde, evliyâullah’da, velîlerde ve mü’minlerde zuhur eden rahmet-i ilâhînin özel ismidir. İsm-i mef’ul olup, övülmeye layık bir çok güzel hasletlere sahip olan ism-i hastır.

“Nur-u Muhammedi” kıyâmete kadar da devam edecektir. Aksini düşünmek Allâh’ın adâletine ters düştüğü gibi, peygamber efendilerimizin ümmetleri arasında yakınlığa halel getirildiğini telafisi mümkün olmayan düşmanlığa dönüştüğünü emr-i ilâhiyeye uygun gözle bakar isek görmemiz mümkün:!

Bu rahmet-i ilahinin ahir zaman nebisi Peygamberimiz Efendimizde zuhuru görüldüğü gibi, bilcümle peygamber efendilerimizde de zuhuru görülen rahmet-i ilâhiyenin mevcudiyeti de Nuru Muhammedi’dir! Kıyamete kadar devam edecektir inşâ-ALLAH! Hiç şüphe olunmaya. Rahmet-i ilahi mevzi değil, küllidir. Her kulunu ihata etmiştir. Adil-i mutlak yalnız Hazret-i ALLAH’dır...

4) “Lâ ilâhe illallah” (ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır) diyen kişi hangi lisanen olursa olsun, aynı mânâyı söylüyorsa beşer olarak emri ilâhiye göre senin aciz ölçünle değil o kula “Müslümansın” demekle yükümlüsün başka ölçün yok, kardeşimizdir. “kanı, katli haramdır” buyurdu Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz.

Ve yine şöyle buyurdu: “Gaza meydanlarında ‘Lâ ilâhe illallah’ Deyinceye kadar mütecavizlerle Cihad etmek üzere emrolundum. Onlar bunu söyledikleri zaman kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Hesapları ise Allâh’a âittir.”

Bu gerçekler böyle anlatılmadıkça, ALLAH’a inanan insanların, hemcinsine karşı husumetleri devam ettiği gibi, yanlış din bilgilerinin netiycesi düşmanlığa dönüşecektir. Şüphen olmasın.. Tarih boyu böyle olmadı mı? Hakiykate dönelim.. Esasları tahrif ederek bir yere varamayız!

Îmânın altı şartı olan âmentü’nün de anlamı ile teleffuzu ilan edilmiştir.

Cemaatler tarafından Hazret-i ALLAH’ın bildirisine uyulmasa da, gerçek budur; sebeb ne olur ise olsun. İslam’a girişle ilgisi olmayan beş şartın, anlamı yeteri kadar izah edilemedi ise zamana göre emr-i ilâhinin gerçeğini müdrik ve uygun düşünen toplumları Hazret-i ALLAH’ın emrine muhalefet ettiği gibi, inananlar arasında da ayrılığa sebeb olmakla yetinmediği gibi, Ehl-i kitap nefsinin, sesinin mahkumu olarak toplumlar ahir zaman ümmetini hatta ümmet-i Muhammed’in bilgisizce hakikat dışı horlanmasına, dışlanmasına sebeb olunmuştur!

Nasıl mı? Hâlâ demiyor muyuz, “ namaz kılmıyor ise, oruç tutmuyor, hacca gitmemiş ise, şahadet getirmiyor ise kafir, gavur, gayr-ı müslim!”

HZ. ALLAH’ın Kur’an-ı Azimü’ş-şan’daki bildirilerini dinle:

“İsa onlardaki inkarcılığı sezince: allah yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? dedi. Havariler: biz Allah yolunun yardımcılarıyız. Allah’a inandık. Şahit ol ki bizler müslümanlarız, cevabını verdiler!

(Al-i İmran Suresi, 52)

“İbrahim ne yahudi, ne de hırıstiyan idi. Fakat o Allah’ı bir tanıyan, dosdoğru bir müslüman idi! Müşriklerden de değildi.”

(Al-i İmran Suresi, 67)

İyi anla ki İslâmiyet hiç bir toplumun ve herhangi bir ümmetin tekelinde değildir umuma şamildir HZ ALLAHa inanan herkes müslümandır. Peygamber Efendimizin de bildirisi aynı değil mi:

“Atam İbrahim’in dini üzere geldim” buyurmadı mı?...

Ümmetler arasındaki ayrılık ve yakınlarımızda görülegelen din yaşantısında biri diğerine karşı ilim ve fikir zıddiyetleri bu aksaklıktan geliyor. Amma İslam olmak için gerekmiyen beş şart yerinde izah edilmediğinden dışta ve içte kullar arasında ister istemez düşmanlık ve husumete sebeb olunmuştur!

Savm, salat, hac, zekat, kelime-i şahadet Hazret-i ALLAH’ın mü’min kullarına, müttaki ve derviş kullarına lutfeylediği emr-i ilahidir.

Gerçek vazifeli mutasavvifin, bu yeri ters gösterilen rahmet-i ilâhiyelerin icraatını kabul etmiyor ise, o kişinin biatı alınamaz emr-i ilâhi bu veçhiledir. İmanlı kullarına bahşettiği en büyük rahmet-i ilahiyedir. İmanın küll olarak üzerinde ibadet ve taat emr-i ilahiye uygun, maddesinde ve ma‘nâsında, ömür boyu hayatında, illâ icraatında müşahede edilmesi mümkündür!

Ey peygamber! İnanmış kadınlar, allah’a hiç bir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuk-larını öldürmemek, elleri ile ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, iyi iş işlemekte sana karşı gelmemek husu-sunda sana biat etmeye geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağış-layan çok esirgeyendir! ”

(Mümtehine Suresi, 12)

Allahu Teala ve Tekaddes Hazretleri kullarını affetmek için bahâneler halketmiştir.

 


 

  Sayfa Başına Dön 

HİTAP

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

 

 

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! ALLÂH’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O çok bağışlayan, çok esirgeyendir.”

(Zümer Sûresi, 53)

ALLÂH’ın rahmetine en büyük vesîle dünyâdır. “Biz semaya ve arza nice nice âyetler indirdik” hükm-i ilâhîsini iyi anla, okumaya çalış. Yoksa enaniyet ve bencillikten kurtulamadığın gibi kardeşlik, hoşgörü kelime oyunlarından öteye götüremezsin, hakiykattede gülünç olursun!

Hazret-i Kur’ân da bunu ihtivâ ediyor. Gerek semada ve arzdaki, gerekse yaşantımızdaki âyetleri görüp okuyabilen, istisnai kullarda ALLÂH’ın rahmet sıfatının zuhûru zamanımızda azda olsa müşâhede edilir!

Onun merhameti ve rahmet-i ilâhîsi dışında güzellik, hoşgörü, ilahi sevgi, hüsnü ahlak ve kardeşliği görmek mümkün değildir! Görülse de fer’idir, uzun sürmez.

Maneviyattan ilahi nasip alamayanların çok geçmeden her halinde hayvani tıynetinin sabit kaldığı görülür!

Avam o halini gizliyorum zanneder, toplumları yanıltır. Amma, mana ehlinden gizleyemez. Çünkü dünya hayatında “Settârü’l-uyûb” ayıplar örtüsü kaldırılmış..

Takke düştü keli göründü!

Hazret-i Peygamber’in mü’min, müttaki, ittika sahiblerinden övgü ile “onlar ALLAH’ın nuru ile bakar” uyarısını unutma.

Bilki, rahmet-i ilahinin zuhuratının zevkini alarak yaşayan kişi, Hazret-i ALLAH’ı bildiğini lisanen söyleyen kimseye “gayr-ı müslim, ‘kâfir, gavur’ diyemez. İnsanlığa yaraşmayan bir durum gördüğü zaman ilmi nispetinde kulları uyarır.

Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

Hemcinsine ve topluma zarar verecek bir hal gördüğünde, onu izale için elinle müdahele et!

Elinle yapamıyorsan dilinle müdahele et!

Onu da yapamıyorsan kalbinle buğzet!

Sakın dördüncüden olmayasın!”

Dördüncü “nemelazımcılık”tır. Nemelazımcılarda âmentü­nün 6 şartını mana olarak bulamazsın. Telaffuzu varsa dahi fer’idir; manası dıştan içe hulul edemez!

ALLÂH’ın kânunları günah-ı kebaire dışında hiçbir zaman medeniyete, teknolojiye, hele insan haklarına karşı değildir! Çünkü en güzel şeyler ALLÂH’ın lutfu ihsanı, rahmetinin özüdür.

Tertîb ve tanzimi için kullarını yükümlü kılmış ve bu yönlü kulunu güzelim icraata muktedir yaratmış. Herşeyi halkeden ALLÂHU TEÂLÂ VE TEKADDES Hazretleridir. Hâlık Hazret-i ALLAH’tır (c.c.).

 


 

Sayfa Başına Dön   

“EVLİY” MANASINI TAHRİF

 

 

 

 

Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın manasının bilerek, velev ki bilemeyerek bazı ayetlerinin madde ve manasının tahrif edildiği bir gerçeğini daha belirtmek isteğinin sıkletini taşıyorum!

Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın çok yerlerinde vârisü’n-Nebi, nedim-i ilahi olan kuluna HZ.ALLAH c.c “Evliya” ismini verdiği halde, benzeri ve ilahi bir anlamı olmayan, her sıfata layık görülüp, yakınlık manasında hayvanlar için de kullanılan “ dost ” kelamını Hazret-i ALLAH’ın ezel-i ervahta tertibi ve tanzimi olan evliyasının yerine nasıl layık gördün?!

ALLAH’ın o kişi dostu da, diğer cümle kulları Hazret-i ALLAH’ın düşmanları mı?

Bilerek yapmadınsa ALLAH affetsin. Şunu bilesin ki: tanzim ve tertibi ilâhiye sebep olduğun tahrifatın hesabı sorulmaz mı zannediyorsun?!

Hazret-i ALLAH Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da bu gerçeği bildirmedi mi:

“Dikkat et! Evliyama korku yoktur; onlar üzülmiyecektir de.”

(Yûnus Sûresi, 62)

“Onlar iman edip, takvaya erenlerdir.”

(Yûnus Sûresi, 63)

Kudsi hadis-i şerifte buyurdu ki:

“Evliyama eza edene harp ilan ederim.”

Hazret-i ALLAH’ın harbi nasıl olur? ben bilemiyorum. Sen biliyorsan söyle!

Gazab-ı ilahiyeden tek sığınma mercimiz Rabbıma sığınırız!

Peygamber efendilerimiz vazifelerini bitirip ahirete yürüdükleri zaman yerine vekil verilmeyip mananın yani ihsan edilen şeriatın sahibsiz kaldığını mı anlatmak istiyorsun beşer bu noksanlığı yapmaz.

HZ. ALLAH bu noksanlığı bilemedi mi demek istiyorsun ?

İyi anladığın gibi kulağına küpe yap da bu gerçeği bilemediğin manevi vazifesinin sıkletini taşıyan bu abdi acizden dinle!

HZ. ALLAH hiçbir zaman yer yüzünü rahmeti ilâhi olan kulun hayrına halkettiği rahmetin geri çekildiği görülmemiştir

Peygamber efendimiz bu gerçeği ümmetine şöyle bildirdiler:

“Kıyamet kopmadıkca tövbe kapısı kapanmayacaktır!”

Senin gücün yeter mi HZ. ALLAH’ın bu rahmetini alemden kaldırmaya? Öyle ise haddini bil!

 

Sayfa Başına Dön   


 

 

ÖNSÖZ

 

 

 

 

Yazar değilim; kelime hatâları, harf hatâları, yazı usûlü diye eleştiri yapmaya kalkışma; mânâya dikkat et. Maksadım tarîkat propagandası ya da yanlış gidenleri eleştirmek değil. Hakikata karşı uyuyanları uyarabilir isem iki taraf için ne mutlu!

Hakk’ın rızkından yeyin ” âyet-i kerîmesini “ ekmek ” anladık. Gördüm ki, bu rızık hikmet ve mârifetmiş Tertîb-i tanzîm-i ilâhîyi arzu ederek, samimi yaşamakla takdîr-i ilâhîyenin lâyık gördüğü kadar nasîbini alırsın.

Bu hususta aklı ölçü yapma.. akılla fazla alış verişe girme yâni aklı tatmin etmek onun dâvâsı değildir.

Senelerdir sohbetlerim devam eder. Teyp bantlarında, video kasetlerinde, CD disklerinde gazete ve dergilerde mülâkâtım ve hakkımda yazılmış yazılar var. Pek çok televizyon kanalında sohbetlerim olmuştur.

İslamiyet demokrasi, cumhuriyet, laiklik, teknoloji ve zamanın medeniyeti ile bağdaşmaz ”

Diyenlere yanıldıklarını göstermeye çalışıyorum. Yanıldık-larını, İslâmî kuralları örnek göstererek, Peygamber Efendilerimize lütfedilip bizlere yol gösteren, kıyâmete kadar da yol gösterecek olan tertîb-i tanzîm-i ilâhiye Kur’ân’daki verilen ismi şeriattır.

Ne yazıkki, Hazret-i ALLAH’ın emredip, Peygamber Efendilerimizin tebliğ eylediği gerçekler zaman zaman içtihat süzgecinden geçirilmeyip manası tahrif edilmişçesine ister istemez yeri katı kurallar oldu.

Zahiri ilimlere az da olsa aşina olup, güzellikleri arayan insanlara bu yanlış icraat şeriatı korkunç gösterip ve hurafa ile doldurup yaşanılmaz gibi görülen gösterge zahiri ilim erbabını şeriattan, dolayısı ile Hazret-i ALLAH’ın rahmetinden uzaklaştırmıştır..

Zîrâ, ilim adına maalesef bu gerçekler istismar edildi, halâ ediliyor ve aydın kesiminde fizik üzere öğrendikleri dünya için lüzumlu ilmi de inananlar “ bizim gibi düşünmüyor ” diye gerçeklerin dışında tutmaya çalıştık!

Dînî kuralları dâimâ bu ölçü ile ölçtük. Türkiye’de biraz bu ölçü azalmış gibi görülse de hâlâ geçerli olan bu zihniyetten dünyâ nasıl kurtulacak?.

Bütün şeriatlar aynı hastalığın târih boyu sancısını çekmişlerdir. Yersiz bu zulüm bu günlerde başını aldı gidiyor durdurana aşk olsun!

Bu hastalığın virüsü maalesef azalmıyor, daha da çoğalıyor.

Emr-i ilahi olan, Peygamberimiz Efendimiz’in getirdiği şeriatın aslı bu güne aktarıldığı zaman şekil aynı ise de uygulamanın meydana getirdiği hakiykat elbette bu değil.

İÇTİHADIN HER DEVİRDE ORTAYA ÇIKARA-RACAĞI TABLOYA ŞERİAT VE DİYANET DENİR. ”

Her devirde düzenlenmesi lazım olan bu tablo, o zamanın yetkili kişileri fitne olur zannı ile bütün şeriatların düştüğü akıbete şeriat-ı muhammediyi de diğer şeriatların uğradığı tahrifattan nasibli kıldılar, içtihadı durdurdular..

1200 senedir çizilmedi, nedense, çizilmek de istenmedi;

Muhkem ayetler ve müteşabih ayetler dışında her an içtihada lüzumlu ayetleri dinde de tertib-i ilâhiye sonradan dönüşen zamana uyum sağlayamadığından katılaşmış gibi yer yer gülünç durum arz eden görünümlü içtihatsız şer’i kuralları halâ zamana uyum sağlamaktan uzak hale getirildi!

Şeriatın geçerliliğini korumuş toplumları kardeşliğe götürecek bir olay gösterebilir misin!

İçtihatsız bırakılmış da ihya olmuş, neşvü nema bulmuş izahı mümkün bir görünüm buldunsa bana da göster! Ticaret mi, ziraat mi, sanat mı, tıp mı, adalet mi?..

Vatan müdafaası için 1000 sene evvelinden kalmış düzenini zamana göre ayarlamamış ordu gördün mü?

Toplumları idare eden prensiplerin zamana uyum sağlıya­mayan idarelerinde ayakta kaldığını gösterebilir misin?

Toplumlara hizmet babında cumhurun kendi kendini idare etmesinden ötürü demokrasi ile uyumlu cumhuriyetten ve bu güzelliklerin birbiri ile birleşiminden zuhur eden kasdi dinsizlik olmayan laiklikten daha güzelini buldunsa beraber mütalâ edelim ve kullanalım!

Bu asil, necip milletin, Hazret-i Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in ümmetinin yeri uşaklık ve kölelik değil, efendiliktir. Bu efendiliği bulalım lutfen! Zira beylik her şahsa yakışır! Efendilik ise sıfattır!

Her sahada muvaffak olmuş, mekarim-i ahlak üzere yaşayan insanlara verilen özel isimdir, zirvesi peygamber efendilerimizde zuhuru daha bariz görülür!

HİKMET MÜ’MİNİN KAYIP MALIDIR;

 NEREDE BULUR İSE ALSIN ”

hitabını iyi anlayalım!

“Her ne kılmış ise adalettir Cenab-ı Kibriya

Her kazaya her belâya kıl rıza ALLAH kerim.”

Yaşantımızda ve insanlara karşı tutumumuzda, ALLÂH’ın merhamet sıfatının bu yönlü nefsimizde zuhur etmesini tazarru ve niyaz edelim ki, Rabbimizın ihsan eylemesine vesile kılınsın! Bu isteğe lisanla başlanır ama, hâle dönüşmedikçe isteğin muallakta kalır.

“Yer ehline merhamet et ki, gök ehli de sana merhamet etsin. ”


 

Sayfa Başına Dön   

İÇTİHAT GÖRMEDİK
TETEBBU İLE HOCA OLANLAR

 

 

 

21 Ağustos 1995 Pazartesi günü yeni yapılan dergahın açılış günü imiş, hayli memleketleri manevi kasıt ve duygularla ziyaret ve garibi kalındığı gerçekleri ikaz mahiyetinde sohbet ve zikrullah ile Şanlıurfa’ya geldik. Tertib ve tanzim-i ilâhi olan o günkü biz aczimizle tesadüf deriz ya, Şanlıurfa’da dergâhın yeni açılan câmisinde, dini merasim yapılmasını istediler, arzu üzerine, tasavvufi inceliklere riayet ederek;

HZ. ALLAH’ın buyruğu Kur’an-ı Azimü’ş-şan’ın manasının özü hatta dört kitabın ve yüz sahifenin de manasının ALLAH’tan başka ilâh olmadığını, onun benzeri, şeriki, naziri olmadığını ve olamayacağını, dinin tek din, yalnız ve yalnız İslâmiyet olduğunu HZ. ALLAH’ın varlığını kabul edenlerin beşer ölçeği ile “ müslüman ” olduğunu, peygamberinin o zamana uyumlu ilân ettiği şeriata uymakta samimiyet ölçüsü ittika sahibidir, müttaki, mü’min olduklarını, hatta Peygamberine veya varisine biat eden kişilerin de derviş sıfatının o şahsa verildiğini, imanlı kişilerin cennetle müjdelendiğini, HZ. ALLAH bildirdiği gibi Peygamber Efendimiz de bildirdiler ki:

“KİŞİ MÜ’MİN OLMADAN CENNETE GİREMEZ, BİRBİRİNİ SEVME-DİKCE KİŞİ MÜ’MİN OLAMAZ; EY ALLAH’IN KULLARI, KARDEŞ OLUNUZ!

Hadis hasendir. Ku’ran’la teyit edilmiştir. Onun için ey cemaat, ALLAH’ın varlığını kabul eden, hele ehl-i kitaba kafir, gavur, gayr-ı müslim diyemezsin. İlâhi bildiri bu vechile. İlâhi müjde ile taltif edildiğini Şanlıurfa’nın mübarek belde olduğunu, manamda olan uyarıyı aynen aktardığımı;

“PEYGAMBERLER YURDU BU BELDENİN KUT­SİYETİNİ VE DEĞERİNİ BİLSENİZ, İHRAMSIZ GİREMEZ­SİNİZ” diye ikaz olundum.

Bir saati geçkin bir zaman sohbetimiz sürdü. Israr üzere zikir halakası kurduk. Cemaat kalabalıktı, hepsi de aşk ile iştirak ettikleri, memnuniyetleri manevi vazifeme olan yakınlıkları yüzlerinde bütün çıplaklığı ile görmek mümkündü. Ayrı ayrı kanallardan gelen kameralar çekim yaptılar. Üçüncü mahalli televizyon açık oturum istedi yorgun ve bitkin bir halde idim özür diledim o gün yol yorgunluğu da vardı Sohbetimiz akşam olmadan iki kanalda da yayınlandı. Aydın kesim, ileriyi görenler memnuniyetle karşıladılar. Güneydoğu gazetesi gelişimiz ve sohbetimizden sitâyişle bahsetti, fotokopisini gösteriyorum gelişimizden. Maalesef, konuşmamızdaki bâzı gerçekleri kabul edemeyen zamandan habersiz ama ilim sâhibi (!) hoca efendiler oldu. Oysa bu abd-i âciz, kardeşlik, hoşgörü ve kimseyi hakir görmemekten bahsetmiştim.

“Lâ ilâhe illallah’ diyen müslümandır, kanı, katli haramdır” demiştim. Peygamber Efendimiz böyle tebliğ ettiler. Hazret-i Kur’ân bunu ihtivâ ediyor.

Tertîb-i tanzîm-i ilâhî olan şu âlem birlik, berâberlik, tesânüt ve kardeşliği her gün bâriz bir şekilde sergilerken hâlâ insanlardaki cehâlet, ve bencil nefs-i emmâreden çağ dışı içtihatsız bırakılmış geçerliliğini kaybetmiş iman eden ehli kitaba dahi cümlesini küfürle itham ediş tarzlarını görmeli idiniz zannedersin ki HZ. ALLAH illâ bütün rahmetini bu mübarekler için halketmiş!

Ve çağın gerisinde kalmış, kelime oyunları ile hakiykatı anlattığını zannedenler görmezler mi ki, şerîat-i Muhammedî’nin kardeşlik ve hoşgörüsünün evvelki şeriatlara nazaran daha çok toleranslı olduğunu? Niçin kabul edemiyorlar? Hüküm ALLÂH’ındır.

Beşer için ancak “ emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker ” in anlamı insanlara iyilikle emredip, kötülük-lerden uzaklaştırmaya çalışmaktır. Bilgin müsâitse, hoşgörülü olabiliyorsan, rahmet ve merhamet sıfatını iç âleminde duyacak kadar duygulu isen, insanlığa ve insanlara karşı hıncın yok ise, kişiyi rûhen ALLAH’dan uzaklaştıran dâimâ korkutucu değilsen, lütfen ALLAH rızâsı için vazîfeni yap!

İlmin kevnî hakîkat ki, madde âleminden ileri gitmiyorsa, korkutmaktan başka sermaye bulamadığın gibi aklı öne alır, nakle yan bakarsan şunu iyi bilesin ki, dünyâ görüşü müsâit olup, mânâsını arayan insanları korkutucu tutumunla kişinin maddesini yaklaştırmış gibi olsan da rûhen korktuğu şeyden kaçırırsın.

İnsanın yapısı sıkıştımı kaçmaya müsaittir. unutmaki kaçıran sen olmayasın!

Şüphen olmasın hesabını sorarlar. inan veremezsin!

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, buyurdular ki:

Siz ALLAH’tan nasıl korkmak lâzımsa öyle korkunuz.”

“Men aref ” sırrını öğren. Öğrenmen için bir vârisü’n-Nebî veya bir nedîm-i ilâhî bul. Hazret-i ALLAH bu kimseleri “ Evliyâ ” diye Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın çok yerinde beyan ederken, günümüzde her ne sebepten ise bu kelime dışlanmış, yerine mânâsı ile ilgisi olmayan kelamlar kullanılarak EVLİYA’ yı anlamsız ve manasız hâle getirmişler. Lüzum ettiği zaman tasavvuf zannı ile felsefeye kaçmışlar!

Felsefe tasavvuf değildir, olamaz da... Felsefe akıldan öte gitmeyip, son durağı akıldır ve maddedir. Buraya kadar “ kevn ” diye ifâde olunur. Tasavvuf ise naklin yaşanmasıdır, mânâdır, ihlas, verâ, takvâdır. Bütün şeriatlar için geçerlidir. En mütekâmil olan şerîat-i Muhammedî’yi niçin manayı kaldırarak yaşanmayacak hâle getirmişler?

ALLÂHU TEÂLÂ VE TEKADDES Hazretleri’nin afvu mağfiretine, sonsuz rahmetine güveniyoruz. Bizlerin aczini iyi bilen kullar için Rabbim, lütf u ihsânını beşer ölçüleriyle değil, rahmeti ile ihsan etmiş, el-hamdü lillah.

Peygamber Efendilerimiz’i olsun, vârislerini olsun sakın ilahlaştırma, gayretullâh’a dokunursun. ALLÂH’ın gücü karşısında hepsi âcizdir. Onlar da ALLÂH’ın kullarıdır, vazîfeleri îtibâri ile örnektirler.

Örnekleri ilahlaştırmadan emr-i ilahiyeye uygun hayatı dünyayı Yaşamaya çalışalım inşa-ALLAH!

Peygamber Efendilerimiz, yaratılışları itibarı ile günah işlemeye müsâit değillerdir. Masumdurlar; bu yönlü istisna’i yaratılmışlardır!

Peygamber Efendilerimizin vârisleri olan evliyâlar ise mâsum değillerdir!

Onlar diğer beşer gibi günah işlemeye müsâittirler. İradeleri ve manevi dereceleri nisbetinde nefislerini haramdan korumaya çalışırlar.

Peygamber efendilerimize olsun, varislerine olsun hürmette kusur etmeyelim! Hazret-i ALLAH’ın şu hitabının dışında imana ters düşmeyelim.:

VE SİZE MELEKLERİ VE PEYGAMBERLEERİ İLAHLAR EDİNİN, DİYE DE EMRETMEZ! SİZ MÜSLÜMAN OLDUK­TAN SONRA HİÇ SİZE KAFİRLİĞİ EMREDER Mİ?!”

(Ali İmran Suresi, 80)

“BÎ-KILAVUZ KİM VARIR ALLAH’INA?

 REH-NÜMASI OLMAYINCA EVLİYA!”

Belirli bir kılavuz olmadan tertîb-i tanzîm-i ilâhî ki evliyâdır insan hayâtını bu tertîbin dışında mütâlaa etmek “ARISI OLMAYAN BOŞ KOVANDAN BAL BEKLEMEYE BENZER.” Katılaşmıyorum, bu abd-i âciz vazîfem olduğu için anlatmaya çalışıyorum.

Şanlıurfa’da bulunduğumuz günün gecesi hürmet olsun diye bağ evine götürdüler Akşam yemeğini orada yiyecektik.

Urfalı gençler ilahi ve mazharlarla bizleri taltiflerle karşıladılar. Usta ellerde hazırlanmış Urfa kebabı ve keçi peyniri ile kadayıf ki, Urfa’da ismi künefe sıcak yenen tatlı.. geçmişlerine rahmet olsun, afiyetle yedik.

Beş hoca efendi ve tarafı hayli kalabalık çağın kaza-zedesi din mücâhidi, bizim gibi zamana göre Din-i İslam’ı ve şeriat-ı garrayı emri ilâhiyeye göre zamana uyumlu nefsinde yaşadığı gibi, başkalarını da yaşasın zevki ile uyarmaya çalışan biz acizlerden pür silah çağa uyumlu olmanın emri ilâhiyeden habersiz ilim sahibi geçinenlerin mahkumu bazı beldelerde olduğu gibi temiz saf aldatılmaya her zaman müsait amma mücahit kardeşlerimiz yaşlı ve ihtiyar, HZ. ALLAH’ın vazifelendirdiği, Resul-i Ekrem Efendimizin de manevi vazifesini müjdelediği Kadiri ve Rufaiden izn-i icazet sahibi bu gariplerden hesap sormaya gelmişler. Maksatları naçiz vücudumuzu kaldırmaktı. Tutumları açıktı.

Ne yapalım ki, Hazret-i ALLAH zevklerini kursaklarında koydu, emelleri tahakkuk etmedi.

--“Lâ ilâhe illallah” deyip de “Muhammedün Resûlullah” demeyene nasıl kardeşim dersin?

 Nasıl cennete girer bunlar? Mâide Sûresi 51. âyet-i kerîme hükmüne göre “Siz Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin” buyuruyor Hazret-i ALLAH.

Sen nasıl bunlara ferahlık veriyorsun? Bunların hepsi “kâfir ve gavurdur.” dediler.

İŞTE BU AYET-İ KERİMEYE VERİLEN ÇARPIK MANA EHL-İ KİTABI HAZRET-İ KUR’AN’A, DOLAYISIYLE AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ HAZRET-İ MUHAMMET MUSTAFA ((S.A.V.) EFENDİMİZE VE ÜMMET-İ MUHAMMED’E OLAN DÜŞMANLIK, HALA BU YANLIŞ TEFSİRİN İZAHINDAN OLMUŞTUR. GERÇEK MANASI ŞUDUR:

“EY İMAN EDENLER! YAHUDİLERİN VE HIRİSTİ­YANLARIN EVLİYALARINI EVLİYA EDİNMEYİN. ZİRA ONLAR KENDİLERİNİN EVLİYASIDIR. İÇİNİZDE ONLARIN EVLİYALARINI EVLİYA EDİNENLER ONLARDANDIR. ALLAH ZALIMLAR TOPLUMUNA YOL GÖSTERMEZ.”

(Maide Suresi, 51)

Kabahat yalnız tefsir edende mi? Onlardan da hesap sorulacak. Kur’ân-ı Azimü’ş-şan’da “ EVLİYAM ” diye sıfatını ve manevi vazifesini belirtirken Hazret-i ALLAH (c.c.). Naçiz aklınla eviyanın anlamı “ Dost’dur” diye ahkam kesersen olacağı mana budur. Yersiz yere Hazret-i KUR’ÂNA EHL-İ KİTABI düşman edersin; görünen köy kılavuz istemez!

Lütfen, selâhiyetli merciler! HZ. ALLAH ve Resulullah aşkına, evliya demeyi bilin de düzeltin ve kurtarın bu virüsten HZ. KUR’ÂN’I!

Bu hakka dâir hadîs-i şeriflerden naklettik.

Kur’ân’da sarahaten bahsedilirken hadîs-i şerifleri dinlemeyeceklerini söylediler. Diyânetten bahsetmek istedim, diyanetin kendi memurları olduğu halde bırak o k....... dediler. Onları da aynı gördüklerini beyan edince din mücâhitlerinin ne maksatla geldiklerini daha iyi anladım.

Bizim de yiğit, cengâver arkadaşlarımız vardı, amma garipdik, eyvallah, dedik. Alttan aldık. Köroğlunun prensibini uyguladık. “ Yiğitlik ondur, dokuzu kaçmaktır. ” Biz bu dokuzu uyguladık. Ve ALLAH’ın yardımı ile kaçtık elhamdülillah!

İnanan, akl-ı selim sâhibi insanlara ibret olsun diye anlatıyorum.. böyle bir durumda kaldığın zaman aman kardeş sende kaç bu görünümün alternatifi yok! ve Diyanet teşkilatını da uyarıyorum, üzerinde israrla tarih boyu değişmeden verdiğiniz çarpık dini tedrisatın meyveleri görülsün diye..

Zamanımız bu tür ulema ve mücahitlerle dolu dolu.. ALLAH korusun, cehâletten öte gitmeyen bu hallere düşmüş âlim geçinen kardeşlerimizi, onları da suçlayamıyorum.

Bu türlü, ilm-i kelam ve ilm-i fıkıhtan ileri gitmeyen ilim sâhipleri, hakiykat dışı kaldıkları gibi bâzı ehl-i mutasavvuf geçinen kalıplaşmış ve katılaşmış kurallardan kurtulamayıp daha katı davranmakla daha çok derece alacağını zannedenlerde, ALLÂH’ın sonsuz rahmetinden samîmiyetleri kadar şahsen istifâde ederler.

Fakat, taraf-ı etraflarını çağ dışı tutumları ile ileriye götürmeleri mümkün değildir. Zahiri ulemanın tasavvufu inkarlarına da bu zihniyetler fırsat vermişler ve mana kabul etmeyen akılcılara sermaye olmuşlardır.

Aklı emr-i ilâhi olan nakille bağdaştıramayıp, aklı daha evlâ göstermek isteyen felsefeciye şair Aktulga gerçeği şöyle hicveder!

“Senin akıl dediğin kafada yumruk kadar et parçası ise, Bizim öküzün kafasında onun daha alâsı var.”

Çağı idrak ederek, dâimâ ileriye bakan ve gören ehl-i tasavvufu tenzih eder, ALLAH cümlesinden râzı olsun, derim.


 

Sayfa Başına Dön   

SEMÂVÎ DİN BİR TÂNEDİR, DEĞİŞMEZ

 

 

 

 

Evvelâ yapılacak olan, dışta ve içte düşmanlıkları önlemek için, Hazret-i Kur’ân’ın mânâsını anlayarak, her sahada yetişmiş elemanların ilim ve meziyetlerinden istifâde ederek, kimsenin te’sirine kapılmadan, çağın anlayacağı bir meal ve tefsir yazılmalıdır, inşallah. Şu esası ihmal etmeyelim: Şöyle ki:

“Semâvî bir din gelince evvelki din iptal olur” Zihniyetini beşerin hafızasından nasıl sileceksek silelim! Zîrâ, bu türlü inancın hakîkate uygun bir yönü olmadığı gibi Kur’ân-ı Kerim’de de yeri yoktur!

İşte Gerçekleri tahrif ederek din düşmanlığının başlıca nedeni bu tertib-i ilâhiyi yalnız akıl yoluyla idrak edemediklerindendir. Semâvî din İslâmiyet’tir. Dolayısı ile, bir olan semâvî din değişmez. Sâdece tebliğ ve şekli zamana asra uyumlu olarak elçileri ile tebliğ olunagelmiştir, manada değişiklik olmadığını HZ. ALLAH bildiriyor:

“SENDEN ÖNCE GÖNDERDİĞİMİZ PEYGAM-BERLER HAKKINDAKİ KANUN BUDUR. BİZİM KANUNLARI­MIZDA HİÇ DEĞİŞİKLİK BULAMAZSIN.”

(İsra Suresi, 77)

Tevhidin de esâsı budur. Şeriatlerde zamana uyumlu görünümler değişir gibi görülse de bilcümle şeriatlerde mana bakidir! Kulların tekâmülüne göre, onların ilimde, kültürde, medeniyette, teknikte, v.s. ilerlemelerine göre, ALLÂH’ın bir lutfu olarak görünüm arz eder.

“Bugün size dîninizi ikmal ettim” hitâbı Peygamber Efendimize ise de hakiykat bütün şeriatları kapsar; son şeriattan sonra başka şeriat gelmiyeceğinin tasdiki anlamındadır!

Bu hitab-ı ilâhi demek değildir ki, içtihat edilmeyecek… Kesin bilinmelidirki içtihadın kıyamete kadar devam edilmesi kanun-ı ilâhîdir!

Beşer bu tanzimi ilâhiyi her an hakiykatın dışına çıkmadan, günah-ı kebaireye düşmeden, emr-i ilâhiye ve zamana ve asra uyumlu yaşaması kulluğunda hataya düşmemek için ise de, nefsin için de elzemdir! Başka düşünemezsin. Düşünsen de zamana uyumlu değilse uygulaması müşküldür, görünümü ise teşvikkar olamaz!

Maddi ve manevî asra uyumlu olamayan şer’i içtihatlar, idare, sanat, ticaret, ziraat, inşaat, tıp, ilmin her dalı saymakla bitmez; her birisi yasaklar dışında içtihat görmedi ise halâ onu yaşıyorum zannedenler başkalarına örnek olamadıkları gibi nefislerine zulmederek gülünç olurlar!

HOCA RAHMETULLAH ZARURET HALİ GÖLDE YÜZEN ÖRDEKLERE BAKARAK DERENİN SUYUNA KURU EKMEĞİNİ BANDIRA BANDIRA YER İMİŞ. GÖRENLER NE YAPTIĞINI SORMUŞLAR. GAYET TABİ: “ ÖRDEK ÇORBASI İÇİYORUM ” VE İLÂVE EDEREK: “ BUNU BEN İCAT ETTİM, LÂKİN BEN DE BEĞENMEDİM ” BUYURDU!

Yapılan, şeriatta ve her mevzuda içtihat hakikatı tahrif etmeden, yani günah-ı kebairelere pirim vermeden, zamana ve asra uyumlu kulluk vecibesine uygun olduğu gibi icraatı da ehlinin yapabileceği ölçünün dozunu kaçırmadan göstergen yapılabilir olsun! Sakın ha, Hoca’nın ördek çorbasına benzemesin!

 Peygamber efendilerimiz emr-i ilahiyi tebliğ için cümlesi İslamiyet üzere geldiler! Getirdikleri ahkam-ı ilahiye “ŞERİAT” denildi ve tavsiye eyledikleri yola da “TARİK” denildi. Şeriatları ile ve gösterdikleri tarikleri ile anıldılar!

 İslamiyet ise semavi tek dindir. Başka din ismi toplumların kendi icatlarıdır veya kabile isimlerini salikleri din ismi olarak algılamışlardır... Yanlış!

HZ. ALLAH başka isim altında din kabul olunmayacaktır, buyurdu!

İslâmiyetin mana-anlamı: Bir olan ALLÂH’ın irâdesine bağlanmaktır, denildi.

 Buna göre İslâmiyet doktrin olup Hazret-i Kur’ân’da da İslâmiyet’in anlamı budur. Peygamber efendilerimizin de cümlesinde tecellî eden nûr, nûr-u Muhammedî’dir!

Sen olmasa idin eflâkı yaratmazdım ” hitâbı cümle peygamber efendilerimizde zuhuru görülen rahmet-i ilahiyeye şâmildir.

Mâide Sûresi 51. âyetin gerçek manasını iyi öğren de “benim mantığım kabul etmiyor” diye evliyâyı, tasavvufu, mezhebi, meşrebi dışlama. Ehl-i kitaba karşı tavrını değiştir. Ehl-i îman nedir? Ehl-i İslâm nedir? biliyor isen anlat! Bilemiyor isen sükut et veya bir bilene sor!

Bir şeye mahluk gözü ile bakarsan, o mahluk olur. Hak gözü ile bak ki, bî-şek nûr-ı Yezdân olsun. Hayırların zuhûruna “Yezdân” denir.

Bir Şâir de bu mevzûda şöyle diyor;

 

Mâide Sûresi, âyet ellibir,

Ah bir anlaşılsa, kardeşlik gelir.

Düşmanlıklar kalkar, tüm buzlar erir,

Bombayı patlatan Şeyhimi buldum.

 

Âyette “dost”yok... “evliyâ” vardır.

Bunu anlamazsak, mânâ çok dardır.

Yüzeyde kalırsak, dine zarardır.

Bu âyeti çözen Şeyhimi buldum.

 

Âyet “dost” demiyor, bilelim gayrı,

Evliyâ denince, mânâ apayrı,

Her bir millet için evliyâ ayrı

Evliyâyı bulan Şeyhimi buldum.

 

Dinde tekâmül var, geri dönüş yok.

Evliyâ her zaman, her millette çok

Altınla gümüşü, pek farkeden yok,

Bu farkı farkeden Şeyhimi buldum.

 

Bizi tân eyleyen erbâb-ı zâhir.

Cihâd-ı ekberle olunur tâhir

Vârisü’l-enbiyâ bu yolda mâhir

Vahdeti bulduran Şeyhimi buldum.

 (Edebiyat Öğretmeni Fazlı Al)

 

Tasavvufun ne olduğu soruldu, Cüneyd-i Bağdâdî Hazretlerine, buyurdular ki:

Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakîkatini, derinliklerini araştırmaya kalkma.”

Her dâvâyı çözmeye âdem muktedir yaratılmamış. Zâhir ile amel et, bu sana yeter! Mana ilminin zuhuru merci’i ademlikten terakkieden Hazret-i insan bu yönlü rahmeti ilâhi ezel-i ervahla başlar! Bu rahmet-i ilahiyenin dünyada zuhurunun görünümünün cem yeri.. mü’min ve müttaki, ittika sahibi sadık derviş kullarda aslı görülegelmiştir! Dünyadaki hayatlarındaki görünüm amentünün yani imanın şartlarının dışa, hayatının her safhasına yansıdığı ehli tarafından müşahede edilir. Bu gerçekler Hazret-i ALLAH’ın yed-i kudretinde olup, Kur’ân-ı Azimü’ş-şan’da itikat bahsinde İmam-ı Maturudi İmam-ı Hasan el-Eş’ari Hazretleri:

“Kur’ân’ın itikatta medarı ikidir: İlm-i tevhit, amel-i tevhit. Anlamı: Nafi ilim, salih amel..”

Nafi ilmin anlamı: Lüzumlu, işe yarayan ilim.

Amel-i salih ise: Emr-i ve tertib-i ilâhiye uyumlu ameldir.

Erkekte zuhur ettimi zuhur merciine “salih”, kadında zuhuruna “saliha” ismi verilmiştir.

Nefsin hazzına uyum sağlayarak kendine göre mânâ ve te’villere sapmayasın! Kaldıracağın kadar yük altına gir.. Bilgin dışında kalan zuhurata ilgin, aynı mevzuda bilgin kadar olsun! Gaibe iman et ve her mana zuhuratından zevk almaya çalış ki müttaki sınıfına alsınlar. Hâlik-ı Zü’l-celâl:

“O müttakî kullarım gayba îman ederler” buyurdu.

Zaman ve mekandan, ahval-i alemlemden habersiz, sevkiyattan geri kalmış şubede dura dura tayini kurumuş, ilim irfan yoksunu “Kaba sofu, yoluna git. Bana hakîkatı anlatmaya kalkma! Bu kâinâtın esrarı bizim gözümüze kapalıdır. Hep öyle kalacaktır” Diyen rindan Hâfız Şirâzî, ALLÂH’ın sonsuz rahmetinden habersiz kaba sofuyu ve “rindân” ki içkiye olan bağımlılığından kurtulamıyan şahsını dile getiriyor.

Peygamber efendilerimizde ve vârisleri olan evliyâullahda zuhûru görülen mânevî hallerin kendisinde de zuhur ettiğini iddiâ eden, şeytanın oyuncağı olan gâfil “ALLAH yoluna hizmet ediyorum” zannı ile tahrîbat yapar. Örneğini verdiğim Urfa’daki hâdiseyi küçümseme. Kimseyi suçlayamıyoruz.

Amma zaman merceği ile bakıldığı zaman görülür ki ehline göre çarpık ve yamuk gösteri arzeden herkes kendi inancında o kadar enâniyete düşmüş ki, başkalarının çağa uyumlu emr-i ilâhiye uygun manası zamana göre içtihat görmemiş, amma Hazret-i Kur’ân’da mevcut Hazret-i Resullullah’ın ve Ashab-ı Güzinin yaşantılarında benzeri olaylar yaşanagelmiş, normal inançlara hak tanımadığı gibi, gerçeği yaşayanlara dahi bilgisizce tecâvüzkar olmayı cihat zannediyor!

ALLÂH’a inanmaya kültürü müsâit olup da “inanmıyorum” demeyi medeniyet ve ilericilik zanneden ALLÂH’ın kulları lutfen nefsinize merhamet edin! İnd-i ilahiden verilen bu fırsat bir daha elinize geçmeyebilir.

Uyanın. Kurtuluş ilim, irfâniyet, haram dışında olan güzellikler yaratanını inkar etmeyen gün geçerli teknoloji ile bağdaşan medeniyettedir!

Cehâlet; benî Adem’de kalıcı değil geçici olarak halkedilmilştir! Kulun iradesi ile elde edeceği, inancının terakkiyat, zamanı yaşantısı, imanı tehlikeye düşürecek olaylar dışında, bugünün geçerli yaşamasına muhtaç olduğunun bilinmesi ile kişi adem iken insan olmak için halkedilmiştir!

Hz. ALLAH ademlikten terakki ederek insanlık mertebesine erişenlere Hz. Kur’ân’da şu ilâhi sıfatlarla “mü’min, muttaki, ittika sahibi” diye taltifi ile tebşir buyurmuştur!

Maalesef terakkiyattan nasibini alamamış benî Adem’in yedinde kül olarak umumun icraatına sunulmuş asrın gerçeğinin zuhurunun dışa yansımasını benimseyen saliklerde bugünün düne göre değerinin bilinmesinin idraki ve icrası toplumların zamana uyumlu kültürü müsait ise salikin icraatının teşviki için fazla külfet gerekmiyor, hemen intibak ediyor!

Amma ne yazıkki zamanı idrak edemeyen cehalet; nefs-i emmare ile uyum halindeler. Asra uyum sağlıyamayan müşterek icraatlarını beşeri yasaklarla önlemek imkansız hale gelmiş! Ferden kimseyi suçlamaya hakkımız yok. Bugün cemiyet olarak bu gerçeklerden kısmende olsa uzaklaştık. Bir kısım toplumlar dini tedrisatta da manayı dışlıyarak, esaslarda nakli kaldırdık, yalnız akla uygun felsefi sistemleri esasa geçirdik. Tasavvufsuz, hakiykat garibi din adamlarını da bu yönlü yetiştirdik.

Rabbimden: ümidim ve arzum, görüşüm, tazarru ve niyazım, kıvancım o dur ki:

Dünyada yaşayan adem ve insanları bugün az da olsa bilinçli olarak Hakiykate yürüyor.

Bu yürüyüş elbette kolay olmayacak. Amma, gelecekten ümidli olmamaya sebeb yok.

Cehaletten doğan başımıza gelen felaketlerden tekrarı olmasın diye yaratıcımıza sığınırız. Âmîn...

Ve selâmün ale’l-mürselin

 

Sayfa Başına Dön 


 

 

GİRİŞ

 

 

 

 

 

Âdem Safiyyullah’dan Peygamber Efendimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v) Efendimiz’e kadar gelmiş geçmiş adetleri ancak ALLÂH’a mâlum olan cümle Peygamberan-i izam ve resül-i kirâm hazerâtına salât ü selam olsun.

Cümlesi ALLÂH’ın elçileri, rahmet-i ilâhînin zamâna göre rahmet kaynakları..

Yaratılışın sırrı olan nûru Muhammedî kıyâmete kadar devam edecektir. Aksini düşünmek Hazret-i ALLAH’a noksan sıfat isnad etmektir.

“Lev-lâke lev-lâk, le-mâ-halaktü’l-eflâk” buyurdu, hadîs-i kudsîde: “ Sen olmasa idin eflâkı yaratmazdım.” “el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” buyurdu Hazret-i ALLAH (c.c.).

Rahmet-i ilâhî ki, nûr-u Muhammedî’yi muayyen bir zamâna mahsusmuş gibi düşünmek ALLÂHU TEÂLÂ Hazretlerine masum kullarına karşı zulüm isnat etmek değil mi?

Siz asrı tân etmeyin” buyuruyor Hazret-i ALLAH (c.c.).

Zamânı seçmek, dünyâya geliş zamânını tanzim etmek, gidişi ayarlamak kulun elinde olmadığına göre Hazret-i ALLAH bâzı kullarını rahmeti ile ihyâ eyleyip, bâzılarını da gazabı ile perişan mı edecek?!

Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bildirdiler: “Dünyâya gelen her çocuk İslâmiyet fıtratı üzere doğar.”

Terbiyecisi nasıl terbiye olmuş ise, çocuğun terbiyesi aynı olur. İnsan terbiyeye muhtaçtır.

Verilecek terbiye İslâmî kurallar içinde olduğu gibi, zamânın kurallarına uygun, tertîb-i ilâhîye ters olmayan terbiye de mânâ îtibârı ile İslâmiyettir!

 

Sayfa Başına Dön 

 


 

BİRİNCİ BÖLÜM

ZİHNİYET ÜZERİNE

 


 

 

 

İÇTİHAT GEREKLİDİR

 

 

 

 

Muhkem ve müteşabih ayetlerin ve yapılmaması kesinlikle belirtilen günah-ı kebaire dışında, zamana göre müçtehitlerin içtihatları gereklidir ve elzemdir!

Biz arza nice nice âyetler indirdik. O âyetleri insan-ı kâmil ve akl-ı selim okur ”

hitâb-ı ilâhîsi her zaman geçerli olup, yapılması elzem olan içtihat her dalda gereklidir. İçtihatsız kalan toplumlar medeni iken zamanla bedevîliğe dönüşürler. Maalesef bin ikiyüz senedir “ fitne oluyor ” diye dînî içtihat kapısını kapatmışlar. Tedrîsat ve muâmelat o günün seyrine bırakılmış. Bütün hesaplar geçmiş günün hesaplarına uygun düşsün, diye titizlikle üzerinde duruluyor. Bilmiyorlar mı ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Muâz bin Cebel (r.a) Efendimiz’i Yemen’e vâli tâyin ettiğinde Resûl-i Ekrem Efendimiz sordular:

--“Yâ Muâz, ne ile hükmedeceksin? ”

--“ALLÂH’ın Kitâbı ile.”

--“Kitap’ta bulamazsan? ”

--“Resûlullâh’ın sünneti ile”

--“Onda da bulamazsan, yâ Muâz? ”

--“İçtihâdımla, yâ Resûlallah..”

Hazret-i Peygamber (s.a.v) çok duygulandılar böyle bilinçli ve muhib bir ümmet bahşettiği için Cenâb-ı Hakk’a hamd-ü senâ ettiler.

Şunu iyi bilelim ki Emeviler ve Abbasilerin zamanındaki hüküm ve fetvaları zamanımızda uygulamaya kalkışan zamanın içtihadından habersiz toplumlarda ancak İslam’ın ismi kalır, anlamı kalmaz. Öyle olmadı mı?

Her mevzûda böyledir. Bir sanatkar diyemez ki, “ben bu öğrendiğimle yetinir, ömrü hayâtımın sonuna kadar böyle götürürüm.” Tıp doktoru, “benim gördüğüm tedrîsat yeniliklere muhtaç değil” diyemez. Mühendis de öyle değil mi? Her mevzûda böyledir. Dînî kurallar da böyledir. Hangi kurallar içtihâta tâbîdir? Ehli bilir. Maalesef yapmadılar. Mesuldürler. Şu günlerde anlamaya başladılar inşallah!

Bilge kişi, yeniliklere gözünü kapatır, kulağını tıkarsa zaman zaman sanat değerini kaybeder. Alıcısı kalmaz. Tahammülü güç hâdiseler hayâtı çekilmez hâle getirir.

Çünkü müşteri dünü düşünen değil, yaşadığı günü idrak eden insandır. ALLÂH’ın tertip ve tanzîmi böyledir. İnsanın fizikî durumu da, hücreleri de dâimâ değişir. Bir kararda kalan Hazret-i ALLAH’tır.

Muâsır milletlerin seviyesine çıkmak imkânı her an mevcuttur. Şerîat-i Muhammedî daha müsâittir. Bilge kişi hem İslâm’ı yaşadığını iddiâ etsin, Hem de yeniliklere ve medeniyete karşı çıksın; gülünçtür..

Zamâna göre içtihat kapısı açık bırakılmıştır. Geçmişi geri getiremezsin. İstikbal, yâni gelecek ALLÂH’a mâlum olup, hal bugündür. Günü yaşa, yaşamak için ALLAH’tan güç ve imkan işte. Evvelâ, irâdeni kullan. Havfu reca üzre ol.

ALLAH’tan nasıl korkmak lâzımsa öyle kork ve kulluk vazîfeni yap. Ondan sonra tazarru ve niyâzı bırakma.

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“İsa, onlardaki inkarcılığı sezince: “ALLAH yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir? ” dedi. Havârîler: “Biz, ALLAH yolunun yardımcılarıyız; ALLÂH’a inandık. Şahit ol ki, bizler müslümanlarız” cevâbını verdiler.”              

(Al-i İmran Sûresi, 52)

 Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, ALLÂH’ı bir tanıyan, dosdoğru bir müslüman idi; müşriklerden de değildi.”        

(Al-i İmran Sûresi, 67)

 “ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır” diyen adem, müslümandır. Mânâsını yaşıyorsa mü’mindir., İttika, sahibidir müttakidir!

“İslam”ın lügat mânâsı bir olan ALLÂH’ın irâdesine bağlanmaktır. İslâm’ın Kur’ân’daki anlamı HZ. ALLAH’ın beyanı budur!

“Size din olarak İslâm’ı seçtim. Size dîninizi tamamladım.”

Âhir zaman peygamberi Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz’den sonra peygamber gelmeyeceğini bildiriyor. Hazret-i ALLAH (c.c.)’nun bütün âlemde rahmet-i ilâhîsi sonsuzdur, kıyâmete kadar da devam edecektir. “Şu zaman çok, bu zaman azdır” demek, beşerin zaafından, nefsânî kuruntusundan başka bir şeyle îzah edilemez. Nûr-u Muhammedî’yi herhangi bir zamanda kısıtlı gibi görmek veya öyle göstermek ilim ve gerçeklerle bağdaşmaz. Şüpheye düşmek, ilme’l-yakînden başka ilme garip olanların zayıf ölçüleridir.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân ALLAH kelâmıdır, Mana itibarı ile ehline bakiredir, hiçbir tahrîbe uğramamıştır. Çünkü, Hazret-i ALLAH “koruyucusu benim” diye tekeffül ediyor. Hamd olsun.. Tefsir ve mealleri yazan ilim sâhiplerinin ALLAH cümlesinden râzı olsun, ilimlerini âlî kılsın. “Biz arza nice âyetler indirdik” hitâb-ı ilâhîsi, ilim sâhiplerinin her zaman ictihat yapmasına ve Kur’ân-ı Kerîm’in meal ve tefsirini, yaşadıkları zamâna göre ehil zevatın bir araya gelerek, zamânın zuhûrâtına göre yazmaya ve îzah etmeye, herkesin anlayacağı duruma getirmeye bugün için ihtiyaç olduğu gibi, yarın için daha çok ihtiyaç vardır. Çünkü, Yarını yarın yaşayacağız!

“Ümmetim geçmiş zamâna göre değil, yaşayacağı zamâna göre hazırlansınlar” buyurdu, âhir zaman Peygamberi (s.a.v.).

Kur’ân-ı Kerîm’in bir harfini dahi değiştirmek kimsenin haddi değildir. Zamâna göre tecelliyât daha bâriz kendisini gösterirken, abd-i âciz olarak, yazmak istediğim, gördüğüm, yaşadığım ve mânevî vazîfem îtibâri ile sıkletini çektiğim (şikâyet değil) bâzı halleri anlatmaya çalışacağım, inşallah.

Özet olarak şöyle derim: Tasavvuf ve tarîkatı dışlayarak, ALLÂHU TEÂLÂ’nın Kur’ân-ı Kerîm’de bildirdiği “evliyâ” “velî" buyruklarına “dost” diye mânâ vermen, Arapça’da bulunmayan, Türkçe’de ise basit mevzûlarda dahi kullanılan “dost” kelâmını evliyâ yerine eşit görmen nasıl îzah edilir? Evliyâ nedir? Ne anlatacaksın? İşte, anlatamadın..

Zamanımızda akl-ı selim, imanlı, müttaki kulların safiyetli inançlarını, manadan nasibin olmadığı için, olanların da yolunu sarpa sardırdın. Toplumları daha çok hurafaya kaçırdın.

Bilemedinki, bir beldede, bir şahıs rahmet-i ilahi zuhuruna vesiyle olmuştur, yevmü’l-kıyame, o yer ve o şahısta rahmetin zuhur merciidir...

Gazab-ı ilahiyenin zuhur ettiği yerler de tekin değildir. Öyle yerlerden hemen geçivermek tavsiye edilir!

İmanları ile zevk alıp hac edenler Fil Suresi’nde bildirildiği gibi Ebraha’nın fil ordusunun helak olduğu yerden geçmek için acele ederler. Hala o beldede ehl-i hal için gazab-ı ilahi sıkleti vardır. Lut kavmi, Ad kavmi, Semut kavminin helak olduğu yerlerde de iskan edilmez. Belirli kabir üzerine ev yapılmaz. Ekserisi rahatsız olur, müsaade etmezler.

Mümtahine suresi’nin 13. Ayetine HZ. ALLAH’ın buyurduğu gibi kısıtlamadan mana verir isen yakayı kurtarırsın!

Ne idi o emr-i ilâhi? beraber görelim. Niçin ayet tahrif edildi? Cesaret mi diyelim? Diyemeyiz, çünkü ALLAH kelâmını bilerek tahrifin daha henüz ismi konulmadı!

Bismillâhirramanirrahim

“Ey iman edenler! ALLAH’ın kendilerine gazap-landığı topluluğa tâbi‘ olmayın, ki onlar kafirlerin kabir ehlinden ümit kesdikleri gibi, onlar da ahiretten ümit kesmişlerdir.

(Mümtahine Suresi, 13)

Bilmem kabirleri bildirilen edeple ziyaret ve oradaki bulunan medfun zatı imanlı kulların huşu ve bilinçli ziyaretlerini yadırgayarak “ kafir oldun, taştan topraktan ne istiyorsun? ” gene diyebilecek misin? Der isen kim kafir oluyor? Ayet-i celileyi tekrar oku da ben demiyeceğim, sen anla!

ALLAH’ın kullarına bu ayeti nasıl açıklıyacaksın? Lütfen ilmi cesaretin var ise açıkla!

Şunu iyi bilesin ki: Hazret-i ALLAH’ın rahmeti geçici değildir. Hele hele peygamber efendilerimizi ziyaret edenler hakkında, bilmeden mütala etmiyesin. İnanan, gören ve yaşayanları ruhen rencide ettiğin gibi gayretullaha dokunursun!

“DİKKAT ET! EVLİYAMA KORKU YOKTUR, ONLAR ÜZÜLMEYECEKDİRLER.”

(Yûnus Suresi, 52)

Bu ayet-i celile senin için bir şey ifade etmiyor mu?

SİZ ONLARA ÖLÜ DEMEYİN; ONLAR DİRİDİRLER, FAKAT SİZ BİLEMEZSİNİZ!” HİTABININ MUHATABI OLMAKTAN NE ZAMAN KURTULACAKSINIZ?!…

Gayretullaha dokunduğunu hissedemiyor musun?! Oradaki yatan zatın ilah olmadığını, ancak rahmet-i ilahinin zuhuruna vesiylenin zuhur mercii olduğunu duy yaşa ve anlat. Görmüyor musun, bu millete manadan soyutlanmış fikirlerini çok anlattın; amma hiç de kabul görmedi? Çünkü yaptığın telkinlerde hakiykatla bağdaşmayan manayı tahrifat var. Lutfen, dünya göçü başlamadan bu gerçeği anlamaya çalış!

Lâ ilâhe illallah ” diyen insanlara Müslüman olduklarını ne zaman duyuracağız? Herhangi bir peygamber efendimize mülaki olup ALLÂH’a alenî şirk koşmayan ehl-i îmânı “kâfir” ve “gavur” diye dışlayarak emr-i ilâhîye ters düşen bugünkü dînî tedrîsattan her dalda ilim sâhiplerinin yeteri kadar tatmin olmadık-larını görmek kehânet değil!

 


Sayfa Başına Dön   

 

SULTAN II. ABDÜLHAMİD HAN’DAN
BİR HÂTIRA

 

 

 

 

Kimseyi itham etmeye kalkmayalım. Cennet-mekân Sultan Abdülhamit Han dahi zamânındaki dînî tedrîsâtı yeterli bulmadığını dile getirir!

Bugün dahi bu yönde ilmi ve irfani yaşantılarımızı zaman ve mekana uyumlu emri ilâhiyeye uygun yaşandığını kim iddia edebilir?!

İşte Sultan Hamit Han cennet-mekanın 33 seneye yakın Osmanlı İmparatorluğu devamınca milletini muasır milletler seviyesine çıksın için sarfettiği icraatının yeterince semeresini bulamadığı üzuntüsünü nasıl dile getiriyor, oku veya dinle:

Bundan evvel anlatmak istediğim ibretamiz tarihi olay ve hakikatleri daha geniş bir şekilde yazmaya özen göstermeye çalışacağım Rabbım muvaffak kılsın..

Cennet-mekan Sultan Hamit Han Cumhuriyet’ten evvel yetişmiş, mana yoksunu mevcud din ulemasını nasıl anlatıyor, dinle de haksız yere vatanı için bildiği kadarı ile samimi çalışanlara nankörlük etmeyesin!

Cumhûriyet deyince de hatıra elbetteki rakipsiz olarak Mustafa Kemal Atatürk ve dolayısı ile kader birliği ettiği fikir ve silâh arkadaşları gelir!

Anlatacağım ifşaatle ilgili olduğundan Harbiye Mektebinde düşünce ve kader arkadaşlarından aynı kurmay yüzbaşı rütbesi taşıyan makamları taltif-i ilâhiye olan Cennet olsun, Ali Fethi Okyar’dan kısa da olsa bahsedeceğim. Atatürk 1930 senesinde çok partili demokrasiye geçmek kasdi ile muvafık gördüğü okul arkadaşı, düşünce ve gaye arkadaşı Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kurdurdu..

Atatürk gördü ki millet çok partili demokrasiye uyum sağlayamadı. 4 ay sonra gene kendi emri ile Ali Fethi Okyar’a Serbest Fırka’yı kapattırdı!

Bu olaya şahidim. O tarihte Samsun Merkez Belediyesi karşısında bulunan Büyük Hamam veya Şifa Hamamı ismiyle bilinen hamamı müstecir sıfatı ile biz işletiyorduk.

Olaylara şahit olduğum gibi, senelerce dinledim. Belediye seçimi idi. Kadınların da ıssız hücrelere sokularak oy vermesinin namusa ve iffete uygun göremeyen karadenizliler ayaklandılar. Aynı günün akşamı evimize yakın olan büyük parkta oturuyorduk. O gece Cumhûriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a girişini annem, ablam ve on yaşında olan ben parkın yola bakan demirlerine yaslanarak o unutamadığım Samsun’a gelişini bütün azemetiyle seyrettim. Ve halkın ayaklanmasını o gün bastırdığı söylenir.

Ertesi günü arkadaşlara da anlattım. Gazievine yakın olan Bozkurt İlkokulundan Ata’yı daha yakinen görmek merakı ile okuldan kaçtık.

Çünkü vatan kurtaran kahramanı gördüğümüz gibi, imanlı şahsiyetlerin “mehdi resul” diye hafızalarımızda yer eden büyük insanı görmeyi kim istemezdi ki… Ve Rabbımın lutfu ihsanı ile üstü açık arabası geldi, bizim bulunduğumuz Gazievinin kapısının önünde durdu. Halk gelene kadar arkadaşlarımla Atatürk’ün çenesinin altına girdim ve yakinen seyrettim.

Mehdi ağırlıklı bakıyordum. Makamı cennet olsun çok bitkin bir hali vardı. Sebebini sonradan dinlediğim olaylardan daha iyi anladımki büyük mesuliyetler duygulu insanları genç yaşta çökertiyordu!

Teferruatına girmiyorum, birinci Metafizik kitabında daha geniş yazmaya çalıştım, yazmak denir ise!

Üç Devirde bir Adam adlı yazdığı kitabında Fethi Okyar hatıralarını şöyle anlatıyor:

Cennet-mekân Sultan Hamit Han sadaretten el çektirilip Alâaddin köşkünde göz altında geçirdiği günlerde ben de vazifeli idim. Geçirdiği günler içinde bana bazı şeyler soruyordu. Öğrenmek istediklerinin çoğunun çözemediği mevzular üzerinde olduğuna dikkat ettim. Bunlar arasında Balkan devletlerinin bu kadar kısa zaman içinde yüzlerce sene idaresinde yaşadıkları Osmanlılara karşı isteklerini kabul ettirecek kudrete nasıl erişebildikleri sorularına devamla: Bulgarlar Balkanların en iptidai kavmi olarak bilinirdi. Bunu Rus sefirinden de dinlemiştim, kısa zamanda derlenip toparlandılar. Nasıl? Sebebini izah edebilir misin?

Bu sualini mümkün olup da Sofya’da 4 yıl elçilik yapmış olmamdan sonra sorsa idi daha açık ve inandırıcı cevaplar verebilirdim.. Fakat o gün de aynı teşhisimin üzerinde durdum:

Papazlar şevket-maab, papazlar, din adamları!

Çünkü bu Ortodoks papazları sadece din bilgileri öğretmiyorlar, milli istekleri de kalplere ve kafalara aşılıyorlar. Bilgileri de buna kafi geliyor.

Her Bulgar papazı yetiştirilmesini üzerine aldığı halkının cehaletten kurtulmasına, kazanmak ve iş sahibi olmak için öğrenmesi şart malumâta da sahip olmasında yardımcı oluyor. Dini esas temel olarak kullanılır iken karşısındakilere hem siyasi hem hayati hatta mesleki bilgiler veriyorlar. O iptidai adamı elinden geldiğince yaşanılan devreye eriştirmede gayret eder hale getiriyor!

Beni o güne kadar rastladığım dikkat ve alâkasının sanırım mümkün olanı ile dinledi. Kendisini çok üzen olaylarda teselli arama ihtiyacı ile yaptığı gibi 99’luk kehribar tesbihini iki avucu içine alarak ovuşturdu. Bir an daldı, sonra konuştu!

--Şimdi size hicran olmuş bir hatıramdan bahsetmenin sırasıdır efendi oğlum! Tarihini sarih olarak söyleyemi-yeceğim. Fakat Ruslara karşı kazandıkların arifesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir prens beni ziyarete geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu.. Benden İslâm Dininin muhtevasını, iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini izah edecek kudrette bir dini ilim heyeti istiyordu. Bunun sebebi vardı. Orada İslâmiyet’i yaymayı mukaddes vazife sayan Abdurreşid İbrahim isimli aslı Kazanlı olan bir müslüman alimden mektub almış. Japonya’da İslâmi tamim hareketine yardımcı olmam istenmişti!

Şeriat-ı Muhammediye ile yükümlü İslâm aleminin halifesi idim! Bir taraftan daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu ali vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle mümkün olan her şeyi yaptım.. Fakat bu yardımım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü Abdürreşid İbrahim Efendi bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arabça ve Farsça’dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Avrupa’yı baştan aşağı dolaşmıştı. Çin’i bile görmüştü. 40 yaşından sonra Fransızca ve Lâtince’yide öğrendiğini yazmıştı.

Japonya’da Şinto Dininin değişen şartlar içinde Japon münevverlerini tatmin etmediğini mantık, akıl, ilim,ruh bilimciliği ve cihan-şümul evrensel felsefeyi temsil edecek bir Dini manevi hareketin Japon milletince benimseneceğini İslâmiyetinde aslında bütün bu vasıfları ihtiva ettiğini sadece hakiykatleri izah edecek kudret ve ilmi-manevi kıfayette şahsiyetlere ihtiyaç olduğunu yazmıştı.

Japon İmparatorundan ailesinden bir prensin ziyareti ile böyle bir mektupta alınca mevzuun ehemmiyeti hadise olarak önümde idi.

Onların istedikleri din alimlerini bulabilse idim Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife yani Peygamberimizin vekili olarak İslâm aleminin istifadesini temin ederdim! “

Fakat bizdeki din adamlarının ilmi ve manevi seviyelerini çok iyi biliyordum.

Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.

Pederim merhum Sultan Abdülmecid’in büyük ümitlerle genişlettiği Tıbbiye için Avrupa’dan getirdiği ecnebi muallimlerden ders alanların kafir olacağını fetva veren ulema benim saltanatımda da yerinde idi!

Bugün gördüğünüz ve sizin de yetiştiğiniz mekteblerin çoğunu ya ben açtım, ya da bugünkü hale getirdim. Mektebi Sultani (Galatasaray) ve herkesin serbestçe okuyabileceği mekteplere bakınız, nüfusa göre en az olan Türk talebeleridir. Bu sadace iktisadi sebeblerle değildir, bilhassa Anadolu’da bu mekteblerde okumanın salâbet-i diniyeyi zedelediği halâ telkin ediliyor. Eğer Harbiye’ye Hırıstiyanları alma izni verilse, değil bizdeki ekalliyetler Yunanistan’dan, hatta belki Rusya ve diğerlerinden dahi talebe gelirdi.

Ben saltanata geldiğim zaman sadece Kuleli İdadisi vardı. Ülkede yedi yerde Askeri idadi, Selânik Harbiyesi, Selânik ve Konya’da Hukuk Mektebini ben açtım. Bunlardan gayem mülkiyeyi de ilmiyyeyi de tatminkar hale getirmekti. Şöhret yapmış ilmiye mensuplarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyetler vardı.

Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler, fakat ilmi kudretleri olduğu kadar cihanı telâkki tarzları bu kadar büyük ve İslâmiyet’in mukadderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya neticelendirmeye müsait değillerdi!

Daha evvel tanıdığım İngilizlerin elinden alarak emniyete aldığım ve İstanbul’da şahsen misafir ederek ömrünün sonuna kadar huzurunu temine gayret ettiğim meselâ Cemaleddin Afgani gibi içtihat sahibi büyük alimler de yoktu. Zaten Cemaleddin gibilerin akibeti Hırıstiyan dünyasının artık İslâmiyet’e yeni çığırlar açacak o ilk günlerin heyecan ve vecdini büyük ve şerefli netiycelere ulaşma kudretini tesir edecek mürşitlere kolaylıkla hayat hakkı tanımıyacaklarını gösteriyordu! Bu elbetteki böylelerinin var olmasına mani değildi.

Fakat Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz menbalar da artık mevcut değildi. Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu!”

Şimdi siz, neden 30şu kadar sene içinde sen yapmadın, ecdadın nasıl yapmış? sualini sorabilirsiniz.”

Cümlesinin burasında durduğunu ve başını esefle-nircesine iki tarafa salladığını hatırlarım.

Beyefendi Oğlum! Bu gibi işlerin muayyen başlama devri ve zamanı vardır. Saltanat müddetim sırasında en çok hatırladığım hakikatlerden birisi demir tavında dövülür darb-ı meselimiz olmuştur. Biz o tavı geçirdik!” buyurdu Sultan Hamit Han cennet-mekan

Ne ise! Tarih bu gerçekleri bir gün elbette yazacaktır!

Milletçe hasreti çekilen mahrumiyetleri, hikmeti Hz. ALLAH’a ma‘lûm, az da olsa tertib ve tanzim-i ilâhidir- tesellisiyle yaşamaya çalışıyoruz! Yeter mi? Elbet yetmez. Zira bu aziz, necip millet muasır milletler seviyesine çıkması için tarihin göstergesine bakıldığı zaman başkalarından daha lâyık olduğunu görmek zor değil!

Medeni ülkelerle sen de medeni isen iyi anlaşa-bilirsin! Maharet gayr-i medeni ülkelerle iyi geçinmektir. Yapabiliyor musun?” Ülkemiz içinde kader birliği hemcinsimiz kardeşlerimizle yaratanımızı, yaratılışımızın nedenini idrak edenler için muvakkat dünya hayatını yaşamak niye zor olsun ki? İnanan kitleler için karmaşık da olsa dış dava dahi neden hallolmasın ki?!

Aciz kul, iç ve dış aleminde nefsini ilâhi emri umursamadan şımartan, her türlü ihtirasa mağlup olmuş nefis mevcut iken, kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!

Nefsi ile gerçeklerde anlaşamayan kul, Hz. ALLAH’ın emrini yaşamayı umursamadığı halde hem cinsini aldatmak kasdi ile, sermaye cevher ve araza sahip olmadığı halde, yalnız sathi görülen ilmi kelâmla yaşıyorum iddiasının doğruluğuna değil Hz. ALLAH’a, sırat-ı müstakim üzere yaşayan ehl-i hale mahçup!

Bu yönlü yaşıyorum zanneden hakikat fakirinin çarpık telkinatları ile aciz kulun inancının amentüyü tamamı ile kapsamamış olsa dahi, yalnız nefse güzel görünen şeyleri ilâhi güzelliklere tercih edenlerin icraatlarının günümüzde de ehli tarafından müşahede edildiğinde yadırgandığı gibi; zaman ilerledikçe toplumlarda zamanın zuhuru ilâhi güzelliklerini yaşantılarında da zuhur ettiğini günlük hayatlarında müşahede etmek zevkine erecekler! Böyle ümit ediyor, Cenab-ı Hak’tan daha güzel tecellisini tazarru ve niyaz ediyoruz.

Toplumlara karşı nefsinin dışında ve içinde hiç görmediği samimiyet, sadakat güzelliklerinin olmadığı halde var olduğuna inandırıcı olabilir mi? Düşmanı evinin içinde olan kimse, istediği kadar dış tedbirleri yerine getirsin, düşmanın taarruzuna karşı kapı ve pencerelerini sağlamlasın, bundan ne çıkar?! Ecdat yadigarı bir söz vardır: “ İnek eve doğru gelecek, mahallenin bebeleri doğru durur da ineği ürkütmezlerse! ”

 


Sayfa Başına Dön   

 

TASAVVUF Bİ-ZÂTİHÎ
İSLÂM’IN KENDİSİDİR

 

 

 

 

Bu ölçülere isim vermek gerekirse ismi “ ilme’l-yakîn ” dir. Ayne’l-yakîn’ı, hakka’l-yakîn’ı da yaşamadıkça, yalnız ilme’l-yakîn yeterli olmayıp, İslâm’ı ve gerçekleri yaşamak lâzımdır ki bütün bunlar ihlas, takvâ, vera... cemî ismi tasavvuftur. Tasavvufsuz din yaşanmaz. Anlamı budur.

Tasavvuf; dîn-i İslâm’ın dışında değil, bi-zâtihî kendisidir. İnsan fıtratıda bu ilme uyumlu ve müsâit yaratılmıştır. HZ. ALLAH’ın bildirdiği ölçüde îmanlı insanlara nazar ettiğimizde görürüz ki; mistik yaşantıya karşı aşırı temâyül göstermeye müsaittir. Madde çıkarcıları da fırsatı kaçırmaz. Dini imanı bir torbaya koydu mu, boşalan manası ile mana yolunun nasipsizlerini istismârı güç değil, ehli düzenbaz için çok kolaydır. İlim sâhipleri mana ilmini (TASAVVUFU) kabul edemediklerinden mana sahası boşalmış istirmacı fırsat düşkünlerine saha boş kalmış. Bu hâdiselerin mesulü kimdir? İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin câhilidir!

Bilemediği mevzulara bilmiyorum demek, yokluk, mana ehlinin yolunun sırat-ı müstakim üzere olduğunun kanıtı ve ilminin HZ. ALLAH’a yönelik olduğunun görüntüsü mahiyetindedir.

KİŞİ NOKSANINI BİLMEK KADAR İRFAN OLMAZ.”

HZ. ALLAH senden razı olsun istiyor isen, ALLAH’ın zatına mahsus sıfatlarını naçiz şahsına malet’memeye dikkat ettiğin kadar rahmet-i ilâhiyeden maddi ve manevi kazancından zuhur eden kısmetini, ihlâsının gereği kaldıracağın kadar verilir, şüphen olmasın!

“HASBÜNALLAHU VE Nİ’ME’L-VEKİL” diye HALİK-İ ZÜLCELÂL’E anlamında teslimiyet gösteren kulunun HZ. ALLAH o yöne yönelen sadık ve muhip kullarını bu türlü rahmetinden mahrum ettiği görülmüş mü? Hatta duyulmuş mu? Bu gerçekleri önemsemediğin kadar varlığa düşersin, o varlıksa bizatihi eşi, şeriki ve naziri olmayan HZ. ALLAH’a mahsustur. Naçiz şahsına yakıştırmaya kalkışma. Dikkat! Günah işlemeyecek mizaçta yaratılan cümle peygamber efendilerimizin de korkulu rüyaları bu değil mi?!

HZ. ALLAH’ın zati sıfatlarını naçiz şahsına dolayısıyla beşere maletmek en büyük mana sahtekarlığıdır.. O kişinin bu tehlikeyi umursamadan dünya hayatını bu türlü varlık iddialarıyle idame ettiren cüretkar ademin dahi, LÂİLÂHE İLLALLAH diyorsa bir kişi beşer olarak gayrıya Müslüman demekten başka ölçü vermemiş HZ. ALLAH. “MÜSLÜMAN”ım demesini ve denilmesini biz aciz kullarına bildiren HZ. ALLAH, vazileli MELÂİKELER de defterine öyle mi yazacaklar? merakımı mazur görün!

Nefsani duyguların ağırlıkta olduğu aldıkları tedrisatın etkisi olsa gerek, bu türlü bilginin HZ. ALLAH’ın bildirisine uyum sağlar gibi görünümlü olsalar da icraatlarında bu ve buna benzer emr-i ilâhiye iltifat etmediklerini görmek için gözlüğe ihtiyaç yok!

ÇÖZÜM:

Bu abd-i âciz derim ki; “ Her daldan ehil zatlar bir araya gelerek ALLAH rızâsı için asra ve günümüze uygun meal ve tefsirleri arkadaşınızdan kopya çekmeden yeniden yazınız. Yalnız bizim milletimiz değil, bütün dünya muhtâç bu icraatınıza! Muhkem âyetler, müteşâbih âyetler üzerinde ileri geri tartışmak haddimiz değil. HZ. ALLAH’ın haram kıldığı günah-ı kebaireleri icra eden kişileri de alkışlamak imanla bağdaşmayacağı umumun malumu!

Affu mağfiret deryasından ümitle yaşamakta, yaratanına aczini itiraf kasdi ile yaptığı noksanlıklara nedamet duyuyor ise, hakiykat dışı ilminle o kulun hakkında mutlaka “ ALLAH’ın gazabından başka bir nasibi yoktur, HZ. ALLAH o kulunu af etmez ” diyebilir misin?!

ALLAH aşkına! İçtihâda müsâit olan âyet ve hadisleri zamâna göre tefsir ve izah ediniz;

ALLÂH’ın aciz beşerin gazab-ı ilâhi ile ödünü patlatmadan, rahmetini kısıtlamadan, lütfen!

Sayfa Başına Dön   


 

 

NÛR-U MUHAMMEDÎ ADEM SAFİYYULLAHTAN KIYAMETE KADAR BÂKÎDİR. BİR TOPLUMA MALETMEYE KALKIŞMA. HZ. ALLAH YALNIZ SENİN DEĞİL CÜMLE YARATIKLARIN ALLAH’IDIR

 

 

 

Özet olarak: Semâvî bir din vardır oda İslâmiyet’tir. “ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır” diyen ‘müslüman’dır! Nûr-u Muhammedî, Âdem Safiyyullah’dan îtibâren bütün peygamber efendilerimizde tecellî edip peygamberler zincirinin son halkasını teşkil eden âhir zaman Peygamberi Hazret-i Fahr-i âlem Efendimiz’den sonra peygamber gelmeyeceği için içtihadi meseleler müştehitlere ihsan edilmiştir!

Sayfa Başına Dön   


 

 

MÜCEDDİD-İ DİN

 

 

Kütüb-ü sitte ve kütüb-i sünen de mevcut. İzahı şöyle belirtilmiştir: Yenileyen, yenileyici, hadis-i sahihle bildirilen her yüz yıl başında dini hakiykatleri devrin ve asrın ihtiyacına göre ders vermek üzere gönderilen büyük alim ve Peygamberin varisi olan kişiler kendinden ve yeniden bir şey ihdas etmezler! Yeni ahkam getirmezler.

Dine vaki tecavüzleri ret ve imha eyledikleri gibi, günah-ı kebaire dışında görünen güzellikleri emri ilâhiyeye gölge düşürmeden asra uyumlu yaşanacak güzellikte cümle ALLAH kullarına bildirmekle, yaşantısı ile de örnek, HZ. ALLAH’ın vazifelendirdiği, ALLAH’a mahsus olan varlıkta haddini bilen, her hali ile HZ. ALLAH’a muhtaç olduğunun farkında olan ALLAH fakirlerinin hizmetkârı, bu fukaraların hizmetçisi.

Peygamberinin de verasetini taşıyan kamil insan, umumun rahmet-i ilâhîyesi kıyâmete kadar bakîdir.

Sonsuz rahmet-i ilahiyenin anlamı budur. Aksini düşünmek Hazret-i ALLAH’a noksan sıfat isnad etmektir küfürdür!

Bu rahmetlerin zuhur mercii evvelâ simalarda vârisü’n- Nebi, nedim-i ilahi, mü’min, müttaki, samimi derviş kullarının her muamelatında müşahede etmek mümkündür. Aksini düşünmek irfaniyyette mana noksanlığıdır!

Peygamber efendilerimizi daha evvel gelenleri tasdik, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak, asra uyumlu kullarının tekâmülüne göre lütfetmiştir Hazret-i ALLAH...

Îmânın şartı olan “ Âmentü’nün ” mânâsı budur; imana gölge düşürmeyelim!

İnsanlar arasında “ sen benim gibi inanmıyorsun, kâfirsin, gavursun ” diye hakiykat dışı düşmanlık yapmayalım!

Yer yüzünde bu yönlü ilmin alıcısı kalmadı. Hele asrı idrak eden beni Adem toplumlarında müşteri hiç kalmadı! Hele bugünlerde asrın güzelliklerini idrak ederek yaşayan insanların dostluğuna çok muhtacız!

ALLÂH’ın dostluğu bize yeter” diye kendini avutma!

Sözün gerçeği bu değil. Bâriz görülen ALLAH düşmanlarından dost edinme.

Ama, merhametsiz de olma, onlar için de duâ et: ALLAH kabul eder veya etmez.

Sen ALLÂH’ın rahmet ve merhamet sıfatından uzak durma. Bu türlü meziyetlerde az da olsa rahmet-i ilâhînin dünyâdaki tecellîsi de rahmettir!

Dünyâ mendupdur, güzeldir. Dünyâdaki kazanç hiçbir yerde yoktur. Ne kabirde, ne mahşerde! Gâfil olma!

Dünya beni Adem’in rahmet kaynağı ve manen ihya yeridir!

Bâzı dergilerde, gazetelerde, video kasetlerinde, cd bantlarında (sayısını bilmiyorum) sohbetlerim ve mülâkatlarım vardır.

Sayfa Başına Dön   


 

 

TASAVVUFU
BUGÜNE GÖRE NASIL YAŞAYACAĞIZ? ŞERİAT-I MUHAMMEDİYYEYİ BUGÜNE GÖRE YAŞAMAK MÜMKÜN MÜ?

 

 

 

Mana değişmeden, asra ve zamana göre içtihatla yaşamak elbette mümkün! Çünkü asra göre tertib ve tanzim-i ilâhi kullarını tarih boyu rahmetini cümle kullarına bu minval üzere ihsan ve ihya eylemiştir. Gafil olma!

 Evet bugün de, yarın da verilen ömür müddetince insan olmaya namzet beni Adem’in kıyâmete kadar yaşaması elbette mümkün kılınmıştır, amma tertib, tanzim ve kasd-i ilâhi ne yönlü ise yüzde yüz olmassa da adem iken insan olmaya yönelik yaşantısında kul HZ. ALLAH’ın varlığına ve emrine samimi olduğu nisbette, samimiyetini ölçme terazisi cüz’i de olsa ademe de bahşedilmiş ayarını sen de beğendinse şüphe etmeyesin, insan olmaya namzetsin!

Şüphe etme. İzlediğin yolunun ismi sırat-ı müstakimdir! Din ismi ise ind-i ilâhide tek olup HZ. ALLAH’a inanan, dünyada yaşayan tüm insanlara ihsan edilmiş manası ile anlamı ile tek din ismi İslâmiyettir!

Fakat “Biz arza nice nice âyetler indirdik” hitâbını bilenlerle istişare etmeden hüküm verir isen içinden çıkamazsın. İcraatın hayır iken şerre dönüştürürsün. Medeniyete, teknolojiye, cumhûriyete, demokrasiye, insan haklarına, laikliğe, tasavvufa, aklın ötesinde metafiziğe dahi karşı çıkarsın! Bu hâlini de “Şerîat-i Muhammediyye’dir” diye pazara dökersin. Elbette alıcı bulamazsın. Buldun mu?

 

 İslâm’ı yaşamak isteyen kültürlü insanları da Şerîat-i Muhammedî’den öyle kaçırdın ki, kelime olarak dahi duymak istemezsin “Onlar îmansız kâfirler” diye laf ebeliği yapma.

Peygamber efendilerimiz ALLÂH’ın rahmetinin sonsuzluğundan bahsettiler. Müstesna yaratıldıkları halde “BİZLER DE HZ. ALLAH’IN RAHMETİNE MUHTACIZ” dediler. Bu türlü îman ve tutumları ile emr-i ilâhîleri tebliğ ettiler. Uzun lafın kısası hep rahmet-i ilâhiyeden, aşk-ı ilâhîden bahsettiler, kulluğun zevkini anlattılar, verdiler. Rabbim cümlesinden râzı olsun, şefaatlerine nâil kılsın. Âmîn!         

ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri’nin Kur’ân’ın çok yerinde bahsettiği evliyâ’ya anlamı manası uymayan dost diye çarpıttığın gerçekler sana neye malolacak ALLAH bilir?. Ehl-i aşka neye maloldu, ölçe biliyor musun?.

Evliyayı teleffuz etmediğin gibi manadan dışladığın müddetçe çarpık yolunda dahi yaya kalırsın. Bu abd-i âcize itimad et!

ALLÂH’ın kânunlarını hiç bir beşerî kânun iptal edemez. Ediyormuş gibi görünse de netîce hüsrandır!

Elbette, bahşedilen cüz’î irâdeni kullanacaksın. Küllî irâdeyi dışlamadan, harama helal, helale de haram demeden, hasbe’l-beşer, gerek bilerek, gerekse bilmeyerek, hatâya düştüğünde sonsuz rahmet-i ilâhi tövbe istiğfar kapısını kıyâmete kadar açık tutuyor. Bizim aczimizi bizden iyi biliyor.

Hazret-i ALLÂH’ın afvu mağfiretinin sonu yoktur. Yeise kapılma, samîmi ol; samîmiyet: îmanın dışa yansıdığı zaman zuhur eden meyvesi ruha ve cesedede sürur verir o sürur ebedidir geri alınmaz!

HZ. ALLAH’a şirk koşma. Cüz’î irâdeni kullanman her şeyin güzelini, iyisini, zamâna göre uygun olanını alman tertîb-i tanzîm-i ilâhîyedir!

Bu güzelliği bulman için seni salâhiyetli ve vazifeli kılmış HZ. ALLAH ve kuluna hitaben:

“Bu âlemi ben yarattım. Ey insan, sen tanzim edeceksin” “Yeryüzünde halîfemi yaratacağım” hitâbı, “Yaratılışın sırrı Hazret-i insana secde edin”

Buyruğunun anlamı İblis ve o türlü yaratıkların idrâkinin dışında oldu nedense. ALLAH’u alem yeteri kadar kendini bilmeden ALLÂH’ı ve “ men araf ” sırrının nedenini bildiklerini zannedenlerin varlık iddiaları!

 MEN AREFE NEFSEHU FEKAD AREFE RABBEHU” (nefsini bilen ALLÂH’ı bilir) buyuruldu.

Yaratanını bilmek yaratılanı bilmekle ve nefsini bilmekle başlar öğrenim yeri dün dünya idi bugün de dünyadır! Yarın başka beklemeyesin..

Sayfa Başına Dön   


 

 

KULUN YARATILIŞININ NEDENİ AŞKTIR

 

 

 

 

Aşk-ı ilâhiyenin öğrenim dalı ise tasavvuftur! Öğretmenlerine mutasavvıfin denir. Yol ismi ise tariktir, cem’i tarikattır! Talebesinin yani, salikinin ismi ise derviştir. Okuduğu virdi günlük dersi o kuluna Hz. Allah’ın bahşettiği, ihsan eylediği aşk rahmetidir. Nevisini ve adedini peygamber efendilerimize, peygamber efendimizinde dervişin ind-i ilâhiden vazifeli kılınan mürşidi bu rahmet-i ilâhiyeye vesile kıldığı ehl-i aşka lutfedilen avama dahi ihsan edilen rahmet-i ilâhiyeler. Cümlesi vesile ile elde edilir!

 Güç ve varlık her şeylere kadir olan Hz. ALLAH’a mahsustur!

Terazi; îman ağacındaki görülen meyvelerde. Müşâhede edeceksin. Nefsini bilmiyorsan ALLÂH’ı da yeteri kadar bilmiyorsun, demektir. Şu halde bu zafiyetten ne bekliyorsun?! Gurur, kibir, ucub, varlık, benlik meyvesinden başka meyve mi arayorsun?

Ne ekersen, onu biçersin. Rahmet ararsan, rahmet bulursun. Nefsinin esiri olursan, zarar görürsün!

 Ne kadar güzellik varsa dindir, güzellik yok ise lâ-dindir, din değildir.

“Vallâhi güzel etmiş,

 Billâhi güzel etmiş,

 Ne’ttiyse ezelde etmiş.”

diyen, gerçeği görüp, yaşayan ehl-i hakîkat ne güzel anlatmış, anlayana.

Biz arza nice nice âyetler indirdik ”: Arza inen âyetler ALLÂHU TEÂLÂ Ve TEKADDES Hazretleri’nin fiilî sıfatlarında ihtişamıyla zuhur etmiş âyetlerdir. Kur’ân-ı Kerîm beyyinattır. Yeryüzünde zuhur eden âyetlerin kelamla ifâdesidir. Yeryüzündeki ve gökdeki âyetleri her kişi okumaya muktedir olmadığından, peygamberini ve vârislerini yardımcı kılmış. Bi-lâ-istisnâ, “ kullarım rahmetimden istifâde etsinler ” diye. Sakın bu türlü sebeplerin zuhur ettiği şahsiyetleri ALLÂH’a eş görme, ilahlaştırma. Çünkü bir yere kadar cehâletinden mâzur görülürsün, cehaletindeki samîmiyetinden ötürü. Amma netîcede dikkat et!

 hep mazur görmezler gayretullâh’a dokunursun. Her zaman samimi olamazsın bu yolun şarlatanlarına dikkat et Bu türlü iddiâ sâhipleri mana mukallitleri seni “hikmettir” diye kandırmaya çalışırlar. Aldanma.

 Mecnunda velâyet olmaz! Sahtekar yalancı düzenbazlardan, bu türlü kurnazdan mürşit olmaz!

Mutlakâ, Hazret-i ALLAH, onun hilesini az da olsa sana samîmiyetin kadar gösterecektir. İyi düşün,samimi değilsen ne göreceksin? “yemin ettim, söz verdim” diye kıymetli zamânını o mukallit için öldürme. Ona verdiğin söz de, yaptığın yemin de geçersizdir!

HZ. KUR’ÂN’IN IŞIĞININ ZAMANA YANSIMASINI ” irşat vazîfem ve emr-i ilâhiye ve zamana uyum sağlamanın verdigi sıkletin dönüştüğü zevkle anlatmaya çalışıyorum:

“Tasavvuf nedir?”

“Yirmibirinci asırda tasavvufî anlamda Şerîat-i Muhhammedî ile İslam nasıl yaşanacak?”

 Tekrar ediyorum: Semâvî olan her din İslâmiyettir”

Daha geniş açmaya çalıştim, inşallah. Zamâna göre yaşamanın İslâm’a uygun olanlarını ara bulduğun zaman tabi ol mutmain olamıyorsan samimiyetle Hazret-i ALLAH’a sor. Cevabını almakta israr et fakat haddi aşma, sabırlı ol. Neticeyi ALLAH’tan bekle, başkalarına inanma!

“Hikmet mü’minin kayıp malıdır.  Nerde bulursa alsın. ”

Günah-ı kebaire dışındaki güzellikleri al. Güzeli al, katılaşma. Dünü yaşayamazsın. Gün bugün. Güzeli bul, yaşamaya bak, emr-i ilâhiye uyan güzellikler senin kayıp malındır, çekinme al.

Kırk dokuz senedir mânevî vazîfemin bu abd-i âcize verdiği bilgi ve Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz’in işaretleri ile, arzdaki âyetleri azda olsa müşâhedemle ve Rabbımın bahşettiği mana zuhuratı ile derim ki:

Bugün yer yüzünde geçerli idare tarzı Cumhûriyettir! Dergilerde, gazetelerde, medya ve kanallarda sohbetlerimde hayli bahsettim. İslâm’a uygundur!

 Özet veriyorum. İzah edeceğim, ileride inşallah. Cumhuriyet Demokrasi ile birlikte yaşanıyor ise manası tahakkuk ediyor ise güzeldir!

İnsan haklarına riâyetkar olunması bakımından laiklik de gerçek din ve vicdan hürriyetini ihlal etmiyorsa, cidden kasıt insan hakları ise güzeldir; güzellikse senin kayıp malındır çekinme al!

 Hazret-i Resûllullah Efendimiz’in hayatlarında laikliğin aslını bâriz olarak görebiliriz bu güzellikleri göremiyorsak kabahatı nefsimizde arayalım!

Bu dünyâda a’mâ, âhirette a’mâ ”

 Kahır hitâbına hissedar değilsen görürsün. Peygamber Efendimiz de buyurdular:

Bu dünyâda görmeyen âhirette göremez.”

Kavl-i Mustafâ’dır bu. Görmek yalnız baş gözü değildir. İnsanın zâhirî beş gözü vardır! Bunların hepsi görmek diye îzah edilir! Ayrıca, bâtınî hisler de beş adettir: Hayal, hâfıza, müfekkire, müzekkire, hâtıra diye îzah edilir!

 Teknolojiden, medeniyyetten buna benzer güzelliklerden kaçamazsın ve İslâm’a mâni gibi göstermekle İslâm’a, bilmeden zarar verdiğini bilesin!

Bu hâlimiz ile hem yakınlarımızı hem de dünyâ insanlarını birini diğerine düşman ettiğimizi, bütün inançlardan târih boyu düşmanlık zuhur ettiğini görmek mümkündür!

İslâmiyeti yaşanmıyacak halde gösterilen, kulu ALLAH’dan kaçıran, cehennemi anlatmaktan başka sermayesi bulunmayan, katı kurallar kıyâmete kadar devam etmez, inşallah!

 Dünyâ küçülüyor, teknoloji ve medeniyetin bütün insanlığın malı olduğu iyi anlaşıldı!

 Bedevîlik medeniyete dönüşüyor. Afrika’nın en ücrâ yerlerinde dahî bedevîlik târihe mal olmaya başladı. Bu terakkîde yerini iyi ayarla, geriye dönme. ALLÂH’ı (c.c.) ve Resûlullâh’ı gücendirirsin.

Hazret-i Resûlullah buyurmadı mı:

“İki günü biri birine eşit olan ziyandadır.”

Biliyorsan, ALLÂH’ın rahmetinin nâ-mütenâhî olduğunu, anlat!

Âdem’i rahmetinden halkettiğini anlat!

Güzeli görüyorsan, anlat!

Kardeşliği yaşıyorsan, anlat!

 Dostluğu, insanlığı anlat!

 Dünyânın en çok kazanılacak yer olduğunu anlat! Bilmiyorsan, lütfen sus!

Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

 “Siz insanları medhü senâ ederken ileri gitmeyin. Noksanlıklarını görürsünüz; mahcup olursunuz. Zem ederken de ileri gitmeyin. Güzelliklerini, iyi yönlerini görürsünüz; utanır, mahcup olursunuz.” İnsan budur.

Yalnız Peygamber Efendilerimiz mâsum yaratılışlı olup, günah işlemezler. Evliyâlar mâsum değillerdir. İnsan iki tarafa da meyleden bir nefse ve yapıya sâhiptir.

Hayrihî ve şerrihî. ” İradenle dünya hayatını emr-i ilahiyeye uygun kılmaya çalış zaman çok kıymetli zamanının kadrini bil. İnanan insanlar için nefsin terbiyesi olduğu gibi rûhunda terbiyesi vardır. İnsan terbiyeye muhtaçtır. Aldığı terbiye îmânı nisbetinde kendisini gösterir!

 

Tıynetinde bozukluk olan beni Adem’i hayatı boyu sırtında taşırsın, bir gün hasbel-beşer ayağını yere bastırdığın zaman nankörce “ niye yere bastırdın!? ” diye canına el atar!

ALLÂH’ı bilmeyen, ilâhî terbiye almamış insan cehâletinden dolayı nankördür!

 İlahî terbiye almış, edepli insan, yaratılışın sırrı “ Yeryüzünde halîfemi yaratacağım ” hitâbının tecellî mercii gerçek insan!

 Bilgisiz kişilerin nankörlüğünden Rabbime sığınırım. Bilen insanlarda buna benzer, normal olmayan hallerin zuhûru ender görülse de tahrîbâtı büyük olur!

 Cehâletten kurtulmamış beni adem cehlinden dolayı hiçbir zaman mâzur değildir!

 Hazret-i ALLAH, Dâvut aleyhi’s-selama:

Yâ Dâvûd, cehâleti özür olarak kabul etmiyorum ” buyurdu HZ. ALLAH!

Cehaleti de Hz. Allah yarattı” demek kasd-i ilâhiye uygun olur mu hiç?!

Dünyanın yaratılışdaki sırrı bilir isen, yaratılışa aykırı fikir üretmekten içtinap edersin!

Câhil insan kimin arabasına binerse onun        türküsünü söyler. ”

 Bu kişilere halkın verdiği alim sıfatı yağcılıktan başka nedir!

Sayfa Başına Dön   


 

 

ÇARPIK ZİHNİYET DEĞİŞMELİ

 

 

 

 

Kadın çeşmede su dolduruyordu. Söz gelişi, alışkanlıkla

“İlâhi, Köroğlu, gözün kör olsun” deyince,

tesadüf köroğluda orada idi Teyze, Köroğlu sana ne yaptı diye sordu

Ne bileyim evlâdım, herkes böyle diyor, ben de öyle diyorum”

Ne zaman kurtulacağız bu mukallitlikten?!

Sene 2004. seksen beş yaşındayım. Hayat mektebinin hemen hemen hayli dallarında stajım var. Çocukluk ve gençlik senelerimde yaşadığım, anlayamadığım, hâlâ ölçemediğim... Maalesef hep böyle mi gidecek? O günleri az çok yaşayan, dâimâ gerçekleri arayan, buldu mu, hayâtı pahasına da olsa onu muhâfazaya çalışan bu abd-i âcizi böyle lütfu ile yarattı Hâlik-ı Zü’l-celâl. Müteşekkirim. Hamd olsun, gördüm ki, bu hâlin alternatifi cehâlet ve nankörlük..

Sayfa Başına Dön   


 

 

ATATÜRK HAKKINDA

 

 

 

 

ALLAH rahmet eylesin, Mustafa Kemal Atatürk’e dindar kesim “ mehdi, resul ” dediler. Yapılan kurtarıcı icraatlarının başka türlü îzâhı mümkün değildir. Halk arasında en büyük taltif bu türlü iken, daha on sene geçmeden nedense fikirler tamamıyla değişti. “Aydın geçinen insanlar Atatürk’ü kendi inançlarına göre ilahlaştırdılar. Dindar geçinen insanlar da Atatürk’ü ne kadar küfürde gösterebiliyorlarsa o kadar âlim olduklarını zannettiler ve ispatlamaya çalıştılar.” Bu türlü çarpık zihniyet hafifledi, fakat hâlâ silinmedi.

Darvin’in çarpık faraziyesinin üfürük yenilikçilerin hafızalarında zaman zaman dışa yansıdığı gibi!

Darvin kendi fikrini kendi çürüttüğü halde Darvinin eski tezine devam bizim malum kişilerin işine geldi.

ÖRNEĞİN:

3 Mart 1985’de çıkan Nokta dergisinde Atatürk’e mehdi resul denildiğinden bahsetmiştim.

Çok gazete ve dergilerde mülâkatım, hakkımda yazılar ve medyada sohbetlerim vardır.

En güzel idare sistemi olan Cumhûriyet’i bizler kurduk. Bizlerden kasıt zihniyettir. Şahit mi gerekli: İlk Meclis-i Mebusan kimlerden müteşekkildi? Lütfen iyi bak! İleriyi gören şeyh efendiler, hakîkati idrak eden hoca efendilerimiz değil mi idi?

Hayati tedirginlik olduğu halde Mustafa Kemal Paşa ile gönül birliği yaparak, bu vatan ve necip millet için hayatlarını hiçe sayanlar; onlar iyi biliyorlardı, Peygamber Efendimiz’in “hubbü’l-vatân mine’l-îmân” buyurmasını!

Vatan sevgisi olmayanın îmânı da olmaz. Zamânımızdaki hâdiseler daha açık göstermiyor mu, bu hadîs-i şerîfin sıhhatini?

Yazıklar olsun... Vatan sevgisini kaybetmiş fakat Atatürk hayranlığından bahseden gâfil, gülünç insanlar zamânımızda az değil.

ALLAH rızâsı için sen ben davasını bırakalım vatanımıza sâhip olalım. Bilmeden, büyük insanların büyüklüğüne leke düşürmüyelim. Bugün vatan olarak elimizde mevcut olan Atatürkün canını fedadan çekinmediği vatan değil mi?

Bu vatanın gerçek mübârek evlatları Türk kardeşim, Kürt kardeşim, Çerkez kardeşim, Laz kardeşim, Gürcü kardeşim... Daha nice nice kardeşlerim. ALLÂH’ımız bir, dünyâ kardeşlerim, şimdiye kadar bilmeden, cehâletimizden düşman yaşadık. Bütün insanlar dostça yaşamaya mecbur.

Çünkü; tertibi ve tanzimi ilâhiye göre yaratılışın sırrı olan insan dünyâyı gün-be-gün ilmi ve yaşantısı ile küçültüyor.

Müslüman kardeşim bu değişime sende uymak mecburiyetindesin!

ALLÂH’ın emirlerinin nedenini görebiliyor azda olsa bilebiliyorsan.. Semavi Din ki İslamiyettir tevhit dininde insanlık ve kardeşlikten başka bir şey göremezsin.

Ehl-i tasavvuf, ehl-i hakîkat gerçeği şöyle îlan ettiler:

 Yetmiş iki milleti bir gözle görmeyen halka müderris olsa da, hakîkatte âsidir.”

Vatanın kurtuluşunda hayatları pahasına emekleri geçen, şüheda ve gazilerimizi rahmetle ve minnetle anıyoruz. Makamları cennet olsun!

Cumhûriyet’ten evvel, Cumhuriyetten sonra, diye bu vatanın kahraman evlatlarını bölmenin İslâm’ın, insanlığın adâlet yapısına ters düştüğünü senelerdir gördük.

Özet olarak îzâha çalışacağım. Yoksa bu kitapçığın hacmi de, yazarı da bu türlü rahmet-i ilâhîyî anlatmaya yeteri kadar muktedir değildir!

Yanlış anlama! Bir beşeri ilahlaştıran, ALLÂH’ın bahşettiği güzellikleri görmeyip nankörlük yapanlar, başkalarını küçümsemeyi ilericilik veya dindarlık zannedenler, dindar kesime karşı çıkmayı aydın kişilik olarak görenler lutfen kabul etsinler dalâlettedirler!

Kabul edilsin, yâhut edilmesin şu gerçeği bu türlü vazîfem olmasından ötürü ifâde ederim ki: Bugün Şerîat-i Muhammedî’yi az da olsa bid’at ve hurâfeden sıyrılmış, teknoloji ve medeniyyetten yine az da olsa nasibini almış olan bu vatanın evlâtları değil mi ?

İslam devletlerinin hepsinden ileri olan yaşantımız, çağın yaşantısına daha çok intibak ettiğimizi ifâde etmiyor mu? Ama, yeter mi? Elbette yetmez! Medenî devletlerle arayı çok açmışız. Büyük bir gayretle önce onlara yetişmeye, sonra da geçmeye mecburuz. Çünkü, en mütekâmil şerîata tekâmül ve her sahada beni ademin yaratılmasının nedenine asra uyumlu mü-tekamül toplumlar yaraşır değilmi!

Atatürk’ün de düşüncelerinin maksadı ve gâyesi bu idi. Bâzı aklı ermeyen dindarlar Atatürk’e “dinsiz” dediler, bilemediklerinden!

ALLÂH’a yeteri kadar inanmayan, aydın geçinen bâzı zümreler de Atatürk’ü kendilerine yakın gösterip, HZ. ALLAH’a inanan kitlelerin zaafından istifâde ederek dinsizliklerine medar olsun diye Atatürk’ü dinsiz göstermeye çalıştılar!

Bu abd-i âciz az da olsa o günleri yaşamam ve itimada şayan büyüklerimden edindiğim intiba ve senetlerle isbat ederim ki;

Atütürk dinsiz değildir; ALLÂH’ın varlığına inanan, âhir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.) Efendimiz’e hak peygamber olarak inanmış!

O’nun getirdiği hakiykatler aynen tatbik edildiği zaman kurtuluşa erersiniz ” diyen bir büyük insandır.

Fatih ÇEKİRGE’nin atv’de “İktidar Oyunu” programında okumak nasip olmuştu. Aynen yazıyorum:

“Atatürk ölümünden on beş gün önce kendine geldiği zaman, dünyâ müslümanlarına şu mesajı vermiştir:

“Bütün dünyânın müslümanları, ALLÂH’ın son Peygamberi Hazret-i Muhammed’in (s.a.v.) gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği tâlimatları da tam olarak tatbik etmeli! Tüm İslâmiyet’in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli! Zîrâ ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler. ”

Mustafa Kemal Atatürk, bu mesajı başbakan ve dışişleri bakanı vâsıtası ile dünyâya açıkladı!

(Prof. Dr. Hanif Fauk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil, Târih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s. 102)

Atatürk’ü iyi tanı, hürmet et.

Geçmişteki idarecilerinide tanı ve hürmet et.

Hele Sultan Vahdettin Han için “ vatan hâini ” diyenleri ALLAH islah etsin. Zamanla târih daha tafsîlatlı yazar, inşallah!

“Atatürkçü şeyh olmaz ”diye ahkam kesenlere derim ki:

Atatürkçülük diye ne bir din, ne mezhep, ne de meşrep var. Bu vatanın, milletin kalkınması için o günkü imkansızlıklar içerisinde “ vatanım ve milletim ” diye kıvranan büyük insanı takdir etmeye mâni olacak bir şeyi kabul etmem mümkün değil. Sen nasıl aksini düşünüyorsun? Biliyorum ki doyurucu bir izah yapamayacaksın.. Çünkü öyle bir sermaye mevcut değil tutarsız cehaletine doğrusu hayret!

Sayfa Başına Dön 

 


 

 

İKİNCİ BÖLÜM

KUR’ÂN-I KERÎM’DEN ÂYETLER

 


 

 

YANLIŞ DÎNÎ BİLGİLER

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

 

“İslam’a çağırırken ALLÂH’a karşı yalan uydurandan daha zâlim kimdir. ALLAH zâlimler topluluğunu doğru yola erdirmez.”

(Sâf Sûresi, 7)

Bu âyet-i celîlenin anlamına halel getirmeden yazmak istediğim yazımı ALLAH rızâsından başka bir şey düşünmeyen, mânen verilen vazîfenin mesüliyetini müdrik abd-i âciz, yaşadığım şu zamanda gerek şer’î ve gerekse tasavvufî yaşantılarda bilmeden, târih boyu kalıplaşıp, ALLÂH’ın rahmetini beşerin zayıf irâdesinde görmeye kalkışmak, “ başkası makbul değil ” anlamında olan hal ve hareketlerin İslâm’a hizmet olmadığını, aksine, bilmeden İslamdan insanların uzaklaştıklarını ve çıkarcıların da bu durumu istismar ettiğini bilmek, gençliğimden beri beni huzursuz bırakan bütün beşeri gavur ve kâfir görmek, bi-lâ-istisnâ hepsini cehenneme atmak...

Maalesef benim de İslam anlayışım evvelleri bu idi. Rabbimin bana bahşettiği îmanla çelişki hâlinde idim! Huzur bulamıyordum. Başka türlü ne anlatan, ne de dinleyen vardı.

Asrı tanıyan, haramiyeti kesin olanın dışındaki beni adem’in ihtiyaç duyduğu güzellikleri arayan Aydın kesimi aydınlatacak, ikna edecek bir merci de yoktu! Olsa da zamana göre yeterli olamıyordu.

Din, aklın ve naklin ikisinin de müşterek dâvâsı olduğu halde maalesef ayrı görülmüş, mücerret ilm-i kelamdan başka bir şey kabul etmeyen ilm-i kelamcılar, yalnız irâdeden başka ilim kabul etmeyen ehl-i tasavvufcuların dalâlette olduklarını bildiren tefsir sâhibi ulemânın beyânı bu vechiledir!”

Sonsuz rahmet-i ilâhîye yaşantımda çok zaman bariz hissettiğim, Kanal 6’da da dile getirdiğim bir konuyu bir daha tekrar ediyorum: “Samîmiyetle insan ALLAH için ne yapıyorsa ibâdettir, rahmettir!” Ama, fazlasına samimi olamıyor ise ALLAH’ın emrine uygun, Hazret-i Resûlullâh’ın sünnetine sureta uyumlu yaşantıya ittiba edip bu halini hayatının sonuna kadar götüre bildi ise, taklidi iman denilse de sonsuz rahmet-i ilâhiye deryasından o kul da nasibini alacaktır! İnşa-ALLAH, daha açmaya çalışacağım!

Yaratılışın sırrı olan LÂ İLÂHE İLLALLÂH’ı dilden bırakmayalım ve mânâsını yaşamaya çalışalım. Bu bütün insanlar için teleffuzu geçerlidir. Anlamını yaşaması ise onun için sıratıı müstakimin kelama dönüşmüş şeklidir!

“Andolsun insanı biz yarattıkve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona verit damarından da yakınız.”

(Kaf Suresi, 16)

Tıp otoritelerinin izahına göre, bu ayet-i celileyi cümle ulema yalnız boyundaki şah damarı diye yanlış tefsir ettiler..

İnsan vücüdunu teşkil eden bütün hücrelerde mevcut verit damarı bütün vücudu ihata ettiğinden kasd-i ilâhi sıhhatli mana budur.

İmanla bütünleşen İslam kıyamete kadar beşerin dünyasında ve ebedi yaşantısında en büyük düsturdur. Çünkü İslami nizam nizam-ı ilahiyedir! 1400 senedir Muhammed ümmeti de bu rahmete nail olmuştur. Rabbım emr-i ilâhiye zamana göre içtihatlı uyum sağlayan ve dünyaya örnek müslüman ve insan eylesin, amin!

Emr-i ilâhiyi yaşamakla yükümlü İslam terakkiye her zaman müsaittir; yeterki, bencillikten, başkalarını hakir görmekten kurtulmayı bilesin! Bu tür imanın kişide mevcudiyeti her halinde ve muammelâtında bariz görüle bilen ilâhi merhamet sıfatının o kişideki devamlı açık görünümüdür!

Amentüde manası ifade edilen imanın şartı salih kulun yaşantısındaki görünümü değişiklik arzetmez amentünün tefsiri mahiyetindedir.

ALLAH’a ve elçisine yakınlığın tecellisidir merhamet!

Bilgeler uyarmışlar hem cinslerini:

Merhametsiz kızı oğluna sakın alma, demişler...

 


 

 

KUR’ÂN-I KERÎM RAHMET-İ İLÂHİYE İLE DOLU DOLUDUR

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

 

“ALLAH sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve âdil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü ALLAH adâletli olanları sever.”

(Mümtehine Sûresi, 8)

Çelişkiye düşmeyelim: “Sizinle din uğrunda savaş-mayanları sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapın âdil davranın. Hazret-i ALLAH (c.c.) böyle düşünen, böyle hereket eden kullarını sever.”

Bu âyet-i kerîmenin mânâsı o kadar açık lutfedilmiş olmasına rağmen, aksini göstermeye çalışan ilim sâhipleri neyi ispatlamak istiyorlar?.

Hazret-i Kur’ân bu türlü rahmet-i ilâhî ile dolu dolu. Yeri geldikçe meal olarak yazmaya çalışacağım ama hepsini, bildirmiye yazacağımız kitapçığımızın hacmi müsâit değildir.

Sakın “ Sen âlim misin, yazar mısın, Arapça biliyor musun? ” diye sorma. Arapça bilmenin ALLÂH’ı bilmek için kâfi olmadığını iyi biliyorsun.

Bu Abd-i âciz, HAZRET-İ ALLÂH’ı Türkçe biliyorum.

Ve Hazret-i ALLAH’ın ihsan eylediği irşat vazifem var el-hamdü lillah, ibâdet ve tâat yapacak kadar.

ALLAH noksanı, kusuru ile dergâh-ı ilâhîsinde kabul buyursun inşallah. Sûre-yi celîleleri inzal olduğu gibi okumaya çalışıyoruz. Biliyoruz ki, mânâsı ile namaz kılmak takva, vera değildir.


Sayfa Başına Dön   

 

“DOST” KELİMESİ “EVLİY” NIN
ANLAMINI VE MANASINI KESİNLİKLE YANSITMAZ

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

“Ey îman edenler, benim de düşmanım sizin de düşmanınız olanları evliyâ edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği inkar etmişken onlara sevgi gösteriyorsunuz. Halbuki onlar, Rabbınız olan ALLÂH’a inandığınızdan dolayı Peygamberi ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer siz benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız onlara nasıl sevgi gösterirsiniz? Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.”

(Mümtehıne Sûresi, 1)

Hazret-i ALLAH kullarının aczine göre her sınıf insanın anlaması için açık seçik beyan ediyor.

Bir âyet-i kerîmede “Anlayabilesiniz diye kendi lisânınızdan peygamberler gönderdik” buyuruyor.

Şunu anlatmak istiyorum. Ekseri âyet-i kerîmeler ne tefsiri, ne de tırnak içerisinde îzâhı gerektirmez. Bâzı îzahlar yazarın düşüncelerine dönüşüyor maalesef.

Örneğin, Kur’ân-ı Kerîm'de Türkçe’de karşılığı olmayan “Evliyâ” “Velî ” buyurulmuştur. Meal ve tefsir yazan ulemânın (ALLAH ilimlerini âlî kılsın) tutumlarının kasıtlı olduğuna inanamıyorum, ama evliyâ’nın anlamını ve mânâsını düşünmek, tefekkür etmek istemiyorlar!

Din-i İslam’da tasavvufu Şeriatı kabul edemiyorlar. Ediyormuş gibi mütâlâ ettikleri, akılları, ilimleri ihlas, takvâ, verâ’yı yansıtmadığı için ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri’nin koymuş olduğu Kur’an’ın çok yerlerinde mevcud “ Evliyâ ” lafzını ve mânâsını bu türlü mânâ ve sıfattan uzak avamın her mânâda kullandığı “dost” kelâmı ile eşdeğer miş gibi ifâde etmeye kalkışmak...

Tâbir ettiğiniz mânâ insanlar arasında dostluk değil, bâriz düşmanlık getirmiştir.

Ümmet-i Muhammed'e ehl-i kitabıda düşman ettik.

Cihanşümul olan Hazret-i Kur’ân'dan evvelki kitapları ve suhufları

Hz. Allah İsa aleyhi selâmın irtihalinden altı yüz küsur sene sonra ihsan eylediği Kur’ân-ı Kerim’de semavi kitaplara ve suhuflara iman edenlere Ehl-i Kitap diye medhü sena eylediği halde, ahir zaman peygamberi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) efendimizin zaman zaman ehl-i kitapla muahede imzaladıkları vakıa değil mi?!

Mescid-i saadetin bir köşesini ayin yapsınlar için onlara tahsis etmedi mi? İsevi olan Habeşistan kıralı Necaşi hazretlerinin vefatında gıyabi cenaze namazını kıldırmadı mı?... El-insaf!

Ehl-i kitabın hz. Allah’a iman edenine iman etmiyenine de, kafir, gavur, biraz insaflısı kibarca gayr-i müslim dediler! Semavi kitapların ve suhufların cümlesini tahrif olmuş ve hükümsüz göstermeye kalkıştılar ve Hz. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’deki Ehl-i Kitap hakkındaki beyanına ters bilgi edindiler! Bu zihniyet (21’nci asır) dünyanın her yerinde devam ediyor!

Hangi şeriattan olur ise olsun, Hz. Allah’ın bildirilerine sadık ve muhip gönül ehli, ilâhi aşk nasipli hissedarı amentüye acebasız iman ettiği gibi, zevkiyle yaşayan, zikrullahı kendisine vird edinmiş kullarının da yeryüzünde rahmeti icabı varlıkları kıyamete kadar devam edecektir, şüphen olmasın!

Naehlin ister istemez gerçekleri çarpıttıkları gibi, emr-i ilâhi diye nakille bağdaşmayan akıl yolunu seçtiler, akılcı din edindiler! Fertler, milletler, ümmet-ler ve toplumlararası ilâhi emrin hilâfına düşmanlıkların doğmasına yardımcı oldular! Bunlar hazret-i kur’ân’da Ehl-i Kitap hakkında Hz. Allah’ın bildirilerini okumadılar mı? Okumuyorlar mı ki?..

Hz. Allah’ın inanmış ehl-i kitap kullarını kafir görmekten zevk alan bedbahtlar: yeter! Hiç olmazsa olmayan bu çarpık insafınızla hemcinsinize insaf edin de, anlamsız din çelişkilerinizden, mezhep, meşrep kavgalarınızdan masum insanlar az da olsa huzura ersin!

Feylesof Diyogen’in dediği gibi:

Güneşe hasret masum insanların ihsan ediyoruz zannederek bilgisizce güneşine durmayın. Gölge etme başka ihsan istemem. ”

Bismillâhirrahmanirrahim

Bugün size temiz ve iyi şeyler helâl kılınmıştır. Kendilerine kitap verilen (yahudi, hırıstiyan, vb.nin) yiyeceği size helâldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir.

Mü’min kadınlardan iffetli olanlar ile, daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da, namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir.

Kim inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O ahirette de ziyana uğruyanlardandır!”

(Maide Suresi, 5)

 


 

 

MADDÎ “SULTÂN” MÂNEVÎ “SULTÂN”

 

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

“Ey cin ve insan toplulukları, göklerin ve yerin çevresinden geçmeye gücünüz yetiyorsa geçin, ama ALLÂH’ın verdiği güç olmadan geçemezsiniz. “ İllâ bi-sultân ”

(Rahmân Sûresi, 33)

Hazret-i ALLAH açık olarak buyuruyor ki; “ Siz “ sultan ” ı bulmadan arzın çevresinden dışarı çıkmaya yeltenmeyin, çıkamazsınız.” “Sultân” ın lügatte mânâsı basıcı, aşırıcı güç demektir. “ Mânen sultan ” olanlar ise mânen çıkarlar! Bunu ehli bilir. Sultan, o türlü bahtiyarların mîraclarıdır. Şunu kesinlikle bilelim ki, Peygamber efendilerimize verilen her rahmet-i ilâhî evliyâullâha da lutfedilir, fakat aynı olmayıp ilham yolu iledir... İrşada vazifelenmiş kişilere evham ile ilhamı ayıracak kabiliyet verilmiştir, iyi biline…

  Sayfa Başına Dön 


 

 

VERÎD DAMARI

 

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Biz ona verit damarından da yakınız.”

(Kâf Sûresi, 16)

Verit damarı boyundaki şahdamarı değildir. Tıp otoritelerinin bildirdiğine göre verit denen damar bütün vücûdu ihâta etmiş damarlardır ki, bağırsaklarda dahi mevcuttur.

ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri insanı bütün olarak ihâta ettiğini beyan ediyor. Bu türlü hatâya düşmemek için Kur’ân tefsir ederken, yâhut meal yazarken her türlü ilim sâhiplerine ihtiyaç vardır. “Benim ilmim müsâittir” diye enâniyete düşmeyelim. Çünkü, Hazret-i Kur’ân cihan-şümuldür, kıyâmete kadar hükmü geçerlidir. Boyundaki can damarı diye hatâya düşmeyelim!

Hz. Allah’ın zatına mekan göstermek yeteri kadar zati sıfatlarını bilemediğinin ifadesidir!

Hz. Allah’a mekan göstererek günah işlemeyelim.

Dikkat! Hazret-i Allah zati sıfatı ile mekandan münezzehtir!

Fiili sıfatı ile her yerde hazır ve nazırdır. Bütün alemde görünen maddi zuhuratlar bizatihi değildir, izafidir, meca-zidir. Hakikatın madde alemine yansımasıdır.

“yerde allah, gökte Allah ” diye hitaplar da doğru olmayıp hatadır. Dikkat edelim!

Abd-i aciz


  Sayfa Başına Dön 

 

ÎMÂN İLE İSLÂM’IN ANLAMLARI FARKLIDIR

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

Yukarılarda da yazmıştım, amma yeri gelince tekrarında faide görüyorum.

BEDEVİLER: İNANDIK,DEDİLER..DEKİ: İMAN ETTİK DEMEYİN. İSLAMA İSLÂMA GİRDİK DEYİN! HENÜZ İMAN KALPLERİNİZE YERLEŞMEDİ..EĞER ALLAHA VE ELÇİSİNE İTAAT EDERSENİZ! ALLAH İŞLEDİKLERİ­NİZDEN HİÇBİR ŞEYİ EKSİLTMEZ ÇÜNKÜ ÇOK ESİRGEYEN ÇOK BAĞIŞLIYANDIR.

(Hucurat Suresi, 14)

İslâmiyet doktorindir Adem safiyyullahtan kıyamete kadar devam edecek din islam’dır.

Allah’tan başka ilâh yoktur illâ allah vardır diyen kişi hz. Allah’ın bildirisine göre o kişiye beşerin müslüman demesi emr-i ilâhidir.

Hz. Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) efendimiz buyurdular ki:

“Lâ ilahe illallah diyen kişi müslümandır, senin kardeşindir. Kaza meydanında dahi kılıç vuramazsın. Vurur isen katil olursun. ”

Kelime-i tevhidin anlamını, amentüde hulasa edilen manayı yaşantısında yani nefsinde iman ile yaşıyorsa Hz. Allah’ın bildirisine göre o kul mü’mindir, müttakidir, ittika sahibidir.

Kur’ân-ı Kerim’de mü’minin bildirisi nedir? Bakara suresi başında Hz. Allah şöyle buyurdu:

2. AYET:

“Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap, müttakiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.”

3. AYET:

“O müttakiler ki gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan düşkünlere tasadduk ederler.”

4. AYET:

“Yine onlar sana indirilenlere ve senden önce indirilene iman ederler. Ahiret gününe de kesinlikle inanırlar. ”

5. AYET:

“İşte onlar rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır.”

Îman inanmaktır, Âmentü’nün altı şartını inanarak kabul etmektir. Îmânın 72 şubesinden bahseder ehl-i tasavvuf. İlk basamağı insanların geçeceği yerleri temiz tutmak; bugünkü deyimle çevre temizliği. Zirvesi ise kelime-i şehadettir.

Sayfa Başına Dön   


 

 

BİRBİRİ İLE SAVAŞAN İNANANLARIN ARASINI DÜZELTMEK

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

Eğer mü’minlerden iki gurup birbirleri ile vuruşurlarsa aralarını düzeltin şayet biri ötekine saldırırsa Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın eğer dönerse artık aralarını adaletle düzeltin ve adaletli davranın Allah adil davra-nanları sever. ”

(Hucurât Sûresi, 9)

Arzda nice hâdiseler oluyor ki.. Misâl, iki inanan devletten biri diğerine saldırıyor, işgal ediyor. Diğer inanan devletler “ neme lâzım ” mı diyecekler? Güçlünün zayıfı ezmesine göz mü yumacaklar? Başkalarının hürriyetlerinin çiğnenmesine seyirci mi kalacaklar? Bu nasıl adâlet anlayışı, nasıl din anlayışı? “

Her asırda mevcudiyetleri görülebilen Hz. ALLAH’ın bildirdiği mü’min kulları gerek ferdi ve gerekse toplumsal imanlarının dışa yansımasının nedeni meşru bir sebep zuhur etmedikçe biri diğeri ile harp edemez. Zira meşruiyeti tahakkuk etmedikçe harb etmek zulümdür. Zulümse HZ. ALLAH’ın dünya ve ahiret gazabını celb eder. Bu gibi tecavüzkâr ferdlerin ve toplumlarda mü’min sıfatının aranmaması gülünçtür! Bu ölçüler ferdi ölçülerdir. Toplum olarak meşru idarecilerin bu yönlü içtihatlarına tabisin! Görünümü toplumun icraatının sergilendiği levha akl-ı selim mü’min kişiye mahrem değildir!

Siz mü’minin firasetinden kaçının; onlar ALLAH’ın nuru ile bakar ” buyuruldu!

Her türlü icraatların meşruiyeti o toplumun müttaki kulunun HZ. ALLAH’a olan imanının göstergesi olmalı. Hal böyle iken dahi vatanına tecavüz ediliyorsa tecavüz edenin şekline ve cinsine bakılmaz. Zira vatan müdafası emr-i ilâhidir. “ Hubbu’l-vatan mine’l-iman. ”

Vatanı olmayanın imanında salah yoktur!

21’inci asrın toplumları çok geniş fiziki bilgiye sahip olmalarına rağmen nakile itibarının zayıf olmasından emr-i ilâhiye asrın uyumlu icraatlarının icrası için muamelatta mana zafiyetinden hayata bakışı gerçeklere karşı müterettitdir.

Halbuki ister anlasın, velevki anlamasın günah-ı kebaire dışında olay güzellik arzediyorsa Hz. Allah’ın buyruğuna uygun olduğunu görmek zor olmasa gerek!

Toplumlar yeteri kadar gerçeği anlayamıyorlar. Tekrar ediyorum: Cehlin katı taassubu olsa gerek! Yazık oluyor, kültürü yerinde olan insanlar gerçeği niçin görmek ve anlamak istemiyorlar? Zamanımızı kasdediyorum. Her zaman içtihat yapılması emr-i ilâhiye uygun ve elzem iken ilim sahibi zatların toplumların zamanın içtihadına ferden ve cemi insan toplulukları mutlaka muhtaç iken anlaşılamıyor.

Çağa göre içtihat neden ihmal edildi, niçin halâ içtihatsız yaşantı düşünülüyor?.. ”

Müçtehitler, yetkili kişiler vazifelerini ihmal ederek emr-i ilâhileri asra uyumlu anlatılamadığından toplumların emr-i ilâhiyi anlamasına yardımcı olamadıklarının, manevi manzaranın görünümü her devirde gerçeği gören gözlerin görmesi mümkün!

İstisnai rahmet görüşü ve icraatına sen de neden sahib olmayasın?!

Bu rahmet-i ilâhiye yalnız ferde değil cemi kullarına ihsan edilmiştir! Sırat-ı müstakimdir!” Bu yolu seçmek kulun ihtiyarına ve iradesine bırakılmıştır! Bu rahmetler dünya için vardır; dünyadan sonraki gideceğin yerlerde bu imkanları bulamazsın, gafil olma!

Bu türlü hâdiselerle her an karşılaşabiliriz, karşılaştık da. Bu emr-i ilahiyi yeteri kadar bilemediğimizden harp eden taraflardan daha zararlı biz çıkıyoruz. Açıklayamayacağım, arif olan anlar!

İçtihatsız bırakılan şeriatların mesul kişilerinin tertib-i tanzim-i ilâhinin bazılarının çağa göre yaşanacağını kabullenemediklerinden veya bilemediklerinden emr-i ilâhileri ve peygamber efendilerimizin tebliğ eyledikleri çağına uygun şeriatları peygamber efendilerimizin irtihallerinden sonra zamana göre müçtehitlerin her mevzuda olduğu gibi şeriatta da içtihadın çağa göre elzem olduğunun bilincinde olmalarına rağmen, esefle görülüyor ki şer’i içtihadın günümüze kadar ihmal edildiği gerçek!

Tekrar ediyorum! Şeriatı içtihatsız bırakarak, binlerce sene tabileri içtihattan yoksun şeriatları yaşanması güç hale getirmişler. Çağın yaşanılan ilm-i zahir ile ister istemez ters düşmüşlerdir. İçtihadı çağdışı mütalâ ederek içtihada tabi dini kuralların alim kişilerde bariz görülmesi gerekirken maalesef onlar da içtihatsız yaşamayı benimsediklerinden dini kurallar da çağdışı yaşantıdan kendilerini de kurtaramadıkları gibi, çağa da uyum sağlıyamadıkları günümüzde bariz görülen ve toplumların iptidai yaşamalarına neden olan gerçekleri görelim artık!

Müslümanlar olarak Hz. Allah’ın bildiri ve tertibine göre aczimizle bu gerçekleri görebilir ve aczimizle yaşantımızda başkalarına örnek olabilir isek, fizikten öte gidemeyen tahsilli bilgili insanların bilmeden imanlı insanları küçümsüyerek küfre düşmelerine neden kalmayacağına inanırım!

Bu asırda kudret ve kuvvet-i ilâhiyi inkar edecek bir ilim tanımıyorum ve olacağına da inanamıyorum!

Çünkü düşünebilen normal bir insan aradıklarını o rahmet deryasında şüphesiz bulacaktır.

Hikmet mü’minin kayıp malıdır

 nerede bulur ise alsın ”

 diye bildirilmedi mi?.

Sayfa Başına Dön   


 

 

“İNSANLARI KONUŞMALARINDAN DAHA İYİ TANIRSIN”

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

Biz isteseydik onları sana göste-rirdik. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Andolsun ki sen onları konuşma üslup-larından tanırsın. Allah bütün işledik-lerinizi bilir”

(Muhammed Sûresi, 33)

Yüz ifâdiesi az da olsa kişinin dışa yansıtmak istemediği düşüncelerini yüzünde yansıtır. Yüzdeki gayr-i ihtiyari mimikler veya renk değişikliği bir şeyler gösterse de illâ tamamen ölçüye alınamıyacağını, konuştuğu zaman kişinin ne olduğunu daha bâriz şekilde göstereceğini Hazret-i ALLAH bu âyet-i celîlede beyan ediyor. Evliyâullah öyle buyurmuşlardır; “ Dilini oynat; sana kim olduğunu söyleyeyim. ”    

Sayfa Başına Dön   


 

 

NÛR-U MUHAMMEDÎ RAHMETİ İLÂHİYENİN GENEL ADIDIR.
BU RAHMET-İ İLÂHİYE DÜNYA VE AHİRET DEVAM EDECEKTİR, İNŞA-ALLAH

 

 

 

Hz. Allah’ın, levh-i mahfuzda beyan eylediği “rahmetim gazabımı örtmüştür” bildirisinin zuhurudur. Başka yönlü düşünmek rahmet-i ilâhiyeyi bilgisizce çarpık mütala etmektir!

Bismillâhi'r-rahmâni'r-rahîm

“Bil ki, allah’tan başka ilah yoktur. Hem kendinin hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahlarının bağış-lanmasını dile. Allah gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.”

(Muhammed Sûresi, 19)

Ve mâ erselnâke illâ rahmeten li’l-âlemîn (seni âlemlere rahmet olarak gönderdik) “ diye buyuran Hazret-i ALLAH’ın..

Rahmet-i ilâhîye verdiği isim nûr-u Muhammedî. Buna rağmen dikkat! Ulûhiyete enâniyete düşüp, kendine yersiz süs veren gâfiller bu âyet-i celîleyi tekrar tekrar okusunlar, dikkat etsinler.

Mü’min erkeklerin mü’min kadınların ve kendinin de günahının bağışlanmasını dile ” buyuruyor Hz. Allah (c.c.)

Bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz buyururlar ki: “Allâh’ın rahmeti olmadan kimse cennete giremez!“

Ashab sordular:   

Siz de mi, yâ Resûlallah?”

“Evet, ben de” buyurdu.

  Sayfa Başına Dön 

ZİKİRDEN UZAKLAŞANLARA
ŞEYTAN MUSALLAT OLUR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

“Kim Rahman’ın zikrinden gafil olursa yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytanlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar.”

(Zuhruf Sûresi, 36-37)

ALLÂH’ın zikrinden uzak duranlar, zikredenleri zikrullahdan men edenler, biatlarından, yâni ALLÂH’a verdiği sözden uzaklaşanlar, hangi akla hizmet ediyorlar?!

Onlar kendilerini ALLAH’dan kudretli mi görüyorlar? Mantıkları ve akılları da nakle itibar etmeden ilâhi ölçüme müsâit değildir.

Zîrâ, nakille yapılan ölçüye sâhip kevnî hakîkatlerle iktifa edip, dînî hakîkatleri iktiba etmeyenler peygamber efendilerimizin tâbiininden sayılmazlar.

Şeriat-i garra dört mevzûda îzah edilir..

İLM-İ FIKIH, İLM-İ KELÂM, AHLÂK, TASAVVUF.

Fetvâ budur. İlm-i fıkıhın kolları vardır: Mezhepler. Tasavvufun kolları vardır: Tarîkatler. Bu tertîb-i ilâhîdir. Her semâvî din de böyledir. Verâ, takvâ, ihlas bununla yaşanır; tasavvufsuz bu rahmet-i ilâhîlerden nasip almayı düşünmek muhâldir. Akılcılıktan nakle dönüşen ilmin mahsulü olup, bu tür ilim sâhipleri enbiyâ, evliyâ, velî, mü’min mütteki ittika sahibi lafzenın anlamını iyi bilirler ki, ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri’nin “ hiç bilenle bilmeyen bir olur mu? ” buyruğu ilme’l-yakîn olduğu gibi, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîndır. Bu ilme, nail olup verâset taşıyan bir evliyâyı rehber edinmeden bu rahmet-i ilâhîye nâil olmak muhâldir!

“Yolun uğramaz ise peygamber efendilerimize geçti kervan kaldın dağlar başında” diye ne güzel gerçeği dile getirmişler!

İşte pek çok âyet-i celîlelerde ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri’nin “evliyâ” buyurmasını Türkçe’de aynı mânâyı taşıyan karşılığı olmadığı için avamın biri birlerine kullandığı “dost” diye tercüme ettikleri bu tâbir, hiçbir zaman evliyâ’yı ifâde etmiyor; bu benzetişle gerçeklerden mahrum bırakılan toplumları sıratı müstakimden uzaklsaştırdığı gibi zararı çok,çok büyük olup, cihanşümul olan Din-i İslam’dan ve cihanşümul olan Kur’ân-ı Kerîm’den toplumların uzaklaşmalarına sebep olunuyor. “ Siz Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin ” diye, ayrı bir din imiş gibi bütün şeriatları dışlarsanız onların ALLÂH’a olan îmanlarını, resüllerine olan bağlılıklarını “ LÂ İLÂHE İLLALLAH” diye tasdik ettikleri halde onlara “kâfir ve gavur” derseniz, îmânın şartı olan Âmentü’yü kabul ettiğinizi söylerken HZ. ALLAH’ın bildirisine ters düşdüğünüz gibi dünyadaki cümle ALLAH kullarını gavur, kafir, kayrı müslüm deye ALLAHa sadece inanmışda olsa bu gibi insanlara müslüman diyecek iken peygamberinin getirdiği şeriata samimi olan bir kişiye.

Hz. Allah mü’min, müttaki derken, cüretkar, hangi ilmine istinaden gavur, kafir, gayr-ı müslim diyorsun?

Neye istinaden ehl-i kitaba hakaret ederken Hz. Allah Kur’ân-ı Azimü’ş-şan’da Ehl-i Kitabı medhü sena ettiğini okumuyor musun?!

Yahut okuyorsun da anlıyamıyor musun?!

Elhamdü lillahi rabbil alemin” buyruğunu okumadınsa, duymadında mı?

Uyuz itinden vazgeçmeyen hz. Allah (c.c.) “âlemlerin rabbıyım ” buyurdu.

Varsa eğer elini vicdanına koy ve düşün!

Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’den sonra elçi gelmeyecek. Verâset-i Nebî olarak nedîm-i ilâhîler ezel-i ervahta tanzim edilmiştir. ALLÂH’ın tertîbi. Hiçbir zaman dünya rahmeti ilâhiyeden mahrum bırakmamıştır

Hz. Allah imanlı, zatına karşı samimi olan kulları için hiçbir zaman bir şey değiştirmez..

Siz asrı tanetmeyiniz ” buyurdu hz. Allah.

Sayfa Başına Dön   


 

 

EHL-İ KİTÂB’IN YİYECEKLERİ SİZE VE SİZİNDE YİYECEĞİNİZ ONLARA HELÂLDİR. İFFETLERİNİ NAMUSLARINI KORUYAN KADINLARI MİHİRLERİNİ ÖDEMEK SURETİ İLE NİKAHLA ALABİLİRSİNİZ, HELÂLDİR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Bugün size temiz ve iyi şeyler helal kılınmıştır. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helaldir. Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mü’min kadınlardan iffetli olanlar, daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da nâmuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere, mehirlerini vermeniz şartı ile size helaldir. Kim inanmayı kabul etmezse onun ameli boşa gitmiştir. O âhirette de ziyana uğrayanlardandır.”

(Mâide Sûresi, 5)

 

Dini nikah Hz. Allah’a inanan beni Adem’e kıyılır. İmansıza nikah olmaz!

Halk arasında imam nikahı derler; bu hitabın gerçekle ilgisi yoktur. Gerçeği dini nikahtır.

Muktedir olan herkes iki şahit huzurunda mihirlerini tesbit ederek emr-i ilâhi üzere kıyabilir.

Türkiyede resmi nikahta lüzumludur ve şumullüdür.

Şahitler huzurunda allah anılarak kıyılan nikah da geçerli olup caizdir!

Sayfa Başına Dön   


 

 

KUR’ÂN-I KERÎM’DE EHL-İ KİTÂB

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik, kalplerini katılaştırdık. Onlar kelimelerin yerlerini değiştirirler. Kendilerine zikredilen ahkamın önemli bir bölümünü de unuttular. İçlerinden pek azı hariç onlardan dâimâ hâinlik görülür, yine de sen onları affet ve aldırış etme. Şüphesiz ALLAH iyilik edenleri sever.”

(Mâide Sûresi, 13.)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler, uyarıcılar olarak göndeririz. Kim onlara inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaktır.”

(En’âm Sûresi, 48)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Bu, Ümmü’l-kurâ denen Mekke ve çevresindekileri uyarmak için sana indirdiğimiz mübârek ve kendinden önceki kitapları doğrulayıcı bir kitapdır. Âhirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla kılmaya devam ederler.”

(En’âm Sûresi, 92)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

De ki: ALLAH’tan başka bir hakem mi arayacağım?. Halbuki size kitabı açık olarak indiren O’dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler Kur’ân’ın gerçekten Rabbın tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Onun için sakın şüpheye düşenlerden olma. ”

(En’âm Sûresi, 114.)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Yâhut, bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk, demeyesiniz diye. işte, size de Rabbınızdan açık bir delil, hidâyet ve rahmet geldi. ALLÂH’ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zâlim kimdir?. Âyetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezâlandıracağız.”

(En’âm Sûresi, 157.)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Şüphe yok ki, îman edenler, Yahudîler, Nasranî ve Sabiîlerden kim ALLÂH’a âhiret gününe inanır, bununla berâber sâlih amelde bulunursa elbette onların Rab’leri katında ecirleri vardır. Hem onlara korku da yoktur. Onlar mahzun olacak da değillerdir.”

(Bakara Sûresi, 62)

  Sayfa Başına Dön 


 

 

HAZRET-İ İNSÂN

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine kulak verin. Çünkü onlar hidâyete ermiş kimselerdir. ”

(Yâsîn Sûresi, 21)

 

Bilmem bu âyet-i kerîmeye îzah gerekir mi?! Kulakları çınlasın “ALLAH ile kul arasına girilmez” diye ahkam kesenlerin... Evliyânın, dost diye mânâsını değiştirenlerin... Mânevî âlemden nasibini alacakların nasiplerini tehir ettirenler, yeteri kadar tatmin olmadığı halde, mesleği îcâbı tatmin olmuş gibi icrâ-yı sanat eyleyenler, bilsinler ki, bu âlem benî Âdem Hazret-i insan için yaratıldı. Zîrâ, Hazret-i insan ayîne-yi Rahmân’dır.

Hazret-i insanda Allâhu Teâlâ ve Tekaddes hazretlerinin fiili ve subuti sıfatlarının beni Adem’de zuhur ve tecelli eylediği gibi hiçbir eşyada zuhuru görülemez!

Hazret-i insan alemin küçültülmüş nüvesi. Manası ile “yeryüzünde halifemi yaratacağım” hitabının tecellisi ve sırr-ı ilâhidir!

Nur-u Muhammedinin zuhur mercii hazret-i insan nazargah-ı ilâhi olan insan-ı kamil!

İnsan-ı kâmilin en büyük rütbe ve makamı ise ne kadar rahmet-i ilâhi ile yücelirse yücelsin Hz. Allah’ın zatına karşı yokluktur, abdiyettir. Zira hiçbir zaman abd rab olmaz, rabbımız da abd olmaz!

“La ilahe illallahu vahdehu la şerike leh, lehü’l-mülkü ve lehü’l-hamdü vehüve alâ kulli şey’in kadir.”

Allah’dan başka ilah yoktur. Şeriki, benzeri de yoktur. Mülk onundur. Ancak hamd ona mahsusdur. Zira her şeylere kadir olan bi-zatihi Hz. Allah’tır.

Sayfa Başına Dön   


 

 

BENİ ADEM’E NE MELÂİKEDEN
NE DE KADINDAN PEYGAMBER GELMEMİŞTİR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Senden öncede kendilerine vahyet-tiğimiz erkeklerden başkasını gönder-medik eğer bilmiyorsanız erbabı zikirden sorunuz.”

(Nahl Sûresi, 43)

 

Kadın da muhteremdir. Hürmete ve sevgiye lâyık kılınmıştır. Ve lâkin bazı yönleri teklifatın erkeğe emredilen yerlerine çok nedenden muvafık kılınmamıştır. Vücut yapısı itibarı ile zariftir, erkek gibi örselenmeye gelmez. Teni dahi erkeğe nazaran incedir zariftir. Bâzı hallerde erkek gibi mukâvim ve tahammüllü olamaz.

Vazifeler Hazret-i ALLAH tarafından öyle tanzim edilmiştir. Çocuk doğurma vazifesi kadına verilmiş olup erkek bu hususa müsait yaratılmamıştır. Çocuk doğurma imkanları ve organları kadında yaratılmıştır. İhtiyaç ve geçim hususunda her türlü mesuliyet erkeğe verilmiştir. Bazı ahvalde kadın doğurduğu çocuğa süt vermiye de mecbur değildir. Kâide budur; ama istisnâlar vardır, kaideyi bozar; bâzı kadınlar bâzı erkeklerden daha güçlü gibi görülse de bu istisnâî haldir. İstisnâlar kâideyi bozmaz!

CENNET ANANIN AYAĞI ALTINDADIR ” buyurdu Hazret-i Peygamber (s.a.v.). Hazret-i ALLAH, Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da:

 “Anana babana hizmette kusur etme, rahmetimden nasip alamazsın. Onlar yanında yaşlandığı zaman onlar hakkında “uf” dahi demeyesin ” buyurdu hz. Allah (c.c.)

Kadınlar emr-i ilâhiye sadakat gös-terdiklerinde erkeklerden daha çabuk yol alırlar. Tertib ve tanzim-i ilâhi buna rağmen erkeğe tahsis edilen vazifeye yaratılışı itibarı ile uygun kılınmamıştır.

Sayfa Başına Dön   


 

 

EFENDİ KİME DENİR?

 

 

 

 

Efendilik Peygamber Efendilerimizde sıfat olarak tecellî etmiştir.

Vârisleri de bu sıfata lâyık görülmüş. “Mevlânâ” lafzı da aynı mânâyı taşır.

ALLÂH’ı bir bilip kul olmak için irâdesini kullanan sâlih kişilere de tarih boyu “Efendi” dene gelmiştir vakı-a bu asırda apartman kapıcılarının başka ismi yok! soy adını efendi olarak telaffuz ederler..

Tekrar ediyorum: Efendilik, isim olduğunun ötesinde kişiye bahşedilen manevi sıfat ve mana halinin ifadesidir.

Bu meziyeti taşıyan işine bakılmadan her kişi efendidir. Hanımefendilerin de bu taltif-i ilâhiye lâyık olanlarını unutmayalım!


Sayfa Başına Dön   

 

KALBİ GÖZYAŞLARI İLE SULADIĞIN ZAMAN YAPTIĞIN DUÂYI KÂİNÂT BİLİR

 

 

 

Evet, kalbi göz yaşları ile suladığın zaman yaptığın duâyı kâinat bilir.

“Bu yaşa hak yolunda ALLAHc.c için kıyamayanlara aşk yolunda sefer haram kılınmıştır..”

Bâzı göz yaşları vardır ki, gözünü sulandırmaktan başka bir işe yaramaz. ALLAH için akan göz yaşları bir maksada istinâden değil, yalnız rızâ-i Bârî için olmalı!

Göz yaşla dolup, kalp hissettiği zaman benlik gider. İşte, o vakit kul ALLAH ile konuşmuş olur. Bu hal mü’minin mîrâcıdır.”

Göz yaşının tadı ALLAH’dan gayri için akıttığın yaşın tadına benzemez. Dilini dokunup tadına bakarsan diğer gözyaşına benzemediğini, daha tatlı olduğunu görürsün. Çünkü geliş kanalı dahî başkadır! Ne acıdır, ne de tuzlu. Hakîkat hilkatında mutasarrıf olarak yalnız onu görmektir!

“Hidâyete ulaştırır, dalâlete düşürür, izzete çıkarır, zillete indirir... İllet devâmı saâdet sâhibi olanlara kendisine ibâdet ve tâatı kolaylaştırır.”

İnsana bahşedilen cüz’î irâde dediğimiz irâde, küllî irâdenin etkisinde olup, insan yalnız cüz’î irâdesinden sorumlu kılınmıştır. Bu bilgi kişiyi ilme’l-yakîn olarak rahmete erdirir. Bu mevzûları aklen çözeceğini zanneden, mana yoksunu kişiler Kaderiyye ve Cebriyye mezhebine düşmüşlerdir. Kaderiyye ve Cebriyye Ehl-i sünnet îtikâdı ile bağdaşmayıp, Ve-bi’l-kaderi hayrihi ve şerrihi’ye muhalif olduğundan küfürle itham edilirler,

Rahmet-i ilâhî dâimâ yukarıdan aşağıya gelir, kalbe hulul eder. Kalpden beyine geçer. Kalpte mânâ olur. Beyin ise onu kevnî hakîkatlara dönüştürmeye çalışır. Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz mürâcaatında:

Yâ Rabbi! Sen ne kadar kulluk yaptırmışsan, o kadar kulluk yaptım, sen ne kadar mârifet verdinse, o kadar arif olabildim. Yâ Rabbi!Ne kadar zikrettirdinse, o kadar zikrettim ” der!

Hazret-i ALLAH buyurmadı mı: “ Ben kulumu zikretmezsem kulum beni zikredemez. ”

 İşte rahmet-i ilâhî dâimâ üstten gelir. Peygamber efendilerimiz bu gelişin başlıca sebepleridir. Yolun uğramazsa Muhammed’e geçdi kervan, kaldın dağlar başında. Tertîb-i ilâhîye, tanzîm-i ilâhîye, emr-i ilâhîye uygun olmayan yollar uğramaz Muhammed’e (s.a.v.).

İşte bu halde yaşayana ehlî tarik, gayrısı vahşî tariktir. Ehlî tarike süluk edenler kendi imkanları ile gidilemeyeceğini iyi bilirler. Bu yol tertîb-i ilâhîdir, HZ. ALLAH’ın vazifelendirdiği mürşit gereklidir.

Her tabîbe âşikâr etme derûn-ı derdini.

 Her ne derdin vâr ise eyler devâ: ALLAH kerîm. ”

Tertib-i ilâhi, varüsü’n-nebi, nedim-i ilâhi, evliya mensub olduğu peygamberinin şeriatını manasını tahrip etmeden yaşantı ve uyarısını günah-ı kebairler dışında asra uyumlu mana vazifelisi verilmiş kişiye mürşit denir!

Bu sahih mürşitlere biat etmek peygamberine biat etmekten farklı değildir!

Bî-kılavuz kim varır Allâh’ına

Reh-nümâsı olmayınca evliya ”

                                                   ***            

 

Kamil doğarmış ehl-i hak

Doğmadan evvel anası ”

***

 

Mürşid-i kamil kime talim eyledi

Her varaktan okuyup tefsir-i kur’ân eyledi.

Levh-i dilden okuyup bî-harf-i ümm-i kitab

Hak teâla ilm-i hıdrı ona ihsan eyledi

Bilmem îzâha muhtaç mı? Hazret-i Allah buyurdu:

 

“Ben kainatı yarattım, ey insan,

 Sen bunu düzene sokacaksın. ”

Sıhhat ve selâmetin için kapanmış maziyi, meçhül istikbali bırak da günü yaşa. Zira hakikat bu andır, hayat bu demdir!

Peygamberimiz efendimiz Mekke-i Mükerreme’de sabah namazından sonra hal-i yekazada bu abd-i acize buyurdular ki:

“Ümmetime söyleyin. Geçmiş zamana göre değil yaşayacakları zamana göre hazırlansınlar. ”

 İnsanlar umûmiyetle aynı hatâya düşmüşler. Tertîb-i ilâhîyi yeteri kadar anlayamadıklarından, ileriye dönük yaşamaları elzem ve emri ilâhi olduğunu anlayamamışlar!

İçtihadın her devirde ortaya çıkardığı yorumlanmış din tablosuna diyanet ve şeriat denir!

Bu tablo her zaman çizilecektir. Bu uyarıyı iyi anlamaya mecburuz. Aksini yaşadığımız zaman ki yaşadık ve yaşıyoruz bedelini çok pahalı ödüyoruz. Yetmez mi? Ümmetçe ve milletçe zamana göre uyanmaya mecburuz!

  Sayfa Başına Dön 


 

 

ŞEYHİ OLMAYANIN ŞEYHİ ŞEYTANDIR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Ey Âdem oğulları! Şeytan ana ve babanızı çirkin yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak cennetten çıkardığı gibi sizi de şaşırtıp bir belâya düşürmesin. Çünkü, o ve kabîlesi sizin onları göreme-yeceğiniz yerden sizi görürler. Şüphesiz, biz şeytanları inanmayanların evliyâsı kıldık. ”

(A’râf Sûresi, 27)

 

Mensup olduğu şerîatından evliyâ kabul etmeyenlerin bu âyet-i kerîmede beyan edildiği gibi evliyâsı şeytan olur. Bu âyet-i celîyleyi ehli tasavvuf, “ şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır ” diye beyan etmişlerdir. Bunun başka izahı var mı? Varacağı yerin garibi olan kişi rehbersiz yolculuk yapıyorsa rehbersiz gideceği menzile doğru varacağını kim iddia eder ?

HZ. ALLAH BANA YETER, DİYE AHKAM KESMEYE KALKIŞMA. HZ. ALLAH’IN PEYGAMBER EFENDİLERİMİZE TEBLİĞ EYLEDİĞİ TERTİB VE TANZİM-İ İLAHİDEN BAHSEDİYORUZ!

Beşer mizacı itibarı ile bir şeyler yapmaya çaba sarf ederse de “ ustasız sanat haramdır ” denildi. Hele gayba imanda mürşidin lüzumu tartışılmaz.

DÜNYADA HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR ” DENİLDİ. ÇOK DOĞRU; ÇÜNKÜ MÜRŞİT EŞİTTİR İLİM! İLİM ALLAH’I BİLMEKTİR.

Peygamber efendilerimiz en çok ALLAH’ı bilendir. Varisü’n-nebi, nedim-i ilahiler de en çok Hazret-i ALLAH’ı bilenlerdir.

Delide ve mecnunda velayet olmaz. Sahte şeyhler manevi gerçeklere uygun değillerdir. Amma hakiykat bilgisinden yoksun saf kulları çıkarlarına kullanmışlardır!

Abd-i aciz tetkik ettim, ekserisi düşünce ve hayalinden hiç çıkaramadığı, çıkarmayı da düşünmediği, mana garibi, şeytanın da yardımı ile heman şeyh oluverir.

Hayatı boyu yolunu tıkadıklarının sıkletini çeker. Sıhhatli olmadığını iyi bildiği halde, enaniyet bırakmaz ki, gerçeği anlatsın da sahte olduğunu bildirsin, vebalden kurtulsun!

Manevi ücreti olmayan, mesuliyetini, hayat boyu sıkletini taşıdığı gibi yevmü’l-mahşerde de hesabı sorulacak.

Yolunu sarpa sardırdığı bî-çare kulların hakları şüphesiz adli ilâhi tarafından alınacaktır!

Yerini bulamamış, saf dervişin sanki teselli olduğu bir silahı vardır. Hakikat ehli uyarsa da ayni silahı kullanır: O da “ ALLAH ” dedirtiyor.

ALLAH’ın sıfatına tertibine uymayan, ters düşen, yersiz ve anlamsız, bu anlamsız kelam bilgisizce na-ehlin uydurması, müflis tesellisidir!

Sayfa Başına Dön   


 

 

SONRA GELEN PEYGAMBER EFENDİMİZİN ŞERİATINA TABİ OLMAK ASRA UYUMLULUK VE EMR-İ İLÂHİYE DE UYGUNDUR, KEMÂLATTIR.

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Ey Âdem oğulları! Size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak Peygamberler gelir de, kim sakınır ve kendisini islah ederse onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

(A’râf Sûresi, 35)

 

Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar. İşte o Peygamber onlara iyiliği emreder onları kötülükten men eder, onlara temiz şeyleri helal, pis şeyleri haram kılar. Üzerlerindeki ağırlıkları, sırtlarındaki zincirleri atar. O Peygambere inanıp ona saygı gösteren, yardım eden ve onunla birlikte gönderilen nûra uyanlar var ya, işte, kurtuluşa erenler onlardır.”

(A’râf Sûresi, 157)

Bu âyet-i celîlede Hazret-i ALLAH daha sonra gelen Resûl’üne uymayı, tertip ve tanzîm-i ilâhî olduğunu, asra uyumlu kullarının tekâmülüne göre gönderilip, insanlar insanlıkta olgunlaştıkça üzerlerindeki ağırlıklarını atacağını beyanla, sonra gelen Resûl’üne tâbi olmanın daha uygun olduğunu ve yüklerini daha hafifletmekle, daha rahat dînî vecibelerini yerine getireceğini bildiriyor. Hâlik-ı Zü’l-celâl Hazretleri tamamı ile kulun insiyatifine bırakmış.

Evvel gelen şerîattan daha mütekâmilini lutfetmiş. daha evvelki şerîatta kalanlar kâfir ve gavur gayri müslüm değildir. Yeter ki, ALLÂH’ı tanısın şirke düşmesin!

Sayfa Başına Dön   


 

 

YERYÜZÜNDEKİ VE GÖKYÜZÜNDEKİ ÂYETLERİ DE GÖREBİLMEK OKUMAKTIR!

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Onları doğru yola çağırmış olsanız işitmezler ve onların sana baktıklarını görürsün, oysa onlar görmezler. Sen affı tut, iyiliği emret ve câhillerden yüz çevir. ”

(A’râf Sûresi, 198-199)

 Kulluk yapacak kadar ALLÂH’ı bilmek ilimdir. Hiç bilmemek cehâlettir. Bu hitâb-ı ilâhî mecnuna değil. Çünkü ona teklifat yoktur!

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler. ”

(Yûsuf Sûresi, 105.)

Biz arza nice âyetler indirdik, kâmil insan ve akl-ı selim insanlar okur .”

Bâzı müfessir efendilerimiz der ki; “ Kur’ân’daki âyetler yeryüzüne indirilen âyetlerin beyyinâtıdır. ” Bizler maalesef, yeryüzündeki âyetleri umursamayız. Eskiden tabiat derdik şimdi ise doğa deyip geçeriz Hazret-i ALLAH’ın yarattığı her şey hikmet olduğu gibi her zerre bakmayı bilen insana beşeri vazifesini anlatır.

MÜ’MİNİN FERASETİNDEN KAÇININ ONLAR ALLAH’IN NURU İLE BAKARLAR. ”

“O NURUN ZUHUR MERCİİ NİÇİN OLMAYASIN?

LÂYIK OLMAYA ÇALIŞ Kİ HAZRET-İ ALLAH’IN FİİLİ SIFATLARINDAKİ TECELLİYAT VE ZUHURA-TINA ŞAHİT OLASIN! “

Sayfa Başına Dön   


 

 

HİÇBİR BEŞERİ İLAHLAŞTIRMAYASIN

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Onların çoğu ancak ortak koşarak ALLÂH’a îman ederler.”

(Yûsuf Sûresi, 106.)

 

HZ. ALLAH’IN BİLDİRİSİ SEMAVİ DİN TEVHİD DİNİDİR. İSLÂMİYET’TİR. KENDİ LİSANI İLE DE “ ALLAH VARDIR ” DİYOR İSE KUL, BEŞER ÖLÇÜSÜ İLE MÜSLÜMANDIR!

BAŞKA İSİM ALTINDA DİN KABUL EDİLMEYECEĞİNİ HAZRET-İ KUR’ÂN’IN ÇOK YERLERİNDE BEYAN EDER HAZRET-İ ALLAH!

HAZRET-İ ALLAH’IN MÜSLÜMAN, MÜTTEKİ, İTTİKA SAHİBİ, MÜ’MİN İSMİNİ VE SIFATINI VERMESİ ALLAHA MAHSUS OLDUĞU GİBİ RIZA-İ BARİ’YE UYUMLU AMEL VE İMAN MEZİYETİNE VE MİZACINA GÖRE ÖLÇÜ ANCAK VE ANCAK ALLAH’A MAHSUSTUR. SİZ BİLEMEZSİNİZ, Buyuruyor HZ. ALLAH (c.c.)

İslâmı yaşasmanın görünümü bir olan ALLÂH’a ortak ve eş tanımamak, tevhid kelimesini dilden bırakmayıp mânâsını kabul edip anlamını yaşamaktır. Bu kadar ferah ve kolay olduğu halde herşeyin zor olanında kazancın daha çok olduğunu zanneden,ve içtihatsız şeriatı yaşamakta israr eden zamanımızda umumiyetle çok kişilerde görülen bu hâlin, kendinde varlık görmesinden meydana geldiğini, “ dînî vecibeleri yerine getiriyorum ” varlığı ve gerçekle yeterince gerçek ile alakası olmayan daha acısı beşerin naçiz zannı ile bilgisizce peygamberlerini, papa, papaz, haham, hoca ve şeyhleri ilahlaştıran cemaatler az mıdır? İşin garibi bunlar kendilerinin mü’min olduğunu zannederler. “ Yerleri ateştir ” buyuruyor, Hazret-i ALLAH.

Tek kelam, dikkatli ol ne hafî, ne de celiğ ne gizli, ne de âşikar ALLAH’a şirk koşmayasın.eş ortak tanımayasın onunla şirket kurulmaz çünki eşi benzeri yoktur!


Sayfa Başına Dön   

 

İLM-İ VERÂSET EZEL-İ ERVÂHLA İLGİLİDİR. TERTİB-İ TANZİM-İ İLÂHİDİR. BEŞER BU ÖLÇÜYE İHTİYARI İLE KENDİNİ VAZİFELİ GÖRMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Şüphesiz ki, ALLAH insanlara hiç bir şeyle zulmetmez. Fakat insanlar kendi kendilerine zulmederler.”

(Yûnus Sûresi, 44.)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“De ki; ben kendime bile ALLÂH’ın dilediğinden başka ne bir zarar ne de bir menfaat verme gücüne sâhip değilim. Her ümmetin takdir edilmiş bir eceli vardır. Ecelleri geldiği zaman ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler. ”

(Yûnus Sûresi, 49)

 

Peygamber efendilerimizin ve evliyâların ilmi diraset yoluyla değil, verâset yoluyladır. Yâni, okuyup yazmakla değil. Bu ilim amel ve mücâhede netîcesinde elde edilmez. Esas olan ezel-i ervahta ALLÂH’ın tertîbi olup, dünyâda beşer bunu sây-i gayreti ile elde etmeye muktedir değildir. “ Nefis Hak’tan kaçar. Onu bir yere tesbit etmeli. ” Bu da verâset yolu olup, aksi Kur’ân’ın rûhuna aykırıdır.

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da çok yerde “ Evliyâ ” buyuruldu. Türkçe’de karşılığı olmadığı için aynen olduğu gibi alınması îcap ederken her yerde, her mânâda kullanılan “ dost ” diye mânâ vermek, evliyânın mânâsını yansıtmadığı için, ehl-i kitap’tan îman edenlerinde ALLÂH’ın rahmetinden uzaklaşıp düşman olmalarına bilmeyerek sebep olmuşuz. Kendi aramızda dahi ALLÂH’ın sonsuz rahmetini bir nebze idrak edemediğimizden, hakîkatleri gösteremeyip, yakınlarımızı dahi “ akılcı ” diye diye nakilden nasipsiz kılmışız Bu durumda her hâlükarda mânâsız yaşana-mayacağını bilenler gerçeği bulamadıklarından mâneviyatı çıkarlarına kullanan çıkarcıların kucaklarına itilmişlerdir. Samîmi olanları ALLAH mahrum etmez, amenna. Bu samîmiyeti ileriye götürebilecek bahtiyar ne kadar çıkar. Bu türden vazîfeli olduğunu zannedenler, bâzı görgülerinin esiri, yâhut da başkalarının iteklemesinden dolayı kendilerine zulmedip, gayrının mes’ûliyetini üstlendiklerini bilseler dahi artık kendilerini geri alamazlar. Enâniyetleri mâni olur. Buna benzer na-ehlin kucağına iteklenen tarikat kaza-zedelerinin de ALLAH emeklerini zayi etmesin, amin!

Tekrar ediyorum; bu vazîfe verâsettir, ezel-i ervahla ilgilidir. İnsan bu tertibi ilahiyeyi beşeri duyguları ile çözmeye muktedir değildir. Herşey ALLÂH’ın yed-i kudretindedir. Bu ilim diraset yolu ile değil ancak veraset yolu ile Rabbimin taktiri kadar anlaşılır. Anlaşıldığı kadar da zevki alınır. Manevi vazifeleri tertip ve tanzîme değil adem, kamil insan dahi muktedir ve yetkili değildir.

“Ben de sultanım” diyen dünyâda bî-hadd-ü hesâb.

 Bende-i dergâh-ı ehlullah olan yüz binde bir.”

Dergâhtan evliyâ terbiyesinde yetişmiş ve turuk-i aliyyeden, silsile-yi merâtip ve izn-i icâzete sâhip olan kul, ALLÂH’ın evliyâsıdır. Peygamber Efendimiz’in de vârisidir.

Mânevî vazîfe Hazret-i ALLAH’ın yedinde olup hayatta bulunan evliyânın tebliği ile zuhuru görülür, şahsın kendi görgüsü ile değil. ALLÂHın lütfu ile olur. Hazret-i Kurân’a âhir zaman Peygamberi Hazret-i Resûlullâh’a ve getirdiği şeriata inancın tam olsun!

Her zaman yeryüzünde eksik olmayan, eksik olması kânûn-ı ilâhîye aykırı olan evliyânın mevcûdiyetinin inkârının zâhirî ve batinî ilimle bağdaşmayacağını iyi bilesin ki, hatâya düşüp, hem bu türlü gerçeği yaşayanlara, hem de nefsine zulmetmeyesin!

ALLÂH’ın inanan muhip kullarına rahmeti olan, îmansız­lara da istiğfar kapısının açık bırakıldığını unutma! Dünyânın geçici olduğunu bir daha istesen de eline geçmeyeceğini iyi anlayasın da ona göre dünya hayâtında yaşantını tanzim edesin!

Hazret-i ALLAH bu imkanları vermiş. Cüz’î irâdenle gerçekleri idrak edecek kabiliyette yaratıldın, inancında samîmi ol. “Batanları sevmem” diyecek kadar ilmî hakîkatlere aşina ol... “Hazret-i ALLAH bana yeter” demek, sebeplerine tevessül etmektir, gülünç olma!

Sebeplere dikkat et. ALLÂH’a eş, ortak gibi görme sebepleri. Vesîle olarak gör.

Maddeyi ilahlaştırmadan tevhîdi yaşa. Haddi aşmadan sebebine hürmet göstermen, hizmet etmen de tertib-i ilahidir, edeptir.

Bunları birbirine karıştırmayın. Baban ve ananın senin üzerindeki hakları da böyledir. ALLÂH’ın emridir ve sen kul olarak emre uymaya mecbursun. Hizmette kusur etmeyesin!

Dünyâ memduhtur, en güzel yaratılmıştır. Dünyâdaki mânevî kazanç hiçbir âlemde mevcut değildir. Emr-i ilâhîler insanlar için kazançlı, fâideli, yararlıdır, dindir. Zararlı olanı lâ-dindir!

ALLÂHU TEÂLÂ Hazretleri kullarının ihyâ olması için öyle bahâneler halk etmiş ki, maalesef bu rahmetten herkes yeteri kadar nasip alamıyor. Kânûn-u ilâhîyi işine geldiği gibi yorumlayıp tatbik etmesinden ötürü! beşerin zahiri ve batını ilmi irfanı ne kadar çok olsa da kül olarak emr-i ilâhîyi ölçmeye muktedir değildir... Akılcı geçinen, fizikî durumdan başka tecelliyât-ı ilâhîleri kabul edemeyen, Kur’ân-ı Kerîm’deki bâzı âyetlerden mantığına uymayanları, ya mantığına uyduracak, yâhutda görmezlikten gelerek... mana tahribatından çekinmeyen fizikci ne zaman hakiykatlara yönelip gerçekleri anlayacak

 

ALLAH (c.c.) samîmi kullarını mahrum etmiyor. Çok çok şahidim buna. İlme’l-yakîndan öte gitmeyen ilim sâhiplerinin, üzülerek, mahrûmiyetlerini görüyor, gayr-i ihtiyari “ bu kadarını da bilmese idiler daha mı iyi olurdu ki?.. ” demekten kendimi alamıyorum. Geçmiş zaman bunlarla dolu dolu. Boşuna dememişler: “ Yarım doktor insanı candan; yarım âlim insanı dinden eder. ”

Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’ın bir çok yerlerinde zikrullâhın fazîletinden, rahmet-i ilâhîye vesîle olduğundan, erbâb-ı zikrin ilminden istifâde edilmesini bildirirken, onların çok mübârek insanlar olduğunu, gerek Kur’ân-ı Kerîm’de, gerekse kütüb-i sittede, ferdî ve toplu zikrin fazîletinden bahsedilirken, bâzılarının cehli ile zikrullaha karşı emrullaha aykırı zikrullaha karşı çıkarak,!

ALLAH ve Resûllullah düşmanının bilmeden, küfrüne ortak olmalarına bir anlam verilebilir mi? Bu türden ilim sâhipleri hocalara bilemediği ahkama “bilmiyorum” demeyi öğretmediler mi? İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin câhilidir. “ Gerçek ilim (ilm-i nâfi) kısmet etsin ” diye duâ ediyoruz. Dînî tedrîsat görmüş zikrullâhı kelime olmaktan öte hakikat nasibi alamamış kişilerin bu yolda akılları ermeden ahkam kesmeleri... O türlü ilim sâhipleri nâmına üzülmemek elde değil. ALLAH ilimlerini zü’l-cenâheyn eylesin (âmîn).

Benî Adem’in halk oluşundan kıyamete kadar zerreden kürreye benî Adem’in ve mahlukatın canlı ve cansız yaratılmışların müşterek ibadet ve taatları zikrullahdır. Hazret-i ALLAH’la yaratıklar arasında bağdır. Yaratanını tanımaktır!

İlahi aşkın bonservisidir zikrullah…

BENİ ZİKREDENİN YANINDA CELİSİM OTURURUM” buyurdu Hazret-i ALLAH. İnanarak, kesir zikredersen bu rahmet-i ilahiyenin garibi olmazsın.sende rahmet şahidi olursun hiç şüphen olmasın..

Cebrâil (a.s.), Peygamber Efendimiz’e şu müjdeyi getirdi: “Hazret-i ALLAH (c.c.) buyurdu ki: Ümmetine bir şey verdim ki, başka ümmetlere vermedim: ‘Fe’zkürûnî ezkurküm’ (ey kulum, beni zikret ki, ben de seni zikredeyim).” Buna benzer rahmet-i ilâhîleri idrak eden insan, Rabbına nasıl teşekkür etmez?!

ALLÂH’ın rızkından yeyin” âyeti, ekmek değil, hikmet ve mârifetullahdır. “Ne zaman kulum üzerine zikrim gâlip ola, bana âşık olur. Ben de ona âşık olurum” buyurdu HZ ALLAH c.c.

Zikrullah ferdî yapıldığı gibi bütün ibâdetlerin toplu olarak yapılması rahmeti ilâhiye kesin vesile olduğu teşvik edilir, toplu zikrullah da zikir halakası diye.

ALLAH VE RESÜLLERİ TARAFINDAN SADIK KULLARIN TOPLU ZİKİR ETMELERİ HAKKINDA HAZRET-İ KUR’ÂN’DA VE KÜTÜBÜ SİTTELERDE TEŞVİKİNİ SIK SIK GÖRMEK MÜMKÜN VE TEŞVİK VARDIR.

Ehli tarafından bir nizam ve intizam üzere yapılır. Ehli bu hususta gerek maddî gerekse mânevî tâlim ettirilir. Nâ-ehlin sapık düzenlerine bakıp da, ileri geri fikir vermeye kalkışma. Hele metafizik olayları, “ ben âlimim, ya îzah ederim yâhut reddederim, hattâ küfür gibi gösterir içinden çıkarım ” deme, büyük hatâ edersin.

Evliyânın kerâmetini hatırla. İnkarı küfürdür. Hazret-i ALLAH bildirmedi mi:

Evliyâma ezâ edene harp îlan ederim.”

 Bâzıları derler ki, “ böyle bir harbe hiç rastlanmadı. “

Mûsâ aleyhi’s-selâm’a kavmi gelerek:

Bizleri korkuttuğun azap ne zaman gelecek? ” diye        alay ettiler.

Hazret-i ALLAH buyurdu ki:

Yâ Mûsâ, biz onları sonsuz rahmetim olan zâtım için akacak göz yaşından mahrum ettik, yetmiyor mu? ”

O mahrûmiyet ve belâ gözünden yaş aksa da nazargâh-ı ilâhî olan kalbi yıkayan göz yaşı değil.

Hani uyanık bir kişi hacca gitmişti Sarrafı gördü ki, iki eli de boş değil; hiç fâsıla vermeden para sayıyor. “ Yâ Rabbi, bu kulun ne zaman fırsat bulup da seni zikredecek ” diye, sû-i zan etti!

ALLAH (c.c.) o sarrafın halini açtı, ilâhi sadakatini gösterdi. Gördü ki, bir anı dahî ALLAH’dan gâfil değil, utandı. Diğer taraftan: Beytullah’ta bir kişi Beytullâh’ın örtüsüne yapışmış, öyle ilticâ ediyordu ki, gözlerinden kan akıtıyordu. “ İşte aşk-ı ilâhî, ALLAHın sadık kulu böyle olur ” diye, gıpta ile seyrederken, onun da gerçek yönünü gösterdiler. ALLAH için değil, o göz yaşları, o ilticâ.. Hepsi dünyâ için, ALLAH için zerre yok.bu kıssayı hayat terazisi olarak kullanmayı bil!

Râbia Adeviyye Hâtun eline balta almış gidiyor! Sormuşlar; “ Yâ Râbia, balta ile nereye gidiyorsun? ” Futur etmeden:

Cenneti, cehennemi yıkmaya gidiyorum. Cennet aşkı, cehennem korkusunun insanlar o kadar te’sirinde kaldılar ki, “ ALLAH ” diyen, düşünen pek azaldı. ALLÂH’ın zikrine mâni olan bu şeyleri kaldırmaya gidiyorum ” diye esprisiyle uyarmıştı, na ehli ehl-i aşkta mana zevkinin zevkine daldı!

Zahiri ilim erbabı da sermayesini yitirdi. Zaman zaman ufukta iflasın yıpıltıları bu toplumları rahatsız etmeye başladı. Şu iyi bilinsin ki 21’inci asrı idrak edip emr-i ilâhiye uyumlu yaşantı zevki dünyanın ücra yerlerinde dahi sırat-ı müstakim özlemi uyumlu yaşamamanın mahrumiyetinin yaşantısının sıkleti görülüyor, el-hamdü lillah!

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Onlar başka değil, sırf “ Rabbımız ALLAH ” dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer, ALLAH bir kısım insanları diğer bir kısmı ile defetmeseydi mutlak sûrette içlerinde ALLÂH’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havrâlar ve mescitler yıkılır, giderdi. ALLAH kendisine yardım edenlere muhakkak sûrette yardım eder. Hiç şüphesiz ALLAH güçlüdür, gâliptir.

(Hac Sûresi, 40)

 

Hazret-i ALLAH zâtını zikreden kullarını, zikredilen yerleri, dahi hiç bir ayrılık gözetmeden meth-ü senâ buyuruyor!

Zikrin efdali “ LÂ İLÂHE İLLALLAH ” tır. Bu kelime-i tevhîdi söyleyen kişi müslümandır. Kalben tasdik ederse bu da îmandır. “ ALLAH’tan başka ilah yoktur; illâ, ALLAH vardır ” diye ementünün ihtiva ettiği manayı yaşamak için ihtiyarını kullanıyor ise emr-i ilahi olan kulun iman bonservisi HZ.ALLAHın muhip kullarına ihsan eylediği savmu, salat, haccu, zekat kelime’i şahadetin şahitliğini anlamış ve yaşamaya azmediyor demektir ve ehl-i imandır, mü’mindir, ittika sahibi müttakidir, dervişlik sıfatının zuhur eylediği yer yüzünde halifemi yaratacağım hitabının bariz görünüm tablosudur Hazret-i ALLAH bu bahtiyarlardan dünyayı hiç mahrum bırakmadı kıyamete kadarda bırakmayacak vadi ilâhi bu yönlü el-hamdü lillâh!.

Son sözü kelime-i tevhit olan cennetliktir ” diye bildirdi Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz. Hüküm ALLÂH’ındır.

Sayfa Başına Dön   


 

 

 

YERYÜZÜNDEKİ VE İNSANIN KENDİ NEFSİNDEKİ İŞÂRETLER

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Kesin olarak inananlar için yer yüzünde işaretler vardır. Kendi nefislerinde de ibretler vardır. Görmüyorlar mı?. ”

(Zâriyât Sûresi, 20-21)

 

Âdem aleyhi’s-selam aklın kemalâtından aşk derecesine erişince bütün varlıklarda ALLÂH’ın güzelliğini görmeye başlar. Her varlıkta ALLÂH’ın tecellîsini ve adını görür. Âdem her şeyin hakîkatını biliyordu ki, ona: “ Alleme’l-esmâ” denildi.

Bâzıları aşkı iki türlü ifâde ederler; ilâhî ve mecâzî diye. Aşk bir tanedir ve ilâhidir!

Mecâzî aşk olmaz. Bu istektir, arzudur, nefsin ihtiyâcıdır. Mecaz olan arzu, istek ve ihtiyaçlar, vuslatla ağırlığını kaybeder. İlâhî aşk yakınlık ve vuslatla daha artar. Mecâzî olanı aşk diye karıştırmamak lâzım. Aşk efendiliktir, mecnunluk değil. Mecnunda velâyet olmaz. Vahşî tariklerde görülen bu türlü haller kişiyi manadan uzak kıldığı gibi,zayıf iman sahiplerine kötü örnek oluyorlar. Bir nevi mana yolunun yol kesicisi oluyor!

Sıhhat ve selâmetin için kapanmış mâziyi, meçhul istikbâli bırak da günü yaşa. Zîrâ hakîkat bu andır. Hayat bu demdir. Malın, servetin efdali ALLÂH’ı zikreyleyen lisan, ALLÂH’a şükreyleyen bir kalp, ALLÂH’ın emrine yardım eden mü’min bir kadına mâlik olmaktır!

Düşmanı evinin içinde olan kimse istediği kadar dış tedbirleri yerine getirsin, düşmanının taarruzuna karşı kapı ve pencereleri sağlamlasın, bundan ne çıkar!

Vücûdunun içinde nefis gibi her ihtirasa mağlup bir düşman varken, kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!

Nefis, ALLÂH’a inananların derecelerinin yücel-mesine vesîle, îmansızların küfrünün artmasına sebeptir. Vereceğin cevâbı da suâli de Hazret-i ALLAH sende mevcut kılmış ve mevcûdiyetini sebeplerle bildirmiş. Cüz’î irâdeni ne yönlü kullanır isen var olan îmânını gösterirsin!

 Buna rağmen hatasız kul olmaz rahmet deryâsı olan afv u mağfiret seni bekliyor.,,

 Aczini itiraf et. Mağfiret deryâsından ümidini kesme. Rahmet kapısına yönelmek îmanının mahsülüdür. Îmansızda bu hâli arama, bulamazsın!

Hayat boyu edindiğim bu yönlü tecrübem manevi vazifem nedeni ile. Daha geniş açmak fırsatını bulurum. İnşa-ALLAH!

Öyle ki, insan melek de olsa ilâhî yardıma uğramayınca defteri siyah çıkar.

Hakk’ın yardımına, Hakk’ın has kulları olan kâmil insanların şefaatına meleklerin bile ihtiyâcı vardır.

  Sayfa Başına Dön 


 

 

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ RAHMET-İ İLÂHİYENİN İNANAN BENİ ADEM’E TEBLİĞ MÜESSESELERİ OLDUĞU GİBİ YAŞANTILARI İLE DE EMR-İ İLÂHİNİN NASIL YAŞANACAĞININ GÖSTERGESİDİRLER

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“ O kitap onda asla şüphe yoktur o müttekiler (sakınanlar, arınmak isteyenler) için bir yol göstericidir. ”    

(Bakara Suresi, 2)

 

O müttakîler ki, gayba inanırlar. Namaz kılarlar. Kendilerine verdiğimiz mallardan muhtaçlara tasattuk ederler. Yine onlar sana indirilenlere, senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve âhiret gününe îman ederler. Onlar Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır ”

(Bakara Sûresi, 3-4-5)

 

Cümle peygamber efendilerimiz ALLÂH’ın elçileridir. Evvel gelenleri tasdik edici, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak gönderilen..

Lev-lâke lev-lâk, le-mâ-halaktü’l-eflâk ”

 hitâbının zuhur hazîneleri..

“Sen olmasaydın eflâkı yaratmazdım ”

 hitâbı peygamber efendilerimizin cümlesini kapsayan rahmet-i ilâhiyenin zuhur mercileri olup güç, kuvvet, rahmet, ceza, mağfiret Hazret-i ALLAH’ın yed’i kudretinde olup icraatı ilahiyenin zahire yansımasının bariz vesileleridirler.

Rabbim cümlesinin şefaatlerine nâil eylesin, âmîn.

İşte yer yüzünde insanlar bu türlü ilme ve irfâna yöneldiği zaman, ALLÂH’a inanan saliklerin tertibi ilahi ölçüsü ile Hazret-i Kur’an’a ve cemiğ emri ilâhiye bakıldığında ALLAHın varlığına inanan cemiğ kulların kardeş olduklarını anlayacaklar, îman etmeyenlere de duâ edip, onları incitmeden uyarmaya çalışacaklar. Zaman buna gidiyor. Bedevîlikten kurtulup medenî olmaya çalışalım.

Bunlar tertîb-i ilâhîdir. Rahmet-i ilâhîden nasip almak için yoldur, basamaktır.

İfade etmekte belki zorlanıyorum; ama, lütfen mânâyı anla. İnsanları geriye götüren, zarara mucip bir semâvî tebliğ düşünebiliyor musun? İnsanlara faydalı olan dindir; din yoksa lâ-dindir!

Hazret-i Kur’ân’da tek din bildirilir o da İslâmiyettir.

Peygamber Efendilerimiz ayrı ayrı din getirmediler cümlesinin Dini İslamdır.

Cümle peygamberlere tabiy olanlarda müslümandır.

Enaniyyetten nefsini uzak tutarak Kur’ân-ı Kerime bakabilirsen sarahaten görürsün!

Sayfa Başına Dön   


 

 

BU GERÇEKLER YAŞAYAN CEMİ KULLARA DUYURULSA TOPLUMLAR ARASI HUSUMET KALKAR, ZULÜM KALKAR, BÜTÜN İNSANLAR KARDEŞ OLDUKLARININ ZEVKİNE ERER. SEN BEN DAVASI İFLÂS EDER. O ZAMAN YERYÜZÜ CENNET MİSALİ OLMAZ MI!

 

 

HAZRET-İ ALLAH BİLDİRİYOR:

İSTESE İDİM SİZİ BİR KABİLE OLARAK YARATIRDIM. BİRBİRİNİZİ TANIYASINIZ DİYE AYRI AYRI KABİLE YAPTIM. ”

MUHTEREM HOCAM BÖYLE DEĞİL Mİ?.

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Gerçekleri yüklenip, taşımakta sabır ve namaz ile ALLAH’tan yardım isteyin. Şüphesiz o kalbi ALLÂH’a saygı ile ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir. ”

(Bakara Sûresi, 45)

 

Tavsiye ediyor Hazret-i ALLAH. Sabır îmânın ürünüdür. Sabırsız insan ibâdet de, tâat da yapamaz!

Nefsin zararlı isteklerine karşı yegâne silah sabırdır... Sabırda zafer vardır. Sabırla, koruk helva olur. Kalbi ALLÂH’a saygı ile ürperenler, emr-i ilâhîye uygun hareket edenler, sabırlı kişilerdir. Bu türlü kullarının duâları umumiyetle müstecaptır, ret edilmez!

 

Sabırsız nefis ALLAH’tan kaçar, siz onu bir yere bağlayınız. İşte, bu türlü bağlanmak da ayrıca rahmettir, gerçek özgürlük budur!

Bu ölçü akla olduğu gibi esas mânâya göredir!

Hakk’ın rızkından yeyin ” âyetini ekmek anladık. Gördük ki hikmet ve mârifetmiş.

  Sayfa Başına Dön 


 

 

EHL-İ KİTÂB’I RAHMET-İ İLAHİYEDEN DIŞLAMAK EMR-İ İLÂHİYE TERS DÜŞTÜĞÜNDEN MANA-YI KUR’ÂN’A VE CÜMLE KİTABLARA DA SUHUFLARA DA AYKIRI OLDUĞUNU HAZRET-İ ALLAH SARİH BİLDİRİYOR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

SENDEN ÖNCE GÖNDERDİĞİMİZ PEYGAMBERLER HAKKINDAKİ KANUN BUDUR. BİZİM KANUNUMUZDA HİÇ DEĞİŞİKLİK BULAMAZSIN. ”

(İsra Suresi, 77)

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Îman edip yararlı iş yapanlara gelince onlarda cennetliktirler. Onlar orada devamlı kalacaklardır. ”

(Bakara Sûresi, 82.)

 

Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin” diyen meal ve tefsirler Kur’ân’ın rûhuna ve rahmet-i ilâhîyeye tamamı ile aykırıdır. Uygulaması da imkansız olup bu yanlış tefsir semâvî dinler arasında düşmanlıktan başka bir şey getirmemiştir.

Hazret-i ALLÂH’ın Kur’ân’ın çok yerlerinde verâset-i enbiyâ olan “Evliyâ”yı, Türk lisânında her mevzûda kullanılan “dost” ifâdesi, gayr-i meşru hâdiselerde dahi “dost” diye ifâde olunurken... Arapça’da “dost” diye bir kelam yok.

Herhangi bir ecnebî kelimeyi “aynı mânâyı yansıtmıyor” diye lisânımızda olmadığı için onların telaffuz ettikleri gibi almak mecburiyetindeyiz de, “evliyâ” için aynı uygulamayı niçin yapmıyoruz?

Mâide Sûresi 51. âyetinde mâlumun “evliyâ”ya “dost” demekle o kadar mânâ değişiyor ki, Benî İsrâil (Yahudiler) ve Benî Nasârâ (Hıristiyanlar)’ı tamamı ile dışlamak ALLÂH’ın kânunlarına uymadığı gibi Hazret-i Kur’ân’da ehl-i kitâbın îmanlılarını taltif eden âyetleri görmezlikten gelemeyiz emr-i ilahinin dışına çıkmayalım. Başka inanç sâhiplerini hakir görerek yaşamanın mümkün olmadığını târih boyu gördük veya göremedik. Gerçeği göremeyip, nefsânî hislerinin esaretinden kurtulamayan, başkalarını hakir görerek yükseleceğini, bir yere varacağını zannedenler bu zannın doğurduğu perişanlığı görmemezlikten gelemeyiz Bu türlü düşünce ve tutumlarımızı hemen değiştirelim lütfen. bugün Buna daha mecburuz. Zararın neresinden dönülürse kardır denir!

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki; “ Hikmet mü’minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın. ” Bundan sonra daha bâriz göreceğiz, hiç şüphemiz olmasın. Dünyâ daralıyor, uzaklık yerini yakınlığa terk ediyor. İnsanlar birbirlerine daha yakın yaşamaya mecbur olduklarını hissediyorlar. Sosyetenin îcâdı imiş gibi “ hoşgörülü ve sevecen olalım ” lafzı, İslâm’ın anayasasıdır. Tekrar ediyorum: Semâvî dinde ALLÂH’ın (c.c.) ihsan eylediği makbul sıfattır bu, tertîb-i ilâhî böyledir. İntibak etmeye gayret et. Her şeyi halk eden, Hâlik-ı Zü’l-celâl böyle tertib eyledi. Bugüzel hallerden kendini uzaklaştırmayasın!

Şerîat-ı Muhammedî’nin daha mütekâmil, zamâna göre yaşamaya daha müsâit olduğunu bilesin. Hazret-i ALLAH bu türlü çalışanların işlerini rast getirsin!

Ümmetçe, milletçe cemi kullarına bu gerçeği anlamayı ve yaşamayı nasip eylesin. Amin, ve selâmün ale’l-murselîn..

Gümrük birliğine girdik. Avrupa Birliği’ne girmek için çabalar sarf ediyoruz. Girmemiz lâzım, gireceğiz, inşa-ALLAH!

Hayat tecrübemle görüyorum. Sene 2004 abd-i âciz 85 yaşımdayım. Düşüncelerim ve lüzumlu çalışmalarımda güzelliğin özlemini çekerek hep ileriye baktım. Helâl kazanç zevkim, gayem idi, hep elimin emeğini yedim. Çocuklarıma da hep helal yedirmeye çalıştım. Çok fırsatlar geçti, ihtiyâcım olduğu halde tenezzül etmedim. Üzgün değilim, geçen hayatımın bu gün dahi zevkini yaşıyorum!

Esnafım ve aynı zamanda Ankara Marangozlar Derneği’nin kurucularından olup 7 no.lu üyesiyim. Bir günümü bir günüme eşit etmemeye çalıştım.

2. Cihan Harbinde 44 ay askerlik yaptım. Muhabere çavuşu olarak başarılı oldum. Çavuş kursunu birincilikle bitirdim, o sene yeni düzenlenen tabur muhabere kıta komutanlığına, sonra da alay muhabere takımına vekaleten vazîfelendirildim!

Takımda benden yaşlı ve kıdemli çavuşlar da vardı. Buna rağmen 172. alay komutanı Fehmi Akın makamı cennet olsun, muhabere takımına beni komutan vekili olarak resmen atamıştı. Birinci tabur muhabere kıta komutanı iken verdiğim teftişe hayranlığını bildirdi. Muhabere kıtası eratını da ödüllendirmişti. 1941 Askerliğe duhul ettim. 1945 İkinci Cihan Harbi bitti, terhis oldum.

Dînimi, vatanımı, milletimi çok, ama çok severim. Herkes sever de, bu sevgi bende ifrat gibi görülse de zevk alarak yaşıyorum, el-hamdü lillah.

KADİRİ VE RUFAİ İZN-İ İCAZETİ İLE İHSAN EDİLMİŞ, BU ABD-I ACİZE İKİ TARİKTEN KOL GALİBİLİK VERİLDİ. İZAHA ÇALIŞACAĞIM, İNŞA-ALLAH.

GALİBİLİĞİN MANA GÖRÜNÜMÜNÜ VEZİN VE KAFİYELERİ İLE SENELERDİR KADİRİ VE RUFAİ’NİN BİRLEŞİMİNDEN İHSAN EDİLEN GALİBİLİĞİ, EMR-İ İLÂHİYE UYUMLU, MUHİP, DERVİŞ, DİNİ TEDRİSAT ALMIŞ, EDEBİYAT ÖĞRETMENİ ISPARTALI FAZLI AL HOCA EFENDİ GALİBİLİKTE YAŞANTI VE GÖRGÜSÜNÜ NASIL ANLATIYOR:


Sayfa Başına Dön   

 

 

GALİBİ YOLU

 

Galibi yolunu bilmek istersen

Hakkın fermanıdır galibi yolu

Yol içinde yolu bulmak istersen

Asrın dermanıdır galibi yolu

 

Doğrudan kur’ân’dan alır ilhamı

Asrın idrakiyle söyler islâm’ı

Çağını tefsirdir onun kelâmı

Asrın irfanıdır galibi yolu

 

Medeniyet onda tekamül bulur

Hikmet kayıp malı bulursa alır

Dinde güzelliğe hep hayran kalır

Hikmet mizanıdır galibi yolu

 

Demokrasi ile cumhûriyetle

Dini kaynaştırır yaşar milletle

Hizmet erbabını sever hürmetle

Ecdat hayranıdır galibi yolu

 

Dini anlatışda içtihat eder

Şeklide önemser hep öze gider

Zamanı yaşarda gün etmez heder

Günün lokmânıdır galibi yolu

 

Kin ve nefret bilmez sevgiyi yaşar

Fakir fukaraya hizmete koşar

Nefsi islâh için zikirle coşar

Hizmet yaranıdır galibi yolu

 

Kesretle vahdetle çağını yaşar

İnzivaya değil islâha koşar

Din adına terör yapana şaşar

Yobazlıkla bağdaşmaz galibi yolu

 

Mana birdir amma kavimler ayrı

Bir şekilde mana yaşanmaz gayri

Asra uyumsuzun olmuyor hayrı

Mana seyranıdır galibi yolu

 

Ey fazlı yetişir noktala sözü

Galibi yolunda buldun sen özü

Göster çağa yolunu açılsın gözü

Canlar cananıdır galibi yolu

 

Kulaktan dolma cehennem ağırlıklı tedrisat asrın normal yaşantısı ile ilğisi ve hakiykatle bağdaşmayan ruhla ceset arasında akıldan öteye nakle yol bulamayan mütereddit, ruhen yeteri kadar tatmin olamayan, taklidi güya korumaya alınmış iman. Taklidi amma, ibadet ve taatın görünümü düzgün, ezel-i ervahda “ beli ” diyen ruhların dahi çelişkiye düştüğü, sanki zoraki itekleniş, mecrasından saptırılmış, ilme’l-yakîn yaşantının asrın görünümü, düştüğümüz enaniyet bataklığından çıkamadığımızdan, çıkmak için sa’y-i gayretin de görülmedi-ğinden hz. Allah’ın yarattığı cümle kullarını hakir görmenin cezası olsa gerek, ademlikten terakki ederek, insan olmaya yeterli olamıyoruz!

 

Durum böyle iken ayne’l-yakîn yaşantısı kelime oyunu aldatmacadan gerçeklere yol bulamıyor ki, kurtulup zuhuratların gerçek yüzünü görmenin hasreti çekiliyor!

Hakka’l-yakîn telaffuz zevkinden dahi mahrumuz!

Hakikati yaşamaya azmeden, azminde samimi ehl-i tasavvuf; sırat-ı müstakimin hasretini çeken zahiri ilim erbabı; halaka-yı zikri bilgisizce ama ilgisi ile kaçırmayan, hulâsa fiziki halden öteye yol bulamayan mürşidinden habersiz mana garibi; ruhsuz ceset misali yürüyebilen canlı cenaze görünümlü, akıldan öteye yolu olmayan, maddeden öteyi göstere-meyen felsefecinin ürettiği kaza-zedeler; bu kadarmış gibi zannı ile inancını asra ve medeniyyete aykırı, güzelliklere aykırı yaşantısı sanki allah’ın emri imiş gibi devam ettirmeye özen gösteren toplu-luklar az değil. Allah gerçeği yaşamak cümlesine ihsan eylesin, amin!

Bu sıkıntılı yaşantımı yaşıyorum zannettiğim ve yukarıda izaha çalıştığım manevi halim, mizacıma uygun mürşidimi bulana kadar aynen devam etti.

Bulabildin mi? Ben bulamadım; samimi tazarru ve açık niyazlarımla eşref-i saatlerde yaratanımdan istedim. Zuhur eden olayın her yönü metafizik… diğer kitaplarda tafsilatlı yazmaya çalıştım. Hz. Allah (c.c.) müracatımı reddetmedi, gönderdi mürşidimi, el-hamdü lillah..

Mizacıma uygun mürşidimi rica ettiğim saatte bu fakire yetişdirdi!

On beş sene evvel peygamberim efendim diye tanıtılan manamda iltifatına nail olduğum mürşidimi gönderdi!

Karanlık dünyam aydınlandı. Mizacım-daki anormallikler bir anda bariz değişti. Deli danalar gibi bakışlarım kuzu kuzu oluverdi!

 

Sakın izahımı yanlış anlamayasın! Bu bir tertib-i ilâhi!

Memleketim ve yakınımdaki şeyh efendiler alim, tasavvufi bilgilerle dolu dolu idiler. Tazarru ve niyazımla gönderilen mürşidim ise onların bilgisi karşısında ümmi denebilirdi! Amma benim hastalıklarımın devası yedine verilmiş lokman hekimimdi. Gelecek için verilen manevi vazifeme uygun uyumlu mürşidimi gönderdi. Bu kadar izahımla yetin. Manayı ölçmeye kalkma. Dikkat et! Gayretullaha dokunmayasın! Teferruatını hususi sohbet-lerimde, anlayabilene anlatmaya çalışırım inşa-allah!

Yakınımda, memleketimde allahın rahmetinin bariz tecelli ve zuhur eylediği mürşitler vardı. Hepsinin de yaşantı ve halk arasında övgülerin ve anlatılan menkibelerinin hayranı idim

Abdi aciz şeyh olduktan sonra teberrük olarak ayrıca kadiri ve rufai silsile-i meratib yazılı ve mühürlü icazette verildi.

Sene 1968 istanbul’da erenköy’de damadı hacı ömer kirazoğlu’nun evinde nakşibendi meşayihi hacı sami efendi’nin kalabalık cemaatinin huzurunda, fakirin irşat vazifemi duaları ile tasdik ederek ıhvanımın çok olması, dergahımın kıyamete kadar devam etmesini cenab-ı hakk’a tazarru niyaz etti. Hazır olan cemaat duaya iştirak edip amin dediler.

Ankara’dan hazreti ziyarete hayli gelmişlerdi. İçlerinde tanıdıklarım hayli vardı. Hacı necati efendiler, istanbul’dan da musa topbaş efendiler taraf-ı etrafı bu fakiri acayip karşılamışlardı. Buna rağmen hepsi de bu fakire hazretin yaptığı duaya içtenlikle amin dediler.

Hz. Allah cümle gerçek mürşitlerden razı olsun. Makamları cennet olsun, amin.

Çorum’un medar-ı iftiharı hacı bekir baba, “ gara şeyh ” ismiyle maruf, mısır tanta ve nişabihten verilmiş altı tarikden icazetli, çocukken dahi menkıbelerini dinleye dinleye hayran olduğum hacı bekir baba ve halifesi anamın ve babamın da şeyhi Hacı Ali Haydar Ahıskavi efendinin halifesi, yedi tarikden icazetli kayın-pederim Hacı Mustafa Anaç efendi, babamın şahitliği ağbeysi amcam mevlevi ve nakşi şeyhi hacı bekir kuşcuoğlu ayrıca musikişinastı. Sultan Abdulhamid Han cennet-mekâna kanun çalgısını dinletmiş ve takdirini kazanmış.

“Tanıdığın bu kadar Hz. Allah’ın ihsanı zatlar var iken neden hz. Allah’tan mürşidimi gönder diye feryat ettin?! ”

Tertib-i tanzim-i ilâhi ancak ve ancak hz. Allah’a mahsustur. “beşerin ne tiynette olduğunu ancak ben bilirim ” buyruğunu iyi anla. O bakımdan mürşidini kimseye değil hz. Allah’a sorarsın istihare ile. Çünkü senin mizacını tıynetini bilen allahu zülcelâl’dır müracaatın ismine istihare denilir. Tasavvufta gerçek terazi yazdığım tasavvuf ve zikrullah kitabında geniş bahsetmiştim. Okumanız tavsiyemdir.

Lâf aramızda kalsın, ben acizin yaptığım müracatı kimseye tavsiye etmem. Hususi ve samimi olan müracaatların zuhurunda kulun ihtiyariyla sadakatinde görülen aczin zuhuru hatalar mazur görülmüyor! Peygamber efendimizin (s.a..v.) “ siz bilemediklerinizi Hazret-i Allah’a sorunuz” tavsiyesini unutmayın!

Yarım asırdır, normal tecelliyâtla, sıhhatli yollardan hazret-i allah tara-fından nâçiz şahsıma lütfedilen irşat ve biat için ind-i ilâhiden normal yollarla 1949 senesinde rabbıma yakarışım ve samimi ricam ind-i ilâhide reddedilmeyip metafizik tecelliyat ve zuhuratla şeyhim hacı mustafa yardımedici efendiye biat ettim.

Mustafa Yardımedici efendi ise, kahra-manmaraş’ın birinci cihan harbinde kurtuluşunun manevi fatihi ali sezai kurtaran efendinin halifesi idi..

Sevgi ve teveccühlerini kazandığım şeyh efendilerin cümlesinin bu fakire ihsan edilen ezel-i ervahda tanzim-i ilâhi rahmet-i ilâhiyenin dünyadaki zuhuru…

1956 senesi kadiri ve rufai’den izn-i icazet verildi. Yarım asra yakın ihsan edilen vazifenin mesuliyetini taşıyorum!

1969 senesinde kayınpederim hacı mustafa anaç efendi benim de bizzat şahidi olduğum kadiri ve rufai’den makamın emrine istinaden izn-i icazet ve burhan da icazetle verildi. Teberrüken ben zaten kadiri ve rufai’den irşada vazifeli mürşid idim. Çünki şeyhim 1968 senesinde dünyasını değiştirmişti, makamı cennet olsun, amin.

Kayınpederim başka kimseye icazet vermedi değil veremedi, dergahı sahipsiz kaldı!

Gerçek mürşitler kesinlikle emr-i ilâhinin dışına çıkamazlar! Tertip ve tanzim-i ilâhiden habersiz yahut manevi tertibi umursamayanlar, mürşitsiz der-gahı götürmeye çalışıyorlar. Ne diyeyim, hz allah gerçeğin aslını bilendir!

1993 senesinde mana meclisinde kadiri ve rufai tarikatının birleşim vazifesi kol galibilik verildi. Çok çok arkadaşlarımın şahit olduğu bu manevi olayın şahit-likleri mana dosyalarında yüzlerce görülebilir. Ayrıca şahitler huzurunda bilgisayar pirıntırda basılan ilâhi mühür! Yazdığım kitapların kapaklarının üzerinde görüntüsünü vermeye çalıştığım rabbımın ihsan eylediği tasavvufi madalya!

Bir metafizik olay daha: kol verildiğinin müjde edildiği günlerde istanbul’da büyük hattat mahmut uncu efendiye manen makam tarafından emir veriliyor. Makam tarafından ihsan edilen izn-i icazetlerimi levha yapmasını emre-diyorlar! Ve hattat mahmut uncu efendi maneviyatın emrine göre iki levha yapıyor.. Levhaları fakire ulaştırmadan vefat ediyor! Üstadın yetiştirdiği elemanlar üç sene sonra bize emanetleri ulaştırdılar. Meraklılar her zaman levhaları görebilirler! Bu kitapda da göstermeye çalışacağım. Mahmut uncu efendinin makamı cennet olsun!

Yemin ediyorum, hattat merhum mahmut uncu efendi zahiren beni tanımaz, ben de o zatı zahirde tanımam! Hz. Allah çok çok razı olsun icra eylediği manevi hizmetten.

Bu zamanda bu ve buna benzer metafizik olaylara itibar yok denecek kadar azaldı!

Şuna inanıyorum ki rabbımız rahme-tinin önünü kullarına olan merhameti, affu mağfireti dünya yaratılışının rahmet-i ilâhiyeye uyumlu yaratılmasının nedeni ile ihsan ediyor. El-hamdü lillah!

Şu zamanda manaya karşı evvel zamana nazaran dünyada daha çok eğilim ve arayış var. Hurafe tamamiyle kaybol-maz amma beni adem bilinçlendikce hurafenin azaldığını bu asırda görmek için mercek gereksiz!

Yanlış anlamayasın. ALLÂH’ın yarattığı âciz bir kulum. Verdiği cüz’î irâdenin dışında hiç bir güce sâhip değilim!

Ancak, Rabbımın bu abd-i âcize bahşettiği vazîfeyi yine Rabbımın lütuf ve ihsânı ile her hâlükarda götürmeye çalışıyorum!

Nedense Bu yoldada çok sapık ve mecnun kişiler var. MEHDİ-RESULLÜK, PEYGAMBERLİK, HATTA ALLAHLIK iddiâ edenlere uyduruk dergahlarda menfaatı dünyadan ileriye yolu olmayan yol sapıklarının adedi sayılamıyacak kadar çoktur! Şeytana yakasını kaptırmış, bu hakikat sapıklarına zamânımızda sık sık rastlamak mümkün. İyi dinle! Bu abd-i âcizi terazinin aynı kefesine koymayasın. Ne yapım, ne karakterim, ne de îmânım bu türlü sahte yaşantıya müsâit yaratılmadığımı her an görüyorum rabbıma sonsuz şükürler olsun!

İslam’ın dışında tasavvufu düşünemezsin. Tasavvuf ehli her hâlukarda örnek insan olması lâzımken bâzı ehl-i tasavvuf, ehl-i tarik geçinen, mânevî vazîfesi normal yollardan olmayan kişiler var. Hayâlî ihracat benzeri nefsânî ve şeytânî yollar... Ki bunu ölçmek için fazla bilgi ve ilme ihtiyaç yoktur. Hazret-i ALLAH o kadar açık seçik ihsan etmiş ki, bu abd-i âciz “ gördüm, yaşadım, öğrendim. ”

Derim ki: Semâvî tek din vardır. İsmi “ İslâmiyet ” tir. İslamiyet ise mecnunluk değil, efendiliktir!

Günah-ı kebaire dışında asrı idrak eden zamanı ihsan edilen şeriatını içtihatlı yaşamaya özen gösteren insan

HZ. ALLAH’IN KABUL ETTİĞİ MÜSLÜMAN korkulan insan değil, yaşantısına gıpta edilen insan. Başkalarına örnek izinde gidilecek insandır!

Zira yol olarak ne yönlü bakar isen sırat-ı müstakim üzeredirler!

Habibim sen onları yüzlerinden tanırsın…” Onlar mü’minlerdir, müttakilerdir, tevhit ehlidir, ehl-i zikirdir, ehl-i şükürdür, ehlî tariktir, hal ehlidirler, kaal ehli değil; laf ehli değillerdir. Cemi güzel halleri uhdesinde toplamış örnek yol ehl-i tariktirler!

HZ. ALLAH’ın o seçkin kulları yalnız ilm-i kelamla yetinmezler! Maddenin felsefesine lüzumu kadar aşina olmaya özen gösterirler.

ZİRA ALEMDE ZUHURU GÖRÜLEN CÜMLE EŞYA ALLAH’IN FİLİ SIFATLARIDIR! BİZATİHİ DEĞİL İZAFİDİR MECAZİDİR. GÜNEŞ IŞINLARI GÜNEŞİN AYNI OLMADIĞI GİBİ!

MADDENİN FELSEFESİNE TASAVVUF DEMEZ-LER! MUTASAVVİFİNİN İLMİ DAD-I HAK AĞIRLIKLI OLUP İLM-İ LEDÜNNİDİR DE. BU İLMİN SAHİBİ DE MÜŞTERİSİ DE HZ. ALLAHTIR

 Onlar gerçeği bilerek yaşarlar. Manaları ve sıfatları da “ derviştir. ”

Onlar için “Hazret-i ALLAH’ın gelinleridir” denildi. Çünkü ahd-i misak bütün çıplaklığı ile o bahti-yarların maddesinde ve manasında görülür!

Mana ilminden habersiz, madde ilmi ile yetinen, kulluk vecibesini bundan ibaretmiş zannedenler, nakli de akla dönüştürenler, rahmet-i ilâhînin az da olsa zevkine eremedikleri gibi, kendilerine tabi olanları edindiği bilgiye ve gördüğü tedrîsâta göre daima gazab-ı ilahiden başka bir yere götüremez onların bilgi ve ilimleri gazab-ı ilâhiden başka yeri görmeye müsait oluşmamıştır!

Çünkü onlardaki zuhur eden gazabı ilahi “ cehennem” dir. O türlü kişiler kişilikleri itibarı ile gazab-ı ilahiden zevk alırlar rahmet-i ilahiye affu mağfiret deryasından uzak durdukları için akılcı din ihdas etmişlerdir mana ilmi mantıklarına uymadığı için onların manevi zannettikleri nefsani zevklerini tatmin edemez!

 Şerîat ile tarîkatı, mârifet ile hakîkatı küll olarak düşünmek mecburiyetindeyiz. ALLAH yaşamak nasip etsin. şerîat ve tarîkat derken gayr-i ihtiyârî çekiniyoruz. Suç işlemiş gibi gösterdik. Gerçek bu değildi, amma hali kaale dönüştürdük. Tasavvufu ve hakiykatı felsefe yaptık. Bilmeden, rahmet-i ilâhîyeden kaçırdık insanları.

Her şeyi Kur’ân terazisinde tartmayı bil; her kişide var olan bu cevheri kullanmayı biliyor isen, bu terazide tart teraziyi bulamadınsa ehline mürâcaat et. Sendeki hazînenin yerini göstermeye vazîfeli olan zevattan uzak durma. İnsan bu türlü terbiyeye muhtaçtır. Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki: “Dünyâya gelen her çocuk İslam fıtratı üzere doğar, terbiyecisi ne ise öyle terbiye olur.”

İnsan zamâna göre içtihatlı ALLAH elçilerinin getirdiği terbiyeye muhtaçtır.

Hazret-i ALLAH sanki benî Âdem’i hınç almak için yarattı! gibi gösterme çabasına kapıldılar. Rahmet ve mağfiret yönünü bilmezler ki, görüp yaşadıklarını anlatsınlar.

El-hamdü-lillah Kâdirî ve Rufâî’den Gâlibî diye kol verildi. Rabbim lâyık kılsın. Rızâsının dışında yaşamak nasip etmesin (âmîn). Milletçe müteşekkiriz. Bu vatan için canını verenlerden, canla başla çalışanlardan ALLAH râzı olsun, makamlarını cennet eylesin.

Peygamber Efendimiz buyurdular: “Hubbü’l-vatân mine’l-îmân (vatan sevgisi îmandandır).” Vatansız olan kardeşlerimizin çektikleri ezâ ve işkenceleri görmüyor muyuz? Hazret-i ALLAH hiç bir kulunu vatansız bırakmasın (âmîn).

İnsanların tekâmüllerine göre peygamber efendi-lerimizi rahmetinden göndermiş. İnsanların olgunluklarına göre şerîatlarını kullarına daha değişik emirlerle ki, bu durum zannedildiği gibi ezâ değil, rahmettir. Sonra gelen şeriatı yaşayarak intibak eden bilen bir kişinin daha Evvelki şerîata dönüşü zaaftır.

Peygamberimiz efendilerimizin herhangisine tabi olarak getirdiği ahkamı ilâhiyeyi Yaşayabiliyor ise sonsuz rahmet-i ilâhînin;elbette sahibi mü’min HZ ALLAH’ın sevgisine mashar olmuş müslümandır!

Ben kulumun zannına göre tecellî ederim” hitâbının şümulune girer ki, rahmet olur. Daha sonra gelen şerîata tâbi olunması fazîlettir, tertîb-i ilâhîye daha uygundur. Önceden gelmiş şerîata tâbi olanlara “kâfir, gavur deme sormazlarmı bu hakkı kimden aldın deye.” Gayretullâh’a dokunduğunun farkında mısın?. Dokunanların cezalandırıldıklarını göreme-din mi nasıl cezalandırıldıklarını? Çok yazık!

 Semâvî din ALLÂH’ın yed-i kudretindedir. İslamiyet’tir. Adâleti îcâbı böyle tanzim eylemiş. Evliyâlar vârisü’l-nebi nedimi ilâhi olup Peygamber efendilerimizin cümlesi HZ. ALLAH’ın elçileridirler. Bu tertîb tertib-i ilâhidir!

Tertîb-i ilâhîyi almış olduğun kültürün ve mantığın kabul etmeyebilir;vahiy yoluyla gelen tertîb ve tanzim-i ilâhî akıl ve mantık ölçüsü ile ölçülemez.akıl ve mantığa uygun görünümleri olsada yalnız başına akıl ve mantık vahiyle ihsan edilen emr-i ilâhilerin mana ve anlamını çözmeye yeterli değildir!

“İyi biliniz ve Şerîat-i Muhammedî’den yetişmiş evliyâlara tâbi olunuz. Daha evvelki evliyâya tâbi olursanız onlardan sayılırsınız. Nefsinize zulüm etmiş olursunuz. ALLAH zâlimleri doğru yola iletmez.”

Ancak tabi olduğun peygamberinin getirdiği şeriata uymak mecburiyetinde olduğunu unutma!

Zamanı maziye götüremiyeceğin gibi,istikbalide yaşaman mümkün değil ALLAH’ı bilen benî Adem’e “gavur, kafir, gayr-ı müslim” diyemezsin. Dikkat et, gayretullaha dokunursun! Kimsenin inancı ile oynamaya hakkın yok. Hazret-i ALLAH uyuz itinden de vaz geçmiyor. Emr-i ilâhiye uyjumlu yaşaki gerçekleri öğrenesin ve bilesin!

Hazret-i Kur’an’ı yanlış tefsir ve hem cinsimize olan gayri insani tutumumuzla ne Yazık ki, cümle ehl-i kitabı Şerîat-i Muhammedî’yeye ve Hazret-i Kur’ân’a düşman eylemişiz “Sonra gelen semâvî din evvelkini iptal etti zihniyeti” ile hâlâ zamanımızda bu yersiz ilime toplumlarda rağbet devam ediyor bil cümle kullarını HZ. ALLAH rahmeti ile kurtarsın amin!

Maalesef Bazı hakiykat bilgisinden yoksun bilgeler de bu gerçek dışı hali korudukları gibi, cihat malzemesi yapıyor. Silah olarak da kullanıyorlar.

İyi bilelim ki, peygamber efendilerimiz evvelki gelenleri tasdik, sonraki gelecekleri müjdeleyici olarak gönderilmişlerdir.

Küll-i rahmet-i ilâhî nûr-u Muham-medî’dir. Evvelki şerîatlara geri dönüş ALLÂH’ın emri olmayıp, kulun daha ileriyi göremediği içindir.

Mensup olduğun dînin özünü muhâfaza edebiliyor isen, özü “LÂ İLÂHE İLLALLAH” tır. Zirvesi şahadettir. Peygamber Efendimizin de tebliği budur. Îmânın şartı olan Âmentü’nün özü, dört kitabın ve suhufların da anlamının özü ve özetidir!

İslam’ın şartı var diyenleride dinleme. Hazret-i ALLAH’ın Kur’an-ı Azimü’ş-şan’da bildirisine göre İslam’ın şartı kesinlikle yok. Savmu salat, haccu zekat, kelime-i şahadet… bu rahmet ve emr-i ilahiler mü’min olmanın, müttaki olmanın, hatta derviş olmanın, hulasa gerçek sadık kul olmanın makamları ve basamaklarıdır ve ayrıca imanlı kullarına HZ. ALLAH’ın sadakasıdır!

Kelime-i tevhîdi sakın küçümseme. Yaratılışın sırrıdır. Peygamber Efendilerimiz; “ALLAH’ TAN BAŞKA İLAH YOKTUR, İLLÂ, ALLAH VARDIR” anlamını taşıyan bu tevhîdi ALLÂH’ın kullarına tebliğ için vazîfelendirildiler. Kelime-i tevhîd, tevhîd-i ef’âl, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i zât diye, tevhîdin dört mertebesi vardır.

Beşer ölçüsü kelime-i tevhittir.

Kur’ân’da îtikâdın medârı ikidir: İlm-i tevhid, amel-i tevhid. Sâlih amel, nâfi ilim diye de ifâde olunur. İlm-i nâfi dünyâ ve âhiret için faydalı ilimdir. Sâlih amel ise dünya ve ahiret fâideli ameldir!

Bu türlü. İlimle Hazret-i ALLAH’a eş ve ortak tanımadığın gibi, amelde de şerik ve nazir tanımassın. Bu esas imanın ve Kur’an’ın özünü oluşturur. İlm-i tevhidin, amel-i tevhidin anlamı budur. Gayrı icraat ve gayrı düşünmek şirktir!

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Onlara iyice açıklasın diye her peygamberi yalnız kendi kavminin diliyle gönderdik. Sonra da ALLAH dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletir. Çünkü, o güç ve hikmet sâhibidir.”

(İbrâhîm Sûresi, 4)

Hazret-i ALLAH güçlük emretmiyor. Bâzı kimselerin dîni yaşanamayacak gibi göstermeleri cehâletlerindendir. Zor gösterenler, kendi ilmini üstün görüp başkalarını tepeden seyretmeyi meslek edinmiş gafillerdir, yaratılışın sırrını ilahi yardımla tefekkür etmemiş olanlar, bu türlü meselenin câhilleridir. İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin câhilidir.

Sayfa Başına Dön   


 

 

ÇİZMEDEN YUKARI ÇIKMA!

 

 

 

Zamânın en usta ressamı resim yapmış ve hatâsız gördüğü resimde hatâ bulana ödül koymuş. Ressamlar hiç hatâ bulamamışlar. O toplumda temizlik işi ile vazîfeli bulunan, ressamlıkla ilgisi olmayan bir kişi:

--Hatayı ben buldum, çizmenin körüğünden bir körük noksan” demez mi?

“--Ne biliyorsun, sen resimden ne anlarsın?” denilince:

“--Bir zamanlar çizmecilik yaptım, mesleğim idi” demiş. Durumu çizmecilere sormuşlar. Çizme ustaları ittifak ederek:

“--Evet, noksan” demişler.

Adam ödülü almış.

Birşey bilince her sahada kendinin âlim olduğunu zannedenleri çok yerlerde müşâhede etmek mümkündür. Şımaran çizmeci, resmin başka yerlerinde kabahat bulmaya kalkışınca, ressamlar:

--Haddini bil, çizmeden yukarı çıkma” demişler.

Yâ Rabbi! Lütfeyle, ihsân eyle; yalnız çizmeyi bilmekle yetinen kişiler, çizmeden yukarı çıkmamaları gerektiğini ne zaman öğrenecek daha ne zaman anlayacaklar!

İmanın 6 şartı olan amentü yeteri kadar manasına yer etmemiş kişi, çizmeden yukarı nasıl çıkar, biliyormuş gibi manada ahkam kesmeye kalkar. Ona hiç kimse demedi ve diyemediki, “çizmeden yukarı çıkma!” diye.. İyi bilinsinki şer’i tahribatlar bu çizmecilerden geldi..

Zorlaştırmayın kolaylaştırın, daraltmayın genişletin, ikrah ettirmeyin sevdirin.”

Mesajını duymadın mı? “

“Rahmetim gazabımı örtmüştür ”

hitâb-ı ilâhîsini iyi anla. Arzdaki tecellî eden âyetlerle daha bâriz anlayacaksın. Okumaya çalış veya okuyanlarla arkadaş ol. Bu türde kişilerin âyetlerin anlamını laflarında olduğu gibi, esas hayatlarında müşâhede edeceksin...

Lafı haline uyma-yanlardan uzak dur.. O tür kişiler yeteri kadar iman etmeyen mana hırsızlarıdırlar!

Sayfa Başına Dön   


 

 

HER ZUHURATTA
ALLÂH’IN ADÂLETİ VARDIR: İNANCINDA SAMİMİ OL. İCRAATIN İSE
İNANCININ GÖRÜNTÜSÜ OLSUN.
O ZAMAN GERÇEKLERİ GÖRMEMEN İÇİN NEDEN KALMAZ!

 

 

HER NE KILMIŞ İSE ADALETTİR CENAB-I KİBRİYA HER KAZAYA HER BELÂYA KIL RIZA, ALLAH KERİM!

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Muhakkak ki, ALLAH adâleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder. Çirkin işleri, fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. ”

(Nahl Sûresi, 90)

 

Hazret-i ALLAH benî Âdem’i rahmeti ile, adâleti üzere yarattı.

“Kullarım rahmetimden istifâde etsin, daha yüksek makamlar dereceler kazansın” diye.

Çirkin işleri de bildiriyor, adâlete uygun gelsin, diye. ALLÂH’ın halkettiği eşyâda hiç âdil olmayan bir şey gördün mü? Gördünse kendi noksanlığın ve bilgisiz-liğindendir. Rabbımızı noksan sıfattan tenzih ederiz.

Nefsânî gözünle bakma, yanılırsın. Kalp gözü ile bak, kalp gözü îmânın şûlesidir.

Mü’minin ferâsetinden kaçının. Çünkü onlar ALLÂH’ın nûru ile bakar.


Sayfa Başına Dön   

 

ALLAH, KALBİNDE OLANI DAHİ BİLİR

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Rabbiniz sizin kalplerinizdekini çok iyi bilir. Eğer siz iyi olursanız, şunu bilin ki, ALLAH kötülükten yüz çevirerek tövbeye yönelenleri son derece bağışlayıcıdır .”      

(İsrâ Sûresi, 25)

 

Rahmet-i ilâhîyi iyi anla. İnsanları kendi zayıf ölçünle değerlendiremezsin. “Kaş yapıyorum diye göz çıkarmayasın.” Yaptığın hatâları “gizliyorum” zannetme: Değil yaptığını, kalbinde gizlediğini de bilen Hazret-i ALLAH’tan nasıl ve neyi gizleyeceksin?

Kalbinde gizlediğin yasak duygularını tatbik etmedikçe mesul değilsin. Güzel duygularını tatbike imkan bulamasan dahi, samîmiyetine göre icrâ etmiş gibi defterinde bulacaksın.

Bu durum iltimas değil, Hazret-i ALLAH’ın rahmetidir.

Sayfa Başına Dön   


 

 

ASHÂB-I ZÂHİR, ASHÂB-I BÂTIN

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Doğruyu getiren ve onu doğrulayanlar... İşte onlar ALLÂH’a karşı gelmekten sakınan müttakîlerdir.”

(Zümer Sûresi, 33)

Tevhit kelimesi birlemektir. Kelime-i tevhîd, tevhîd-i ef’âl, tevhîd-i sıfât, tevhîd-i zât diye, her şeyde ALLÂH’ın varlığını müşâhede etmek ve birlemektir. Doğruyu getiren Hazret-i Muhammed (s.a.v.) ve diğer peygamber efendi- lerimizdir. Peygamber efendilerimizin getirdiği emr-i ilâhîyi kabul edip doğrulayanlar, en son gelen Şerîat-i Muhammedî’ye de tâbi olanlar, Peygamber Efendimiz’in: “Ashâbım yıldızlara benzer. Hangisine tâbi olur iseniz sizi hakîkate götürür.”

Hadîs-i şeriflerinde ifâdesini bulan getirdiği nizâm-ı ilâhiyi acabasız kabul edenlerdir!

Ashâbı, zâhirî ashap, bâtinî ashap diye îzah etmek lâzımdır. Zâhirî ashabdan olan kabîle reisleri dahi zaman zaman kabîleleri ile birlikte asr-ı saâdette irtidat ettiler. Üç kabîle akıl ve mantıklarına, nefsânî duygularına put-perestlikleri daha uygun geldiği için küfürlerine geri döndüler. Mânevî ashâba gelince; onları

(ALLAH şefî kılsın) asr-ı saâdette mevcut olduğu gibi kıyâmete kadar da devam edecektir inşâ ALLAH! Bu manevi teşkilattan şüpheye düşmeyesin şüphe iman zafiyetinden doğar imanın şüphelisi imansızlıktır!

 

Manevi ashab; işte, “Evliyâ” nın bir anlamı da budur. Peygamber Efendimiz’le ünsiyeti olmayan evliyâ düşünü-lemez. İrşat yapamaz. Asr-ı saâdette münafıkların listesini Hazret-i Huzeyfe (r.a) Efendimiz’e Resûl-i Ekrem Efendimiz vermişti. Gizli tutmasını istemişti. Âmentü’ye îman edenler, peygamber efendilerimizin aralarında ayrılık görmezler. Hepsi ALLÂH’ın elçileri, nûr-u Muhammedî’yi taşıyan müslümanlar’dır. Zamâna göre, insanların kemalatlarına göre gönderilmiş rahmet-i ilâhîdirler. Aksini düşünmek îmanla bağdaşmaz. Onların tamamı müslüman olduğu gibi müttaki, ittika sahibi, mü’minlerdir ve onlara tâbi olanlar da mü’mindir, müslümandırlar.

Sayfa Başına Dön   


 

 

EHL-İ KİTÂB’A ÇAĞRI

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“De ki: Ey ehl-i kitap! Sizinle bizim aramızda anlamı eşit kelimeye geliniz. ALLAH’tan başkasına tapmayalım. Ona hiç bir şeyi eş tutmayalım ve ALLÂH’ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman: ‘Bizim müslüman olduğumuza şahitler olun’ deyiniz . ”

(Âl-i İmrân Sûresi, 64)

İslâmiyet doktrindir.

Semâvî din “ lâ ilâhe illallâh ”ı bozmadığı müddetçe kul müslümandır!

Sayfa Başına Dön   


 

 

MERHAMET-İ İLÂHÎYENİN
HUDÛDU YOKTUR

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“O vakit ALLAH’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın. Şâyet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet, bağışlanmaları için duâ et, işlerinde onlara danış. Artık, kararını verdiğin zaman da ALLÂH’a dayanıp güven. Çünkü, ALLAH kendisine sığınanları sever. ”

(Âl-i İmrân Sûresi, 159.)

 

Bu âyet-i celîlede, Peygamber Efendimiz’e, dolayısı ile cümle kullarına buyurulduğu gibi, rahmet-i ilâhîyi mülayemetle, incitmeden, enâniyete düşüp de karşındakini rencide etmeden anlatmanın, ALLÂH’ın rahmeti olduğunu beyanla, Hazret-i ALLAH insan mîzâcının okşanmaya daha müsâit yaratıldığını îzah ediyor!

Onları evvelâ sen affet, bağışlanmalarını dile! ”

Rahmeti ilâhiyenin zuhuru Merhamet-i ilâhîyi düşünebiliyor muyuz?

Bir kadın Pazar yerinde çocuğunu kaybetmişti. Nice sonra buldu. “ --Yavrum ” diye öğle bağrına bastı ki; bu olaya şahit olan Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz ashâbı ile çok duygulandılar. Fahr-i kâinat Efendimiz ashâbına sordular:

--Bu kadın çocuğunu ateşe atar mı?

--Hiç atar mı, ya Resulallah! Dediler.

Peygamber efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki:

--Allâh’ın rahmeti ve merhameti karşısında bu kadının merhameti zerre dahi olamaz! ”

Bu rahmet-i ilâhiye tecelli ederse inşa-ALLAH Cehennem memurlarına pek iş düşmeyecek,. Bu abd-i âciz rahmet-i ilâhiyeden bahsederken: “ Siz böyle anlatır iseniz, ibâdet ve tâat zahmetine kimse iltifat etmez ” diyenler oldu ve daha çokda olabilirler. İşte, bu türlü düşünen ilimden Rabbımın sonsuz rahmetine sığınırım. Bunlara benzer düşüncenden kurtulmak istiyorsan, ilme’l-yakîn yetmiyor; ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn yaşa. Bunun ismi Hazret-i Kur’ân’a uygun tasavvufu kabul edip yaşamaktır. Nâ-ehlin hareketlerine bakıp da hüküm vermeye kalkışma. Şunu bil ki bu tertîb-i ilâhîdir. ALLÂH’ın vazîfelen­dirdiği, verâset-i enbiyâ olan “Evliyâ” ya “dost” demek nasıl îzah edilir. Daha geniş açmak kısmet olur, inşa-ALLAH.

Aynı konuyu mükerrer olarak tekrarlamaya mecbur oluyorum. Sebebi ise Mâide Sûresi, 51. âyete yanlış mânâ verilerek Ümmet-i Muhammed’i haklı olarak düşman gördüler. Hala devam ediyor.

Bazan “diyalog yapacağız” deseler de inanma. Diyalog nerde, biz neredeyiz.. Hala aldığımız dini tedrisat ile bağdaşmayan bir hal.. Şunu iyi bilelim ki, geç olsa da İslam’ın gereği milletler arası diyalog sağlanacak.

Şeriat-ı Muhammedîden gayrısının diyalog olmasa da buna ihtiyaçları yok. Biz Muhammedilerin var. Zoraki değil,

Mana ilmimizle idrak edelim. Zamanı geçirmeyelim, inşâ ALLAH!

Sayfa Başına Dön   


 

 

HZ. EBÛ BEKİR’İN DUÂSI

 

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

ALLAH kimi doğru yola iletmek isterse onun göğsünü İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun göğsünü daraltır ve göğe çıkıyormuş gibi meşakketlendirir. ALLAH inanmayanların üstüne işte böyle murdarlık indirir.”

(En’âm Sûresi, 125)

 

Şerîat-i Muhammedî’ye tâbi olan mübârek kardeşim, bu âyet-i kerîmeyi iyi anla ve düşün. Ki, nefsine fırsat verip de enâniyete düşmeyesin. Cüz’î irâdeni bil. ALLÂH’a hamdet, şükret. Başkalarını hakir görüp “gavur, kâfir” diye dışlamaya kalkışma. Merhametli ol ki, gayretullâh’a dokunmayasın. Peygamber Efendimiz, insanların affını dilerken, ehl-i kitapla anlaşma yaparken kasdi ALLÂH’ın emirlerine muhâlefet mi idi? Hâşâ, Ebû Bekir Sıddık (r.a.) “Yâ Rabbi! Âsî kullarının yerine cehennemine beni at; vücûdumu büyüt, başka kullarına yer kalmasın” derken, ALLÂH’ın merhamet sıfatının tecellî ettiği şahsiyetlerin bu türden meziyetlerini, ve nasıl bir îmanla yaşadıklarını araştırmıyoruz. Niçin?

Kesinlikle bilesin ki: Hazret-i ALLAH kullarını affetmek için sonsuz bahâneler halketmiş. İşte dünyâ, menduhtur, en güzel kazanç yeridir. İnananlar için rahmet-i ilâhî nâ-mütenâhîdir. Şakîler de rahmet-i ilâhîden ümitle yaşarlar. Haddi aşma. Yer ehline merhamet et ki, gök ehli de sana merhamet etsin. Hazret-i Kur’ân’ı, dîn-i İslâm’ı ezâ gibi gösterme.küllü rahmettir!

Habîbim! Biz sana Kur’ân’ı ezâ olsun diye göndermedik.” buyurdu, Hazret-i ALLAH (c.c.).

Geçmişe hürmetkârız. ALLAH makamlarını âlî kılsın. İstikbal ALLÂH’a mâlum.

Hal bu dem. Günü yaşamayı bil. ALLÂH’ın emrini yaşamak için asrı tân etme. Asrın birbirinden farkı mânâ yönünden yoktur. Maddede dâimâ değişiklik arz eder. Bu bakımdan içtihat her zaman gereklidir. Çünkü dün, bugün değil, yarın hiç değil, hal bugündür. Günü yaşa.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurdular ki: “Ümmetim geçmiş zamâna göre değil, yaşayacakları zamâna göre hazırlansınlar.”

 Hazret-i Ali (r.a.) buyurdular ki: “ Evlatlarınızı yaşadığınız zamâna göre değil, onların yaşayacakları zamâna göre yetiştiriniz. ”

ALLÂH’ın rahmeti her zaman mevcuttur. Nasiplisi bulur. Gâfil olma.

Hikmet mü’minin kayıp malıdır. Nerede bulur ise alsın ” buyurdu, Hazret-i Peygamber Efendimiz (s.a.v.)!

Dikkat! Haramiyeti kesin olmayan, her gördüğün beni Adem’e yararlı medeniyyete ve teknolojiye uyumlu ama sana uygun gelmiyor, neden? “ neûzü billah ” diyerek karşı çıkıyorsun! Bilgide ve manevi tedrisatta yeterli olmadığını aldığın ilmin yaşadığın zamanla uyum sağlamadığını asrın içtihadına ilgisiz kaldığının ilmininde bu yönlü zaafını göstermiyor mu? Gülünç oluyorsun.

Muâsır millet olmaya Şerîat-ı Muhammedî engel olmadığı gibi, gelecek yeniliklere de müsaittir. Her nedense gerçeği gösteremedik. Lutfedilen rahmet-i ilâhîyi idrak, ederek zamâna göre yetişmiş, aydın zümreye “ Bugün İslam nedir, nasıl yaşanır? ” örnek yaşantımızla gösterelim de sonra anlatalım!

Sayfa Başına Dön   


 

 

BUGÜNKÜ NESİL GERÇEĞİ DÜNE NAZARAN DAHA İYİ ANLAYACAK KABİLİYETTEDİRLER. ZAMANA GÖRE BİLGİ EDİNDİKLERİ İNKAR EDİLMEZ DİNİ BİLGİLERİNİ DE HZ. ALLAH’IN KUR’ÂN-I KERİM’DE BİLDİRİSİNE BEŞERİ KATKI KATMADAN ANLATALIM. ANLATSA İDİK İNANCIM ODUR Kİ CEMİ İNSANLAR İYİ ANLAYACAKLARDI. BUNDAN ŞÜPHEN OLMASIN!

 

 

ÖRNEK Mİ: İNGİLİZCE VE ALMANCA, İSLÂM NEDİR? HZ. ALLAH’IN BİLDİRDİĞİ GİBİ EMR-İ İLÂHİYE BEŞER KELÂMINI KARIŞTIRMADAN, BENİ ADEM’İN BU HUSUSTA BİLGİSİNİN HUDUDUNU GÖSTERİYOR HZ. ALLAH.

VE BUYURUYOR Kİ:

VARLIĞIMI KABUL EDEN KULAMA MÜSLÜMAN DİYECEKSİN. GAYRISI ÖLÇÜ ZATIMA MAHSUSTUR. ”

NUH PEYGAMBER DİLİNDEN: “ BANA MÜSLÜMAN­LARDAN OLMAK EMROLUNDU ”

(Yunus Suresi, 72)

BABANIZ İBRAHİM’İN DİNİNE UYUNUZ Kİ O SİZE DAHA ÖNCE MÜSLÜMANLAR ADINI VERMİŞTİ. ”

(Hac Suresi, 78)

OĞULLARIM ALLAH HER HALDE SİZİN İÇİN TABİ OLACAĞINIZ DİNİ SEÇTİ, ÖĞLE İSE YALNIZ VE ANCAK MÜSLÜMAN OLARAK ÖLÜNÜZ. ”

(Bakara Suresi, 132)

“BENİM ARKAMDAN KİME İBADET EDECEK-SİNİZ? SENİN ALLAH’IN VE ATALARIN İBRAHİM, İSMAİL VE İSHAK’IN TANRISI OLAN TEK ALLAH’A İBADET EDERİZ VE ONA BOYUN EĞEN MÜSLÜMANLARIZ.”

(Bakara Suresi, 133-134)

ALLAH KATINDA DİN İSLÂMDIR. ”

(Al-i İmran, 18)

BU EMR-İ İLÂHİLERİ TÜRKÇE, İNGİLİZCE VE ALMANCA CD ve VCD’LER İLE DÜNYAYA İLÂN ETTİK.

ALLAH’A İNANIYORSAN MÜSLÜMANSIN! MÜSLÜ­MANLARSA KARDEŞDİRLER!

 

ÖZET OLARAK:

ALLAH ELÇİSİ PEYGAMBERİNİN GETİRDİĞİ ŞERİATIYLA YÜKÜMLÜ KILINDIĞINI İDRAK EDEREK YAŞIYOR İSEN MÜTTAKİ VE MÜ’MİNSİN, DİYE GERÇEĞİ 21’İNCİ ASIRDA YAŞAYAN MÜSLÜMAN İKEN, MÜSLÜMAN OLDUĞUNU BİLEMEYEN CÜMLE EHL-İ KİTABA DUYURMAYA VE ANLATMAYA ÇALIŞTIK!

RABBIM CÜMLE ALLAHI BİLEN KULLARINA ANLAYIŞ VE BU GERÇEĞİ ANLAMAYI İHSAN ETSİN! BU GERÇEĞİ ANLAYAN BÜYÜK ALMAN ŞAİRİ VE DÜŞÜNÜRÜ GOETHE:

İSLÂMİYET EĞER TANRIYA TESLİMİYET DEMEKSE, HEPİMİZ İSLÂMİYETTE YAŞAYIP ÖLÜYORUZ. ”

İSLÂM VE İNSANLIĞIN GELECEĞİ ADLI KİTABIN YAZARI ROGER GARAUDY:

İSLÂM HAZRET-İ MUHAMMED’İN ANLATIP AÇIKLAMASI İLE ORTAYA ÇIKMIŞ YENİ BİR DİN DEĞİL, ALLAH DA SADECE MÜSLÜMANLARA ÖZGÜ ÖZEL BİR TANRI DEĞİLDİR! ”

CÜMLE İNSANLAR BU TERTİB-İ İLÂHİYİ ER GEÇ ANLAYACAKLAR. NE ZAMAN? BEŞ DUYGUNUN ÖTESİNE YÖNELDİKLERİ ZAMAN, BEDEVİLİKTEN KURTULUP MEDENİ OLDUKLARI ZAMAN!.

BELİRLİ ŞAHSİYETLERE, DEVLET ADAM-LARINA GÖNDERDİK. DEVLET BÜYÜKLERİNDEN, BAŞBAKAN­LARDAN BÜYÜK ELÇİLİKLERDEN, DÜNYA KÜTÜPHANE­LERİNDEN RESMİ KİMLİK-LERİNİ TAŞIYAN ÖVGÜLÜ TEŞEKKÜRLERİNİ ALDIK. BU TEŞEKKÜRLERİ VAKIFTA SERGİ YAPMAYI DÜŞÜNÜYORUM!

MUHAMMEDİLERDEN DE GELİR İSE İNŞA-ALLAH BEKLİYORUM. (Abd-i aciz)

Bu kitapçıkda sergileyecektim amma hacmi müsait değil, bir kaçını belki.

Biz o bilgilerine uygun, eşdeğer Din-i İslam’ı, Şeriat-ı Muhammediyeyi anlatamadık. yaşantımızda da göstere-medik. Lütfen, enaniyet etiketini nazara almadan, kendi noksanlıklarımızı görmeye çalışalım. Evvelâ kendi aramızda diyalog kuralım. Daha açık söyleyeyim: Devletimizle diyalog; Hükümetimizle diyalog; Ordumuzla diyalog; milletimizle diyalog kuralım. Zor değil!

ALLAH’ı bilmek müslüman olmanın özüdür. Hazret-i ALLAH’ın Kur’ân’da bildirisi “La ilahe illallah” diyor ise beşerin başka ölçüsü yok HZ.ALLAH ın bildirisine göre o kişiye Müslüman demek mecburiyetindesin

HZ ALLAHın ölçüsüne karışma. “ İslamın şartı beş ” diye yersiz ahkam keserek, iman ve ihlas için ihsan edilen rahmet-i ilahiyeden henüz bir şey bilemeyen kişinin “müslümanım” deme şerefini elinden almaya kalkışmaz isek, cemi diyalog kendiliğinden oluşur! Yeterki, o değerlere de müslüman olduğunu, dini terimlerle anlatalım.

Bu gerçeğe bugün dünden daha çok muhtacız. ALLAH geçmiş günahlarımızı af etsin!.

Sayfa Başına Dön   


 

 

BAHTİYAR İNSAN: HADDİNİ BİL!

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbın dileseydi onu da yapamazlardı. Artık onları uydurdukları şeylerle baş başa bırak. ”

(En’âm Sûresi, 112)

 

Bu tertîb-i ilâhî yersiz değil, hikmettir. ALLÂHU TEÂLÂ Hazretlerini zulümden tenzih ederim. Düşünce ve hislerin bundan öte gitmiyorsa ki gitmez tazarru ve niyâzı bırakma.

Yegâne güç ALLÂH’a mahsustur.

Bir âyet-i celîlede “ istersek biz açarız ” buyuran Rabbımızın rahmeti sonsuzdur. Ümidini kesme.

Rahmet-i ilâhîye nâil olmuş bahtiyar insan,

haddini bil. Havf u recâ üzere ol.

Başkalarına tepeden bakma, kimseyi hakir görme.

Onun yerinde sen olabilirdin.

Rahmet-i ilâhîye vesîle olan sebeplerden uzaklaşma.

Samîmi ol, hakiykatı bulursun!

 

Âlemin Hâlik’ı birdir;

Neden bâzısı kâfirdir?

Bu ne hikmet, bu ne sırdır?

Bilen gelsin bu meydâna ”

diyen Niyâzî Mısrî’yi dinle, biliyor isen meydana gel.


Sayfa Başına Dön   

 

NE KADAR SAÇMA BİR SÖZ:
“ALLAH İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ ”

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Sen o mutlak gâlib ve engin merhamet sâhibine güvenip dayan. O ki, kalktığın zaman seni görür; secde edenler arasında dolaşmanı da. Çünkü, her şeyi işiten, her şeyi bilen O’dur ”

(Şuarâ Sûresi, 217-220)

 

Şirk’in her türlüsünden kaçınasın. Kuvvet ve kudret ALLÂH’a mahsustur. Âciz mahlûkata ALLAH’a ait olan gücü mâletmeyesin, yegâne mutasarrıf Hazret-i ALLAH’dır.

Vermeyi murat etmedi ise kimin almaya gücü yeter? Peygamber Efendilerimizin dahi tasarrufatları hudutludur. Yegane tasarruf ALLÂH’a mahsustur.

Her şeyi sebepleriyle halk edip bu âlemi biz yarattık. Ey insan! Sen tanzim edeceksin. ” buyurmadı mı? Bu tertîb-i ilâhîden nasipsiz mi yaşıyorsun? Yoksa “ ALLAH ile kul arasına girilmez ” diyerek kendi iman zafiyetine başkalarını da ortak etmeye mi kalkışıyorsun?

Hakikat nedir? bilmeden mana tahribatı yaptığının farkında mısın?! Elbette değilsin! Çünkü imanın öldükten sonra tekrar dirileceğine inanmaya yetmiyor. Kulu ALLAH’a eşit mi görüyorsun?

Değil, diyorsan arayı nereden buluyorsun? O söz karı koca için, iki arkadaş için, birbirine eşit ve benzerleri için söylenir. Haddini bil!

Hoş, senin bildirin mana ilminin zevkini almış bahtiyarlarda birşey değiştirmiyor, amma din garibanlarının hakiykata giden yollarını tıkıyorsun! Huzur-u ilahide bu garibanların elinden yakanı nasıl kurtaracaksın?

Siz onlara ölü demeyin onlar diridirler fakat siz bilmezsiniz ” buyurmadı mı Hazret-i ALLAH?! Görüldü ki, bu bilgin insanları gerçeklerden uzak kıldı. Senin bu fikrine uyanları hakiykat dışı bıraktın. Dünyasını değişenlerden kim olur ise olsun farketmez Enbiya, Evliya, Veli, Mü’min, Müslim, Şüheda…

ALLAH’ın bu seçkin kullarının da senin ilminde, yol büyüklerinin de bir anlamı yok mu?!

Bu çarpık zihniyetin etkisi ile dünyada hemcinsine karşı sevgi, muhabbet, küçüğüne karşı sevgi, büyüğüne karşı saygı yok edildi. Anlıyormusun. Ne kadar menfi yol göstersen de, tabir caizse “ maymun gözünü açtı. ”

Örnek mi? Bu millet,mana büyüklerini gün geçtikce daha iyi tanıdığını yaşantıları ile gösteriyor!

Rabbıma sonsuz hamdolsun! İnanmaz isen ramazanda evliya türbelerine bir zahmet bakıver…

Belki bakarsınki, oradaki evliyasına geriden nazar etti, diye, mana hidayeti zatına da oluverir!

 


Sayfa Başına Dön   

 

KABİR HAYATINA İNANMAYANLARA HAZRET-İ ALLAH DİYOR, DİKKAT:

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

EY İMAN EDENLER! ALLAH’IN KENDİ-LERİNE GAZAPLANDIĞI TOPLULUĞA TABİ OLMAYIN Kİ ONLAR KAFİRLERİN KABİR EHLİN-DEN ÜMİT KESTİKLERİ GİBİ AHİRETTEN DE ÜMİT KESMİŞLERDİR .”

(Mümtahine Suresi, 13)

 

Dünyada rahmet-i ilahiyenin zuhuruna vesile olan vücudda, hatta zuhur mercii muhitde, yevmü’l-kıyame her an gene rahmet-i ilahi az da olsa vardır.

O yerden imanlı insanlar her an ruhi haz duyarlar.

Hazret-i ALLAH verdiğini muvakkat vermez. Aynı değildir, feridir; amma vardır!

21’inci asırda hakiykatı yaşantımızla gösterebilse idik, Cihanşümul olan Hazret-i Kur’ân ehl-i kitabın îmanlıları arasında dışlanmazdı!

Toptan onlara “ kâfir ve gavur ” diye hakaret etmese idik inancım odur ki, çoklarının Şerîat-i Muhammedî’yi kabul etmemelerine sebeb kalmayacaktı!

Fütûhât devrinde Şerîat-i Muhammedîyeyi hangi silahla Endülüs’lere kadar götürdüler?

O gün İslâm’ı nasıl görüyorlar nasıl gösteriyorlardı?

Bugünkü nesil daha anlayışlı, daha kültürlü; gerçekleri niçin anlatamıyoruz? Zamanı yaşantımızla niçin örnek olamıyoruz?


Sayfa Başına Dön   

 

TASAVVUFU YANLIŞ ÖĞRETİYORLAR

 

 

 

21’inci asırda dahi HZ. ALLAH’a iman eden insanların mistik yaşantı hayrânı iken, bizler ne yazık Şerîat-ı Muhammedî’den ayrı olmayan tasavvufu umursama-dığımızdan hakikat garibi, nâ-ehil ellere bıraktık ve dînî tedrîsat gören okullarımızda Hint ve Yunan felsefelerini tasavvuf diye okuttuk ve hâlâ okutuyoruz!

Muhammedi şeriatının tasavvufunu anlatırken hiçbir şeriatta olmayan “ bir lokma, bir hırka ” veya servet ve teknoloji düşmanlığından öte gitmeyen bir tasavvuf sergiledik. Akl-ı selim olan kişinin kabul edemeyeceği bir şekil verdik. Şeriat ve çağ dışı cehaletin ürünü olan bu zihniyet müşteri bulamadı!            

Kevnî hakîkatlerle iktifâ edip, dînî hakîkatleri de yalnız akıl ölçüleriyle ölçeceğini zanneden kişinin, iyi bilmesi gerekir ki, vahiy yolu ile gelen emr-i ilâhîyeyi küll olarak ölçmeye hangi akıl yetkilidir?. Peygamber efendilerimizin bir sıfatı da en akıllı iken, vahiyle gelen ilâhî emirleri kül olarak ölçmeye muktedir yaratılmadılar. Peygamber efendilerimize vahiy yolu ile gelen emr-i ilâhîleri akıl yolu ile halledeceğini zannedenler, akılcı dinden öte gidemeyip, bilmeden aklı ilahlaştırıp, nakli akıllaştırarak, nefsin ürettiği dîni, nefse çok câzip getirdiler.

Put-perestliğe meylin anlamı budur. Peygamber Efendimiz hayatta iken üç kabîle reisinin Şerîat-i Muhammedî’ye tâbi olmuşken, İslam’dan irtidat ederek kabîlesi ile tekrar put-perestliğe dönmesi gelen vahiyleri aklına mantığına uyduramadığı için değil mi?

ALLÂH’ın sonsuz afv-u mağfiretini Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’in:

Zorlaştırmayın kolaylaştırın, daraltmayın genişletin, ikrah ettirmeyin sevdirin ”

Buyurmasını dînde katı kurallardan başka mana tedrisatı görmeyen bilge kişi, Hazret-i ALLAH’ın rahmet sıfatından habersiz, ilmi öz olarak cehennemden başka sermaye edinmemiş, bilmediği şeyden ne diye bahsetsin ki?!… Başka sermayesi yok ne yapsın?..

Dua ediyoruz, ALLAH ilimlerini âlî kılsın, diye. Bir vârisü’n-Nebî’yi, nedîm-i ilâhîyi kabul edemedik-lerinden, ilim dağarcıklarında evliyâya yer bulamamışlardır. “ Dost ” demekle rahmet-i ilâhîyi dışlamışlardır. ALLAH ilimlerini nafi, amellerini de salih eylesin!

İlmi ve irfânı akılcılıktan öte gitmeyen, tasavvufsuz yaşanan İslâmî terbiyenin, bu çarpık metot devam ettiği müddetçe toplumlar arasındaki düşmanlıkların, yok olmak şöyle dursun, azalacağını ümit edebiliyor muyuz? Lütfen Kur’ân ışığında iyi tefekkür edelim. Buna rağmen cümle İslam âleminde, hâsseten Türkiye Cumhûriyeti’nde daha fazla tasavvufu yaşamak arzusu görülüyor!

Medyada yayınlanan dînî yayınların ekserîsi tasavvufî anlam taşıyor; günümüzün ihtiyaç duyduğu mânâda olmasa da. Müteşekkiriz.

Şeriat-ı Muhammedî dört esasla mütâlaa edilir. İlm-i fıkıh, ilm-i kelam, ahlak, tasavvuf.

Fıkhın kolları vardır: Mezhepler. Tasavvufun kolları vardır: Tarîkatlar. Mezhep ve tarîkat mensuplarının yaşantılarının hakiykate uygun olması gerekirken, akılcı olup, nakli de akla uydurmaya çalışan, yol kesicilerin çarpık fikirlerine nasıl iltifat ederler?.

Bugün İslam toplumlarının hâli iç açıcı olmayıp biri birlerine karşı hasmâne tavırlarının olduğunu inkar edebilir miyiz?

Şu halde hiç bir te’sir altında kalmayarak ALLÂHU TEALA VE TEKADDES HAZRETLERİ ’nin lütf-u ihsânı olan Hazret-i Kur’ân’ı olduğu gibi, Kur’ân’ın rûhuna uygun hadîs-i şeriflerden uzaklaşmayarak, dîn-i İslâm’a ne kadar hizmetkar olduğumuzu söyleyebilir miyiz?

Hazret-i Kur’ân’da beyan edilen:

Biz peygamberlere bir şerîat ve bir de tarîk verdik ” buyurmasını na-ehle nasıl îzah ederiz?

Vahşi tarikler hiç bir zaman gerçeğin ölçüsü olamaz. Herhangi bir kişinin bilgisiz yaşayışı İslâm’ın ölçüsü olamadığı gibi.

İlm-i verâseti nasıl dışlar nefsin? Hazzına ve uydurmalarındaki nefsani duygunla kendini göstermek için, ya hurâfe ve bidatlara kaçarak dîn-i İslâm’ı yaşanamayacak hâle getirecek veyâhut şer’î hükümleri dışlayıp “ avâmın takdîrini kazanıyorum ” zannına kapılacaksın! Ehlî tarîk şerîat-i Muhammedî’den yani edille-yi şer’iyeden uzak olursa vahşî tarîktir!

Şöyle ki; tarîkat şerîattır, mârifet şerîattır, hakîkat gene şerîattır. Öyle bir ilim öğrendin ki, şeriatı ile yükümlü kılındığın Peygamber efendimizin ilmi dışında olurmu, düşünebiliyor musun? İlim olsun, irâde olsun, talep olsun Hazret-i Resûlullâh’ın getirdiğine uygun olmalıdır!

İRADEDEN YÜZ ÇEVİRİP MÜCERRET İLMİ İSTEYEN KELÂMCILAR; İLİMDEN VAZ GEÇİP YALNIZ İRADEYİ TALEP EDEN BAZI TASAVVUF-CULAR; HAZRET-İ RESULULLAH (S.A.V.) EFENDİMİZİN GETİRDİĞİNE AYKIRI İRADE VE İLMİ İSTEYEN BAZI BİD’AT ERBABI; ALLAHU TEÂLÂ’IN VARLIĞINI KABUL EDİP ŞERİATI İLE YÜKÜMLÜ OLDUĞU PEYGAMBER EFENDİLE-RİMİZİN GETİRDİĞİ ŞERİATI KABUL EDEMEYEN FELSEFE­CİLERİN DALALETTE OLDUKLARINI GERÇEK İLİM SAHİPLERİNİN İNKÂR ETMESİ MÜMKÜN MÜ?

Osmanlı zamânında “ Turuk-ı aliyyede vazifeli olduğunu iddia edenlerden ” Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz’e kadar dayanan bir silsile-yi merâtibe ve iz-ni icâzete sâhip olması gerekirdi, yok ise sahte olduğu tebeyyün ederdi! HZ. ALLAH bilirya bu zamanda, bu meziyetlere sâhip kaç meşâyıh çıkar?

 


  Sayfa Başına Dön 

 

YOLUMUZ

 

 

 

Büyük şeyh efendimiz Kahramanmaraşlı Seyyid Ali Sezâi Efendi’nin (makamları cennet olsun) Sultan Reşat Hazretleri’nin tasdik ettiği, dergâh açmaya, ayin yapmaya müsâde ettiği, tuğralı izn-i icâzet-nâmesi mahfuzdur.

Hakkında birinci kanalda da gösterilen, Diyânet İşleri Başkanlığı’nın katkıları ile, “ Sâhibini Arayan Madalya ” adıyla bir film de yapılmıştır..

Kahramanmaraş’ın kurtuluşundaki hizmetinden dolayı mânevî şahsı madalya ile ödüllendirilen Seyyid Ali Sezâi Kurtaran’ın Kâdirî, Rufâî, Nakşî tarîkından izn-i icâzetleri vardır ve askeriyenin de tasdîki mevcuttur!

 

Tekrarlı olsa da lüzumludur: Bir dervişin bir şeyhi vardır!

Dervişe irşat vazifesi verildikte izn-i icâzetini aldıktan sonra başka şeyh efendilere verilen makam ve hallerden de istifâde ettirilir. Tertîb-i ilâhîde ayrılık yoktur. “ Küllü tarikin vahidün. ” Cümle tariklerin kökü Peygamberindedir. Ayrı görenler hatâ ederler... Yalnız terbiye usulleri ayrı ayrıdır.

Derviş şeyhine bey’at ettikten sonra mürşidinin terbiye tarzına kimse müdâhale edemez. Ederse, dervişin mânâsını öldürür. İnsanın dünyâya gelişine bir babayı vesîle kıldığı gibi, ebedî hayâta gidişinde de o mânevî bir babaya, ALLÂH’ın vazîfelendirdiği, irşâda me’mur, mîzâcına ters düşmeyen, tertip ve tanzîm-i ilâhî bir babaya muhtaçtır. İki olmaz. Olur ise “ tarîkat pici ” olur.

Gerçeği arayanlara Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “ Dünyâya çocuklar İslam fıtratı üzere gelirler. Terbiyeye muhtaçtır. Terbiyecisi ne ise onu öyle yetiştirir .”

Tertib ve tanzim-i ilâhiler ezel-i ervahla ilgilidir.

HZ. ALLAH’IN YED-İ KUDRETİNDEDİR!

Ezel-i ervah’da tertip edilmiş olup, kulun isteği ve iradesi o yönlü zuhur eder kulun iradesi HZ. ALLAH’IN YEDİNDEDİR!

İşte, kul bu tanzîm-i ilâhîyi hissedememişse, böyle vazîfeli kişilere rûhen bir yakınlık duyamıyorsa, istihâre yapar. Hazret-i ALLÂH’a sorar. İstihâre mânevî bir mürâcaat usûlüdür, Hazret-i Resûlulah (s.a.v.) Efendimiz istihâreyi, ashâbına sûre ezberletir, gibi önem vererek tavsiye ederdi. Bâzı yol kesicilerin uydurdukları, “ ben gördüm ” laflarına kanmayasın. “ Beyaz gördüm, yeşil gördüm ” gibi de değil.

Aldanma... Mürâcaatı sen yaptın, cevâbını sen alacaksın, inşallah. İleri sayfalarda tasavvufî istihâreyi târif edeceğim. Bu yolun eşkıyâlarından sakın. Gerçek budur: istiharem “ Çıkmadı ” diye mürâcaatını kesmeyeceksin. Kısmetinde var ise mutlakâ cevâbını alırsın!

Kayınpederim Hacı Mustafa Efendi’nin hayatta bir kızından başka evlâdı yoktur. “ --Postu dürdüm, gidiyorum; makam halîfe vermedi ” diye üzülerek giden Şeyh Efendi’nin makâmı cennet olsun. “ Vermedi Ma’but, ne yapsın Sultan Mahmut?! ”

Ne sebepden bilmiyorum; Ma’but isterse vermesin, Şeyh Efendi üzülerek o bir aleme gide dursun,

Sebep ne olur ise olsun dâimâ şeyh olma hayali ile yaşayanlar şeyhinin olümünü mirasa konan azgın evlât misali gece gündüz bekleyenler: hayâlinden hiç çıkaramayan menfaatı dünya fakat mana sahtekarları kişilerce Şeyh Efendinin yeri hemen doldurulur. Bu hakka dâir rüyâlar görürler. Rüyâlarında hırkalar giyerler, icâzetlerine hayâlî mühürler bastırırlar:

KORK ALLAHDAN KORKMAYANDAN. ”

Netîce îtibâriyle, nefsânî hislerinin esiri olanlar: Her şey ALLÂH’ın yed-i kudretindedir. Bu rumuzu bilmeyerek “ ben daha iyi yaparım ” diye kendiliğinden meydâna çıkanlar, katılık ve hurâfeden başka ne getireceklerdi? Eğer evliyânın ne anlam taşıdığını bilselerdi cür’et edemezlerdi. Ama tekrar ediyorum: Kur’ân-ı Azîmü’ş-şân’da Hazret-i ALLAH, hayli sûrelerde “ Peygamber Efendilerimizden sonra vârisü’l-enbiyâ olan evliyâya tâbi olunuz ” buyurmaktadır. Daha evvelki evliyâlar, sizden evvelki şerîatların evliyâsıdır. Siz tâbi olduğunuz şerîattan yetişmiş olan evliyâya bey’at ediniz. Eğer bilmiyorsanız, daha evvel belirtildiği gibi istihâre yapınız. Cevâbını açıkça alana kadar tazarru ve niyâzı bırakmayınız.

EVLİYA PEYGAMBERİMİZ EFENDİLERİMİZ      GİBİ MASUM DEĞİLLERDİR.

Ama yaratılışları tertîb-i ilâhîdir. Ezel-i ervahla ilgili olup, dünyâda kul illâ çalışmakla elde edemez!

İnsan sây-i gayreti ile sâlih kişi olur, makâmı velâyete çıkar, velî olur ama peygamber ve evliyâ olamaz.

Bu vazifeler tertibi ve tanzimi ilâhiyedir!

Kâmil doğarmış, ehl-i Hak,

Doğmadan evvel anası.

Peygamber efendilerimiz, kendilerinden sonraki peygamberi seçmeye salâhiyetleri olmadığı gibi, evliyâların da kendilerinden sonra evliyâ seçmeye salâhiyetleri yoktur!

Eğer buna rağmen lâyık gördüğü bir kişiye ALLAH emretmediği halde hilâfet verir ise, hilâfet verdiği şahsın vefat edene kadar işlediği yanlışlıklardan vazîfelendiren zat sorumludur. O bakımdan hiçbir meşâyıh bu türlü mesûliyeti almak istemez.

Niçin alsın? ALLÂH’ın vermediğini vermeye muktedir mi?

 Âciz insan, sorumluluğu idrak edemeyen insan, (ALLAH affetsin). Na ehlin Yaptığı tahrîbatları saymaya beşer ilmi kâfi değil. ALLÂH’a mahsus olan varlığı kendinde gören, enâniyetten kurtulamayanlara yazıklar olsun!

Bu îzâhımı ancak izn-i icâzet sâhibi şeyh efendiler anlar. ALLAH adetlerini artırsın. Makamlarını âlî kılsın. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) vazîfesini tebliğ ettiği zaman müşrikler demediler mi?:

Vazîfe yetim Muhammed’e mi kaldı, falana filana gelse idi biz kabul etmez miydik?”

Nasipsizler... Güç ve kuvvetin ALLÂH’ın olduğunu bilmeyenler az mıdır?

Şunu da anlatmadan geçemiyeceğim: Vazife istenmez. Verilirse red edilmez!

Dergahta “vazife” derece demek değildir. Derece, kulun iman ihlas ve samimiyetiyle elde edilir. Vazife ise dervişin kabiliyetine göre, yoluna hizmet etmesi içindir. Bazı vazifeler şeyhinin layık görmesi ile verilir. Dervişin gördüğü açık rüyyaları da şeyhini ikna eder. Tekrar ediyorum: Bu vazifeler dereceye tesir etmezler. Samimiyeti ve ihlasına göre manen okşanır. Samimi icraatlarından elbet manevi taltif görür. Şeyh efendiler lüzumuna binaen, her türlü vazife vermeye selahiyetlidirler. Verdiği vazifelinin dünya ve ahiret mesuliyyeti vazife veren şeyh efendiye aittir. Sorumludur. Bu bakımdan “ hilafet ” gibi vazifelere hiçbir şeyh bu mesuliyeti yüklenme saflığına tevessül etmez. Ezel-i ervahtaki tanzim-i ilahiyenin zuhurunu, bi-zatihi Hazret-i ALLAH’ın emrini bekler!

BU MEVZUDA DERVİŞİN GÖRGÜSÜ ŞEYHİNİ MECBUR KILMAZ. ŞEYHİNE Bİ-ZATİHİ VERİLEN EMİR MUTEBERDİR. EHL-İ HAL BİR ZAT BUYURMUŞLAR Kİ:

“VARDIĞI HER MENZİLDE SOFRA BEKLEMEYEN KİŞİNİN AYAĞINI ÖPERİM.”

DEMEK BÖYLESİ GÜÇ BULUNUR. BU TÜRLÜ ENANİYETTEN RABBIM MUHİP KULLARINI KORUSUN!

 


Sayfa Başına Dön   

 

“BİLMİYORSANIZ
EHL-İ ZİKİR’DEN SORUNUZ”

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Bilmiyorsanız zikir ehline sorunuz. ”

(Nahl Sûresi, 43)

 

Bâzı müfessir efendilerimiz şöyle tefsir etmişler: “ Biz melâikeden ve kadından Peygamber göndermedik. Eğer bilmiyorsanız erbâb-ı zikirden sorunuz. ”

Hazret-i ALLAH bu sûre-yi celîlede kullarına, herkesin ölçemeyeceği bir tertîb-i ilâhîyi gösteriyor: Bu tertîb-i ilâhîyi yeteri kadar bilemezsiniz. Siz bilmediklerinizi erbâb-ı zikirden sorunuz. Bu türlü ilmin sâhibidir onlar. “ Âlimler anlar ” diye meal ve tefsir olarak da mânâsı doğru, fakat îzah edilmesi lâzım. İlim ALLÂH’ı bilmektir. ALLÂH’ı en çok peygamber efendilerimiz bilir, evliyâlar, velîler, mü’minler ve sâlih kulların bilişleri kademe kademe ve derece derecedir.

Peygamber Efendimiz: “ En çok ALLÂH’ı bileniniz benim ” buyurmadı mı? Belirtilen erbâb-ı zikir mürşittir; eşittir âlim. Ama nasıl âlim: Verâset yoluyla âlim. İnsan her türlü sâhada neye çalıştı, ne öğrendi ise o bildiğinin âlimidir, bilmediği çok şeylerin de câhilidir. Evliyâyı kabul etmeyen ilim sâhipleri ki, kevn den ileri gitmeyen, ilme’l-yakîn bilenler, yeterli değildir. Ayne’l-yakın, hakka’l-yakîn gerekli olup, mana ilmi ilm-i verâsettir. Diraset ilmi de ilimdir, amma mananın özüne gariptir!

Onlar iyi bilirler ki, makâm-ı velâyet yalnız erkekler içindir. İmâmetlik de böyledir. Kadın ve melâikeden imam olmaz. Akâidde geniş îzâhı vardır.

Yeryüzünde halîfemi yaratacağım hitâbı.”

Âdem aleyhi’s-selam ve zürriyetinden gelecek olan erkeklere mahsustur. Vârisü’l-enbiyâ, evliyâ insanların irâdesine bağlı olmayıp, tamâmen ALLÂH’ın (c.c.) tertip ve tanzîmidir. Ezel-i ervahla ilgili olup, insanlar sây-i gayreti ile velî olur, makâm-ı velâyete çıkar.

Bu hususta, Gavs-ı Âzam Seyyid Abdulkâdir Geylânî Hazretlerinin beyânı şöyle:

Kişi ALLÂH’ın mü’min ismi aynasında kendini görür. Bu ayna zâhirî aynaya benzemez. Yapacağın hareketler bu aynada değişmez.”

Maddedeki sırlı ayna gibi değil. Makâm-ı velâyete çıkan kişinin irşatla vazîfe yetkisi yoktur. Evliyâ, makâm-ı velâyetten de nasîbini almış, ALLÂH’ın irşâda vazîfelendirdiği kişidir. İrşat, tertib ve tanzîm-i ilâhîdir. Bahşedilir. Şöyle ki: İzn-i icâzete sâhip mürşit tarafından tebliğ edilir. Başka türlü kimsenin salâhiyeti yoktur bu vazife beşerin aklı ve mantığının ölçüsüne girmez!

Bu türlü vazîfesi olanlar nefislerine zerre kadar bir şeyi mâletmezler. İnsan âcizdir. Bu gerçeği duyarak değil, yaşayarak bilirler. Geçmişi rahmetle ve hürmetle anarlar. Bilirler ki, istikbâli ALLAH’tan başka kimse bilmez. Sana gerekli olan haldir, bugündür. Şerîat-i Muhammedî’ye tâbi olup yaşayan bahtiyar, tevhîd-i zâtı yaşa, inşallah. Yaratılışın sırrı ilim ve irfânını başka türlü arama!

Dîn-i İslâm’ın da özü tevhittir; bütün semâvî dinler tevhit dinidir. Dört kitabın ve suhufların da özü tevhittir.

İlim yönünden de, amel yönünden de tevhittir. Kelime olarak “lâ ilâhe illallah” tır: ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır. Bunun gayrısı şirktir. Ne kadar dilinle söyleyip, hâlinle yaşamak istiyorsan, nedîm-i ilâhî, vârisü’n-Nebî’ye, ehlullâhın terbiyesine muhtaçsın. Ehl-i halden şâir Emrah gerçekleri şöyle ifâde eder.

 

İksir-i a’zamdır, nutk-ı ehlullah,

Yek nazarda hâki kimyâ ederler.

Hakk’ın esrârından onlardır âgâh,

Velâkin sûrette ihfâ ederler.

 

Hakâretle bakma dervişanlara,

Köhne aba giyen ârifânlara.

Vârisü’l-enbiyâ denmiş anlara,

Mürde gönülleri ihyâ ederler.

 

Emrâh-ı cehdeyle, kâli hâl eyle,

Kâl ehl-i olandan infisâl eyle.

Erenleri bul da imtisâl eyle,

Seni de vâsıl-ı Mevlâ ederler.

 


Sayfa Başına Dön   

 

EHL-İ AŞK

 

 

 

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

“Onlar öyle sapıklar ki, söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. ALLÂH’ın ziyâret edilip, hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyâretten vazgeçerler. Ve yeryüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır.”

(Bakara Sûresi, 27)

 

Bu âyet-i kerîme umûma mahsustur. Ziyâret edilmesi lüzum eden kimseler zaman zaman îzah edilmiş olup, tek bir şahsa mahsus olmayıp, nesebden gelen büyükler olduğu gibi, âyet-i kerîmede kasd-i ilâhî dolayısıyla ALLAH için bey’at edilen kimselerdir, gerek hayatta iken gerekse kabir hayatlarında!

Mevlâ-yı Zü’l-celâl Ve Tekaddes Hazretleri

Fetih Sûresi 10. âyette:

Onların elinin üzerinde benim elim vardır” buyurmadı mı? “Kim ki, ahdini bozarsa nefsine zulmetmiş olur. Kim de sebat eder, ahdine sâdık kalırsa o kullarım için büyük ecir ve mükâfât vardır” buyurmadı mı?

Bey’at bey’at-i Resûlullah’dır. Söz ALLÂH’a verilir. Mürşitlere olan bey’at, Hazret-i Resûlullâh’a vekâletendir veraset taşıyan mürşitler kıyamete kadar biatı götürmekliği için vazifelidirler!

Yukarıda arz ettiğim gibi, rahmet-i ilâhî bir zamâna mahsus olmayıp, kıyâmete kadar bâkîdir!

 Böyle biline.. el-Hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn olan ALLAH (c.c.) şeytana şeytani vazîfesinin, kıyâmete kadar müsâde etmişken, mürşidin vazîfesi biter mi? Bu türlü çarpık düşünceler ALLÂH’a zulüm isnat etmektir. “Küll-i şey’in sebebâ” buyurulmadı mı? Kişisel düşüncelerinle değil, Hazret-i Kur’ân’ı iyi anla. Bu türlü vazîfeli yaşayan insanlara “tertîb-i ilâhî” diye hürmetive istifadeyi bil. Bu rahmet şahısa münhasır değil, umûmîdir!

Ehl-i aşkı sakın rencîde etmeyesin. Hazret-i ALLAH merhamet-i ilâhîsiyle kullarını açık açık uyarıyor:

“Evliyâma ezâ edene harb açarım” buyurmuyor mu?söyler isen Gerçeği söyle, bilmediklerini “ bilmiyorum ” de. Hiç olmazsa mesûliyetten kurtul doğruyu söylemekle kurtuluşa ermen umulur!

Dînî tedrîsâtı tasavvufsuz bu hâle getirenler, nâ-ehle meydanı boş bırakanlar, huzûr-ı ilâhîde yaptığı tahrîbâtın ki en azından kişinin mâneviyâtını öldürmektir hesâbını nasıl verecekler? Hesap sorulmadan kurtulacaklarını mı zannederler?

Kimse vazîfesini yüzde yüz yaptığını iddiâ edemez. İnsanlar ALLÂH’ın afv u mağfiretine muhtaçtır. Samîmi ol. Yalnız “ akılcı ” giderek, bu gerçekten nasip alamayandan olmayasın!

Ehlullâhın sözüne kulak ver. Okumak yazmak araçtır gereçtir. Mârifet, hakıykat ALLÂH’ın yed-i kudretindedir. “ Biz dilediğimize hikmet veririz, hikmet verdiğimize rahmetimizi çok çok ihsan ederiz ” buyurmadı mı?

Camide ehl-i zikrin toplu zikirlerine, eğer namaz kılanları rencîde etmiyorlarsa, eşyâda tahrîbat yapmıyorlarsa, korkunç halleri ileinsanları ALLAH’tan kaçırmıyorlarsa, teknolojinin ve medeniyetin aleyhinde değillerse, bu hususta ilmin de müsâitse ehl-i zikre yardımcı ol. Başkalarına güzel örnek olmalarını sağla. Hizmet et.

ALLÂH’ın mescidlerinden ALLÂH’ın zikrini men eden zâlimden daha zâlim kim olur? ”

Hitâbı ile ind-i ilâhiden azarlanmayasın, “ bu hitâb namaz içindir ” diye ahkam kesmeye kalkışma. Sizlerin de mâlûmu olduğu gibi her ibâdete “ zikir ” buyuruldu. Ama zatının isimlerini kesir zikretmeyi, Kur’ân’ın çok yerinde emir buyurmuyor mu? Namazın orucun, zekatın, haccın belirli zamânı vardır..

Zikrullah zamana bağlı olmadığı gibi kesir buyuruldu başka ibadetlere benzemez yalnız benî Ademe mahsus olmayıp cemi yaratıkların müşterek ibadetleridir!

İbâdetin devamlısı makbuldür, buyuruldu. Bu bakımdan Peygamber efendilerimiz arasında ayrılık görmeden, gelmiş geçmiş evliyâullâhın, ehl-i îman ve ehl-i islâmın, âhirete yürümüş derviş kardeşlerinin de ruhlarına üç İhlas, bir Fâtiha okuyarak ezkârı her gün yapmak gerekir ki, bu “ezkâr” ağırlığı alınmış, dervişin günlük dersidir.

Bunun dışında belirli mübârek gün ve gecelerde, cemaat ibâdetlerinin ferdîden daha makbul olduğunu bilmeyen var mı?

Böyle, târih boyu devam edip gelen rahmet-i ilâhiyeleri ilmimiz müsâitse daha güzel tanzim edelim. Câzip hâle getirelim, tahrip tarafına gitmeyelim. ALLÂH’ın “ zâlim ” buyurduğu damgayı yemeyelim.

Aşk caddesi akla tıkandı... Kendi kulaçlarınla aşk deryâsını geçemezsin; ya bir vârisü’n-Nebî, ya da bir nedîm-i ilâhî elinden tutmadıkca!

Tertîb-i ilâhîyi, kimsenin değiştirmeye gücü yetmez. Hazret-i ALLAH hiç bir kulunu akılsız bırakmasın.

Na-ehlin esiri de kılmasın.

Gerçekleri tefekkür edebilecek akıl, ilim ve irâde ihsan buyursun.

Âmîn, ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn.

 


Sayfa Başına Dön   

 

İSTİHÂRE

 

 

 

 

Peygamber Efendimiz buyurdular ki:

“Siz bilmediğiniz mühim şeyleri Hazret-i ALLÂH’a sorunuz.”

Bilmediklerimizi her ilim yed-i kudretinde olan Hazret-i ALLAH’a peygamber efendimizin işaret buyurduğu gibi sormamıza istihâre denildi. Ehl-i tasavvufun târif ettikleri istihareyi inanarak acebasız yapmaya çalışalım:

Aldığımız cevabı önemseyecek imana sahip değilsek yapmayalım. İstihare falcılık, cincilik, gayıptan haber vermek hiç değil, Kulun aczini itirafı anlamındadır..

BİLMEDİĞİ MÜHİM MEVZULARI HZ ALLAH’A SORULMASININ ELÇİSİ AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ HAZRET-İ MUHAMMET MUSTAFA (S.T.A.V.) EFENDİMİZİN TARİFİ ÜZERE YAPILMASINA “İSTİHARE” BUYURULDU.

MÜRACAATINDA ACZİNİ İTİRAFLA BİLDİRİL-MESİNİN, ACZİNE UYGUN ANLAYABİLECEĞİ GİBİ OLMASINI SAMİMİYETLE RİCA EDECEK. VE CEVABI İSTİHAREYİ YAPANA VERİLİR BAŞKASI NA VERİLMEZ! GÖRDÜĞÜ MANA MÜRACAATINDA AÇIK OLACAK. BEYAZ GÖRDÜM, SİYAH GÖR-DÜMLE KİMSE KİMSEYİ KANDIRMASIN!

İSTİHARE MÜRŞİDİNİ GÖRMESİ İÇİN YAPILIR! EVLENMEK İÇİN YAPILAN İSTİHARELER GÖRGÜ İÇİN YAPILMAZ, HAKKINDA HAYIRLI OLMASI İÇİN RABBINA İNANAN İNSANLARIN MÜRACATIDIR TAVSİYE EDİLİR.

NETİCEYE TAHAMMÜL SADIK, MUHİP, EHL-İ İMANIN KEMALATIDIR.

İstihareyi, sana tarif eden selahiyyetli zata ilave etmeden, noksan da söylemeden anlatacaksınız. O zat nasıl tabir etti ise öyle kabul edeceksin. Çünki gördüğün mana senide tatmin edecek!

Tekrar ediyorum: Renk meselesi değil. Beyaz, yeşil önemli değil. Tatmin olacak cevap alacaksın!

Cevap alamadınsa istihareni tekrar edeceksin. 9 gün kadar yapılması tavsiye edilir. Cevap gelmedi ise kimseden vazife alınmaz. Alır ise alan da veren de ind-i ilâhide mesuldür!

Başkasına verilen cevap kesinlikle muteber değildir. Gafil olma. İstidayı sen verdin, cevabını sen alacaksın.

Başka nedenle yapılan istiharelerden mutlaka görüntü beklenmez imandan gelen müracaat usulüdür makbuldür

 

  Sayfa Başına Dön 

 

İSTİHARE NASIL YAPILIR?

Sıhhatin normal olacak. Yatma zamanı abdestin olsa da yeniden abdest alacaksın. İki rekat istihâre namazına niyet ederek namaz kılacaksın. Fâtiha’dan sonra Kâfirûn ve İhlas sûreleri tavsiye edilir.

Selamdan sonra üç İhlas bir Fâtiha Peygamber Efendimiz’in mübârek rûhuna hediye edilir. Üç İhlas bir Fâtiha Hulefâ-i Râşidîn Efendilerimizin ruhlarına hediye edilir. Tekrar üç İhlas bir Fâtiha Gavsü’l-Azam Seyyid Abdulkâdir Geylânî, Seyyid Ahmede’l-Kebir er-Rufâi, Seyyid Ahmede’l-Bedevî, Seyyid İbrâhim Düssûkî, Şeyh Ebu’l-Hasan Ali Şâzilî, Şâh-ı Nakşibend Muhammed Bahâaddin Efendilerin ve kâffe evliyâullâh’ın ruhlarına hediye edilir.

Üç salevât-ı şerîfe okunur: “ Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli Seyyidinâ Muhammed ” diye.

Üç istiğfar, “estağfurullah el-Azîm” diye.

On bir İhlas, on Fâtiha okunup, istihâreyi ne için yaptınsa onu dile getireceksin. İntisap hakkında ise örneğin:

Yâ Rabbi, zâtına kulluk vecîbemi lutf u ihsânınla yerine getirmek istiyorum. Rızânı kazanmam için mîzâcıma uygun, vazîfeli kıldığın vârisü’l-enbiyâ olan hangi kulunu rehber edineyim? Îmânım odur ki, dünyâyı bu türlü rahmetinle her zaman bezedin. Kıyâmete kadar da ihyâ edeceksin. İhtiyârımla yalvarıyorum, lütfet. Âcizim!

RAHMETİNE VESİLE KILDIĞIN VARİSÜ’N-NEBİ, NEDİM-İ İLÂHİ OLAN MÜRŞİDİMİ İHSANINLA AÇIK GÖSTER!

Rızana uyumlu, emr-i ilâhiye uyumlu, rahmetine yol almamı ihsan et ” diye niyaz edersin..

Abdestli olarak sağ tarafına sağ avucunun içine başını koyup, “Yâ Fettâh!” diye yatacaksın.

 

Açık açık görene kadar devam eyleyeceksin. Sen mutmain olmadıkca başkalarına ” kanmayasın. Başkasının görmesi mûteber değil. Mürâcaatı sen yaptın. Sana, kısmetin varsa mutlakâ bildirilir. Bildirilmeden, sakın kimseden bu türlü vazîfe alma. İstihâren çıkınca, sana istihâreyi veren kişiye istihâreni anlat. Ne diyorsa öyle yap. Sakın bâzı câhiller gibi kendi kendine değerlendirme. Peygamber Efendimiz hâssaten tavsiye buyurmuşlardı.

MÜRŞİDİNİ BULDUN MUTMAİN OLDUN İSE İSTİHARESİZ BİAT EDEBİLİRSİN!,

DİKKAT! İSTİHARE YAPTIKTAN SONRA CEVAP ALMADAN ÖMÜR BOYU DEVAM ETSEDE KİMSE-DEN VAZİFE ALAMAZSIN!

FALCIDAN CİNCİDEN UZAK DUR.

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ BUYURDULAR Kİ: “ KÜLLÜ MÜNECCİM KEZZAB ” (bütün müneccimler yalancıdırlar).

Cinnî hallerdir. Cin tâifesi benî Âdem’den daha fazla bilgiye sâhip değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı benî Âdem kadar bilemediler, bilemezler de...

ALLAH’TAN BAŞKA İLÂH YOKTUR, İLLÂ ALLAH VARDIR. ONUN ŞERİKİ, NAZİRİ YOKTUR. GÜÇ VE KUVVET BİZATİHİ HZ. ALLAH’A MAHSUSTUR!

BÜTÜN ALEM ONUN YED-İ KUDRETİNDEDİR. İZAFİDİR,MECAZİDİR, Bİ-ZATİHİ DEĞİLDİR!

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZ DE İLÂH DEĞİLDİR. CÜMLESİ HZ. ALLAH’IN KULUDUR, ABDİDİR, ELÇİLERİDİR! HZ. ALLAH’I VE ELÇİLERİNİ BU VEÇHİLE BİLESİN.

MÜTTAKİ, İTTİKA SAHİBİ, MÜ’MİNİN İMANI BU YÖNLÜDÜR!.


 

 

 

 

 

Kainatın yaratılış sebebi olan

Nur-u Muhammedi

hakikatine ulaşmak!

Kamil insana karşı beslenen

sevgi ve bağlılıktır.

Kamil İnsan,

bütün insanların gözbebeğidir.

Kamil insanı sevmek,

Nur-u Muhammedi’yi sevmek,

Allah’ın rahmet sıfatlarının

tecelli ettiği merciyi sevmek,

Allah’ı sevmektir.

 

          H. Galip Hasan Kuşçuoğlu

Sayfa Başına Dön 

 


 

 

ÜÇÜNÇÜ BÖLÜM

ŞİŞ HAKKINDA

 


 

 

 

 

 

Eûzü Billâhi mine'ş-Şeytâni'r-Racîm

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

 

 

Huzurdan koğulmuş, lânetlenmiş şeytanın şerrinden Rabbıma sığınırım. Rahmân ve Rahîm olan ALLÂH’ın adıyla başlarım.

Maksadım şiş propagandası değil.. Yanlışlıkları duyurmak kasdı ile okurlarım bu metafizik olayın da garibi olmasınlar, diye izaha çalışacağım!

Şunu da bildireyim ki: Şiş burhanı benim için suç değil. Çıkarıma kullanmadığıma dair elimde mahkeme kararları var! 12 senedir şiş burhanı yapmıyoruz. Çok mühim metafizik bir olay.. Ne yazıkki taklitcilerin ve na-ehlin elinde. Hazret-i ALLAH’ın varlığını, fiziki olaydan başka bir olay kabul edemeyen bilge kişilere her şeyin yed-i kudretinde olan Hazret-i ALLAH’ın var olduğunu kanıtlayan, her sınıf ademi düşündüren ve gerçeğe yönelten.. Na-ehlin elinde ölüm aleti; müsaade edilen ehlinin elinde metafizik olay..

Bugünkü yaşantıda tesiri görülmedi. Taklitçilerin, ehil olmayanların elinde suyu çıktı. Aklın ve mantığın ölçemeyeceği metafizik bir olay. Metafizik olaylara müsait olmayan toplumların yedinde bilgisizce, horlanır oldu. Basit bir olay değildi.

Habibim sen atmadın, illa ben attım ”

Hitabının zamana yansıması idi! Yalnız isimler değişik değişiktir.. Peygamber efendilerimizde zuhur ederse ismi “ mucizedir; ” Varisü’n-Nebi, nedim-i ilahi ki, zahiri ulemanın diyemediği “ evliyaullah ” ta zuhuru “ keramet ”tir.

O kerametin tekrarının zuhuru “burhan”dır..

Bu metafizik olaylar maneviyatın yed-i kudretindedir.

Peygamber efendilerimizden zuhur eden hârikulâde, tabîat üstü haller fiziğin ölçemeyeceği, metafizik, beşerin gücünün yetemeyeceği ve hiç bir zaman da aklî, mantıkî ölçülerle ölçemeyeceği, sonsuz merhametinin, rahmetinin imtihan dünyâsında, tâbir câizse cemiğ kullarına iltiması olup; yaratıcısını unutup, her şeyi maddede mütâlaa eden, Maddeden başka bir şeyi kabul edemeyen gâfil kullarını.

Mûcize ile sihri ayırt edemeyen, Mûsâ aleyhi’s-selam’la sihirbazları aynı gören ulemâ geçinenlerin gafletlerinden ve şerlerinden her şey yed-i kudretinde olan Hazret-i ALLÂH’a sığınırım.

Maddede ve mânâda da kânûnu bilmemek mâzeret midir? Hayır...

Mana yönünde hakiykat dışı düşünenlerin Hint felsefesinden, Yunan felsefesinden öte gitmeyen tasavvuf anlayışları, bu yönlü rahmet-i ilahiyeyi anlıyamazlar.. Geçmişi anlıyamadıkları gibi, bu ve buna benzer düşünceler çağı da idrak edememektedir. Geçmişlerimize Hazret-i ALLAH rahmeti ile lütfetsin, makamları cennet olsun…

Mâzideki yaşanan rahmet-i ilâhî kalıplaştırılarak bugün de aynı durumda mütâlaa etmek, tertibi tanzimi ilahiyeyi bilmemek çağı hiç bilmemek, geçmiş zamanda yaşamış evliyâullâhın hayâtını motamot olarak zamâna yansıtmaya kalkışmak, gülünç ve yersizdir.

Peygamber efendilerimizin de hayatları basma kalıp olmayıp, ALLÂH’ın elçileri rahmet-i ilâhî, kâffesi nûr-u Muhammedî’dir. Hepsinden mûcize yani metafizik olaylar zuhur etmiştir!

Ezel-i ervahda peygamber olarak, istisnâî, günah işlemeyecek kâbiliyette yaratılmışlar, dünyâya gelişleri dahi mûcizedir.

ALLAH tarafından gönderilen kitaplar ve suhuflar da mûcizedir. İnkârı küfürdür!.

Veresetü’l-enbiyâ ” olan evliyâullahtan zuhur eden tabiîat üstü, hârikulâde haller olan kerâmeti inkar da küfürdür.

ALLÂH’a ve Resûlü’nün getirdiği şerîata inanmış, yaşamaya çalışan bahtiyar insanın hayâtında tecellî eden rahmet-i ilâhînin ismi “kerâmet”tir.

Aynı kerâmetin değişik sîmâlarda zuhûru “burhan”dır.

ALLÂH’a inanmayan bâzı kişilerde zuhûru görülen hârikulâde haller “istidraç” dır.

Bunları yapan Hazret-i ALLAH’tır.

Bu türlü halleri insan yapmaya muktedir değildir.

Muktedirmiş gibi göstermek cehâlettir, varlıktır; varlıksa ALLAH’a mahsustur, beşere maletmek zındıklıktır, küfürdür!

Yol kardeşlerimle sohbetimde, vazîfem îtibâriyle üzerinde hassâsiyetle durduğum esasın, “mutasarrıfı Hazret-i ALLAH”dır. İnsan âcizdir. Verilen cüz’î irâdenin dışında tasarrufâta muktedir değildir. Böyle biline!

Gelelim şiş burhânına: Pir Efendimiz Seyyid Ahmede’l-Kebîr er-Rufâî Hazretleri’nde ve cümle evliyâullahda zuhur eden kerâmetlerin sonradan tekrârının ismi “burhan”dır!

Dergâh’dan yetişmiş, silsile-yi merâtip sâhibi, izn-i icâzet almış, irşâda salâhiyetli kılınmış. şeyh efendiler şiş burhânı yapmada ve yaptırmada yektili olabilirler -ki bunların vazîfeleri ALLAH tarafından mürşidinin selâhiyeti ile verilir; bu türlü vazîfe vermeye na ehil salâhiyetli değildir! Peygamber efendilerimiz, peygamber tâyin edemez!

Meşâyıhlar da yerine şeyh tâyin edemezler!

Hazret-i Mûsâ (a.s.) ALLÂH’a niyaz ederek:

Yâ Rabbi! Kardeşim Hârûn’u yardımcı vermez misin? ” diye mürâcaat etti, Hârun (a.s.) da kendisine yardımcı olarak lütfedilmiştir. Bunun dışında mânevî vazîfe yapmaya kalkışanlar, bilgisiz, saf kişilerdir. Yâhut çıkarlarının esiri olan, ALLÂH’a kul olmayı bilmeyen gâfil insanlardır!

Rabbim böyle, bildikleri halde hâlâ “ vazîfe yapıyorum ” zannedenlerin şerlerinden cümle kullarını korusun (âmîn)..

Şiş burhanı bu fakire senelerce evvel verildiği halde burhan yapmadım. Gerçek şu idi: Çekiniyordum. Açık söylemek lazımsa: Korkuyordum.da!

Önceleri, “ --Niçin burhan yapmıyorsun? ” diyenlere: “ --Şiş ile bizi tanıyanlar, tanımasınlar ” diyerek işi kapatıyordum!

Öldürücü bir demir nasıl insana girer de tahrîbat yapmaz, aklım mantığım îmânımla çelişki hâlinde idi!

Bir gece mânâ âleminde azarlandım. Makam tarafından:

--NİÇİN ŞİŞ BURHANI YAPMIYORSUN. SANA BU VAZİFEYİ VERENDEN DAHA MI İYİ BİLİYORSUN?! ” denildi.

Daha neler demediler ki, bu türlü görgüleri sakın hafife alma. Peygamber Efendimiz’e de vahy-i ilâhî altı ay rüyâ âleminde geldi!

Sadık rüya vahyin kırk altı cüzde bir cüzüdür. Mânevî rüyânın inkârı küfürdür. Bu durum ancak ehline mâlumdur.

Biz Yûsuf’a rüyâ tâbirini öğrettik, ona hikmet verdik. Biz dilediğimize nice nice hikmetler veririz.” buyurdu, Hazret-i ALLAH!

Nâ-ehle anlatma. Her tahsil yapan kişinin bileceği maddî mesele değil, gülünç olma. Ehline sor!

Bu abd-i âciz o manada yapılan hakâretten sonra her isteyene şiş vurdum. İsteksiz burhan yapılmaz, enâniyet olur. Burhanların içerisinde en tehlikelisi şişdir!

Zâhirî ilim bu olayları îzâha muktedir değildir olamayacak da! Beşerin gücü burhanı ne icraata ne yapmaya, ne de yeterli îzâha muktedirdir. Zâhirî ilim erbâbına sorup da onları da günaha sokmayalım. Lütfen...

İsterse ilâhiyat mezunu olsun, ilmin her dalı rahmettir. Her ilim ALLÂH’ı bilmektir.

İlim vardır, ALLÂH’ın fiilî sıfatlarını bildirir,

İlim vardır, sübûtî sıfatlarını bildirir..

İlim vardır ki Hazret-i ALLAH’ın zati sıfatlarının zevkini verirki o bahtiyar ALLAH ve resülünun gerçek şahidi Ehli Aşktır!

Bu ilim Kur’ân’ın özü, Peygamber efendilerimizin ve cümle vârislerinin yaşantısı olup, umûma îzâhı ihlas, takvâ, verâ olarak îzah edilir. Kaynağı tasavvuftur. Tasavvuf semâvî dinin dışında gösterilemez. Bi-zâtihî dindir. İnsan bildiğinin âlimi, bilmediğinin câhilidir!

Burhan yapmak kişinin şeyhliğini kanıtlamaz. Burhanı, her hangi bir kişiye salâhiyetli şeyh efendi verebilir. Derviş olmasa dahi verilir. Bu, kişinin derecesini de göstermez. Bu ahval kişinin irâdesinin dışında olup, nefsine mal etmek mânevî sahtekarlıktır. Kişinin derecesini inancı ve inancının yaşantısındaki zuhûru gösterir.. Nâ-ehle burhan verilirse, mesûliyeti hem yanlış yapana, hem de şeyh efendiye âittir. Kendisine verilen burhânı izn-i icâzeti olmayan kişinin başkasına vermeye salâhiyeti yoktur. Burhan verilen kişi dinden çıksa da geri alınamaz.

Biz onların iplerini uzatırız, imkanlarını genişletiriz, azabımızı iyi tatsınlar diye” buyurdu,

Hazret-i ALLAH. Burhan yapma yetkisini na ehle veren kişi mesuldür.

Şiş basit bir inşaat demiri olduğu gibi her hangi sivri bir şey de olabilir. Vurmadan evvel sünnet-i Resûlullah olduğu vechile, tükürük ile meshedilir. Çıkardıktan sonra vurulan yere gene tükürük sürülür.

Kan durdurmak ayrı bir burhandır. Tazarru, niyaz edilerek, Kur’ân-ı Kerîm’de mevcut âyet-i kerîme ile durdurulur. Seyirciler içinde inanmayan var ise, sihir gibi düşünüp de günaha girmesin, diye rahmet-i ilâhî olarak ondan kan çıkarır!

İnsan âcizdir. Güç, kuvvet ALLÂH’a mahsustur. Fizikî kâideden başka bir şey kabul etmeyenleri düşündürmek için bu olay bir metafiziktir! Yoksa kuvvet ve kudret-i ilâhîyi bu âlemde her zerre göstermiyor mu? Bâzı âlim geçinen kişiler bu durumu kânûn-i ilâhîye mugâyir gibi göstererek, günah işlerler, kendilerine inananların îmanlarınıda zaafa uğratırlar!

Bu türlü burhanlar rahmettir ve çok kişinin îmânını güçlendirir. Yoksa bu abd-i âcizi “ yapmıyorsun ” diye niçin azarlasınlar. Bu sözlerimi atmasyon zannetme. Buna ihtiyâcım yok. “ Trans ” diye basitleştirme. Onun için çocuklara da vuruyoruz. Çocuğun transı mı olur?

Uzun lafın kısası; zâtınız transa girip, tükürüklenmiş bir demiri kendinize sokun. Beceremiyorsanız laf ebeliği yapmayın!

Buna aklımız ermiyor ” derseniz îtibârınız ve ilminiz daha saygın olur inanırım. Bu yönlü niyetinizi bilmek kehânet değil! Maksadınız “ Üzüm yemek değil, bekçi döğmek.” Ama dikkat et, ne kadar kara sürsen de hakikatte kendi yüzüne sürersin amma bilirsin veya bilemezsin bu bilgin kanun-ı ilâhiyi değiştirmez!


Sayfa Başına Dön   

 

BİR TV PROGRAMI ÜZERİNE

 

 

 

 

Hayli arkadaşlara makâmın verdiği yetkiye istinâden, ALLAH rızâsı için burhan yapmalarını ricâ ettim. Çok yerlerde senelerce icrâ ettiler. Fakat, medyada olsun, bâzı başka yerlerde olsun maksadından saptırılmış, ehil olmayan ellerde gülünç duruma düşürülüp, rahmet-i ilâhîyi tahrif ettiklerini, şiş burhânını ne hâle getirdiklerini milletçe esefle gördük!

Burhânı takrîben oniki sene evvel te’hir ettik. Müsâde edilen arkadaşlara da tehirini ricâ ettim!

Bâzı kanallardan ısrâren istenildiği halde, fikrimizi değiştirmedik.

Eli Tertemiz”(!) olan programda, beş yıl evvel yapılan burhânı, doksan altının Kadir Gecesi’nde yapılmış gibi aleyhimizde, kabahat ve suç bulmuş edâsı ile, hakâretler, iftirâlar ekleyerek, tiynetlerindeki küfrün tezâhürünü gösterdiler. Cumhûriyet Türkiyesi’nde bizleri perişan edecekler idi, güyâ!

Evet, ruhen sarsıldık, rahatsız olduk. Hazret-i ALLÂH’ın buyurduğu:

EVLİYAMA EZA EDENE HARP İLÂN EDERİM” hitabının nasıl olduğunun zuhurunu ve anlamını gördük ve yaşadık!

Avrupa’ya biz âcizleri reklam eylediler.. Alman FOX televizyonu ile 35 ülkeye yayın yaptılar! İslam’da yaşanmak istenilen, hurâfalardan, bidatlardan arınmış, kalıplaşmış na ehlin tasallutundan kurtarılmış, Şerîat-i Muhammedî’yi yaşayarak muâsır milletler seviyesine çıkmak isteyen toplumlara, İslâm’ın mâni teşkil etmediğini tüm şerîatı Muhammedî’yi yaşayan bahtiyarlar...

Gerçeklerin güzelliklere karşı olmadığını anlayanların günbegün arttıklarını hayranlıkla seyredip ALLÂH’a hamd ediyor ve bu güzellikleri biz acizler sergilemiye çalışıyoruz.

Rabbım muvaffak kılsın, amin,

veselâmün ale’l-murselîn.

Hazret-i ALLÂH’ın emrini, Hazret-i Resûlulah’ın teblîğini bütün insanlar ne zaman anlayacaklar? Hazret-i ALLAH buyurdu:

Ey insan!Bu âlemi ben yarattım, sen tanzim edeceksin. ”

Atv’de Fatih Çekirge’nin İktidar Oyunu programında TRT 1’de ve daha birçok programlarda gazetelerde, dergilerde, haftalık sohbetlerimde, “Cumhûriyet”in en güzel idâre tarzı olduğunu ve yağcılık ve nankörlükten uzak bir Atatürk hayrânı olduğumu birinci kanalda kaç defa, diğer bâzı kanallarda da ara sıra anlattığımı sağır sultanlar dahi duydular ve biliyorlar. Bu gerçekleri her zaman her sınıftan insanlara anlatmaya yetkiliyim ve muktedirim. Az da olsa o günleri yaşadım. Şahidi olduğum çok meseleler var, gerek maddi gerekse manevi...

Lâiklikte dünyâya İslâmiyet’in örnek olduğunu, ama laikliği istismar ederek, dinsizlik gibi göstermeye yeltenen bâzı kişilere zahmet etmesinler, derim..

Bu millet îmânı bütün, İslâm’ı çağa göre yaşamaya çalışan, başka İslam devletlerine örnek olan bir millet. Bütün gâyesi muâsır milletler seviyesine çıkmak isteyen bir toplumu, gericilikle itham etmek, bilmiyorum onlara ne kazandırıyor?

Bugün demokrasinin geçerli olduğunu, komünist ülkeler dahi anladılar. Hasretini çekiyorlar. Çok partili demokrasi idâresini bu millet 1946 senesinde kabul etti. Milletçe yaşamaya çalışıyoruz. ALLAH muvaffak kılsın...

Vakfımız ve üyelerimiz her partiye gönül vermiş, partiler üstü bir kuruluş ve cemaat olup, partiler içinde herkesin görüşüne göre seçme özgürlüğüne sâhiptir.

Bizi küll olarak herhangi bir partide göstermek iftirâdır, zulümdür.

Şunu anlatmak istiyorum: Burhan metafizik bir olaydır. Şüphe edilmesin.

Fakat zamanımız bu rahmet-i ilahiyeyi kaldırmak gücünü kaybetti!

HZ. ALLAHIN VARLIĞI SEBEPSİZ BİLİNİYOR.

DAHA AÇIK TECELLİ-Yİ İLÂHİYENİN ZUHUR

EDECEĞİNE İNANIYOR VE BEKLİYORUM!

Sayfa Başına Dön 

 


 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ZUHR-U ÂHİR

 


 

 

Peygamber Efendilerimizin yaşadıkları zamandaki imkanları ile yaşamaya müsâit lütfedilen emr-i ilâhîler insanların dünyevî ve uhrevî yaşantılarında kemâlatlarına göre tanzim edilen tertîb-i ilâhîler ki, bunlar şerîatlardı.

Kabîlelerin, yâni toplumların dünyâda huzur, birlik berâberlik ve âhiret hayâtında vâdedilen ebedî hayâtın sonsuz nîmetlerini kazanmaları için, emr-i ilâhîye uygun yaşamaya mecbur ve muktedir kılınan bahtiyar insan yeryüzünde halîfemi yaratacağım” hitâbının sırrını anla.

ALLAH “biz, insanı ahsen-i takvim üzere yarattık” diyor. En güzel sîmâda yaratılmak şerefine nâil olan, kendinden daha güzel yaratık yaratılmadığını bilip de şımaran insan, bu alemleri yaratan benim, tanzîmini sen yapacaksın” hitâbına nâil olup da, vazîfesini idrak edemediğinden, “hatâ ederim” zannı ile cüz’î irâdesini de kullanmayı bilmeyen insan, ALLAH’ın akıl, mantık ve irâdene verdiği güçte “ O’nu görüyormuş gibi ” hissedeceksin.

Bu meziyetlerde seni müsâit kıldım. Benim zâtıma eş ve ortak tanıma. Bu türlü ilme müsâit kılındın diye kendinde bir şeyler görüp de uluhiyyet iddiâsına kalkışma. Bu türlü yersiz iddiâların sahtekarlıktan başka ismi yoktur. Fiilî ve sübûtî sıfatlarımın en çok sende zuhûru görülecek. Sen benim yarattığım abdimsin, kulumsun, Rab olamazsın.”

Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafâ (s.a.v)

“Habîbim, ‘Rabbım ALLAH’ de, dosdoğru yürü” buyurmadı mı?

ALLÂH’a inanmış, Âmentü’ye îman etmiş beşer arasındaki düşünce farklılıklarının, hattâ aynı şerîatta görülen ibâdete, sünnete müteallik ayrılıkların az da olsa îzâhı mümkündür. Bunlar içtihâdî mevzûlardır.

Hicrî 5. asırdan bu yana yalnız Türkiye’de uygulanan, başka İslam âleminin bilmediği, bilmek de istemedikleri “zuhr-u âhir” denen, ALLÂH’ın emri, Hazret-i Resûlullâh’ın sünneti ile hiç ilgisi olmayan, Moğol istilâlarının hüküm sürdüğü bir zamanda Konya’da ihdas edilen ek ibâdet usûlü ki, namaz değildir!

Hükümet ve devletin olmadığı yerde, ulü’l-emrin icra edilmediği yer -ki, darü’l-harptir- darü’l-harpte ise cuma namazı kılınmaz, diye uyduruk fetva verenler, zamanımıza kadar..

İslam’da yeri olmayan namaz” demiye hicap ediyorum, çünkü namazın iki kaynağı vardır: 1: Kitap, 2: Sünnet. Başka kaynak aranmaz.

Beş vakit namazdaki farzlar, Cumâ namazı için de geçerli olup, hutbesiz Cumâ namazı geçerli değildir.

Bayram namazlarında hutbe sünnettir. Okunmasa da namaz tamamdır.

Sünnetleri hafife almayasın. Kur’ân’da belirtilmemiş, Peygamber Efendimiz’in ibâdet ve amellerinde görülen hallerin cümlesine sünnet deriz.

Sünnetleri emr-i ilâhînin dışında görme. Kur’ân’da sarih olarak görülmediği için sünnettir.

İcmâ, kıyas edilleyi şeriye namaz için geçerli değildir.

Rabbımızın lütuf ve ihsânı olan en büyük bayram olarak belirtilen Cumâ günü, âyet ve hadisle ifâde edilen öğle vaktinde Cumâ namazı Hutbede bulunarak imam efendiye uyup iki rekat farzı kılan kişinin ALLÂH’ın emrine göre cumâsı tamamdır..

Sünnetlerini de mezhebine tâbi olunan imam efendinin içtihâdına göre kılmaktır. Çünkü imam efendilerimizin aralarında sünnetlere dâir içtihat farklılıkları vardır. Hepsi de geçerli olup, cumânın sıhhatına halel getirmez.

İmâm-ı A’zam Hazretleri hicri 75 senesinde dünyâya teşrif ettiler. 150 senesinde irtihal eylediler. Makamları cennet olsun. Kendileri tâbiînden olup, ashâbın yaşlıları ile görüştüler. Ve îzah ettiler:

Hazret-i Resûlullah (s.a.v) Efendimiz mescide gelmeden önce dört rekat sünnet kılar, mescide geldiklerinde hutbe îrad ederlerdi. İki rekat cumânın farzını cemaate kıldırır, hâne-yi saâdetlerine gider, dört rekat da orada sünnet kılarlardı.”

İmâm-ı A’zam Hazretleri bu türlü beyan ve içtihat etmişlerdir.

İmâm Şâfiî Hazretleri, İmâm-ı A’zam Hazretleri’nden sonra dünyâya teşrif ettiler. Cumânın sünneti hakkında buyurdular ki:

Cumâdan evvel iki rekat, cumâdan sonra da iki rekat Hazret-i Resûlullâh’ (s.a.v.) sünnet kılardı.”

İmâm Mâlik ve İmâm Hanbel hazretlerinin içtihatları da:

Cumâya gelmeden evvel Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) iki rekat namaz kılar, farzdan sonra başka namaz kılmazdı.” şeklindedir. ALLAH cümlesinden râzı olsun.

Cumâ Sûresi’nde de müsta’celiyyet vardır: “ALLÂH’ın zikrinden sonra yeryüzüne yayılınız, rızıklarınızı arayınız.”

On altı rekatlı hiç bir mezhep yoktur.

Dikkat edilirse, yalnız sünnet üzerinde ihtilaf değil, içtihat değişikliği vardır.

Kimsenin namaza rekat ilâve etmesi uygun olmayıp, hatâdır.

Bâzı kimseler çok ibâdet ve tâatla çok kazanacağını zannederler. Her şeyin ifrâtı yasaklanmıştır.

Misâl olarak, seferde olan dört rekatlı farz namazları iki rekat kılmayı Hazret-i ALLAH emrediyor.

Fazla kılarsan ne olur?

Âsî olursun, emr-i ilâhîye karşı geldiğin için.

Hiç fazla namaz kıldı diye insanı döverler mi?              Fazla mal göz mü çıkarır?”

Gibi sözlerle emr-i ilâhîyi basit bir hâdise gibi gösterip günâha girme. “Zuhr-u âhir” diye bir namaz yoktur.

İslamiyette şüpheli ibâdet olmaz.

Şüpheli ibadete sıhhatlidir diye kimse cevaz veremez Evham, rûhî hastalıktır..

Namaz husûsunda ilham ve rüyâ ile de amel edilmez.

Sahîh-i Buharînin (Tecrîd-i sarîh Tercümesi) üçüncü cildinde Cumâ bahsinde bildirildiğine göre, Peygamber (s.a.v.) Efendimiz hutbe îrad edip, buyurdular ki:

“Cumâ size kıyâmete kadar farz kılındı. İster âdil imam, ister zâlim imam zamânında olsun, kim ki, Cumâ namazını sebepsiz yere terk ederse, iki elim yakasındadır. ALLAH işini rast getirmesin.. onun Ne namazı vardır, ne orucu, ne haccı, ne de zekatı... Vaktâ ki, tövbe ve istiğfar etmiş ola.”

Büyük fıkıh âlimi İbn-i Nuceym buyururlar ki:

Zuhr-u âhir kılan kişi ilim yoksunudur.”

Kütüb-i sitte’den olan Sünen-i Dârekutnî Tercümesi, 2. Cilt sahîfe 10’da şöyle ifâde olunur:

Zuhr-u âhir kılan şüphesiz günahkardır.”

Diyânet İşleri Başkanlığı da Şerîat-i Muhammedî’de 92 hurâfa ve bidat tespit etti. Ama umûma îlânından çekindiler. Fakat ben bu listenin bir nüshasını elde ettim ve çoğaltıp, dağıttım. Bidat ve hurafaların başına yazmışlar, zuhr-u âhir diye bir namazın olmadığını. Merhum cennet-mekan Hamdi Akseki buyuruyor ki:

İmam efendilerimizin cumânın sıhhati ve vücûbu hakkındaki ihtilafları “muhtelefun fîh”tir (kesin olmayan, ihtilaflı konulardandır). Cumânın farziyetine te’sir edici değildir.

Şöyle ki, Cumânın vücûbunun sıhhati hakkında ictihâdî ihtilaflar musallînin (namaz kılanın) daha mutmain olması içindir.

Hiç bir içtihat cumânın farziyetini bozmaz.” Nitekim öyle olmuştur.

Türkiye’den başka İslam ülkelerinde zuhr-u âhir diye bir şey bilmezler. Çünkü kesinlikle yoktur. Bir namazın iâdesi farzın terkinden îcap eder. Vâcibin terkinden, farzın te’hirinden sehiv (yanılma) secdesi lâzım gelir. Hazret-i ALLAH Türk milletini de bu gibi anlamsız ibâdetlerden kurtarsın.

Katılaşma... Hazret-i Resûlullah (s.a.v.) Efendimizin, “Zorlaştırmayın, kolaylaştırın; daraltmayın, genişletin; ikrah ettirmeyin, sevdirin” hitâbını hâfızana iyi yerleştir. Rahmet-i ilâhîden Hazret-i Resûl-i Ekrem Efendimiz’in, cümle peygamber efendilerimizin, evliyâ, velî, şühedâ, ALLÂH’a şirk koşmamış, nedâmet duyarak, tövbe, istiğfar etmiş, gerçek kulluğunu idrak eden mü’min kullar... Rabbımızın rahmet hazîneleri... ALLAH cümleye şefaatçi kılsın.

Onların dünyâ ve âhiret yaratılışları şefaattir. Yaratılış, sebeb-i hikmettir, rahmettir, mağfirettir.

Hazret-i ALLAH’ın “Ve-mâ-erselnâ ke illâ rahmeten li’l-âlemîn” buyurmasını, o nûru taşıyan bahtiyarları, niçin nûr-u Muhammedî, rahmet-i ilâhî olarak göremiyorsun?

Madde âleminden öte görgüye sâhip olmadan, ilme’l-yakîn ile iktifâ edip, ayne’l-yakîn, hakka’l-yakîn yaşamadıkça mana ilminin garibisin.

Bu yaşantı mensup olduğun şerîatın maddesini, mânâsını kelime olarak ifâde etmek değil, hal olarak yaşamaktır.

Tasavvuf, semâvî dinlerin özü ve mânâsıdır; ehli aşkın rahmet yoludur ayrı ayrı mütâlaa edemezsin;

Dînin cüzünden ferâgat, küllünden ferâgattır.

Mânâdır. Şer’î hükümler değişse de mânâ değişmez. Onlarda cennet arzusu, cehennem korkusu vardır. Ama beşerî zaafından öte gitmez. Esas olan istekleri, arzuları rızâ-i Bârî ve cemâlullahdır.

Bunun ismi aşk-ı ilâhîdir.

Anormallik, mecnunluk, asalaklık, başkalarının sırtından geçinmek, çoluğunu çocuğunu ihmal ederek perişan etmek değil!

Verdiğini geri alması beşerde ayıplanıyor. Beşere yakışmayanı Hazret-i ALLÂH’a nasıl uygun görüyorsun?

Evet izn-i ilâhî olmasa Habîbin de şefaat edemez. İzni olmadan, elbette... Karşı çıkacak bir güç var mı?

Şefaati, rahmet-i ilâhîyi nereden bekliyorsun?

Bu rahmetlerin zuhûru o anlamı taşımıyor mu?

Bâzı kişiler zaman zaman mehdilik iddiâsında bulunurlar. Her zaman böyle zevâta rastgelmek mümkündür.

Mânâlarında “--Mehdisin” denir. “Mehdi” mensup olduğu dine samîmiyetle hizmet edenlere verilen bir isimdir. Mürşit değildir, Mehdi, resul hiç değildir.

Böyle sîmâlar mehdilik, resullük iddiâ ediyorsa ki, ona karşı teknoloji duracak, silahlar patlamayacak “-mehdi, resûlüm” diyen zât-ı muhterem kendi kendine bu deneyi yapabilir. Tutukluk yapmayan bir silahı bedenine doğru patlatır. Buna rağmen ayakta durabiliyorsa Mehdi Resul’dür. Tebrik ederim. Başka türlü olursa ona tâbi olan mâsumlar kurtulmuş olur.

Mehdi Resûl’ün gelmesine inanmak îmânın şartından değildir.

Sayfa Başına Dön 

 


 

 

NETÎCE

 

 

 

 

Söz Meclisten İçeri diye TRT 1’de Nazlı Ilıcak Hanımefendi’nin ve makamı cennet olsun merhum yazar Tayyar Şafak Efendi’nin tertip ettiği programda TRT’nin sakıncalı bulup ta yayınlayamadığı kıssayı, maksadımın her hangi bir zümreyi tân etmek, küçümsemek olmadığını belirterek, her şeriatta çıkarlarını esas alanların uydurdukları esprileri anlatacağım bu olayda üçünüde çıkarları uğruna mana istismarcılığını nasıl yaptıklarının beceri sanatlarını anlatmak kasdi ile anlatacağım.

Çok yerde bahsettiğim gibi din İslâmiyet’tir!

Semâvî dinlerin hepsi mânâ îtibâriyle İslâmiyet’tir.

ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır” diyen müslümandır, kardeşimizdir.

Lügat mânâsı, bir olan ALLÂH’ın irâdesine bağlanmaktır.

Şerîat-i Mûsâ aleyhi’s-selâm’a, Şerîat-i Îsâ aleyhi’s-selâm’a ve Şerîat-i Muhammed Mustafâ (s.a.v.)’e tâbi olan 3 şahıs yolculukta birleştiler. Anlaştılar.

Yollarına devam ediyorlar. Bir ufak tepsi baklava var. Bir kişiye yeterli fakat 3 kişiye az..

Bu gece kim güzel bir rüyâ görürse baklavayı o yesin” diye anlaştılar!

Ve baklavayı kazanmak için mânâ uydurmak kasdi ile yattılar!

Mûsevî anlatıyor:

--Mûsâ aleyhi’s-selam’la Tûr-ı Sînâ’da idim... ” Daha neler, neler anlatıyor...

Îsevî de anlatıyor:

--Dördüncü katta Îsâ aleyhi’s-selam’la berâberdim. ” Çok tecelliyâttan bahsetmiş.

Bu mânâları garip garip dinleyen kurnaz Muhammedî’ye sordular:

--Sen bir şey görmedin mi? ”

Muhammedî mânâsını şöyle dile getirmiş.

--Ben de Hazret-i Resûlullâh’ı gördüm. Telâşımı sordu. Dedim: Yâ ResûlALLAH, hangimiz iyi bir mânâ görürse baklavayı o yiyecek. Arkadaşlarla öyle anlaştık. Buyurdu ki:

Mûsevî, Mûsâ kardeşim ile Tûr-i Sînâ’ya çıktı. Îsevî, Îsâ kardeşimle dördüncü kat semâvâta çekildi. Onlar çok uzak gittiler. Bilinmez, ne zaman gelecekler. Sen baklavayı bayatlatma, kalk, ye.. ”

Ben de emr-i Peygamberî’ye îtiraz mı edecektim? Gece kalkıp baklavayı yedim” der ve boş olan tepsiyi gösterir.

Kıssadan hisse alacaksak, ey ehl-i kitap, dünyâ küçülüyor, ayrılığı ve kurnazlığı bırakalım, birlik ve berâberlikle, kardeşliği anlayıp yaşama zamânı geldi geçiyor. Lâ ilâhe illallâh’ı bozmayalım. Peygamber efendilerimizin aralarında ayrılık görmeyelim. Âmentü’ye îmânımız bunu gösteriyor. Gâfil olmayalım. Daha mütekâmil insanlara bahşedilen şerîatı seçmenin kişinin bilgi ve insiyatifine bırakılması ayrılık değil, kardeşliktir. Ama biz bunu pek anlayamadığımız için târih boyu düşmanca yaşamışız.

Artık kendimize gelelim yeter!

Bismillâhi'r-Rahmâni'r-Rahîm

Ey Âdem oğulları, size kendi içinizden âyetlerimi anlatacak Peygamberler gelir de, kim sakınır, kendisini islah ederse onlara korku yoktur. Ve onlar üzülmeyeceklerdir de. ”           (A’râf Sûresi, 35)

Lütfen dikkat! Hazret-i ALLAH (c.c.) “Âdem oğulları” diye bütün beşere hitap ediyor. Gönderdiği peygamber efendilerimizin hangisine tâbi olur da ALLÂH’a şirk koşmazsa, “ ALLAH’tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır ” der anlamını da yaşarsa onlar için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir.

Bu tertîb-i ilâhînin zevkini alıp, ALLÂH’a hamd edecekken bütün semâvî dinlerin birbirine düşman olması neden?

Maksadımız küfrün avukatlığını yapmak değil. Müdâfâsı hiç değil. Merhamet, gerçek insanlığı ve bütün güzellikleri kapsayan İslâm’ı anlatmaktır..

Hazret-i Kur’ân’ı bütün insanlara, ALLAH’tan kaçırmadan anlatmaktır..

Tevfik ve hidayet ALLAH’tandır.

 


 

 

 

Peygamber Efendimiz’in

şu mübârek hitâbı ile noktalayalım:

 

 

 

Mü’min olmadan cennete giremezsiniz;

birbirinizi sevmedikçe de

mü’min olamazsınız.

Ey ALLÂH’ın kulları,

kardeş olunuz!

 

Sayfa Başına Dön   

 

 


 

 

SÖZLÜK

 

 


Abd-i âciz: Âciz kul

Abes: Boş şey

Âfâkî: Dış âleme âit

Âgah: Bilen, haberdar

Âguş: Kucak

Âhenk: Düzen, tertip

Âhir zaman Nebîsi: Son peygamber

Ahit: Söz verme

Ahlak: Güzel huy sâhibi olmak

Ahsen-i takvim: En güzel yaratılış

Akâid: İnanç esasları

Akılcılık: Her şeyi akıl ile ölçmeye çalışmak

Akl-ı selim: Sağlam akıl sâhibi

Âlem-i Lâhut: Lâhut âlemi, mânevî âlemlerden biri

Alleme’l-esmâ: Meali: “Ona (Âdem’e) isimleri (eşyâyı) öğretti” demektir. Fakat Hz. Âdem için “bütün isimleri, eşyânın hakîkatini bilen” anlamında kullanılan bir sıfat ve tasavvufta bir makamdır.

A’mâ: Kör

Amel-i tevhid: Allâh’ın birliği düşünülerek yapılan davranış

Angarya: Lüzumsuz

Ârif: Allâh’ı bilen kişi

Ârifân: (Tekil:) Allâh’ı bilen kişi, (çoğul:) bilenler

Âşinâ: Yabancısı değil, bildik

Âsûde: Mutlu, huzurlu

Ateş-gede: Ateşe tapanların ateşe taptıkları yer

Avam: Halk tabakası

Âyine-yi nur-ı Hüdâ: Allâh’ın nurunun aynası

Ayna-yı Rahman: Rahmân’ın aynası

Ayne’l-yakîn: Görerek bilmek

Bâki: Ebedî, sonu olmayan

Bâtıl: Gerçek olmayan

Bâtınî: Mânevî yönle ilgili

Bedevî: Medeniyetten uzak yaşayan insan

Bende: Köle

Bende-i dergâh-ı ehlullah: ALLAH dostlarının dergâhına hizmet eden

Benlik: Kişinin kendini düşünmesi

Beytullah: Allâh’ın evi, Kâbe

Beyyinât: Açıklamalar

Bî-harf ü savt : Harf ve ses olmaksızın

Biat etmek: Söz vererek bir kişiye bağlanmak

Bidat: Uydurma, sonradan çıkma

Bî-hadd ü hesap: Hesapsızca, sınırsız

Bi-lâ-istisnâ: İstisnâsız

Binâen: Bunun üzerine

Bî-şek : Şüphesiz

Bîzar: Sıkıntılı

Bi-zâtihî: Tam kendisi

Burhan: Kesin delil, sürekli olan kerâmet

Cebriyye: İnsanın fiillerinde irâde sâhibi olmadığını, her şeyin kader gereği yapıldığını iddia eden mezhep

Cefâ: Eziyet, sıkıntı

Cehrî: Açık, yüksek sesli

Celbetmek: Çekmek, cezbetmek

Cemâdat: Ağaç, taş gibi cansız varlıkların tümü

Cemî: Bütün

Cesâmet: Büyüklük, ağırlık

Cevir: Eziyet

Cihanı telakkî tarzı: Dünyâ görüşü

Cihanşümul: Evrensel

Cihat: Nefis ve düşmanla din uğrunda

Cıngar çıkarmak: Gürültü, kavga çıkarmak

Cüz’î hâkimiyet: Yarı hâkimiyet

Cüz’î hürriyet: Yarı bağımsızlık

Cüz’î irâde: İnsanın kendi irâdesi, fikri

Dalâlet: Düşünce ya da istek yönünden sapıklık

Darü’l-bekâ: Ebedî kalınacak yer, âhiret

Delâlet: Delil olma, işâret etme

Dem: Zaman, an

Derunî: Batınî, iç ile ilgili

Deryâ-yı vahdet: Tevhid, Allâh’ın birliği denizi, ilmi

Din bezirganları: Sahte dindarlar, dîni gelir kaynağı edinenler

Doktrin: Belli nizâmı olan fikir

Düstür: Prensip, kural

Ebrar: İyi kimseler

Edep: Terbiye, edebiyat

Ednâ kul: En düşük mertebedeki kişi

Ef’al: Fiilller

Eflak: Felekler, dünyâlar

Ehl-i îman: Îman eden kimseler

Ehl-i İslam: Müslümanlar

Ehl-i Kitab: Kendilerine kutsal kitap veyâ sahife indirilenler, Yahudi ve Hıristiyanlar

Ehl-i mârifet: Allâh’ı bilen kimseler

Ehlullah: İbâdet ve tâatleri ile kendilerini Allâh’a yakın hisseden kimseler

Emir bi’l-ma’ruf: İyiliği emretmek

Emsal: Örnek, geçmiş nesillerin başından geçenler

Enâniyet: Kendini beğenme, bencillik

Enfusî: Kişinin iç âlemi ile ilgili

Engizisyon: Ortaçağ Avrupası’nda kilise mahkemeleri

Ervah: Ruhlar

Esrâr: Bilgi melekesi, sırlar

Evliyâ: İrşad ve velâyet makâmını hâiz kişi.

Evrad: Virdler, dervişin günlük virdi

Ezel-i ervah: Ruhlar bedene girmeden önceki zaman

Ezkar: Zikirler, dervişin günlük dersi

Fakih: İslâm Hukukunu bilen kişi

Fâni evsaf: Gelip geçici sıfatlar

Fânîlik: Yok olmak

Fantezi: Merak, alâka

Fazilet: Erdem, üstünlük

Felekiyât: Gezegenler ilmi

Ferâgat: Fedâkarlık

Ferah: Rahat

Fer’î: Asıl olmayan, teferruatla ilgili

Fetvâ: Dînî hüküm

Feyiz: İstifâde

Feylosof: Filozof, aklı ön planda tutan kişi

Feyyaz menbaa: Feyizli, bereketli kaynak

Fiilî sıfat: Fiil ile ilgili sıfat

Firâset: Bir şeyin iç yüzünü görebilme kâbiliyeti

Fısk: Yanlış iş, bozuk iş

Fitne: İmtihan, bozgunculuk

Fıtrat: Yaratılış, insanın tabîatı

Futur : Tereddüt

Gâfil: Habersiz, câhil

Garip: Yabancı, kimsesiz

Gavsiyet: Gavslık makâmı

Gavsü’l-A’zam: En büyük yardım edici, tasavvufta en büyük makâmın sâhibi, Abdülkâdir Geylânî Haz.

Gavur: Hiçbir hak hukuk tanımayan, gaddar, vicdansız, dinsiz

Gayret: Çaba

Gayretullah: Allâh’ın emri

Gayri: Yabancı, başka

Gazab-ı ilâhî: Allâh’ın gazabı

Gılef: Kılıf

Güzellikler manzumesi: Güzelliklerden oluşmuş

Habip: Sevgili

Hafî: Sessiz, gizli

Hâfıza: Bellek, hatırlama melekesi

Hakikat hilkati: Hakîkat âlemi

Hakîkat: Öz, kesinlik

Hakka’l-yakîn: Hak ile bilmek, bir şeyi bütün teferruâtı ve özü ile bilmek,

Hal ilmi: Yaşanarak öğrenilen ilim, tasavvuf

Halel: Sakınca

Hâlık: Yaratıcı

Hâl-i yakaza: Uyku ila uyanıklık arası

Halvet: Birlikte olmak, bir arada bulunmak

Hasebi ile: Dolayısı ile

Hasenât: İyilikler

Hasene: İyilik

Hasmâne: Düşmanca

Hâşâ: “Olmaz böyle birşey ya” anlamına bir söz

Havîtır: Kalbe gelen şeyler

Havf u recâ: Korku ve ümit

Havfullah: ALLAH’tan korkmak

Hayâ: Utanma duygusu

Hayal: Gerçekleşmesi mümkün olan veyâ olmayan şeyleri düşünmek

Hayvânât: Hayvanlar

Hazan: Sonbahar

Hâzık: Mesleğini iyi bilen

Levh-i mahfuz: Korunmuş kitap, her şeyin yazılı olduğu ALLAH katındaki kitap

Heyhât!: Boşuna!

Hidâyet ulaşmak: Doğru yolu bulmak

Hıfz: Hıfzetmek, ezmerlemek

Hikmet: Bir şeyin içyüzü, esâsı, asıl sebebi

Hikmetullah: Allâh’ın hikmetlerinden

Hilkat: Yaratılış

Hünsâ: Kadın veyâ erkek olduğu net olmayan

Hurâfa: Yanlış ve asılsız inanç

Hüdâ-yı nâbit türemek: Her yerde çoğalmak

Hükm-i İlâhî: Allâh’ın hükmü, karârı

Hüsn-i zan: Bir kişi veyâ olay hakkında iyi düşünmek

İcmâ: Bir şey üzerindeki fikir birliği

İcrâ-yı sanat: Mesleği yerine getirmek

İçtihad: Dînî yorum

İfnâ olmak: Son bulmak, yok olmak

İfrat: Aşırıya kaçmak

İhâta etmek: Kuşatmak, içine almak

İhfâ: Gizlemek

İhlas: Samîmiyet

İhsan: Bağış, Allâh’ı görüyormuş gibi davranmak

İhtiyar: Seçme kâbiliyeti, yaşlı

İhyâ: Yaşatma, diriltme

İhyâ omak: Dirilmek, hayâta geçmek

İkrah: Nefret ettirmek, çirkin göstermek

İksir-i a’zam: En önemli ilaç

İktifâ: Yetinmek

İhtivâ: İçermek, kapsamak

İllet: Sebep, hastalık

İlme’l-yakîn: Bir şeyi hakkında bilgi edinmek sûretiyle bilmek

İlm-i dirâset: Okuyarak öğrenilen ilim

İlm-i Fıkıh: Fıkıh ilmi, dînin ibâdet ve muâmelat yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i Hıdr : Hızır (a.s.)’a verilen ilim, ledünnî ilim, tasavvuf

İlm-i Kelâm: Kelam ilmi, dînin inanç esasları yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i nâfi: Faydalı ilim, kişiye dünyâda ve âhirette faydası olan ilim

İlm-i Tevhid: Allâh’ın birliği ile ilgili ilim (kelâm, akâid, tasavvuf)

İltihak: Katılmak

Îmân-ı zevkî: Îmandan zevk alma derecesi

Îman etmek: İnanmak

İmtisal: Örnek almak

İnfisal: Ayrılmak, terketmek

İnsan-ı kâmil: Kâmil, örnek insan

İntisap: Bir kimseye veyâ yere bağlanmak

İnzal: İndirme

İrâde: Dileme, bir şeyi yapma isteği

İrfan: Allâh’ı bilme

İrfâniyyet: Allâh’ı bilme

İrfanlı: Bilgili, kültürlü

İrşad: Yol göstermek, rehberlik

İsmet: Günah işlemeyen

İstidraç: Müslüman olmayanlarda görülen fizik ötesi olaylar

İstihâre: Bir şey hakkında ALLAH’tan rüyâ yolu ile bilgi istemek

İstismar: Sömürmek, kötüye kullanmak

İçtihat: Dînî yorum

Îtikad: İnanç

İttibâ etmek: Tâbi olmak, uymak

İzâfî: Herkese göre değişen

İzn-i İcâzet: İzin, temsil yetkisi verme

İzzet: Değer, şeref

İzzete çıkarma: Şereflendirme

İzz u şeref: İzzet, şeref, haysiyet, onur

Kâl ilmi: Söz ilmi, konuşulup da uygulanmayan ilim

Kâbil: Karşılık

Kâdiriyye: Abdülkâdir Geylânî’nin (v. 561/1166) kurmuş olduğu tarîkat

Kâfi: Yeterli

Kâfir: Örten, ekin eken çifçi, gerçeğin üzerini kapatan, gerçeği gizleyen, Allâh’ı inkar eden

Kâfir: Bir şeyin hakîkatini örten, Allâh’a inanmayan

Kâl ehli: İşin sâdece konuşma yönünde kalan, özüne vâkıf olmayan kişi

Kalbe hulul etmek: Kalbe girmek, yerleşmek

Kanaat: Olanla yetinme, yeterli bulmak

Kande: Her nerede

Kâşâne: Büyük ev, konak

Katre: Damla

Kavî: Güçlü, kuvvetli

Kavl-i Mustafâ: Hz. Peygamber’in sözü

Kenz-i ahfâ (mahfî): Gizli hazîne, ilahî hazine

Kerâmet: Dindar insanlardan zuhur eden olağanüstü durumlar

Kesb-i azâmet etmek: Daha da artmak

Kevn-i fesat: Var olmak ve yok olmak

Kevnî hakîkat: Madde ilmi ile ilgili gerçekler

Kibir: Büyüklenme

Kimyâ: Kimyâ ilmi, maddeyi değiştirme ilmi

Kışr: Kabuk

Konak: Büyük ev

Kurb, kurbiyet: Yakınlık

Kutsî: Kutsal, mukaddes, mânevî değeri yüksek

Küllî irâde: Allâh’ın irâdesi

Küll: Bütün

Kürre: Arz, dünyâ, kütle

Kütüb-i Sitte: Hz. Peygamber’in sözlerini toplayan en güvenilir altı hadîs kitabı

Lânetlemek: Kötülemek

Len-terânî: Allâh’ın “Beni göremezsin” anlamında Hz. Musâ’ya hitâbı

Levh-i dil: Gönül dili

Lîk: Lâkin, fakat

Mâ-adâ:...dan başka

Ma’bûd: Kendisine tapılan, Allâh

Mahlukât: Yaratılmış her şey

Mahrem: Yakın,

Mahrumiyet: Mahrum olma, onsuz olmak

Mahv: Yok etmek, yok olmak

Mahz-ı atâ: Mutlak bağış, gerçek bağış, bol bağış

Maiyyet: Berâberlik, berâberinde olma

Makâmât: Makamlar

Makâm-ı velâyet: Evliyâlık, mürşitlik makâmı

Maksut: Maksat, gâye

Mâ-lâ-ya’nî : Boş, faydasız

Mâlik olmak: Sâhip olmak

Mârifet: Bilgi, Allâh’ı bilme

Mârifetullah: Allâh’ı bilme

Mâzur olmak: Özürlü olma, mâzereti olma

Meal: Anlam

Meçhulât: Bilinmeyen şeyler

Medar: Kaynak, sebep, vesîle

Mehdî: Kıyâmete yakın zamanda yer yüzüne geleceğine inanılan kişi

Mihenk taşı: Ölçü olarak kabul edilen

Mekârim-i ahlak: Güzel ahlak

Mekr: Tuzak

“Men araf” sırrı: “Nefsini bilen, Rabbini bilir” sırrı, bu sözün hakîkatine vâkıf olma

Menkıbe: İnsanların güzel hâtırâları

Mensuh: Hükmü lağvedilmiş, geçerliliği kalmamış

Mesmuât-ı ilâhî: Kutsal şeyler dinleme, ALLAH kelâmı dinleme

Mest: Sarhoş olmuş, gönlü bir şeye aşırı bağlanmış

Meşâyih: Büyük şeyh

Meşrep: Mîzâca uygun yol, tarz

Metafizik: Fizik kânunlarının dışında olan

Meteryalist: Maddeyi her şeyin önünde tutan

Meth ü senâ: Methetme, övme

Meyletmek: Eğilim göstermek

Mezmum: Zemmedilmiş, yerilmiş, kötülenmiş

Mezhep: Yol, dînî mezhepler

Mihman: Yakın, sırdaş

Mihrab: Namaz kılarken imamın durduğu yer

Minnet: Borç, verecek

Mestan: Sarhoş

Mistik: Gizemli, tasavvuf ile ilgili

Mistisizm: Batı dillerinde tasavvuf

Mızrab: Kendisiyle sazların tellerine dokunulan âlet

Muâsır millet: Çağdaşlaşmış, uygarlığın doruğuna ulaşmış millet

Muvâzene: Ölçü, denge

Mübtelâ: Bağımlı, düşkün

Mücâzât: Karşılık

Mücerred: Yalın, soyut, tek başına

Muvaffak: Başarılı

Muhal: Gerçeği olmayan

Muhkem âyet: Anlamı kesin olan, yorumla ilgisi olmayan âyet

Muhtar: Seçilmiş

Mukarrebun: Allâh’a yakınlık kazanmış cennetlik kimseler

Mukeddesât: Mukaddes, kutsal şeyler

Mükevvenât: Kâinât, yaratılmış her şey

Murdar: Pis, eti yenmeyen hayvan

Musahhar : Hizmetçi

Müsâmaha: Hoşgörü

Müsâvî: Eşit, denk

Mutasarrıf: Tasarruf eden, harcama yetkisi olan

Muteaddit: Çeşitli

Mutmain: Tatmin olmuş, kanaat getirmiş

Muttalî: İç yüzünü bilen

Müdrik: İdrak etmiş, kavramış

Müeyyide: Yaptırım gücü

Mülâki: Karşılaşmış, tanışmış

Mü’min: Allâh’a tam anlamıyla inanmış

Münezzeh: Yüce, kötü sıfatlardan uzak

Mürde : Bozuk, hasarlı

Mürşit: Rehber, yol gösteren, evliyâ

Mürşid-i kâmil: İnsanlara yol gösteren tasavvuf büyüğü

Musevî: Hz. Musâ’nın şeriatine tâbi‘ kimse

Müsta’celiyyet: Acele etmek

Müstakim: Dosdoğru

Müstecâp: Karşılık gören

Müşâhede: Gözetleme, tasavvufta bir makam

Müteallık: İlgili

Mütekâmil: Daha gelişmiş

Mütenâsip: Uygun

Mütesellî olmak: Teselli olmak, avunmak

Müteşâbih âyet: Anlamı kesin olmayan, anlamını ancak ehlinin anlayacağı âyet

Müttakî: Allâh’ın emirlerini titizlikle yerine getiren kimse

Müzekkire: Hatırlatan, zikrettiren

Nâ-ehil: Ehil olmayan, işi bilmeyen

Nâçiz: Zavallı, beden bakımından yetersiz

Nâfi ilim: Faydalı ilim

Nahnü: Arapça’da “biz” demektir

Nâhoş: Hoş olmayan

Nâib: Veki, tarikatte bir görevli

Nâ-mütenâhi: Sonsuz

Nâsih: Kendinden öncekinin hükmünü kaldıran

Nazar ehli: Nazar, mânevî bakış sâhipleri

Nazîr: Benzer

Nebî vârisi: Hz. Peygamber’in vârisi, gerçek âlimler

Nedîm-i İlâhî: Allâh dostu, O’na yakın kişi

Nefha-i ruhü’l-kudüs: Kutsal ruhun üflemesi, nefesi

Nefsânî: Nefse bağlı, nefsin isteği

Nefs-i emmâre: Kötülüğü emreden nefis

Nehiy ani’l-münker: Kötülükten men etmek, kötülüğe engel olmak

Neşv ü nemâ: Serpilip, gelişme

Nevruz: Yılbaşı

Nizâm-ı İlâhî: İlâhî nizam, ALLAH kânunu

Nûr-ı Yezdân: Allâh’ın nûru

Nûr-ı Zât-ı Kibriyâ: Allâh’ın zâtının nuru, ışığı

Nutk-u ehlullah: ALLAH ehli sözleri

Nükte: Şaka, latîfe

Pervâz eylemek: Uçmak, kanatlanmak

Psikoloji: İnsan davranışları ve iç dünyâs ile ilgilenen ilim dalı

Polat: Demir, demir gibi güçlü insan

Rahmet tecellîsi: Rahmetin inmesi, tecellî etmesi

Rahmet-i âhî: İlâhî rahmet

Reh-nümâ: Rehber, yol gösteren

Rahvan: Atın yavaş yürüyüşü

Rakip: Kendisiyle yarışılan kişi

Ravza-i Mutahhara: Hz. Peygamber’in kabrinin bulunduğu mekan

Rehber: Yol gösteren

Reh-nümâ: Rehber, yol gösterici

Rencîde: Kırgın

Refik: Yol arkadaşı

Revnâk: Düzen, temel

Riâyetkar: İtâat eden, uyan

Rical: Erkekler, tasavvufta ileri gelenlerden

Rindân: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünün peşine düşen, âşık

Riyâ: Gösteriş

Riyâkar: Gösteriş yapan, sâmîmiyetsiz

Riyâzî: Matematik veyâ beden eğitimi ile ilgili

Rızâ-i Bârî: ALLAH Rızâsı

Rububiyet: Allâh’ın her şeyin Rabbi, sâhibi, terbiyecisi olması

Ruhânî: Ruh ile ilgili, mânevî

Rücu: Geri dönme

Rüsvay: Rezil, aşağılık

Rü’yet: Görme, görülme

Sadr: Göğüs, orta

Sahih îtikat: Sağlam inanç

Salât: Duâ, namaz

Sâlih amel: Sağlam ve iyi yapılan iş

Salih îtikat: Doğru inanç

Sâlih kul: Dindar, güzel ahlaklı insan

Sarih: Apaçık, besbelli

Savm: Oruç

Sây-i gayret: Çalışıp, çabalama

Şehâdet: Şehit olmak

Serâhaten: Açıkça

Şerh etmek: Açıklamak

Şeriat-i mutahhara: Tertemiş şeriat, İslâm şeriati, din kânunları

Seyran: Seyretme

Silsile-i merâtip: Tarîkatte Hz. Peygamber’e kadar ulaşan silsile

Smaç: Voleybolda, yükselerek el ile topa sertçe vurmak

Sîne: Göğüs

Sîret: İç yüzü

Sırr-ı ednâ: En düşük sır

Sufiye: Tasavvuf erbâbı

Sosyoloji: Toplum bilimi

Sübut: Sâbit olmak

Subûtî sıfat: Allâh’ın sıfatları

Süflî: Aşağı dereceden

Suhuf: Sahifeler, kutsal sahîfeler

Sû-i zan: Bir kişi ya da şey hakkında menfî zanda bulunmak, düşünmek

Sukut : Düşmek

Şule: Işık parçası

Suret: Dış yüz, görüntü

Sükut: Susmak

Süluk: Yola girmek, tasavvuf yoluna girmek

Sünnet: Hz. Peygamber’in fiil ve davranışları

Şakî: Allâh’a inanmayan

Şefî: Şefaat eden,

Şek: Şüphe

Şer: Kötülük

Şeref-yâb olmak: Şereflenmek

Şer’î hükümler: Dînî hükümler

Şeriat: Din kânunları

Şerîat-i garrâ: Parlak, aydınlık şerîat

Şeriat-i garrâ: Aydınlık şeriat, İslâm şeriati

Şerik: Ortak

Şeyh: Yaşlı veyâ büyük kişi, tarîkat lideri

Şiar: Özellik

Şimşir-i Hüdâ: Hakk’ın kılıcı

Şinto dîni: Japonların dîni

Şirk: ALLAH’a ortak tanımak

Taam: Yemek

Tâat: İtâat etmek, dînî emirleri yarine getirmek, ibâdet

Tahammül: Dayanmak, katlanmak

Tahayyül: Hayal etme, düşünme

Takvâ: Allâh’ın emirlerine titizlikle uymak

Tâlib: İstekli

Tân: Kötülemek

Tan yeli: Sabah esen rüzgar

Tanzîm-i İlâhî: Allâh’ın düzeni

Tarîkat: Yol, Allâh’a götüren yol

Tarik-ı müstakîm: Dosdoğru yol

Tasavvuf: Dînin mânevî yönü, rûhî tarafı

Tavaf: Kâbe’nin etrâfında dolanmak sûretiyle yapılan ibâdet

Tazarru: Yalvarma

Tebliğ: Duyurma

Tebşir: Müjdeleme

Tecelliyat: Zuhur etme, görünme

Tedrisat: Ders okuma

Tefekkür: Düşünce, düşünme

Tefsir: Kur’ân’ın yorum ve açıklaması

Tekâmül: Gelişme

Tekeffül: Üzerine almak, kefil olma

Tekke: Eskiden sufilerin, dervişlerin,eğitim gördükleri yer

Tekvin: Yaratma

Telakki: Anlayış

Telepati: Başkası ile duysusal bağlantı kurmak

Temâşa: Seyretme

Temâyül: Meyletme

Tenezzülen zuhur: Merhametinden dolayı yapmak

Terakkî: Gelişme, ilerleme

Tertîb-i İlâhî: İlâhî tertip, düzen

Tesânüt: Birlik, uyum

Teşrî: Dînî kânun koyma

Teveccüh: Yönelme

Tevekkül: Allâh’a dayanmak

Tevessül: Aracı edinmek, vesîle edinmek

Tevfik sâ’ye refik olanındır: Başarı çalışanındır

Tevhîd-i ef’âl: Her olayın hakîkî fâilinin ALLAH olduğu şuurunda olma

Tevhîd-i sıfât: Allâh’ı sıfatlarında bir olarak bilmek

Tevhîd-i Zât: Zât olarak Allâh’ı bir bilmek

Tevhit ehli: Gerçek dindarlar

Tiğ: Kılıç

Tiynet: Yaratılış, huy, tabîat, karakter

Tolerans: Müsâmaha, hoşgörü

Trans: Bir iş üzerinde fikri yoğunlaştırarak onu gerçekleştirmek

Turuk-ı aliyye : Yüce tarîkatler

Türbe: Dindar insanların kabirleri

Ucup : Kendini beğenme

Uhrevî: Âhiret ile ilgili

Ukbâ: Âhiret

Ulûhiyet: İlahlık

Ulvî: Yüce

Ümm-i Kitâb: Ana kitap, Kur’ân-ı Kerîm

Vâcibü’l-vücud: Var olması mecburi olan

Varak: Yaprak

Vârisü’l-enbiyâ: Peygamberlerin vârisleri, gerçek âlimler

Vârisü’n-Nebî: Hz. Peygamber’in vârisi

Vebal: Sorumluluk

Vechile: Bu şekilde

Vehâmet: Korkunçluk

Vehim: Kötü duygu, düşünce

Velâyet makâmı: İrşat makâmı

Velî: İbâdet ve tâat ile Allâh’ın yakınlığını kazanmış kul

Verâ: Yeme, içme, giyinme gibi hususlardaki dînî hassâsiyet

Verâset: Vâris olmak, bir kimseden sonra onun mülkünde kısmen veyâ tamâmen tasarruf sâhibi olmak

Visal: Kavuşma

Vuslat: Kavuşma

Yed: El, yan, yakın.

Yed-i kudret: Kudret, kudret eli

Yezdân: ALLAH

Zâfiyet: Düşkünlük

Zarurî: Mecburi

Zâviye: Eskiden dervişlerin kaldıkları şehrin dışındaki yer

Zekat: Malın belli bir kısmını fakirlere vermek

Zerre: En küçük parça

Zikir: Anmak, Allâh’ı ziketmek

Zikke: Damga

Zillet: Aşağılık vesîlesi

Zillete inmek: Aşağı düşmek

Zındıklığa düçar olmak: Zındık, dinsiz olmak

Zuhr-ı âhir: En son öğle namazı niyetiyle “Cuma namazım kabul olmuyorsa” şüphesiyle kılınan ve aslı olmayan uydurma namaz

Zuhur vesîlesi: Görünme vesîlesi, aracı

Zuhur: Görünmek, ortaya çıkmak

Zühd: Dünyâ malına meyil etmeme

Zü’l-cenâheyn: İki kanat sâhibi, hem şerîati, hem de tasavvufu bilen

Zülf, zülüf: Saç

Sayfa Başına Dön