www.galibivakfi.com

 

Bu Düzenleme 2011 Tarihi İtibari İle En Son Baskısı Yapılan Kitaplarla Bire Bir Aynıdır Gâlibilik İle İlgili Mevcut Bütün İçeriklere Sitemizden Ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

 

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

MERHAMET-İ İLAHİDEN

HİKMET-İ İLAHİ OLAN

ASRA UYUMLU RAHMET DAMLALARI

 

 


 

 

 

ã Rahmet Damlaları

H. Galip Hasan Kuşcuoğlu

 

 

 

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

Kâdirî, Rufâî, Gâlibî Meşâyihi, Mutasavvıf

 

 

MERHAMET-İ İLAHİDEN

 

HİKMET-İ İLAHİ OLAN ASRA UYUMLU

 

RAHMET DAMLALARI

 

 


 

 

İÇİNDEKİLER

 

Başlık Yazıların Üstüne Tıklayarak İlgili Konuyu Okuyabilirsiniz.

BAŞYAZI. 9

Niçin Marangoz Oldum?. 11

Sevr Hezimeti,  Zaferle Gelen Lozan Anlaşması 12

Güzelliklere Olan Hayranlığım.. 12

Beş Duygudan Öteyi Göremeyenler 12

Efendime Biatım.. 12

BİRİNCİ BÖLÜM... 12

BUGÜN BİLDİRİLMESİNDE SAKINCA OLMAYAN  RÜYA VE HAL-İ YAKAZADA ZUHUR EDEN  TALTİF-İ İLAHİ MANALAR.. 12

İlahi Mühür 12

Rabbımın Lütfu İhsanı,  Taltif-İ İlahi Levhaları 12

Zuhuru Görülen Hitab-I İlahi 12

Peygamber Efendimizin Mesajı: 12

Musa ( A.S.)'A Hz. Allah'ın Hitabı 12

PEYGAMBER EFENDİMİZİN  TASAVVUF Ve ZİKRULLAH" KİTABINI KUR'AN TEFSİRİ OLARAK TALTİF-İ İLAHİYESİ 12

Peygamberimiz Efendimiz Asasını Dedeme Vermiş. 12

Sigarayı Bırakamayan  Kişiye Yerinde Hitap. 12

Zuhuru Tahakkuk Eden Mana Metafizik. 12

Papa 2. Jan Paul'ün Mana Uyarısı 12

"Mutasavvıfın Kimdir?". 12

Şu An Alemde Yaşayan Tek Varisim, Adıma Görev Yapan Yegane Vekilim Galip Efendi'dir 12

Galip Efendi'nin Seyyit Ve Şerifliğinin Tebliği 12

Gönül Şifasının Merhemleri 12

İKİNCİ BÖLÜM... 12

MAHRUMİYETLERİN İLAÇLARI. 12

Mahrumiyetin Birinci İlacı:  Hikmetullah Ve Marifetullah. 12

Mahrumiyetin İkinci İlacı:   Semavi Tek Din İslam'dır.  Başka Bir Din Olmadığı Halde, Niçin Peygamber Efendilerimizi  Ayrı Ayrı Dinde Göstermeye Çalıştık?. 12

Mahrumiyetin Üçüncü İlacı:   Düşülen Enaniyet Ve Varlık. "Muhammedün Resulullah" Demeyenlere Niçin, Gayr-i Müslim,  Kafir, Gavur Dedik?. 12

Mahrumiyetin Dördüncü İlacı:   "La İlahe İllallah" Diyen Kul Beşer Ölçüsüne Göre Müslümandır.  Kardeşimizdir. Kanı Ve Katli  Haramdır. Artı Ölçü Allah'a  Mahsustur. 12

Mahrumiyetin Beşinci İlacı:   Nakille Gelen Emr-İ İlahileri Akılcı Dine Dönüştürdük. Elbette İçinden Çıkamadık. İki Cami Arasında  Kalmış Bi-Namaza Benzedik. 12

Mahrumiyetin Altıncı İlacı:   Din-İ İslam; Allah'ın Yasakladıkları Dışında,  Güzelliklere, Güzel Olan Şeylere Karşı Değildir. Bi-Zatihi Din Güzeldir 12

Mahrumiyetin Yedinci İlacı:   Namaz, Oruç, Hac, Zekat İslam'ın Şartlarından Değildir. İslamın Şartı Birdir: Allah'tan Başka İlah Yoktur. 12

Evliya. 12

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM... 12

HİKMET DAMLALARI. 12

Din Allah'ın Teşri Ettiğidir 12

Edebiyat Öğretmeni Fazlı Al Hoca Efendi Ne Diyor? Dinle: 12

İntihar 12

Usta. 12

Hz. Allah Musa (Aleyhis-Selam)'A Vahyetti: "Ya Musa, Yarın Öğle Yemeğine Geliyorum, Bana Ne Yedireceksin!.."  12

İşte Şahidi Olduğum Rahmet-İ İlahiyenin Zuhuru. 12

NESİMİ HAZRETLERİ (K.S): 12

Allah Teala'nın Sıfatları 12

Peygamber Efendilerimizin Sıfatları 12

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM... 12

ŞEYH SA'Dİ ŞİRAZİ'DEN SEÇMELER.. 12

1- Rubailerinden Seçmeler 12

2-Gazellerinden Seçmeler 12

Sonsöz. 12

Rahmet Damlası 12

SÖZLÜK.. 12

 


 

 

KISALTMALAR

 

 

a.s.:

aleyhis-selâm (ona selam olsun)

a.s.s.:

aleyhis-salâtü ves-selâm (salât, en güzel dua ve selam onun üzerine olsun)

c.:

cilt no

c.c.:

Celle Celâlühû (Allâh'ın şânı ne yücedir!).

Hz:

Hazret-i (yüce, büyük)

k.A.v.:

Kerremallâhü vechehû (Hz. Ali için kullanılan bir ifadedir. ALLAH onun yüzünü puta tapmaktan korumuş, tertemiz tutmuştur, demektir.

k.s. :

kuddise sırruhu (sırrı, makamı mukaddes, kutlu olsun)

k.A.s.:

Kaddesallâhü sırrahû (Allah sırrını mukaddes kılsın)

k.A.e.:

Kaddesallâhü esrârahû (Allah esrârını mukaddes eylesin)

r.a.:

radıyallâhü anhü anhâ, anhüm (Allah ondan, onlardan razı olsun)

s.:

sayfa

s.a.v.:

Sallallâhü aleyhi ve sellem (Allah onun şanını yüceltsin ve ona selam etsin)

S.O.S.:

save our salves (Denizde boğulmak üzereyiz, bizi kurtarın!)

s.t.a.v.:

Sallallâhü Teâlâ aleyhi ve sellem (Yüce ALLAH onun şanını yüceltsin ve ona selam etsin)

 


 

 

EUZÜ BİLLAHİ MİNEŞ-ŞEYTANİR-RACİM

BİSMİLLAHİR-RAHMANİR-RAHİM

 

 

HU, YA TABİBEL-KULUB

 

MEDET, YA ERHAMER-RAHİMİN

MEDET, YA EKREMEL-EKREMİN

MEDET, YA İLAHEL-ALEMİN

 

DESTUR, YA ADEM SAFİYYULLAH

DESTUR, YA NUH ŞEKURULLAH

DESTUR, YA İBRAHİM HALİLULLAH

DESTUR, YA MUSA KELİMULLAH

DESTUR, YA İSA RUHULLAH

DESTUR, YA MUHAMMED MUSTAFA HABİBULLAH

 

DESTUR, CÜMLE PEYGAMBERAN-I İZAM

VE RESUL-İ KİRAM HAZERATI

 

DESTUR YA SAHİBEL-MEYDAN

 

RIZAEN LİLLAHİL-FATİHA MAAS-SALEVAT

 

    Sayfa Başına Dön


 

 

BAŞYAZI

 

 

EUZÜ BİLLAHİ MİNEŞ-ŞEYTANİR-RACİM

BİSMİLLAHİR-RAHMANİR-RAHİM

Huzurdan kovulmuş, lânetlenmiş şeytanın şerrinden Rabbıma sığınırım,

Rahmân ve Rahîm olan ALLAH'ın adıyla başlarım.

 

 

Cüretim mâzur görülsün. Rahmet-i ilâhiyeyi küll olarak anlatmanın beşerin aczi ile eşdeğer olamayacağını müdrikim!

Hal ve ahvalimi yirmi birinci asırda vazifem gereği emr-i ilahîden edindiğim dünya görüşümü sene 2001-11'inci ay, 46 senedir Rabbımın lütfettiği manevi vazifemi, gene Rabbımın lütfu ihsanı ile cümle kullarına ihsan eylediği, Kelam-ı kadim, sünnet-i Resulullah, Hazret-i ALLAH'ın lutuf ve ihsanı, yeryüzü ve gökyüzünde indirilen ayetler, "Yer yüzünde halifemi yaratacağım" hitabının şerefini taşıyan, insan olmaya yegane namzet, imanın şartı olan amentüye intibakı nisbetinde manevi nasibini alan, bilcümle Benî Adem, madde ve mana görüş ve yaşadığı zamanı günah-ı kebaireyi müdrik, aczini de bilmesi ile bedevilikten medeniyete, zamandan sağlanılan emr-i ilahiye uyum ile, kudret-i ilahi karşısında rahmet-i ilahiye zuhuru olan, aczini hiç unutmayan, terakki eden "hazret-i insan"ı tanımak, rahmet-i ilahiyeden ve şu nizam-ı alem manzumesinde Rabbımızın lutuf ve ihsanı kadar, mana okyanusuna bir damlacık da olsa damlatıldı isen, ne mutlu!.. Gerçekde din-i İslam, bir zümrenin tekelinde olmayıp, Hazret-i ALLAH'ın Adem safiyyullah'tan kıyamete kadar gelen, ALLAH'ın varlığına inanan cümle kulların müslüman olduklarını,, tebliği ilahînin dışına çıkmadan anlatabilir isek ... 1200 küsur senesinde uygulanan, o gün için çok değerli olan tedrisatı zamanımıza uydurmaya kalkışan ulemaya, çağı idrak edemeyip, irfaniyetten dem vuran mutasavvifûn geçinenlere senelerdir anlatamadık! Gene Rabbımın lütfu ihsanı ile zuhur eden hadiselerden anlarlar ise, anlayacaklar inşaALLAH!...

"İslam'ın beş şartı var" diye, İslam'ı anlamadan, imanı anlatırcasına, cümle Benî Adem'in HZ. ALLAH'a inanan Ehl-i Kitab'a dahi "kafir, gavur, gayr-ı müslim" yakıştırma gafletinin körlüğünden kurtulabilir de, sonsuz rahmet ve mağfiret-i ilahiyenin cihanı kuşattığını hissedebilir ve görebilir isek Adem'e bahşedilen cüz'î iradeyi idrak ederek, var olanın, güç ve kuvvet sahibinin yalnız ve yalnız Hazret-i ALLAH olduğu, eşi ve benzeri olmadığı inancımızın amentüye uyumlu olduğu, yaşantımızda ve muamelatımızda da görülebiliyor ise müjdeler olsun!.. Rahmet ummanının bir damla da olsa o ummanın bir katrası, yaratılışın sırrı, nedeni hazret-i insan, mübarek olsun!... İyi bilesin ALLAH'ın sevgisine nail olanı alem sever!.. Nihayet-i ömrüne kadar Rabbım imanını korusun. Peygamberimiz Efendimiz buyurdularki:

"Allah Kulunu severse, mukarrebun melâikesine emreder:

"--Ben şu kulumu seviyorum, sizler de seviniz."

Bu emr-i ilahi cümle melaikeye bildirilir. Melâikeler de cümle salih kulların kalblerine bu sevgiyi nakşederler; rabbım falanca kulunu seviyor sizler de sevin diye."

Ya Rab! Bize ezel meclisinde bir damla İlim vermiştin, bu damlayı varmak için yanıp tutuştuğu ummana sen eriştir...

  Sayfa Başına Dön 


 

 

NİÇİN MARANGOZ OLDUM?

 

 

 

 

Sene 1935-1936 arası. Ortaokulu 2'ye uğramadan terk ettim. Babam ve anam hamam işletiyorlardı. Evimiz konaktı. Başka kiraya verdiğimiz evlerimiz de vardı. Ayrı ayrı semtlerde bağlarımız, birkaç köyde ortakçılarımız vardı. Şahit olduğum ortakçılık o zavallı insanları sömürmek için değil, yardımcı olmak, sıkıntılarını gidermek içindi. ALLAH rızâsı için olduğunu babamın ortakçılık icraatında ve muamelatında apaçık görmek zor değildi. Çalışarak geçimini elde etmek gâyesi olan insanlara yardımcı olmak, ağalık icâbı, ibâdet misâli mânevî zevk idi. Bu meziyyet-i insanlığın çok yerlerde mecrasından saptırılıp nefsani çıkara dönüştüğü, maalesef günümüzde çok yerlerde garibanların "ortakçılık" maskesi altında sömürüldüğünü daha açık görmek mümkün.

 


 

SEVR HEZİMETİ,
ZAFERLE GELEN LOZAN ANLAŞMASI

 

 

 

 

O zamanlar her şey çok ucuzdu. Para kazanmak ise çok zordu. İş yoktu, para da yoktu. Cehlimizle bu hali rahmet-i ilahiyeye maledip, gerçeklerden habersiz, manevi tertibin bu kadar olduğunu zannederek, güya mütevekkil zevkini alıyorduk!. Bilenlerin sabrı ise güçsüzlüğümüzün nefse müflis tesellisi idi. Kelamla ifadesi sabır ... Harpten de yeni çıkmıştık, millet olarak "bu kadar olsun, halimize şükrolsun" diyorduk. İstiklal harbinin zaferle sonuçlanması Cenab-ı Hakk'a hamdimiz, şükrümüz, neşemiz, bayramımız olmuştu. Sevrin korkunç kararlarından kurtulup, Lozan Anlaşmasında az da olsa söz sahibi olmuştuk. O zaferi bu millete yaşatan şüheda ve gazilerimize ALLAH'tan rahmet diler, makamları cennet olsun, diye tazarru ve niyaz eder, bu düşüncemizin aksine düşünen nankörlerin ıslahları için de dua ederiz...

Osmanlının ekonomik krizi harpden evvel de vardı, ne sebepten bilinmiyor. Zaman zaman ferahlamış gibi olsak da, muasır milletlerin dünyevi imkanlarını gördükçe inkisarı hayale uğruyoruz. Aşağılık duygusuna kapılıyoruz. Ya Rabbi, bu günümüzü de aratma, niyazı ile az da olsa teselli buluyoruz.

 

Nasreddin Hoca'ya:

"--Karın aklını kaybetti," denince, Hoca kara kara düşünmüş. Niye bu kadar üzüldüğünü sorduklarında cevaben:

"--Bizim karının aklı yoktu, acaba ne kaybetti ki?!.." demiş.

Biz millet olarak ekonomik krizden bazan ferahlık hissetsek de, geçici idi. Gerçekte hiç kurtulamadık ki!...

***

 O zamânın vasat zengini sayılırdık. Sakın o günlerin özlemini çekiyor zannetmeyin çekilmesinde! ALLAH bu günlerde ihsan eylediği imkanlarımızı elimizden almasın. Yeterli mi? Elbet değil.

Okuldan ayrıldığıma babam üzülmedi. İlmin aleyhinde değildi, amma sevindiği hafif de olsa simasında hissediliyordu. Çünkü işlerinde yardımcı olacaktım. Yardım edecek başka erkek evlâdı yoktu. Yalnızlıktan bunalan babam okumam için tek kelime dahi söylemedi. Mektebe gitmeyeceğim kararının babamı sevindirdiği aşikardı. Derhal kasayı teslim etti. Yükü sırtından atmış gibi, ferah nefes aldığı hissediliyordu.

Birinci günden sıkılmaya başlamıştım. Pasif yaşantıya uyumlu olmaya ne fizikî yapım, ne ruhî yönüm, ne de ailemden edindiğim terbiyem müsâit değildi. Sportmen vücut vermişti, Hazret-i ALLAH. Hakkını elbet veriyordum. İyi koşuyordum. Yüksek atlıyordum. Voleybolda "smaççı" idim. Futbol oynardım. Memleketim olan Çorumspor'un az da olsa formasını giydiğimin zevkini unutamam...

Mânevî hâlim ve düşüncelerimi görüyor ve yaşıyordum ki, istisnai bir hal vardı gönül bahçemde, nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Rabbımın lutuf ve ihsanı ile Yaratanımı tanımakta bildirilerini kabullenmekte hayatım boyu hiç güçlük çekmedim. ALLAH'ın varlığından hiç şüpheye düşmedim.. Cümle peygamber efendilerimizi birini diğerinden ayrı görmeyen, tek kelam, îmanın şartı olan Rabbımın lütfu ihsanı ile imanın altı şartı olan amentünün manasına muhalif yaşantı ve düşünceye bütün gücümle ve aczimle, bahşedilen imanımın icraatta zuhuru ile, mananın aksi olan küfre yer vermemeye Rabbımın ihsanı gücümle çaba gösterdim... Ahir zaman Nebîsi Hazret-i Muhammet Mustafâ (s.t.a.v.) Efendimizin tebliğ ettiği, emri ilâhîler başımın tâcı, gönlümün ilâcı, aşkımın mihenk taşı oldu... Bunları anlatmaktaki kasdim mizâcımın pasif yaşamaya müsâit yaratılmadığını, "Görmediğim ALLAH'a ibâdet etmem" diyen yol büyüklerimin neyi kasdettiklerini rahmet-i ilâhî olarak yaşadım, yaşıyorum.. Hazret-i ALLAH'ın rahmetine vesile kıldığı enbiyasından, evliyasından manamızı, hatta maddemizi dahi ayrı kılmasın, tazarru niyazı ile ... Amin, veselamün alel-murselin.


  Sayfa Başına Dön 

 

GÜZELLİKLERE OLAN HAYRANLIĞIM

 

 

 

 

Güzellik hayrânı olan bu abd-i âcizin, güzel sanatlara karşı zaafım vardı. Güzel san'atta şer'î hükme de uygun, her zaman geçerli ve lüzumlu mesleğin değerini ve lüzumunu sanat büyüklerim şu espri ile izah ederlerdi: "Dünyaya gelirsin beşik, bu alemden giderken de tabuta, bunları ise icra-yı sanat eden marangoza ihtiyaç var." Fıtratımdan gelen dürtülerden topluma hizmet ve hayatımda kimseye yük olmama mizacım ve beşerî zevkimle bir şeyler üretmek arzumdu. Tufeyli yaşayanlara nefret duygumun etkisi olsa gerek, zor olduğunu bildiğim halde marangoz sanatını öğrenmeye kesin karar verdim.

O zamanlarda marangozluğa "dev sanatı" benzetmesi yapılırdı. Hiç beklenmedik bu karârım bütün âileyi şaşırttı. Ailede tek erkek evlat olmam, maddi durumumuzun da iyi olması, bedenen yıpratıcı bir işe gönül vermem, yakınlarımı haklı olarak şaşkın hale getirmişti. Memleketimizde bugün az da olsa olduğu gibi, teknik imkanlar henüz yoktu. Tekniği ancak el aletlerinde görebiliyorduk. Sanat icra edenler insan gücü ile yani kendi gücü ile çalışmaya mecburdu.

Şu acı gerçeği de bugünkü nesle anlatmadan geçmek istemiyorum: ALLAH'ın gazabından başka bir bilgi ve tedrisat görmemiş, bilge geçinenlerin mobilye atölyelerini küfürhane, icra-yı sanat eyliyenlere de küfürde imiş gibi bakışları, elbette cehaletlerindendi. Hakikat ölçeğinde elbet normal değillerdi.. Mutasavvifînin Hz. ALLAH'ın gücü ve varlığı karşısında yokluğunun zevkini alan, ademlikten emri ilâhiye uyum sağlamaya bütün gücü ile, kimseye yük olmadan kazanıp, kazancından da yoksulları mahrum etmeyen bahtiyarların yaşantılarını anlayamadıklarından, taklitçiler İslamiyeti servet düşmanlığı imiş gibi göstermekle, hakikatte uyumsuz yaşantılarına takva, vera, mü'min sıfatını yakıştırma gafletinden kurtulamayan müslüman kardeşlerimizi, nerede arar isen bulmak güç değil!.. Çünkü bu zümre, masada yemek yemeyi, koltuk ve sandalyeye oturmayı İslamiyetle bağdaştıramayanlar, bunları yapan ustayı niye küfürde görmesin?! Kaşıkla yemek yemeyi günah kabul ettikleri gibi!

Eskiden kibriti dahi ithal ederdik. Kibrit kutularının üzerinde deve resmi vardı. Üzerindeki deve resminin başını belirsiz hale getirmeden eve sokmazlar idi.. Çarpık görüşlü takvalarından o deveyi kafası ile eve sokamazlardı. İnançları bu küfrü icraya müsait değildi!.

Buna benzer, katı kurallar ve taassubun İslamiyetle ilgisi olmadığını anlamayanların mevcudiyetlerine rastlamak bugün dahi her yerde çok çok rastlamak mümkün.. Çağın gerisinde kalmış, içtihatsız, katı kuralları din-i İslam'a maletmiş, hakikat fakirlerinin dini öğretmekte öncülük yaptıklarını da zahmetsiz görürsün!... Yazmakla bitmez ... Bin iki yüz küsur senedir içtihat görmemiş şeriatı yaşamaya çalışanlar Hazret-i ALLAH'ın lütfu ihsanı olan, zamanın nimetlerinden nasıl istifade edecekti?.. Maalesef, hala hakikatte yeri olmayan, gülünç kuralların hasretini çekenler az değil, dersem mübalağa etmiş sayılmam..

***

"Gezdim Firenkistân'ı, beldeler, kâşâneler gördüm;

Dolaştım mülk-i İslâm'ı bütün vîrâneler gördüm"

diyen Ziya Paşa yanlış mı söylemiş?!..

***

Haklı olarak, aile efradım ferah bir işte çalışmamı arzu ediyorlardı... Hürmette kusur etmeden, babamı bu işe razı etmek zor oldu. Amma nihayet, babam da ısrarıma dayanamayıp râzı oldu.

Çırak olarak marangozluğa başladım. Prensip olarak, not defterime her gün öğrendiğim şeylerin notunu alıyordum. Bu hususta azimli ve kararlı idim. Titizdim. Her işi elde yapıyorduk. Ağaçla yapılan ne varsa, ayırt etmeden her branşta yetişmen günün icaplarındandı. O günün şartlarına göre kısa sayılan, ustalarımın da hayret ettiği üç senede iyi sanatkar ve usta oldum. 1938'de eski Ankara Caddesine marangoz atölyesini açtım. 1939 senesinde ailemin yalnız olmasından dolayı hemen evlendirdiler.

1941 senesinde asker oldum. Çavuş kursunu birinci-likle bitirdim. Ordunun emri ile, taburlarda yeni kurulacak muhabere kıt'a komutanı olmam için Trabzon Muhabere Tümeninde yedi ay subay ve gedikli çavuşları ile kurs gördüm. Kurs sonunda muhabere kıt'a komutanı oldum. 1945 senesinde harp bitti, bizi de terhis ettiler.

1949'da seneler senesi ibadet ve taatta kusur etmemeye özen gösterdiğim halde, manen tatmin ve ruhen mutmain olamamanın hayatım üzerindeki etkisi gün geçtikçe dayanılmaz ve kaldıramıyacağım hale gelmişti.. Okuduğum dini eserler, dinlediğim vaazlar ve nasihatlar, tedavi etmek şöyle dursun, hicran olmuş yarama sanki tuz basıyordu.

"Ya Rabbi! Bilge kişilerin telkinatlarından ben niye mutmain olamıyordum? Zatına inanarak yapılan her ibadet ve taatı kabul ettiğine Şahidim.. Bu abd-i aciz, kulluğumda yeterli olamadığımın hastalığını çekiyordum. Bunu idrakimin özel rahmetin olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Tazarru ve niyazım odur ki: Bu yönlü anlıyamayan, mana düşmanlığı ile maddeyi çok çok bilen, manayı maddenin içinde kaybetmeye olanca gücünü sarfeden kullarına da ihsan et.. Onları da anlamsız varlık bataklığından kurtar, ya Rabbi!.."

Elbet bu derdimin devasının da yaratıldığına olan inancım sonsuzdu. İmanımın zevkinin istisnaî olduğunu bugüne kadar yaşadım. Ömrün nihayetine kadar da taşıyacağım gibi, dünya hayatımdaki hikmet olan güzelliklerin ebedi alemde daha bariz zuhur edeceğine olan inancım sonsuzdur. Benî Adem'i rahmet-i ilahiyesinden yarattığının bilimine vesile kıldığı sebeblerden şüphe edemem. Aksini düşünmek ise mana zevkime göre iman zafiyetidir..

Hazret-i ALLAH kullarını gazabından yaratmadı.. Peygamber efendilerimiz ve verasetini taşıyan, Hazret-i ALLAH'ın bizatihi vazifelendirdiği cümle peygamber efendilerimiz, yeryüzünde ceseden bulunmadıkları zaman varisü'n-Nebî, nedim-i ilahî olan, veraset vazifesi ile yükümlü evliyalarının yeryüzünde yokluğu düşünülemez.. Aksini düşünmek Hazret-i ALLAH'a zulüm isnat etmektir. Kur'an-ı Azimüş-şan'ın çok surelerinde "evliya" diye bildirip, rahmetine de vesile kıldığını bildirdiği halde, kasıtlı olarak "dost" diye değiştirmenin Muhammedîleri Ehl-i Kitapla düşman ettiği gibi, tertib-i ilâhîde yeri olmayan, çarpık anlamından, ne zaman aslı olan "Evliya"nın anlamına dönüş yapılacak? sabırsızlıkla bekliyor ehl-i hal, ehl-i aşk!.. Aklın, nefsin ürettiği, gerçeğe karşı zan ve tahminden öteye yolu olmayan, sırat-ı müstakimin dışında din ihdas eyleyip Din-i İslam'ı anlatımlarında aklın ve tahminin dışındaki gerçeği bilemeyip, yalnız madde ölçümünden öteye yol bulamayan ve onunla yetinen, bir katra suda boğulup, Nil Nehrinden habersiz kitleler yetiştirildi!.. Hazret-i Kur'an'ın zamana uygun içtihada lüzumlu ayetlerinde değil de, değişmeyecek olan muhkem ayetlerinin manasında da akli prensiblerine uygun görmeyerek manayı maddeye değiştirmekte mahir, icraatları ile yetinen bilge kişinin mana yönünü, akıldan öteye yol bulamayan, manevi tedrisattan da yoksun, 1200 senedir içtihat görmemiş tedrisatla bilinmesi muhal olduğu gibi, âdemin insan olmasının basamakları olan alem-i manayı da maddeye dönüştürmeye çaba gösterilerinin yetiştirdiği mahsulünün rahmet-i ilahiyeyi bugüne kesinlikle yansıtamadığını, yıl 2001, hala göremiyor iseler, gerçeklerin avazı ile uzunca bir "yuhhh!.."

  Sayfa Başına Dön 


 

 

BEŞ DUYGUDAN ÖTEYİ GÖREMEYENLER

 

 

 

 

Yalnızca ehl-i aşkın, ehl-i halin müşahadesi ile görülür ki, Hazret-i ALLAH'ın bildirilerine beş görüşten mâadâ görüşe yer vermeyen materyalist görüşün dışına çıkamadıklarından Benî Adem'i korkutmaktan öteye yol bulamıyorlar. Seyirlerinde olan cehennem ve gazab-ı ilâhî, seçtikleri yollarının görüntüleri, sırat-ı müstakimdeki güzellikleri göremediklerinden "gayri'l-mağdûbi" de kaldılar. Gerçeği hakikat gözlüğü ile göremedikleri için de enaniyyetin mahsulü, mana garibi ve maneviyat tahribatçısı oluyorlar ve ürettiği mahsüllerine pazar bulamadıkları gibi, ürettiği mahsülleri laf aramızda kalsın kendileri de yiyemiyorlar!... Bu gerçekleri görmek için gözlük takmaya gerek yok. Bugün dünya materyalist zihniyetle dolu dolu. Cümle peygamber efendilerimiz ve evliya-yı kiram hazeratı Cenâb-ı Hakk'ın açık bildirisi ile, manen tertib-i ilahidirler...

    Sayfa Başına Dön


 

 

EFENDİME BİATIM

 

 

 

 

Bu tertib-i ilahi ile ben abd-i acizin mana yokluğundan günümü karartan, ruhi hastalığımın devasını Yaratanımın lutuf ve ihsanı ile idrak ettiğim için, aciz tazarru niyazımın kabulünün zuhuru, benim için vazîfelendirilen, rahmet-i ilahiyeye vesile, Rabbım katından gönderildiğinden şüphe edemiyeceğim, rahmet vesilem, şeyhim efendime biat ettiğim an halim değişti. Kararmış dünyam aydınlanmaya başladı. Gün geçtikce sevemediğim, çirkin gördüğüm hayat güzelleşiyordu. Cümle güzelliklerin aslını güzel görmeye başladım. Yunus Emre'nin:

"Yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen, halka müderris olsa da hakikatte asidir"

Hikmet bildirisi yolumun aslını oluşturdu ve bu yolda Rabbım bu abd-i acizi cümle kullarına duyurmam için ahir zaman nebisi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimize lütfedilen şer-i şerifi ve Kur'an-ı Azimüş-şan'ın içtihada tabi kısımlarını 21'inci asra uygun, Benî Adem'i gazabından değil, rahmetinden yarattığının, dünyanın da Benî Adem için manevi kazanç yeri olduğunu ...

"Dünyanın memduh" olduğunu, Benî Adem için en kazançlı yer olduğunu, ALLAH'ın varlığına inananların kardeş olduğunu, müslüman olduğunun ilmi ve aşk-ı ilahîden zuhur eden rahmeti sadık kullarının manalarında bu abd-i acizi ihya eden taltifleri ile Peygamber Efendimizin ALLAH'ın lütfu ihsanı olan, gerek şahsıma ve gerekse sadık kullarının açık manaları ile taltif ve mesajlarının aciz şahsım bila-istisna cümle kullarının manevi rızkı olduğunun bilinci ile okuyan, dinleyen ve duyan kısmetli kullara duyurmanın vazife olarak zevkini taşıyorum.. İmanlı kullarına taltif-i ilahîleri duyurup anlatmam kudret-i ilahiyeden men edilmediğine göre, bir kaçını levha yapıp, aczimle duyurmakta bir sakınca görmüyorum. Zevkine imanlı fert ve cemiyetlerin bu abd-i acizin belirli şahsiyetlerin manalarında tebliğ-i ilahîleri ve rahmet-i ilahiyeye vesile, istisnai yaratılan Peygamberimiz Efendimizden lütfedilen Rabbımın mesajlarını anlatmak ve kitabçığa yazmakta sakınca görmedim. Bu kitabçığın yazılmasına vesile eylediği bu abd-i acizi Rabbıma olan hayranlığıma ve aşkıma lütfedilen, aciz şahsıma ihsan edilen, sadık dervişlerin mana aracılığı taltif-i ilahileri az da olsa bildirmekle manevi vazife yaptığımın zevkini ve kıvancını yaşıyorum... Bu abd-i aciz manamda, hali yekaza ve açıktan zuhur ve tecelliyat-ı ilahiyeleri lütfedilir ise ikinci metafizik kitabında yazmak istiyorum inşaALLAH.

Nasıl mı? Küfrün bütün çıplaklığı ile, fütur etmeden kol gezdiği şu alemde Rabbımın yasaklamadığı gerçekleri yaşatarak, kulunda zuhur eden rahmet-i taltif-i ilahileri yazmamda, bu asırda ifşaasında, vazifem icabı gerçeğe inanan kardeşlerime anlatmakta bir sakınca göremiyorum. Fiziki zuhurattan gayrıyı kabul edemeyenler, onlar da kardeşlerimiz. Kusura bakmasınlar, kendilerinin bileceği şey. Biz o yönlü inananları da sabırla dinlemeyi biliriz. Şimdiye kadar dinledik. Bu sabrımıza dünya şahit...

Son senelerde mazbut karekterli, iman ve irfaniyetinden şüphe etmediğimiz şer'an da şehadeti muteber olan kardeşlerimizin manaları ve hal-i yakazaları, açıktan gördükleri ve şahit oldukları manevi yaşantılarını kendi yazı ve imzaları ile dosyaya koydum ve devam ediyorum. Dervişlere her fırsatta tekrar ettiğim, Peygamber Efendimizin hasen olan, manası emri ilahîye uygun, inanan insanlara mesajını sadık derviş iyi bilir.

"Rüyâ uydurana ALLAH lanet etsin" hitabına imanı zayıf da olsa riayet edeceğine inanırım. Bu abd-i aciz iç alemimde zevkini alamadığım ma'nâlara da iltifatım sönüktür. Sadık rüyalar vahy-i ilahinin 46 cüzde bir cüzüdür. Peygamber Efendimize vahy-i ilahi 23 sene devam etmiştir. Altı ayı rüyada gelmiştir.

5 dosya dolmak üzere abd-i aciz din, mezhep, meşrep, sınıf farkı gözetmeden, istifade edilir zevki ile vasiyetim olsun. İrtihalimden sonra lüzumlu görülenler kitap haline getirilsin. Bu hitab-ı ilahilerden ve rahmet vesilesi Peygamberimiz Efendimizin şahsında ihsan edilen mesajlardan bir kaçını, ummandan lütfedilen rahmet ve marifet damlalarında ehl-i aşkın inancının çerçevesi olacağına inancımla buraya yazdığım gibi, çerçeveli levha yaparak, gene bu kitapçığın manasını süsleyeceğinden şüphem yok..

Yazacağım gerçekleri bilgisizce değerlendirecek olan mana bilgisizine şimdiden acıyor, onların da hidayete ermelerini rahmeti ve mağfireti sonsuz Rabbımızdan tazarru niyaz ediyorum.

ALLAH rızasından başka bir isteği olmayan, 82 yaşındaki ihtiyar, bu abd-i aciz, 46 senedir, günah-ı kebairsiz götürmeye çalıştığım, huzur-ı ilahîden lütfedilen manevi vazifeme leke sürmemeye hasseten özen gösterdim. Abd-i acizin hayatım boyu sahtekarlığı, düzenbazlığı, olmayan bir şeyi var gösterme hastalığını yedimde bulundurmak şöyle dursun, Hazret-i ALLAH yanımdan dahi geçirmedi. Sonsuz hamd olsun ... Bu manevi hitab ve tecellileri okuyan inanan kardeşlerime de ilahi aşk olsun, diyorum... Rabbımdan tazarrum ve niyazımdır.

   


 

 

 

 

 

 

"Medeniyet ve Teknolojide ilerlemiş,

Allah'a şirk koşmadan yaşayan

fert ve toplumlar

İslam'ın bu yönünü anlamış

örnek insan ve toplumlardır."

 

H. Galip Hasan Kuşçuoğlu

Sayfa Başına Dön

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİRİNCİ BÖLÜM

BUGÜN BİLDİRİLMESİNDE SAKINCA OLMAYAN
RÜYA VE HAL-İ YAKAZADA ZUHUR EDEN
TALTİF-İ İLAHİ MANALAR

 


 

 

İLAHİ MÜHÜR

 

 

 

 

Mana ve maddesi ile şahitler huzurunda zuhur eden, hayli sadık kullarının manası ile onları da şahit kılan Hazret-i ALLAH'ın lutuf ve ihsanı manevi vazifemin tasdiki olarak ihsan edildi. Sen de bil, inan!

Zuhur yeri metafizik kitabının 153'üncü sayfasının başına, fiziki zuhuratın ötesinde, büyük rahmet-i ilahiye ve metafizik olay ... Yazdığım kitapların kapağına şerefle aldığım mühr-ü ilahiyi minnet ve şükranla bildirmek, tekrar ve tekrar bildirmek vazifem olduğu gibi, bu abd-i acizin aşkım, şevkim, kıvancım ve şükrümdür...

Hazret-i ALLAH sadık kulunun manasında buyurdu:

"Biz bu mührü Galip Efendiden başkasına basmadık."

Mühr-ü ilahi abd-i aciz şahsıma lütfedildi. Dolayısı ile dergahımın da şeref madalyası oldu. Yazdığım tasavvufi kitapların dış kapağın yüzünde gösterildiği gibi, Hazret-i ALLAH'ın bu abd-i acize ihsanı olan mühr-ü ilahîden hece taşımı da mahrum etmeyin, ricâm olur.

Yazının dışında, altın yaldızlı tabloda büyütücü cihazlarla orjinaline bakıldığı zaman derinden Kur'an yazısına benzer harflerin su gibi aktığı görülüyor.

Ne yazdığı sadakatinden şüphe edilmeyen Şenol Çelik Efendinin mânâsında. Teferruatı dosyada mahfuz

"Gökleri ve yeryüzünü taşıyanlara andolsun ki" diye yazıyor.

 Sayfa Başına Dön


 

 

RABBIMIN LÜTFU İHSANI,
TALTİF-İ İLAHİ LEVHALARI

 

 

 

 

HİTAB-I İLAHİ:

Ahmet Sezgin Efendiye manasında hitab-ı ilahî:

"Ya Ahmet! Hacı Galip Efendi benim kulumdur, evliyamdır, şeyhimdir" buyurması ile gözlerimden sevinç yaşları akıyor. Siz o yaşları içtiniz." 15-7-2001

Garibi değilim, yaşıyorum ... Cümle kullarına istifade ettirsin HZ. ALLAH.

***

  Sayfa Başına Dön

ZUHURU GÖRÜLEN HİTAB-I İLAHİ

 

Bülent Hızarcıoğlu'nun manasında lütfedilen hitab-ı ilahî ve hayata dönüşen gerçek olay:

"Selahattin-i Eyyübi Hazretleri

"--Gel seni Hazret-i ALLAH'a götüreceğim," Deyip elimden tuttu ve beraberce büyük bir kapının önüne geldik.

Hazret kapıyı çaldığı anda:

"--Buyur, ya Selahattin" Diye hitap olundu. Fakat kapı açılmadı. Selahattin-i Eyyübi:

"--Ya Rab, zatına bir kulunu getirdim" Dedi.

Hz. ALLAH (cc):

"--O kulum Galip Efendinin evladı. Bu kapıdan hiçbir kimse şeyhi olmadan geçemez. Onun sırtına odun yükleyip geri gönderin."

Odunları yükleyip beni size gönderdiler.

Yunus Emre misali, odun sırtında, bir aşağı bir yukarı dolaşıp durur gariban, takdir-i HÜDA!

 

***

HİTAB-I İLAHİ:

"Kim ki, Hz. ALLAH'ın yapılmasını istediği şeylere yardımcı olur ise, şüphesiz ki, onun bütün işlerini kolaylaştırırız

Efendim, Hz. ALLAH'ın yapılmasını istediği şeyleri, sizin anlattıklarınız olarak görüyoruz ve hayranlıkla manada seyrediyoruz."

Aslı dosyada. 6-1-2001. Şevket Sipahi

***

ALLAH'tan başka ilah yoktur, güç, kuvvet ALLAH'a mahsustur. Cümle eşyadan ve her zerreden tertibi tanzim-i ilahi zuhur ettiği gibi, Benî Adem'deki zuhurat herkesin ittifak ettiği bariz görülen gerçek..

Ezel-i ervahtaki ikrarı tereddüt etmeden, "BELİ" hitabı ile imanını Rabbine sunan insan!..

Maddi ve manevi Kazanç yeri ve affu mağfiret vesilesi, memduh olan dünya hayatını da ezel-i ervahtaki ikrarını emr-i ilâhiye uygun yaşantısı ve başkalarına ibadet ve taatta örnek hali ile;

"Yer yüzünde halifemi yaratacağım" hitab-ı ilahîsinin zuhuru olan hazret-i insan, kamil insandan icraat-ı ilâhiyenin yegane zuhur mercii olduğunu, nasıl bir imandır ki, bu gerçeği kabul edemediği gibi, haşa, ALLAH ile kul eşitmiş gibi, "Allah ile kulun arasına girilmez" teraneleri ile; manevi yaşantısı ile dolu dolu, rabbı ondan, o da Rabbından razı, imanlı insanların gözlerine baka baka beş duygudan gayrıya yol bulamayan bilge(!) kişiler, ruhen ve manen yaşayanları, imansızın hakikatte yapamayacağı tahribatı, mana yoksunu olduğunu bilmeden, mana ehlini perişan etmeye ayarlanmış bilge(!) kişilerin çabalarını her zaman görebilirsin...

Vahhabiliğe dönük icraatları ile, belirli hayatlarında ve irtihallerinden sonra dahi Hz. ALLAH'ın tertibi ve tanzimi, rahmete vesile enbiya ve evliyaların kabirlerinin ziyaret edilmesini küfürle karşılayan zihniyet, imanla nasıl izah edilir?!

Belirli mübarek günlerde imanlı kitlelerin ilâhi zevk alarak, göz yaşları ile ziyaretlerini, hele İslâm'ın beşiği İstanbul'da medfun bulunan, Rabbımın rahmetinin zuhur kaynakları, kıyamete kadar rahmete vesilelerimizi HZ. ALLAH'ı bilerek, enbiya evliya ve şühedasını tazim ve hürmetle ziyaret eden kulları bilâ-istisna ziyaretlerini küfürle eşdeğer görenleri HZ. ALLAH ıslah etsin.. Manayı ifade eden, ilmî yönlerini görerek ve bilerek yaşamanın zevkini alan, rahmet ve mağfiret-i ilahiyenin sonsuzluğunu idrak eden büyük bir iman kitlesinin, aklı esas alıp, nakle yer vermeyen ilmin 21'inci asırda imanlı toplumları tatmin etmediğini ne zaman bilecekler?.. Örneğini gösterip ayıpladığın o hoyrat ziyaretlerin müsebbibi gene sizlersiniz. Çünkü gerçeği bilebilse idiniz, normal ziyaret nasıl yapılır,

Vel-ba'sü bâdel-mevt 'in sırrına erer de anlatırdın!.. Ümitle bekliyoruz ...

Şunu iyi bilmelisin ki: Yalnız bilimsel ilimle bu manadaki sırr-ı ilâhiyi halledemiyeceğini gün gelir de anlarsın inşaALLAH!...

(Abd-i aciz.)

***

HİTAB-I İLAHİ:

"Buyuruldu ki: Okuduğunuz esmalar sizden ALLAH'a değil, ALLAH'tan size rahmet vesilesi bir ihsanıdır!..."

Sedat Çelikkanat, Haziran 2000.

Teferruatı dosyada.

***

HİTAB-I İLAHİ:

"Kim ömründe bir kerre, hulus-i kalble "Allah" (c.c.) der ise kurtulur...

Demiyenler nasıl olacak? diye düşünürken:

"Onlara da azrail dedirtiyor, denildi..."

Sedat Çelikkanat.

Hayatı boyu hiç "ALLAH" demiyenler son anında çektiği ızdıraba dayanamıyarak, iman etmediği halde "Allah" diye feryad eder. Bu, ALLAH demesi imanının eseri olmayıp, başka kapı bulamayan gafillerin faidesiz son çığlıklarıdır ...

Hazret-i ALLAH buyurdu: ALLAH demiyenlere, ölür iken ALLAH dedirtirim. işte ben o ALLAH'ım.

Efendim, gece manamda hitab oldu:

"Galip Efendiye benziyenler derneğine kayıt ol" diye ses geldi. O sesle uyandım.

Necati Durukan, Ağustos 2001.

Evliyayı ve mürşidi inkar edenlerin kulakları çınlasın, diyelim mi?

***

HİTAB-I İLAHİ:

"İlahi bir ses örtünün içinde bana soruyor:

"--Senin neyin var?" diye.

Ben ses çıkarmıyorum. Tekrar size soruyor:

"--Onun nesi var?" diye. Siyah örtünün altından çıkarak:

"--Sadakatı var efendim," diyorsunuz. İlahi ses:

"--Geçsin öyle ise" deniyor."

Ulvi Paksoy, Kütahya.

İşte sonsuz rahmet-i ilahiyenin mana ehline açık yönü, manevi ilmin mahsulü samimi sadakat!...

***

Ankara'da Tevhit Camiinde Galip Efendinin sohbeti anında manevi bir hal oldu (Hal-i yakaza).

 

HİTAB-I İLAHİ:

"Din benim. Sahibi benim. Şeyhinizin ağzından çıkan her harf, her kelime, her cümle, benim hitabımdır. O ağızdan gönüllerinize hitab ediyoruz. gönüllerinizi açtık. İyi dinleyin! Zira bu anlattıklarımızdan imtihan edileceksiniz. Hüsrana uğrayanlardan olmayın. Kendinden başka ilah olmayan Rabbınız sahibi olduğu gerçekleri gönüllerinize anlatıyor. İyi anlayıp sahiplenin!..."

Sedat Çelikkanat.

Bu hitab-ı ilâhilere şeytanidir, diyorsan mahkeme-i kübrada açılacak ilâhi davaya hazır ol!...

***

  Sayfa Başına Dön


 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN MESAJI:

 

 

 

 

Rahmet-i ilahiyeye vesile Peygamberimiz Efendimizin bu abd-i acizi vesile eyleyip bilcümle ALLAH'ın kullarına uyarı mesajı:

"Peygamber Efendimiz Galip Efendinin yanına geldi ve:

"--Dervişlerini al, yanıma gel, size çok önemli şeyler söyleyeceğim' dedi.

Bütün dervişler peygamber efendimizin huzurunda toplandık. Galip efendi'ye hitaben buyurdular ki:

"Bak Galip! Şu karşı tepeye çok dikkatli, hepiniz bakın. İnsanlar denizden gemilerle gelip karaya çıkıyorlar. Gemileri tepenin yarısına kadar yürütüyorlar. Yarısında ise denizden bunları takip edenler oklarla öldürüyorlar. Bakın, bakın, bu insanları düşmanlardan kurtarmaya çalışan insanlar ne kadar kurtarmaya çalışsa da, kendileri de beraber kurtulamıyorlar. Bunlara iyi bak Galip, bunları ancak sen kurtaracaksın!...

Senden başkası kurtaramaz. Bu gemilere insanları doldurup karada sen yürütüp ancak sen kurtaracaksın. Fatih Sultan'a da gemileri biz yürüttürdük. Biz kurtardık.

Bak Galip, bu insanlara söyle, boşuna uğraşmasınlar. Kendileri ile birlikte onları da helak ediyorlar. Bu benim istediğim. Yetki tamamiyle senin! Buraya gelen gelemiyenlere söylesin. Herkes bilsin. Hadi, şimdi yolunuz açık olsun, ALLAH'a emanet olun...

Tekrar Galip Efendi Peygamber Efendimizin elini öptü. Peygamber Efendimiz de Galip Efendi'ye sarıldı, kayboldu...

Cemil Yüksel, 12-12-1995.

Teferruatını dosyadan veya yazılacak kitaptan okuyun, inşaALLAH. Manayı, nefsin ürettiği zan ve tahminden öteye yolu olmayanlar pek anlamasalar dahi emri peygamberi diye inanmış gibi edepli olsunlar, lütfen...

***

  Sayfa Başına Dön


 

 

MUSA ( A.S.)'A HZ. ALLAH'IN HİTABI

 

 

 

 

Musa (aleyhis-selam)'a Hazret-i ALLAH ağaçtan hitap etti, "Ben senin Rabbınım" diye.

Maddi ve manevi, cümle ulema müttefiktirler. Hitabın Hazret-i ALLAH'ın olduğunda. Ama ağaca "Allah" diyen şirke düşmüştür. Kafir olur. Hazret-i ALLAH Ahaddir, zatî sıfatı ile birdir. Eşi, benzeri yoktur. Şirket olmayı da kabul etmez.

Bu gerçeğin dışına çıkan ilimden Rabbıma sığınırız.

(Abd-i aciz.)

 

***

Sayfa Başına Dön 


 

 

PEYGAMBER EFENDİMİZİN
TASAVVUF ve ZİKRULLAH" KİTABINI
KUR'AN TEFSİRİ OLARAK TALTİF-İ İLAHİYESİ

 

 

"Peygamber Efendimiz Tasavvuf ve Zikrullah kitabını göstererek, buyurdularki:

"--Galip Efendi Kur'an'ı öyle güzel tefsir etmiş ki, Kur'an ancak böyle muhteşem tefsir edilir. En güzeli, hakikisi bu. Hiç kimse Kur'an'ı Galip Efendi gibi anlayıp yaşamadı."

Dosyada teferruatı ile mevcut. Daktilo ile yazılmış 3 sahife. İsterdim ki hepsini yazayım. Hepsi günümüze ışık tutacak manalarla dolu dolu. Fotokopi yapıldı. Arzu ve merak edenler vakıftan temin ederler. Dinî yazılan her eser bir nevi tefsir sayılır. Yazılan tefsirlerin hiçbirinde şeriat, ki, hakikatın zahire yansıdığı zaman aldığı isimdir tarikat, ki, sırat-ı müstakimdir ve Kur'an baştan sona kadar ALLAH kullarına yol gösterir. Zikrullah ise, cümle yaratıkların müşterek ibadetleri zikrullahtır. Bunların cem'i ise hakikattır...

Hazret-i ALLAH cümle tefsir yazanlardan razı olsun. Yukarıda belirttiğim esaslara ilgi gösterselerdi, beş duygunun esaretinden kurtulup tasavvufa ve zikrullaha önem verirler, elbette taltif-i ilahînin değerini anlayan, ALLAH'a kul, Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimize ümmet olmanın hazzına daha çok nail olurlardı. Sadık ve layık kullara ikram edilen rahmet-i ilâhiyeden elbette onlar da nasiplerini alırdı.. "Yaratılanı hoş görmeyi bilirlerdi, Yaratandan ötürü."

***

"Efendim, beni elimden tutup ravza'ya, Hz. Resulullah (s.a.v.)'e götürüyorsunuz. Efendimizin huzuruna varınca, selam verip:

"--Dervişimiz efendim' diyorsunuz.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) elini uzatıyor. Biz elini öpüyoruz. ben geriye çekiliyorum.

Hz. Peygamber (s.t.a.v.) size hitaben:

"--Memnun oldum. sen himmet et, biz de şefaat edelim, evlâdım" diyor...

Her iki ses de Galip Efendinin sesi sanki. Dönüp bakıyorum, her ikisi de ayrı ayrı konuşuyor."

Nazım Aslantaş.

 

***

Sadık derviş, Peygamber Efendimizi yalnız gördüğü zaman, şeyhinin suretinde göremiyor ise mana hali noksandır.

Veraset, şekilde değil manadadır. Hz. ALLAH'ın vazifelendirdiği kullarının manaları rahmet deryasından ihsan edilir. Mana değişmez. Suretleri ise ayrı ayrıdır.

Şeyhi ile beraber gördüğünde simalar ayrı ayrıdır, aslını görmüştür.

Hz. ALLAH buyurdu:

"Elçilerimi ayrı ayrı görmeyin. Birini diğerinden üstünmüş gibi anlatmayın. Onlar kullarım ve elçilerimdir. Evvelki gelenleri tasdik, sonraki gelenleri müjdeleyici olarak gönderdik."

Peygamber Efendimiz buyurdular:

"Rüyasında beni gören, aslımı görmüştür. Şefaatım ona vaciptir. Çünkü şeytan benim suretime giremez."

(Abd-i aciz.)

 

***

"Hz. Pir Abdülkadir Geylani buyurdular ki:

"--Sizin için gideceğiniz tek kapı orasıdır."

Biz de o tarafa baktığımızda evlerin sizin olduğunu gördük. ALLAH'a şükrederek, yanımdaki arkadaşlarıma 'iyi ki, Galip Efendi'ye tabi olmuşuz' dedik."

H. Ömer Karasu - İstanbul

Bizim anlayacağımız tecelliyat-ı ilahiyeleri inanan kardeşlerime ifşa etmekte sakınca göremiyorum. İman etmeyenin de az da olsa bu yönlü düşünmesine yardımcı olabilir isek vazife yapmanın varlık değil, haşa hazzını duyarım.

(Abd-i aciz.)

***

 

"Seyyit Abdülkadir Geylani Hazretleri Buyurdular ki:

"İşte bunlar bizim Galip Efendinin dervişleri. Önce Kadiri, sonra Rufai, şimdi ise Galibi olarak devam ediyorlar. Üçünü de güzel götürüyorlar."

Fehmi Erkoç.

Teferruatı dosyada mevcut.

***

  Sayfa Başına Dön

PEYGAMBERİMİZ EFENDİMİZ
ASASINI DEDEME VERMİŞ

 

Rüyamda annemi görüyorum. Peygamber Efendimiz asasını dedem Galip Efendi'ye vermiş. Dedem Mekke'de bulunan insanların bulundukları durumlarını düzeltmek için o asayı kullanacakmış. Asanın güzelliğine annem ve ben bakmaya doyamıyoruz."

Torununuz Adnan Bingöl

***

 

Sayfa Başına Dön

 

 

SİGARAYI BIRAKAMAYAN
KİŞİYE YERİNDE HİTAP

 

 

 

Sigara içenlere en güzel uyarı diye yazmadan geçemedim.

"Efendimin sesine benzer, gayıptan bir ses geliyor.

"Biz sana ciğerlerini emanet vermiştik. Onları çürütesin diye mi verdik?! Buna ne hakkın var?" Diyor.

Peygamber Efendimizin huzuruna sadakatli, birinci sınıf insan istiyorlar. Sen ise ahdini bozdun. Sigaraya yeniden başladın. İkinci sınıfa düştün."

İsmail Kaya.

Manayı özetledim. Teferruatı dosyada. Metafizık kitabının 190'ıncı sahifesinde izahım mevcut. Okumanızı tavsiye ederim.

(Abd-i aciz.)

 

***

Sayfa Başına Dön 


 

 

ZUHURU TAHAKKUK EDEN MANA METAFİZİK

 

 

 

"Efendim, bir batak içerisine düşmüştüm. Hem maddi, hem manevi büyük bir bunalımın içerisindeyim. Gece yattığımda bir bataklığa düşmüşüm ki, çırpındıkça ağız hizama gömülmüş, batıyorum. HAZRET-İ ALLAH'a niyaz ediyorum:

"--Ya Rabbi! Şu borçlarımı ödeyeyim, emanetini öyle al."

 

O anda siz belirdiniz ve beni ensemden tutarak bataklıktan çıkardınız. Ağaçların arasına bıraktınız ve bana:

 

"--Şimdilik canını kurtardın, bu sana yeter," dediniz."

***

"Büyük bir sel önüne ne gelirse ev, araba sürüklüyordu. Ben de bu sele kapılmış gidiyordum. O anda sel suyunun ortasında çok büyük bir ağaç gördüm. Bu ağacın etrafı boşalmış, ağacın kökü meydanda idi ve ben o köklerden birisini tutarak ağacın üstüne çıktım. O anda:

 

"--Şimdilik buradan da canını kurtardın," diye iç alemime hitab oldu."

***

"Büyük bir havuz içerisinde su. Pırıl pırıl bu suyun içerisinde bir kısım insanlar yıkanıyordu. Ben de o suyun içerisine diğer kişilerle girdim, yıkandım. Siz de büyükçe saray gibi bir yerin penceresinden burada yıkanan kişileri gülümseyerek seyrediyordunuz ve ben saray gibi olan yerin kapısına geldiğimde kapıda sizinle karşılaştım. Tebessüm ederek, bana:

"--Oğlum yıkandın mı?" dediniz. Ben de:

"--Yıkandım efendim," dedim. Elinizi öptüm ve oradan ayrıldım."

H. Ali Yetkin Şekerci.

Ali efendi şu anda dergahımın medar-ı iftiharı nakibün-nükabadır. Rabbım kem nazardan saklasın.

***

 

"Efendim, öğlen saatlerinde dervişler sizi soruyorlar.

--Sormasınlar gelsinler. H. Galip Efendi öğlen namazını Medine-i Münevvere'de Peygamber Efendimizle (s.a.v) birlikte kılıyor.

Bunu sadece Ümit Efendi biliyor. Bakın geliyorlar.

Baktım, Efendimizin sol tarafında, iki metre ilerisinde Ümit Efendi var. Benim Efendimizi gördüğüm yer Siteler'deki Mandıra Marketin giriş kapısı oluyor. Yanımdaki insanlar:

 

"--Bakın, görün Efendimizi, Ashab-ı Kiram getiriyor. Sırtındaki hırka da Peygamber Efendimizin. Galip Efendimiz dünyaya yararlı bilgileri makamından bildirmeye geliyor," dediler."

Mehmet Varan

***

Bu manalara şerh vermeye lüzum görmüyorum. Herkesin anlayacağı dilden değil mi?

 

***

  Sayfa Başına Dön


 

 

PAPA 2. JAN PAUL'ÜN MANA UYARISI

 

 

 

 

"Büyük bir konferans salonunda oluyoruz. Dünyadaki bütün ileri gelen din adamları (Musevi, İsevi ve diğerleri) hepsi yerlerinde oturuyorlardı. Sadece ön tarafta bir koltuk boş duruyordu ve yanında Vatikan'ın en yetkili din adamı Papa 2. Jan Paul ayakta duruyordu. Ben o anda bu koltuk neden boş? diye düşünürken, oranın Efendime ait olduğunu hissediyordum. O sırada siz geldiniz. Yerinize oturdunuz. Bizlere anlattığınız çağa uyumlu İslâm'ı onlara da anlattınız.

Papa 2. Jan paul dedi ki:

"--Arkadaşlar benim ayakta durmamın nedeni Türkiye'den gelen Galip Hoca bizim yüzeysel bildiğimiz Din-i-İslam'ın özünü anlatacak, onu bekliyorum."

(Arif Akar, 05.05.2000)

***

Rabbımın lütfu ihsanı olan asr-ı saadette ihsan edildiği gibi, tahrif edilmemiş, aslı ile cümle kullarına rahmet-i ilahiyeden bila-istisna, ilahi lutuf, rahmet-i merhamet-i ilahiye olan gerçeklerin menbaı rahmet-i ilahiyenin Adem Safiyullah'tan kıyamete kadar devam edeceğinin HZ. ALLAH tarafından taahhüt edilen tek din, Din-i İslam'ın ismi olup, her hangi bir zümreye mahsus olmayıp, ALLAH'a inanan bütün kullarını kapsadığını her ne sebeple olur ise olsun, cümle kullarını ihata ettiğini duydum, gördüm ve yaşadım. Bu gerçekleri cümle ALLAH kullarına duyurmam için Rabbımın bu abd-i acizi Peygamberimiz Efendimizin ind-i ilahîden ihsan edilen, zamana göre içtihada açık, hiçbir yönü korkunç olmayan, ALLAH'ın kullarını ALLAH'tan kaçırmadığı gibi, sevgi ve aşkla Yaratanına manen yaklaştıran şer-i şerifin duyurulmasına bu abd-i acizi, şeriatın gerçeğini anlatmanın şerefine nail kılması, hem vazifem, hem de aczimin zevki ile imanımın ilahi meyvesidir. İşte henüz manada görülen Rabbımın müjdesinin maddede de zuhur edeceğine inancım sonsuz. Hemen zuhurunu bekliyorum: "Vehüve alâ külli şey'in kadîr. ALLAH her şeyi yapmaya kadirdir."

Her şeyi bildiğini iddia eden bazı mana yoksunu, maddede bilge kardeşim! ALLAH için düşün! Verilen gücün nisbetinde gerçeklerde az da olsa çaban bulunsun. Bu rahmet-i ilâhiyenin şahsında zuhurunu arzu et ki senin de bu hizmette hissen olsun.

(Abd-i aciz.)

***

  Sayfa Başına Dön


 

 

"MUTASAVVIFIN KİMDİR?"

 

 

 

 

"Amerika Birleşik Devletlerinde seçim olmuş ve seçimi Hollywood'un ünlü film yıldızlarından Andy Garcia kazanmış. Bu sırada içeriye eski başkan Bill Clinton girdi ve yeni başkan Andy Garcia eski başkan Bill Clinton'a aynen şu soruyu sordu:

"--Mutasavvıfın kimdir?"

Başkan Bill Clinton da aynen şu cevabı verdi:

"--Galip Hasan Kuşcuoğlu'dur."

K. Hakan Bademoğlu.

***

 

Dikkat! Dinde ayrılık yok. Peygamber efendilerimiz şeriatları ile anılırlar. Cümlesinin dini İslam'dır.

 

***

  Sayfa Başına Dön


 

 

ŞU AN ALEMDE YAŞAYAN TEK VARİSİM, ADIMA GÖREV YAPAN YEGANE VEKİLİM GALİP EFENDİ'DİR

 

 

 

 

"Yemyeşil bir sahanın ortasında, yeşil kümbet üzerinde, her yanı açık, yüksek yüksek kemerler var. Buradaki eşsiz güzellikler karşısında büyük hayranlık ve şaşkınlık yaşıyorum. Yemyeşil, meyilli bir yatak üzerinde Hazret-i Resulullah Efendimiz (s.a.v.) gülümseyerek, gözlerini üç defa açıp kapadı. 35-40 yaşlarında, sıhhatli ve neşeli idi. Siz de aynı yaşlarda, dinç, gayet mütevazi ve çok sağlıklı görünüyordunuz. Resulullah Efendimiz (s.t.a.v.) tatlı bir tebessüm, şefkatli bir ses tonu ile:

"--Oğlum! Şu an alemde yaşayan tek varisim, adıma görev yapan yegane vekilim Galip Efendi'dir. Kendisinden çok memnunuz. Senin devamlı olarak ettiğin dualar kabul olundu. Bu işin ifası için, Galip Efendi'nin ömrüne ömür katıldı," dedi.

O anda hemen aklıma geldi; devamlı olarak her namazın ve zikrimin sonunda 'ALLAH'ım, Efendime uzun ömür ve imkan ver. Beni de katibi kıl. Bize anlattığı tüm doğruları aleme anlatalım. Bütün insanlar bu rahmetten nasiplensin' temennim ve duamdı.

 

Resulullah Efendimizin (s.t.a.v.) bu sözünden sonra kümbetin önünde bir havuz oluştu. Sizlerin üzerinde oturduğunuz yatak tulumba gibi aşşağı yukarı hafif bir hareketle bu havuza derya gibi su akıtıyordu ve Resulullah Efendimiz (s.t.a.v.) bana:

"--Oğlum, bu sudan için. Herkese de söyleyin içsinler, şifadır," buyurdu. O anda çevrede tanıdık derviş yüzler ve kalabalık insanlar oluşmaya başlıyor ve sudan içmek için gayret sarf ediyorlar."

16 Mayıs 2000 Antalya, Ahmet Yüce

Teferruatı dosyada mevcut.

 

***

Biliyorum ki, bu mana çok mana ehlini yersiz düşüncelere götürecektir. Bu abd-i aciz varlık olur korkusu ile çekinerek yazdım. Ne yapayımki emr-i peygamberîde bildirmem emrediliyor. Kusura bakılmasın. Şüphe ediliyor ise HZ. ALLAH'a sorulsun. Yanlış ise lütfen beni de, manayı gören kardeşlerimi de uyarın. Çünkü dosyada bu hitaba benzer manalar hayli var. (Abd-i aciz.)

Hazret-i insan olmaya namzet mübarek kardeşim! Bu yolda Rabbımın senin için yarattığı na-mütenahi rahmetinden nasibin kadar alman için ihtiyarını kullanman tavsiyemdir. Bilcümle kudret ve kuvvet yedinde olan Hazret-i ALLAH'ı bir nebze tanıdın ise yaklaş. Yaklaşamıyor isen, bari hakikatleri inkara cüret etme. Kul için rahmet olarak halkedilen, hakikat belirtisi olan sebeplere yaklaş. Yaklaş ki, tertib-i ilahîden istifade edesin. İmanının zuhuru ile ihlaslı, samimi olabiliyor isen, umulur ki rahmet-i ilâhîyeden nasibin verilir. Rahmet-i ilahiyenin zuhuruna sebeb niye sen olmayasın?. Sakın, demeyesin, 'benim yaratılışım, inanç noksanlığımdan gelen hissiyatım, dinde günah sayılan icraatlara karşı meylim çok fazla. Öyle zannediyorum ki ben günah işlemek için yaratıldım! ...' İmanda yer bulamayan, kanun-ı ilâhîye zıt bu inancın Ehl-i Sünnet itikadı ile çelişkiye düşüyor. Mutasavvifînin aşk yolunda, Din-i İslam'a yakışmayan, tarik-i müstakimden uzak bu türlü çarpık inancın değil varlığını, sırat-ı müstakimde izini dahi göremezsin. Şeriat-i Muham-mediyyede mezheb-i Kaderiye, mezhebi Cebriye kulun iradesini tanımadığı için Ehl-i Sünnet Vel-cemaat'te ve itikatte yeri olmadığı gibi, turuk-u aliyyede hakikatle bağdaşmadığı için kesinlikle reddedilir.

Buna benzer mezhepler ve tarikatlerin zaman zaman mevcudiyetleri görüldü ise de gerçeğin dışında olmalarından HZ. ALLAH'ın lütfu keremi ile kaybolmaya müsait idiler. Kayıp oluyorlar. 21'inci asırda zuhur eden hadiselerde bu gerçekler daha bariz, bütün çıblaklığı ile görülmeye başladı. Tefsirü'l-Kur'an, yeryüzünde ve gök yüzündeki ayetlerin zuhuru ile ilahi mana daha bariz görülmeye başladı. Tek din olan İslamiyet bilinecek, yaşanacak inşaALLAH. Görülecek ki peygamber efendilerimiz biri diğerinden üstünlük vasfı olmadan, cümlesi HZ. ALLAH'ın kulu ve cümlesi emr-i ilahîyi kullarına tebliğ için ALLAH elçileridir. Dinleri ise İSLAM'dır. Kabile isimleri din ismi değildir.

Hz. ALLAH buyurdu:

"Biz istese idik, sizi bir kabile olarak yaratırdık. Biri birinizi tanıyasınız diye ayrı ayrı kabile olarak yarattık."

Hayır ve şerri halkeden HZ. ALLAH'tır. Bu icraat-ı ilahiyeyi ve kulda halk edilen cüz'i iradeyi kaldırmaya kalkışmak gerçeklerden habersiz zafiyetli imanın icraatıdır.

"Küllü şey'in sebeba" ayetini hatırdan hiç çıkarma. Şu da mehengin olsun: Sebebler ilah değildir. Hazret-i ALLAH'ın fiilî sıfatları olup bizatihi değil mecazidir, izafidir...

***

 

"Her ne kılmışsa adâlettir, Cenâb-ı Kibriyâ;

Her kazâya her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm."

 

***

 

Hz. ALLAH'a noksan sıfat isnat etmek şirk olduğu gibi, beşerin cehlinin mahsulüdür.

Geçmiş zamanda, zamanın güzide politikacılarına bu gerçeği zevkle ifade ettim. Anlamadık, demediler. Anlıyamadıklarını söylese idiler anlatırdım. İmanımın özünü oluşturan, Hz. ALLAH'ın noksanlık ifade eden icraatının bulunmadığı, hoşuna gitsin veya gitmesin, kulun her icraatında mutlak adalet-i ilahi görülür. Bu adaleti görememek mü'min olma kabiliyetinden uzak, müslim sıfatı ile yetinen kişilerde görülen noksanlıktır. Çok kimsenin bilip de yaşantısında hoşuna gitmeyen tecelliyat-ı ilahiyeleri nefis penceresinden gördüğü ile yetinen hakikat garipleri yer yüzünde eksik değildir.

Hz. ALLAH'ın adaletini yeteri kadar idrak edemeyen toplumlar kendilerince haklı olarak bu fakirin manevi vazifemi eleştirdiler. Manevi vazifeme uygunsuz laflar edildi. Abd-i acize değil de vazifeme dil uzatıldı. ALLAH kusurlarını affeylesin. Yardımcı olur diye; insanları esprileri ile aydınlatan, makamları cennet olsun Bektaşi kardeşimiz ne güzel uyarmış hem cinsini:

***

"Her an noksanlık arardı icraatı ilahiyede, bulamazdı. Bu da enaniyyetine ters düşerdi. Her şeyde adalet-i ilahiyenin zuhuru.. Hamama gitmişti. Hamam böceklerini görünce, Galileo benzeri, 'buldum' diye sevinç çığlığı attı. 'İşte noksan sıfatını buldum' diye sevindi. 'Her şeye bir mesnet ve neden gösterdin. Bu hamamdaki böcekleri yaratmaktaki kasdini nasıl izah edeceksin?' diye, nefsinin anlamsız zevki ile bilemeden haddi aştı!..

Çok geçmeden tahammülü güç hastalığa tutuldu. Hâzık hekimler ittifakan dediler ki:

"--Bu ender görülen bir hastalık. Bu hastalığın tek devası beş adet hamam böceğini diri diri yutacak," deyince:

"--Anladım, getirin," dedi. Beşini de yuttu."

 

***

 

Bu uyarıcı hikmet-i ilahiyeyi hayli hadiselere götürürler. Gerisini iç aleminizin kabiliyetine ve Hz. ALLAH'ı noksan sıfattan tenzih ettiğiniz kadar olan imanınıza bırakıyorum ve buna rağmen tavsiyem: Sakın, Hz. ALLAH'a noksan sıfat isnat etmeyesin!...

Hz. ALLAH'a noksan sıfat isnat etmekten sakın. Zatî sıfatına mekan gösterme, 'gökte' diye. Hz. ALLAH zatî sıfatı ile mekandan münezzehtir. Fiilî sıfatları ile her yerde hazır ve nazırdır. HZ. ALLAH doğurmamış ve doğurulmamıştır. Eşi, benzeri yoktur. Olamaz da ...

(İhlâs-ı Şerîf)

 

ALLAH elçileri, peygamber efendilerimizin cesetli olarak yaşadıkları zaman içerisinde, emr-i ilahi olan şeriat-ı ilahiyeyi tebliğ eyledikleri emr-i ilâhîyi pürüzsüz imanlarının zuhuru, sadık kulların kabullenip, maddi ve manevi yaşantılarını ilâhî tebliğe göre normal devam ettirdikleri tarih boyu görüle gelmiştir. Aksini iddia gerçek imanla bağdaşamaz. HZ. ALLAH'ın elçileri ruhen her zaman mevcut olup, yeryüzünde cesetli bulunmadıklarında Rabbımın tertibi, varisün-Nebî, nedim-i ilâhî olan evliyaları o zamana uyum sağlayan şer-i şerifi devam ettirmeye vazifelidirler.

 Yeterli olmayan inançlarının mahsulünü ehlinden gizleyemediği meydanda iken, 'gizliyorum' zannı ile, avcıdan gizlenen deve kuşu misali, başını kuma gömer de, bütün vücüdunun dışarıda olduğunu gafletinden dolayı bilemez. "Mü'minin firasetinden kaçının; onlar ALLAH'ın nuru ile bakar." ALLAH'tan gayrı ilah arayan gafiller kendi hatalarından habersiz, çarpık zihniyetlerini 'başkalarına kabullendiriyorum' zannedip, ehlinin nazarından kaçıramayan, akılcı dini kabul etmeye her haliyle müsait kılınan, fizikten öteye yolu olmayan, sözde bilge kişi ... Ruhlar alemine mahsus kılınan hal imtihanının madde aleminde cesetlenen rahmeti ve mağfireti ile bezenmiş imtihan sualine muhatab olan Benî Adem'in ezel-i ervahdaki geçirdiği imtihanında "Ben sizin Rabbınız değil miyim" hitabına "EVET" dediğini zannetmiyorum!..

 Ruhlar alemindeki imtihanı kazanan, henüz ceset- lenmemiş Benî Adem sonsuz rahmeti ve merhamet-i ilahiye­nin dünyada daha genişletilerek, kulun hayatı boyuna serpilmiş LA İLAHE İLLALLAH ile başlayıp, emr-i ilahîye imanı kadar uyum sağlayan, sağladığı uyum kadar iman ehlinin hal imtihanı HZ. ALLAH'ın fiili sıfatlarının ve bir nebze subuti sıfatlarının Benî Adem'de zuhurunun tecellisi, zamana göre uyumlu, haramiyyet dışı güzellikler ... Bedevilikten uzaklaşıp, HZ. ALLAH'a şirk koşmadan, medeni olabilmek, vahy-i ilahîyi tanımayan akılcı din edinmeden, teknolojiden uzak durmamak, yaratanın yalnız ve yalnız HZ. ALLAH olduğuna iman etmek ...

Beşerin aczi ile uyumlu olmayan, yaratılmışın, 'yarattık' kelamının -ALLAH affeylesin- hesabı sorulur ise alenî şirktir. Maalesef aciz kulların çok sık, bu günahı, düşünmeden, fütursuzca icra ettiklerini her zaman görmek mümkün. İmanlı kullara uyarım olsun: "Yaratmak, cevheri ve arazı olmadan bir şeyi meydana getirmektir."Bu haslet ancak HZ. ALLAH'a mahsustur. Benî beşer bir şey yapmak için hem cevher hem araza ihtiyaçlı kılınmıştır. Bir kerpiç yapmak için toprak ve suya muhtaç olduğu gibi ...

İçtihatsız bırakılan semavi dinler -ki DİNİ İSLAM'dır- zamana göre içtihatsız kaldığı zaman nakilden uzaklaşıp akılcı dine dönüşmüştür. İman zafiyeti çekenler beş duygunun esiri materyalist olmuşlardır.

Ruhlar aleminde imanla şereflenen ruhlar ise, madde aleminde imanını tatmin edecek, mana ilminden yoksun bilge kişilerin yanlış telkinleri ile tatmin olamadıkları gibi, perişanlık çektikleri bir vakıadır.

Kur'an'ı okur, amma gerçek müfessirin yaşantısından habersiz, yerdeki ve gökteki ayetlerden habersiz, peygamber varislerinden habersiz, HZ. ALLAH'ın tertip ve tanzim eylediği, cümle kullarına ihsan edilen Dîn-i İslâm'ın manasından habersiz tedrisatla yetişen Benî Adem'i emr-i ilâhînin ölçeğinde ölçersek, ki, gerçeklerle ölçüye girmeyen bu tür yaşantı, 1200 senedir içtihatsız, çağ ile uyumlu olamayan tedrisat gerçeği yansıtamadığından, tatmin olamadıkları çarpık ilmin, ezel-i ervahla ilgili, iman ehline yansıdığı zaman yaptığı tahribatın neticesinde yetişen talebeleri "taliban ve hizbullahcı" olmaz ise ne olur?!...

 

HZ. ALLAH'a tazarru ve niyaz ederim ki: O müslüman kardeşlerim, inançlarını, günah-ı kebaireye dikkatle, yaşadıkları asırdaki tertib, tanzim ve emr-i ilahîleri çağa uyumlu olarak anlayabilselerdi, suçsuz hemcinslerini öldürmenin cihat olmadığını bilerek yaşarlardı. Zaman geçirmeden, zamana uyumlu İslam'ı yaşarlar inşaALLAH. Bu perişan halimizden kurtulmak için gene HZ. ALLAH'a sığınıyoruz. Kurtulmamız için ümit ediyoruz. Bekliyoruz ... Bin iki yüz senedir içtihat yapılmamış. En son ihsan edilen şeriat-ı Muhammediyeyi asra uygun içtihatla dünyaya tanıtacak, layık kıldığı toplumların ilgi ve icraatları ile bizlere ihsan edecek diye sabırla bekliyoruz. Bekliyor dünya!...

İşte tasavvufsuz, tarik-i müstakimsiz, hakikatle ilgisi olmayan şeriatsız, 1200 senedir içtihat görmemiş tedrisatın dini devamından bütün insanlık namına da Rabbıma sığınırız...

  Sayfa Başına Dön


 

 

GALİP EFENDİ'NİN SEYYİT VE ŞERİFLİĞİNİN TEBLİĞİ

 

 

 

 

"Tahminen 1983. Kalabalık bir yerde Resulullah (s.a.v.) Efendimiz konuşmaya başlıyor. Hitab çok tatlı bir ses. Herkes pür dikkat dinliyoruz. Peygamber Efendimiz bana ismen hitap ediyor:

"--Evlâdım Hacı Muhittin Efendi, iyi dinle! İleride sana lüzum edecek. Şeyhin üstadın Hacı Galip Hasan Efendi, hem ana ve hem baba tarafından evlad-ı Resulullahtır," dediler.

Ben çok heyecanlandım. Pür dikkat bütün topluluk dinliyoruz. Aynı ses, aynı hitab tekrar söylendi. Çok duygulandım ve dua ettim. SEYYİT VE ŞERİF olan efendimin izinden ALLAH bizleri ayırmasın, diye..."

Hacı Muhittin Coşu – Kütahya

 

***

Bildirilmesi emredildiği için yazıyorum. Gene de sıkılarak yazıyorum. Yemin ediyorum, HZ. ALLAH'ın gücü karşısında hiçbir güce sahip değilim. 'Gücüm var' diyenlere de inanma. Düzenbazdır. Menfaat-ı dünya için sahtekarlığa cüret eder. Böylelerin şerlerinden ALLAH cümle kullarını korusun. Bu abd-i acize HZ. ALLAH'ın ihsan ettiği veraset-i Nebî, nedim-i ilahi vazifesine inan.

Peygamber efendilerimizi rahmetine vesile kıldığı gibi, bu abd-i acizin de vesileden başka bir gücüm yok. Peygamber Efendimiz böyle buyurmadılar mı: "Ben de sizler gibi beşerim. Unutabilirim. Yanılabilirim." İyi bilesin de, HZ. ALLAH'a yaşantında, tavrında ve düşüncelerinde eş ve ortak imiş gibi pozisyona girmediğin gibi, bu utanç verici tavır takınanları da kesinlikle kabul etme. Bu iman fukarası kişilerin yanında dahi durma. Onları ıslah edeceğim, diye yorulma. O hastalığa yakalanmış küfr-i inadî kişinin ilacı henüz beşere verilmedi... Zamanın mürşidi, telkinleri ile hafifletse de, bu şirk mikrobu maalesef kökünden kurutulamıyor. Bu ALLAH fakirine itimat et. Kaybın olmaz. Kazanırsın...

Bazı şeyh efendiler, dervişlerini şeyhinde varlık görerek daha rahat götürdüklerini iddia etseler de, kanımca bu zamanda bu usul ile dervişin kemalata eremiyeceğini kesin söyleyebilirim. Bu türlü yollar kesilmiştir. Bu kesik yola halâ iltifat eden manevi vazifeliler sonunda doğacak tahribatın mesuliyetini şimdiden kabul etmelidirler!..

Tekrar ediyorum: HZ. ALLAH'ın zatî sıfatlarına mahsus, zuhur eden sıfatları gene zatına mahsustur. Vesilelerde zuhuru görülse de -ki görülür- o zuhurat ve tecelliyat beşerin aczi ile mütenasib değildir. Ancak ve ancak Zat-ı kibriyaya mahsustur.

Bilâ-istisna, kavimler, ümmetler peygamberlerini ve evliyalarını ilahlaştırdıklarından hataya düştüler. Ümmetlerarası 'peygamber efendilerimizi yarıştırma gafleti'nin halâ 21'inci asırda devam ettiğini bilge kişilerde dahi görmek mümkün. HZ. ALLAH bizlerin aczimiz, malumu olduğu için rahmeti ile bağışlıyor. Biz acizleri de sonsuz rahmet-i ilahiyenin sonsuzluğu şımartıyor, gibi. Gerçek bu. Lütfen şüpheci olma...

Şu gerçeği belirtmeden geçemiyorum: Galibi Dergahına müntesip olan dervişlerin ekserisi tahsilli ve İslâmî terbiyesi yerinde kişilerdir.

Dinde emr-i ilahînin dışına taşmış, yaratılan güzellikleri görse de umursamayan, dünyadaki insanlara, ALLAH'a inananlara dahi 'gavur, kafir, gayr-ı müslim' damgasını vurmaktan çekinmeyen, katılaşmış kişiler de toplumumuzu tasvip etmezler. Katı kurallarına uygun göremedikleri için kabul edemezler...

Emr-i ilahîye samimi intibak etmiş, HZ. ALLAH'a yaptığı ahdini, Hazret-i Resulullah'a beyatını son nefesine kadar koruyandır, sadık derviş...

HZ. ALLAH'ın beyan ettiği mü'min, ittika sahibi, mütteki kişilerdir, derviş. Günah-ı kebaire dışında, çağın nimetlerinden istifade etmek için cüz'i iradesini kullanmasını bilen, kısmetine, tembelliğinden rıza gösteriyormuş gibi değil, imanından ihsan edilene rıza göstermeye çalışandır, derviş...

ALLAH'ın varlığına sözle inanan kişiye, ALLAH'ın Hazret-i Kur'an'da bildirisine uyarak 'müslümandır' deriz. Hayatı Kur'an tefsirine uyumlu kılınan Peygamberimiz Efendimizin bildirisine göre 'kardeşimiz' deriz ... İslam olmaya şart yoktur. Mü'min, muttaki ve derviş olmanın beş esası vardır. Emr-i ilahidir. İman ile islâm'ın lütfen anlamlarını yerlerinde kullanmayı bilelim. Manaları karıştırmayalım!..

HZ. ALLAH'ın, İslâm'a ait, Kur'an-ı Azimüş-şan'daki bildirisini dinle de, Din-i İslâm'ı iyi anla:

"Bedeviler dediler ki: iman ettik. De ki: Siz iman etmediniz, ama 'müslüman olduk' deyin. İman henüz kalblerinize yerleşmedi. Şayet ALLAH'a ve Peygamberine itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksilmez. Muhakkakki, ALLAH çok esirgeyen, çok bağışlayandır."

(Hucurât Suresi, 14)

 

İlâhi damlaları tekrar yazarken, 1970'lerdeki ihvanımız, Konya'da ilk nakibimiz merhum Nurettin Tarifçi manevi evladımızın evladı, mana evlâdımız Arif Tarifçi'den kargo ile gönderilen, merhum babasının manalarını ve kendisine ait notlarını da aldım. Hepsinden istifade edilir. Kitabın hacmi müsait olmadığı için dosyaya koydum.

"25.05.1991, Ankara'da efendiyi ziyaretimde, efendi orada bulunan bir arkadaşa manasını tekrar etmesini söyledi:

Peygamber Efendimizin dergahıma olan müjde ve taltif-i ilâhî ile beşeri zaafımız olan benliğimizden kurtulup, hikmet damlasının ummana karıştığının müjdesini HZ. Muhammet Mustafa(s.t.a.v.) Efendimizi abd-i acizin sahsıma ve dergahıma olan taltif-i ilâhî ve rahmet-i ilâhiyeden başka düşüncenin inancımda yeri olmadığına sen de şahit olasın ve istifade edesin inşaALLAH.

(Abd-i aciz.)

 

O kardeşim şöyle anlatıyordu:

"--Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimizi rüyamda gördüm. Ruhları derecelerine göre ayırıyordu. Sıra bana gelince: 'Galip Efendinin dervişiyim' diye kendimi tanıttım. HZ. Resulullah (s.a.v.) bana:

"--Galip Efendi benim ashabımdır, onu çok severim. Onun ashabı da benim ashabımdır. Sen şöyle dur," dedi.

Bu abd-i acizin aczine inandığın gibi, lütfedilen taltif-i ilâhilere de inan. Samimiyetle inanır isen kazanırsın, kaybın olmaz. İnkarındaki kazancını gösterebilir misin?!..

 

Sayfa Başına Dön

 

 

GÖNÜL ŞİFASININ MERHEMLERİ

 

 

 

 

"Hikmet mü'minin kayıp malıdır; nerede bulursa alsın" hitabı sanki benim için lütfedilmişti. Yarım asra yakın not defterime benim için ihsan edilmişcesine nerede buldum, nerede gördümse gönlüme hitab eden hikmet damlalarını not aldım ve bu damlalardan feyz aldım. Rabbıma daha çok fizik ötesi yakınlık duydum. Manevi taltif-i ilahiye az da olsa nail oldum. Deryâdan bir katra dahi olsa, o hal beni eşi benzeri olmayan Rabbıma hayran bıraktı...

Bu nîmet-i ilâhîyeyi bizlere getiren ALLAH elçisine de hayran oluyordum. Tarîk-ı müstakîmi, mekârim-i ahlakı yaşamanın zevkinin başlangıcını iç ve dış alemimde zuhurunu hissediyordum. Kulaktan dolma, yüzeysel dini bilgiler ister istemez beni düşüncemde ve icraatımda olsun, bu fakiri terk eder iken, yerlerini fiziküstü, metafiziğe bırakıyorlardı. Şimdi bu rahmet-i ilâhiyenin mana zuhurunun yıpıltıları olduğunu daha iyi anlıyorum. Bulduklarım ilâhî aşkın müstakim olan sıratında sâdece bir damla idi. İşte bu damlaları kitapçık hâline getirip, cümle ALLAH'ın varlığına inanan kullarına ve her ne sebepten olur ise bilinmez, inancı yeterli olmayan hemcinsimin istifâdesine sunmak istiyorum. Yakın mânâ taşıyanları yan yana getirmedim. Defterime nasıl yazdım ise aynı sıradan yazdım.

HZ. ALLAH'ın Rahmetine vesile kıldığı Peygambe-rimiz Efendimizle ihsan edilen, yaşadığı asra uyumlu kulları için lütfedilen şeriata sâhibiz, elhamdü lillah.. ALLAH'ın bahşettiği bu rahmeti de yeteri kadar anlayamadık. Peygamberimiz Efendimiz'in bizlere örnek, Kur'an'ı Kerim'in manasının, yaşantısında da zamana göre tefsiri Kur'an olduğunu bilemedik, bilemezdik. Çünkü, gelmiş ve geçmiş insanlar ekseriyetle ALLAH elçilerini ilahlaştırdılar. Halâ öyle değil mi?.

Gene câhiliyet devrinin nefsânî kurallarına yaşantımızı uydurmaya çalışırcasına, tahkika erememiş, taklitle yetinmiş, akılcı dini benimsemiş kitleler zamanımızda ekseriyeti oluşturmuyor mu? Asırlardır hakikate yönelme çabalarımız, manaya dönük, iç açıcı olamadığı ve gerçeği yansıtmadığından mana pazarında ne tezgahı kaldı ne de müşterisi... Bu halimizin müsebbibi olarak, zamana uygun olmayan, içtihatsız kalan şeriatı suçluyoruz da, 1200 küsur senedir içtihat yapamayan sözde bilge kişileri suçlamıyoruz. ALLAH'ın bizlere elçileriyle bahşettiği hayat nizâmı olan, her devir içtihada tâbi şeriati anlayamadığımızdan olsa gerek, dîni suçluyoruz. Güzellikleri bilemediğimiz için, gafletimizden, habersizce gene dîni suçluyoruz.

Hakîkati bulmak için gerçeği yaşamak lâzım. Gerçeği yaşamak içinse evvela Hazret-i ALLAH'a, ve Resulü'ne, varislerine, cümle kullarına samîmi olmamız lâzım. İşte bizlere, bilgisizce, bilemeden, yanlış tutum, çarpık icraatlarının, kullarına ihsan edilen gerçeklerden haliyle uzaklaşmış gördüğüm kadarı ile varisü'n-Nebî, nedim-i ilahi ağırlığını ve mesuliyetini müdrik olan bu abd-i aciz, gerek mesuliyet duygusundan, gerekse vazife ve vazifenin hazzı, ilahi aşkın zevki ile bilâ-istisna, ekseri toplumlarda bariz görülen ve asra göre içtihatsız bırakılmış, her an içtihada lüzumlu Kur'ân ayetleri ve şu alemdeki zuhuru görülebilen ayetlerin 1200 senedir üzerinde, zamana uygun içtihat yapılmadığından, iman ehlinin ilerleyen ve her an hızla değişen bu alemde ehl-i iman ve ehl-i islâmı şaşkına döndüren, hakikat mahrumiyetinin acısını dindirecek yedi ilaç reçetesini aczimle yazmaya çalışacağım. Bu reçeteyi kullanırsanhastalığının geçeceğine inan. Abd-i aciz, aynı hastalığı Rabbımın lütfu ihsanı ile geçirdim. Aynı reçeteyi samimiyetle uygular isen marazın geçeceğinden şüphen olmasın. Bu fakir inandım. Hayatım boyu uyguladım. Taltifi ilâhî ile Rabbıma olan hislerim ve aşkım, hamdim, şükrüm, yerinde icra edildiği taltifine mazhar oldum. Kulluğumun aczini daha iyi anladım ve kuvvetin, kudretin yalnız ve yalnız HZ. ALLAH'a mahsus olduğunun şahidi oldum. Siz de bu gerçeklere acabasız inanın. Zarar etmezsiniz..

"Nasreddin Hoca damdan düştü. Etrafına toplananlar:

"--Ne oldun, neyin var?" diye sorduklarında, Hoca rahmetullahi aleyh, cemaate sordu:

"--Siz hiç damdan düştünüz mü?" Cemaat:

"--Hayır," dediler.

"--O zaman damdan düşen gelsin de ona anlatayım. Siz anlıyamazsınız," buyurdular."

Nur-u aynim, kardeşim! Senin halâ düşmeye devam ettiğin damdan ben de düştüm. İtimat et bu abd-i acize. Zarar etmezsin. Bugün çekilen mana yoksunu hastalığının reçetesini yazmaya çalışacağım. Cüz'i iradeni kullan. Merhemlere dikkat et. Varlık HZ. ALLAH'a mahsustur. Naçiz şahsına maletme gafletine düşmeyesin!..

 Sayfa Başına Dön

 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

MAHRUMİYETLERİN İLAÇLARI

 

 


 

 

MAHRUMİYETİN BİRİNCİ İLACI:
HİKMETULLAH VE MARİFETULLAH

 

 

 

 

Bu Abd-i âciz "ALLAH'ın rızkından yeyiniz" hitâbını mîdeye giden rızık sanırdım. Lütf-ı ilâhî tecellîsi ile gördüm ki, mânevî rızık hikmetullah ve mârifetullah imiş. Hazret-i ALLAH Sure-i Yusuf'ta buyururlar ki:

"Biz Yusuf'a rüyânın tâbirini öğrettik. Ona hikmet verdik. Biz dilediğimize hikmet veririz. Hikmet verdiklerimize de çok çok rahmetimizi ihsan ederiz."

"Hikmet mü'minin kayıp malıdır; nerede bulursa alsın."Dikkat edersen "mü'minin" diyor Cenâb-ı Peygamber Efendimiz; "müslimin" demiyor. Müslim "lâ ilâhe illallah" diyendir!.. Mü'min o telaffuzun mânâsını bilerek yaşayandır.. "Habîbim, o bedevîlere söyle: 'İman ettik' demesinler, 'İslâm'a girdik' desinler." İşte bu mânâdan çok kişileri soyutladık. Bedevîliğe kaydırdık. Hazret-i ALLAH, Kur'ân-ı Kerîm'in çok yerinde "EVLİYA" diye açık bildirdiği halde, Türkçe'de her mevzuda kullanılan, "evliyâ"nın mânâsını yansıtmayan "dost" kelâmını kullandık. Kur'ân'ın mânâsında yaptığı tahribâtın şimdi acısını çekiyor ve yaşamak demek câiz ise yaşıyoruz. Bu zarardan kurtulmak şöyle dursun, kurtulmak da istemiyor gibi bir tutumu benimsedik. Mü'min zatları ve evliyâullâhı yer yüzünde değil, ticârî kitaplarda arıyoruz. Bilemiyoruz ki, Hazret-i ALLAH dünyâyı adâleti icâbı bu rahmetinden hiçbir zaman mahrum etmedi. Etmeyecektir de.. Cümle kullarında mü'min sıfatının tecellî etmesi için ilm-i tevhit, amel-i tevhit bizlere de yaşamak ihsan etsin, âmîn.

Evvelce yazmış olduğum "Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik," "Tasavvuf ve Zikrullah" ve "Metafizik" adlı eserlerimde, bildiğim kadarı ile, mârifetullahtan ve hikmetullahtan neden ve nasıl mahrum edildik veya olduk; dünyâda yaşayan ALLAH'ın kulları ümmet olarak, millet olarak ehli kitap dahi neden bize düşman oldular; ALLAH'ımız bir, dînimiz İslam, peygamber efendilerimiz, ALLAH elçileri kardeştirler, bu düşmanlık, bu ayrılığın anlamı ne; cehlimizle bu ayrılığın tarih boyu zararını çektiğimiz yetmesin mi bu gerçeği anlama zamanı gelmedi mi? gibi konuları işledim. Tüm insanların birini birinden soyutlayan nedenleri az çok müdrikim bu kitapcıkta da yazmaya çalışacağım. Rabbım muvaffak kılsın, âmîn.

Ahir zaman Nebîsi, ALLAH elçilerinin sonu, Nuru Muhammedî'nin zuhur vesîlesi, nebîler zincirinin son halakasında rahmet tecellîsi bâriz görüldüğü halde, biz âciz kullarını rahmet ve merhametinin tecellî eylediği kemâlâtlı kullarına habîbi Muhammet Mustafâ (s.t.a.v.) Efendimiz vâsıtası ile lütfedilen şeriat-i garrâya mâlik olduğumuz halde, dünyâ ve âhiret ihyâ olma rahmetinin fırsatı verilmişken, diğer ümmetlerin de îman zâfiyetinden dolayı düştükleri hatâ ve günahlara ümmet olarak bizler de usul ve adetmiş gibi nasıl düştük? Maddede zuhur eden mânâ gerçeklerinden nasıl uzaklaştık? Niçin geçmişte yaşanan hatâlardan ibret alamadık? Geçmiş ümmetlerin cümlesini küfürde göstermekle müteselli olduğumuzu zannettik. ALLAH'a îman etmiş, peygamberinin getirdiği emr-i ilâhîye, şeriata tâbi olmuş, dîn-i İslam'la şeref-yâb olmuş, ALLAH'ın îmanlı kullarına, bilmeden haksızlık ettik. ALLAH kelâmı Hazret-i Kurân'ın bâzı âyetlerinin mânâsını da bu çarpık düşüncemize göre ayarladık. Hazret-i ALLAH'ın hiçbir kulunu ve elçilerinin ümmetlerini ayırmadan, rahmeti ile ihyâ ettiğini anlayamadık. Gazabı ilâhîyi celp ettik. Lütuf ve ihsan olan her türlü güzelliklerden nasibimizi yeteri kadar alamadığımız gibi, geri kaldık! Gördüğüm, bildiğim, yaşadığım, îman ettiğim, Hazret-i Kurân'da, yer ve gökdeki âyetlerde bâriz mânâsı görülen gerçek leri de umursamadık Rabbımın abd-i âcize lütfettiği kadarı ile anlatacağım, inşallah.

Sene 2001. Bu abd-i âciz 46 senedir ALLAH'ın verdiği mânevî vazîfeyi, Nebî vârisi, nedîm-i ilâhî olarak vazîfe ve mesuliyettini taşıyorum. ALLAH'ın bariz yasakları dışında cümle güzellikler dîn-i İslâm'ındır. "İslam'dan başka din yoktur" hitâbını iyi anladım. Peygamberimiz Efendimiz'in getirdiği mekârim-i ahlâkı yaşamak, yaşadığım kadar anlatmak vazîfemdir, düsturumdur, rehberimdir, gâyemdir, şeriat-i Muhammedî'dir ve güvencemdir. Küllü rahmet-i ilâhîdir. Cümle peygamber efendilerimizin tebliğ eylediği İslamiyet'tir. İslam ise semâvî tek dindir. Başka din yoktur. "Size din olarak İslâm'ı seçtim, size dîninizi tamamladım" hitâbı bir cemiyete, bir ferde mahsus özellik taşımaz; umumîdir. Bunu da yanlış anladık ve yanlış anlattık. "İslam bize özel verildi" zannettik. Hâlâ aynı enâniyeti taşıyoruz. O hakka dâir menkıbeler uydurduk. Hâlâ manadan uzak zevkle tabir caiz ise yaşıyoruz. Mevlâ'mız affetsin. HZ. ALLAH'ın kullarının aczi malumu, merhamet-i ilâhiye müsâmahalı, rahmeti sonsuz. Samîmi kullarında samîmiyetine binâen her an tecellîsini görebiliyor isen kulluğunun, zevkini alırsın. Ama o zevkini başkalarının felâketi ve mânevî enkazı üzerine kuruyormuş gibi tutumundan dolayı Hazret-i ALLAH a yakınlık duymanın adâlet dışı olduğunu iyi bilesin. Hakîkat dışına çıkışımızın işte birinci nedeni budur!...

  Sayfa Başına Dön


 

 

MAHRUMİYETİN İKİNCİ İLACI:

SEMAVİ TEK DİN İSLAM'DIR.
BAŞKA BİR DİN OLMADIĞI HALDE,
NİÇİN PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİ
AYRI AYRI DİNDE GÖSTERMEYE ÇALIŞTIK?

 

 

 

"Peygamber efendilerimizle gönderilen şeriatlar yenisi geldi mi, eskisi peygamber efendilerimizle birlikte iptal olur" dediler. Demeyenlere de isrâren dedirdiler. Muhammet ümmeti olarak bilmeden, 1200 senelik içtihatsızlığın nâhoş meyvesinin zuhuru o küfrü bizler de benimsedik. Bu tür yaşamayı îman ve ihlas zannettik. Hakîkat dışı "sen, ben" dâvâsından kurtulamadık. Emr-i ilâhîleri kalıplaştırdık. Enâniyet pazarına sergiledik. Gerçek ve hakikat ehli ile tarih boyu uyum sağlıyamadık.. Beş duygunun esiri, materyalistlerle halâ bu üzücü gerçek devam eder. İster istemez, manasız yaşantıları öyle benimsedik ki ... heyhat, küll olarak gerçeği bulup kurtulmak da istemiyoruz! Sene 2001. Din-i İslam'ın az da olsa gerçekleri dünyada zuhur etmeye başladı. Hazret-i Kur'ân'ın ALLAH kelâmı olduğunu, Peygamberimiz Efendimiz Muhammed Mustafa (s.t.a.v) Efendimizin hak peygamber olduğunu, dünyada yaşayan ekseri insanlar tasdik eder oldu. Devam eder inşaALLAH. Hazret-i ALLAH açık ve sarih, Hazret-i Kur ân da "ALLAH elçilerinin, evvel gelen elçileri tasdik, sonra gelecekleri müjdeleyici olarak gönderildiğini beyanla, 'elçilerim arasında ayrılık yapmayın"diye bildirdiği halde, halâ aksini düşünerek yanlış hükümler verebiliyoruz.

Yukarıda arz ettiğim rahmet ışığı belirmeye başladı. Bu rahmetin devamı HZ. ALLAH'a tazarru ve niyazımdır.. Dini cehlinden ancak katı kurallarda görmekle tatmin olup, sonsuz rahmet-i ilâhiyeden habersiz yaşayanların, işlerine gelmese de Rabbıma abdi aciz yakarışımdır...

  Sayfa Başına Dön


 

 

MAHRUMİYETİN ÜÇÜNCÜ İLACI:

DÜŞÜLEN ENANİYET VE VARLIK.
"MUHAMMEDÜN RESULULLAH"
DEMEYENLERE NİÇİN, GAYR-İ MÜSLİM,
KAFİR, GAVUR DEDİK?

 

 

 

ALLAH'ın emrine, Resulü'nün tebliğ ettiği şeriatına bilmeden muhâlefet ettik. Bizim yaşantımıza benzemeyenlere ibadet ve taatları bizim yaptığımıza benzemez ise "gayr-i müslimdir, kâfirdir, gavurdur" dedik. ALLAH'ın rahmetini kalıplaştırdık. İmam mutasavvıf Kuşeyrî'nin îzah ettiği gibi Hazret-i Muhammed (s.t.a.v.) âlemlere rahmet olarak gönderildi. Elbette doğru. Ama sen bu rahmeti gazab-ı ilâhîye dönüştürmeye çalışıyorsun. Yapma! İslâmiyet bu değil.

"Muhammedün resulullah' demeyen cehenneme gidecek" fetvâsında ısrârın, hakîkat dışı düşünce ve telkînin ile, âhir zaman Peygamberi'ni âlemlere rahmet olarak değil de rahmetin alternatifi imiş gibi göstermeye çalışıyorsun. Sayısız, milyarları insafsız ve merhametsizce cehenneme at, bunun ismine de "İslâm" de. Suçları ne imiş bu günahkarların: "Muhammedün resulullah" dememişler.

İmanın şartındandır: ALLAH'ın cümle elçilerini ve semâvî kitapları kabul etmedikçe îman etmiş sayılmaz ama bizim hakaretimiz bu mânâyı yansıtmıyor!

***

Hani, Subaşı maiyyetine emreder:

"--Suçlu olan Bektâşîye, vurun kıçına 200 deynek" diye. Bu hâlin vehâmetini bilen Bektâşî, Subaşı'na çıkışır da, der ki:

"--Sen ya sayı bilmiyorsun, yahut da kıçın yok!"

***

Bu nükteyi iyi anla.

 

Kur'ân'ın, İmâm-ı A'zam Hazretleri'nin içtihâdına göre birinci, İmam Şâfiî Hazretlerine göre ikinci âyetidir: "el-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn" (Alemlerin Rabbı ALLAH'a hamdolsun). Hazret-i ALLAH: "Yalnız dünyânın veyâ bir kavmin değil, âlemlerin terbiyecisi benim" diyor. "Men araf" sırrını iyi anlayasın. Nefsini bilen ALLAH'ı bilir"demektir. Gâfil olma.

Başkalarının mahvından zevk alanların rahmet-i ilâhîden nasipli olmaları düşünülebilir mi? İmanın şartı olan Amentü'yü lisânen ve kalben ikrar etmek, teferruâtını bilmediğin halde senin zâtını mü'min ediyor da, bu hakkı başka ümmet ve cemaatlere niçin tanımak istemiyorsun? Hazret-i ALLAH: "Şu peygamberimi tanımadı" diye zâtını tanıyan kuluna azab etmez. Çünkü ALLAH elçilerinin vazîfesi ALLAH'ı tanıtmaktır. Elçilerin elçiliklerini kabul etmek îman şartlarındandır. Hangi ALLAH elçisine biat ettinse, söz verdinse o elçinin getirdiği emr-i ilâhî ile yükümlüsün. Daha sonra gelen ALLAH elçisinin getirdiği emr-i ilâhîye bağlanmak fevkalâde ilim ve kemâlâttır. Her yiğidin kârı değildir. Her rahmet, ALLAH'ın kulu,yaratanını tanısın, diyedir.

En'âm Suresi, ayet 157:

"Yâhut bize de kitap indirilseydi, biz onlardan daha çok doğru yolda olurduk' demiyesiniz diye, işte size de Rabbınızdan açık bir delil, hidâyet ve rahmet geldi. ALLAH'ın âyetlerini yalanlayıp onlardan yüz çevirenden daha zalim kimdir? Ayetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsü ile cezâlandıracağız."

Ehl-i îman ALLAH'ı bilendir. Ehl-i İslâm ise peygamberinin getirdiği şeriata tâbi olarak ALLAH'ı bilendir.

Din İslâm'dır. Cümle peygamber efendilerimiz İslâm'ı tebliğ etmek için lütfedildiler. Tâbi olanlar da müslümandır. Gayrı düşünce Kur'ân'ın anlamına da ters düşer, îman değildir. ALLAH'ın irâdesine bağlanmak İslâmiyet'tir. İrâde, dilemesidir. Bu âlem ALLAHU TEALA Hazretleri'nin ilim ve irâdesinin zuhuru olup, "lev-lâke levlâk, le-mâ-halaktü'l-eflâk" (Sen olmasa idin, eflâki yaratmazdım) hitâbı cümle peygamber efendilerimizi kapsar. Nur-u Muhammedî'dir. Bir zamâna mahsus olmayıp, bu nur-ı ilâhî kıyâmete kadar devam edecektir. Hiç şüphen olmasın. ALLAH'ın rahmeti yalnız bir şahsa, bir zamâna, bir ümmete mahsus değildir kelâmı kadimi anlayarak oku ve İyi tefekkür et, anlamaya çalış. İşine gelmeyen hükümleri 'tefsir ediyorum' diye, aynı manayı yansıtmayan kelamlarla değiştirdiğin zaman günaha girdiğin gibi, zatına itimat edenleri "SIRAT-I MÜSTAKİM" den uzaklaştırıp "GAYRİL-MAĞDUBİ" ye doğru tarikini gösterdiğini bilesin. Ölçü ve hüküm ALLAH'a mahsustur. Beşerin ölçüsü ile "ALLAH'tan başka ilah yoktur" diyene müslüman denir. HZ. ALLAH'ın varlığını hangi lehce ve lisanla söyler ise söylesin o kişi ALLAH'ın bildirisine göre müslümandır. Meziyetlerini anlatmaya çalıştığım bu Benî Adem'i İslâm dışı görmek hakkımız ve haddimiz değildir. Gayri hüküm ALLAH'a mahsustur.

"Habîbim, sen onları yüzlerinden tanırsın, konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın" hitâbını düstur edin. Peygamber efendilerimizin de ilim ve yetkisi sınırlıdır. "Abdühu ve resulüh." Cemîsi ALLAH'ın kuludur. İlahlaştırma. ALLAH cümlesini şefî kılsın. İzlerinden ayırmasın. Amîn.

  Sayfa Başına Dön


 

 

MAHRUMİYETİN DÖRDÜNCÜ İLACI:

"LA İLAHE İLLALLAH" DİYEN KUL
BEŞER ÖLÇÜSÜNE GÖRE MÜSLÜMANDIR.
KARDEŞİMİZDİR. KANI VE KATLİ
HARAMDIR. ARTI ÖLÇÜ ALLAH'A
MAHSUSTUR.

 

 

 

Ancak icraatını gördün de kelime-i tevhîde aykırı ise uyarırsın, kardeşini. O kadar. Kesin karar Hazret-i ALLAH'a mahsustur. Peygamber efendilerimizin de ilim ve görgüsü ALLAH'ın ilmi ile mukâyese kabul etmez. Gayrı düşünce noksanlıktır, hatâdır. "Abd, Rab olmaz; Rabbımız, abd olmaz (kul, ALLAH olmaz; ALLAH, kul olmaz)." Beşerin görgüsü ve bilgisi hudutludur. İlerisi Hazret-i ALLAH'a mahsustur ve zatına mâlumdur" diye tebliğ edilmedi mi? "Son sözü kelime-i tevhit olan kişi cennete dâhil oldu" buyurmadı mı, Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.)?

Ebu Zer (r.a.) sordular:

"--Yâ Resulallah, zinâ etsede mi? Hırsızlık etse de mi?" (Senin ölçüne, katı düşüncene uymasa da dinle): Peygamberimiz Efendimiz hiddetle buyurdular ki:

"--Ebu Zerr'in burnu yere sürtünse de, o kişi cennetliktir."

Adem korku, heyacan ve telâşı ânında "ALLAH'tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır" diyebiliyorsa îman yüklüdür. Şüphen olmasın.

Bir sanatkar çok kişi onu seyrederken sanatını gene aynı titizlikle, şaşırmadan devam ettirebiliyorsa gerçek sanatkardır ve sanatının ustasıdır. Şoförde meleke olmadı ise "her an kaza yapabilirim" heyecânı onu rahatsız eder. Arabayı kullandıkça zamanla kabiliyeti nispetinde meleke hâsıl olur. Meleke şuur altı azaların beyinin emrine tâbi olmadan vazîfesini yapmasıdır. İşte dervişin lisânı ve kalbi ile, muhâfaza altında yaratanını zikretmesi, zikr-i dâimîye lisânen ve hâlen nâil olması o bahtiyar insana sadâkatinin mahsulü, Rabbının yed-i kudretinden lütfedilen meleke ve diplomasıdır. Ama bu hâli zâhirî ilimle, akılcı dinle ne ölçebilirsin, ne de hakîkat zevkine erersin. Netîce, gerçekleri inkardan öte yol yok, zannedersin. Ama samîmiyetle istemeyi bilirsen reddedilmez, yol ehli olursun. Dünyayı terk etmeden son anlarında şuur altı edindiğin bilgilere muhtaç olduğunu unutma. Samimiyetle emri ilâhiye uyumlu geçirdiğin dünya hayatındaki edindiğin imanın, cesedin ve aklın gücü olmadan Kur'ân-ı Azimüş-şan'a uygun, Resulullah (s.a.v.) Efendimizin tebliğine uygun olan herhangi sebeplerle malum kişilerde zuhuru görülen ilim irfaniyettir, metafizik tecelliyat olup hikmetullahdır. Bu hal tasavvuftur, sırat-ı müstakimdir. "Biz dilediğimize hikmet veririz" hitabını iyi anla da kıskançlık yapma.

Bilesin ki, o yaptığın kıskançlık yol sahtekarlarının işine yarıyor. Maneviyata ilgisizliğin onların ekmeğine yağ sürüyor. Yetti mi? Hayır ... Hoşgörülü, müsamahalı, rahmet hazinesi, affu mağfiret deryasını yalnız ve yalnız gazab-ı ilâhîden gösterdiğin yol cehennemden gayriyi göstermediğinden, bu tarikin müşterisi olmadığı gibi, olsa da olanlar geleceğinden ümitsiz, katı ve hırçın oluyorlar..

Sene 2001, az da olsa dünyada İslâmiyyet'e büyük devletlerde de yaklaşım görülmeye başladı. Nedenini çözemedim, manasını da anlamakta kuşkuluyum; İslâm'ın anayasası mahiyetinde olan kardeşlik, insan haklarına riayet, inançlara saygı, "yaratılanı hoşgör Yaratandan ötürü" prensibine uyumlu olabilmek ... bu güzellikler İslâmiyet'te mevcut iken Şeriat-ı Muhammediyeyi içtihatsız bıraktık. Dini tedrisatlarımızı da 1200 küsur senelik içtihatla götürmeye çalıştık. İster istemez nakli akla dönüştürdük. Zaman geçtikçe çağa uyum sağlayamayan, içtihatsız bırakılan, her yönüyle mütekamil yaşayan kullarına bahşedilen şeriat-ı Muhammediyeyi beş duygudan gayrıya iltifat ettirmeyip, fizikle yetinip, metafiziği kabul edemediğimizden ne hale düştük?! ... Genel güzellikleri, şöyleki; Cumhuriyet, Demokrasi, İnsan hakları ki, Lâikliği mana itibarı ile İslâmiyet'e uygun görerek ithal ettiğimiz gibi, ALLAHU a'lem daha çok güzellikleri de ithal ediyoruz gibi geliyor, bu abd-i acize. "Hikmet mü'minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın"uyarısına da itirazımız olmasın. Bir ata sözü vardır: "Ölü rahmet bulsun da, nasıl bulur ise bulsun." Mahrumiyet ve çağa uyum sağlıyamamak emr-i ilahi değildir..

  Sayfa Başına Dön


 

 

MAHRUMİYETİN BEŞİNCİ İLACI:

NAKİLLE GELEN EMR-İ İLAHİLERİ
AKILCI DİNE DÖNÜŞTÜRDÜK. ELBETTE
İÇİNDEN ÇIKAMADIK. İKİ CAMİ ARASINDA
KALMIŞ Bİ-NAMAZA BENZEDİK

 

 

Hani, Nasrettin Hoca ördeklerin yüzdüğü dereye ekmeğini batırır da, yermiş.

"--Ne yapıyorsun?" diye sorduklarında:

"--Ördek çorbası içiyorum" demiş. Mucit edâsı ile:

"--Bunu ben îcad ettim, ama ben de beğenmedim" demiş!

Akıldan öteye yol bulamayan hocam: Sen ördek çorbasını beğeniyor musun? İctihatsız dîn-i İslâm'ı ne hâle getirdiniz? Cezâî müeyyideleri artırmak çözüm değil! Netîceyi gördük: Dîni çıkarına alet eden istismarcılar, din bezirganları, babadan evlâda intikal eden mürşitler, beşik kertmesi şeyhler Hüdâ-yı nâbit türeyip, suret-i Hak'tan göründüler. HZ. ALLAH'ın irşada vazifeli kılmadığı tasavvufî bilgiye de sâhip olmayan, çıkarcı nâ-ehlin kucağına gerçeği bilemediğinizden, o imanlı, masum insanları din bezirganlarının kucaklarına biz itekledik. Mâsum insanların vebâlini taşıyorsunuz, unutmayın

 

Sonsuz rahmet-i ilahiyeden ümitle yaşıyan masum insanların yol sahte de olsa sadakatleri nisbette mahrum olmayacaklarını müjde veren ayetler az değil.

Sahte mürşitlik yapanlar için ise Hazret-i Resulullah (s.a.v.) buyurdular ki: "Mürşit olmadığı halde mürşitlik iddia eden ümmetimin en şerlileridir." Şeyh olmayan, sahtekarın tayin ettiği kaza-zedeyi safiyetinden dolayı ALLAH affetsin, şer-i şerife zarar vermedi ise ...

Güçlü ve aklı eren idârecilerimizden ricâm odur ki: Tasavvufun kolları olan tarikatları ilginiz ve denetiminiz altında tutunuz. Yasallaştırmadan buna muvaffak olamazsınız! Daha fecî âkibetler doğmadan, lütfen, yasallaştırın ki, sahtekarları, çıkarcıları başka türlü hayat sahnesinden uzaklaştırmak mümkün değil. Lütfen, beni yanlış anlamayın. Lüzumlu yerlerde mevcut hayat dosyamın yabancısı değilsiniz. Vatanıma, milletime, devletime, hükümetime, cumhuriyetime, demokrasiye, insan haklarına yardımcı olmak istiyorum. Fikrim, gâyem bu! Bütün mukaddesâtım üzerine yemin ederim. Maksadım sizleri eleştirmek değil. Berâberce düşünelim. Bu mevzuda yetmiş küsür sene ne yapabildik, neyi değiştirebildik? Ben söyleyeyim: Çıkarcıların, din istismar-cılarının işlerini daha da kolaylaştırdık. Bir beldede bir tâne mürşit bulmak müşkül iken, beldelerimizi beşik kertmesi, babadan evlâda ve yeğenlere mîras misâli devredilen şeyhlerle doldurduk. Evet, kabile şeyhlerini kasdetmiyorum. Arablar kabileyi idare edenlere şeyh derler. Yaşlı erkeklere de hürmeten şeyh derler. Tarikat şeyhi ile karıştırma... Tekrar ediyorum: Tarik şeyhini HZ. ALLAH lüzumuna binaen vazifeli kılar. Bu abd-i aciz varisün-Nebî, nedim-i ilahi olarak vazifeliyim. Rabbim varlıktan korusun. Maddi ve manevi vazifemde başarılı kılsın. Amin ve selâmün alel-mürselin.

"Bu Atatürk ilkesidir, tâviz veremeyiz" demeniz, Atatürk'ün yapmak istediğini bilememekten kaynaklanıyor. Meşâyihten Nurullah Efendi'ye ne demişti Atatürk:

"--Efendi hazretleri! Tekke, türbe, ve zâviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şâyet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım."

Sayın başbakanımız Bülent Ecevit Beyefendinin 26 şubat 2001 tarihli Radikal gazetesinde: "Tüm tarikatler laikliğe aykırı değildir" bildirisi ile, merhum Reis-i Cumhur İsmet İnönü de: "Biz tarikatleri geçici olarak, on veya onbeş sene kapatmayı düşünmüştük. Ortam müsaitse açabiliriz" demişti.

Atatürk'ün maksadı iyi anlaşılsın. Açık ve serbest bıraktığı türbeler bizlere birşeyler anlatmıyor mu?! Lütfen, iyi düşünelim de bu örnek milleti nâ-ehlin şerrinden kurtaralım.

Teferruâtına girmek istemiyorum. Şu kadarını bilmemiz lâzım; tasavvufsuz, tarîkatsız, şeriatsiz, mârifetsiz, din yaşanmaz. Bunların birleşimleri hakikattir. Hakikatin zahire yansıması şeriattır. Şeriatın kolları mezheplerdir. Tasavvufun kolları ise tariklerdir. Bu gerçekler inkar edildiği zaman din akla dönüşür. Gerçek mecrasından çıktığı gibi, akıl ilâhlaşır. İbadet ve taatlar lüzümsuzmuş gibi, her an akla uymayan yönleri tahrif edilir. ALLAH elçilerine ve elçi varislerine dahi lüzum görülmediği gibi ... gerisini söylemiyeyim. Aklı ilahlaştırdık ya, gerisini sen anlat!.. Anlatmana da gerek yok. Bugün Din-i İslam'ın yaşantısında imanı doyuran, itminan-ı kalpten bahsedebilir misin? Edemezsin. Çünkü kaptanın beceriksizliğinden gemi karaya vurdu. Kaptan pişkin ... Ne yaptın? diye sorulduğunda, sıkılmadan; 'deniz tükendi' demez mi! ... Beş duygudan ileriye yolu olmayan materyalistin denizi o kadar!...

İmamı Malik (r.a) der ki: Tasavvuf bilmeyen fakih fıska, tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen sûfi zındıklığa dûçar olur.

Dîn-i İslâm beşer îcadı olsa idi, akla mantığa göre bir şeyler yapmak elbet mümkün olurdu. Ama değil. Tasavvufsuz dinî yaşantının imana yapılan en büyük zulüm olduğunu bilmenin zamanı gelmedi mi?..

Lütfen, 83 yaşında, 46 senedir verilen manevi vazifeyi seve seve Rabbımın lütfu ihsanı ile lekesiz götürmeye olanca gücü ile gayret eden ihtiyar bu abd-i acizin Din-i İslam'ı çağa uygun yaşantısına ve "maneviyatın tasvibinden lütfedilen" bildirisine itimat et. Zararın olmaz, inan!..

  Sayfa Başına Dön


 

 

MAHRUMİYETİN ALTINCI İLACI:

DİN-İ İSLAM;
ALLAH'IN YASAKLADIKLARI DIŞINDA,
GÜZELLİKLERE, GÜZEL OLAN ŞEYLERE
KARŞI DEĞİLDİR. Bİ-ZATİHİ DİN GÜZELDİR

 

 

 

Dîn-i İslâm ALLAH'ın kullarının dünyâ ve âhiret kemâlâta erdirip, ihyâ olması için rahmet ve merhamet-i ilâhînin kümeleştiği güzellikler manzumesidir. ALLAH'ın yasakları dışında, emr-i ilâhîler nefsin de ölçüsüne uygundur!.

 Yasaklanmış emr-i ilâhîler nefsin ölçüsü dışında olup, cezâsının zuhurundan sonra ancak bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Bazı günahlar "kısas kıyamete kalmaz" hükmüne tabidir. Çirkinlikler beşerin nefsinin ürettiğidir. Güzelliklerin zuhuruna Hazret-i ALLAH dîn-i İslâm'ı vesile kılmıştır. Emr-i ilâhîler küllü rahmettir!.

Müslüman kardeşim! Çirkinlikleri dînin malı ve parçası gibi gösterenleri tasvip etme. etmediğin gibi, yakınında dahi bulunma. Acı o din kardeşine. Din mahrumiyet değildir. Çağa göre içtihat yapılmayan dinin zaman geçtikçe katılaştığını ve hurafeye kaydığını, daha daha mezhepler ve tariklerin çoğaldığını görürsün. İçlerinde fıkıhla ilgisi olmayan mezhepler vardır ve sıratı müstakim üzre olan tarikler olduğu gibi ...

Bu karışıklıktan istifadeyi bekleyen sahte mürşitlerin de nefsani çıkarına müsait olan meydanda at oynattığını görürsün. İşte o zümrelerin tarikinde cümle güzellikler yerini çirkinliklere terk eder. Manadan yoksun, bilge kişilerin görüşleri ise rahmet-i ilahiyeyi yansıtmadığı gibi, yerini gazab-ı ilâhîye bırakmış, maddeden öteye yol edinmemiş, emr-i ilâhînin vesile ummanı ALLAH elçilerine ve varislerine de itimatsız görüş, ilminden başka ilimlerden sermayesi olmayan şarlatan anlatır ... Ama ne anlatır: Gazab-ı ilâhiden başka sermayesi yok. Şu halde ne anlatsın? İç aleminede yer etmiş gördüğü yeri, cehennemi anlatır!... "Habîbim, helal kıldığımız şeyleri nefsine kim haram kıldı? Güzel zînetleri giymekten seni kim menetti?" hitâbını iyi anla. Mana sermayesini sadrında, yani iç aleminde bulamıyor, mana alemin kararmış, zulmete dönüşmüş ise; HZ. ALLAH'ın lütfu ihsanı mana zenginleri yer yüzünden hiç eksik olmadı, olmayacak da inşaALLAH. Vakit geçirmeden, na-ehlin sözüne iltifat etmeden, yapış bir dest-i mürşide. Şunu iyi bilesin ki, delilsiz yola gidilmez. Dikkat! Delil de ALLAH'ın kuludur. HZ. ALLAH'ın varlığı karşısında vesileden başka bir güce sahip olmadığı gibi, beşerdir, acizdir, ilah değildir.

"Elâ inne evliyaallahi la-havfun aleyhim velâhüm yahzenûn" Dikkat et! Evliyama korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de," buyruğunu tekrar tekrar oku. Kısmetin var ise, umulur ki, ALLAH tesirini halk eder. Eder inşaALLAH.

  Sayfa Başına Dön


 

 

MAHRUMİYETİN YEDİNCİ İLACI:

NAMAZ, ORUÇ, HAC, ZEKAT İSLAM'IN ŞARTLARINDAN DEĞİLDİR. İSLAMIN ŞARTI BİRDİR: ALLAH'TAN BAŞKA İLAH YOKTUR.

 

 

 

Bunlar îmanla yükümlü mü'min kullarına ihyâ olmaları için rahmet hazînesinden bahşettiği, lutuf, ihsan ve emr-i ilâhîdir. İslamın şartından değildir. "ALLAH'tan başka ilah yoktur, illâ, ALLAH vardır" diyen beşer ölçüsüne göre ki, Peygamberimiz Efendimizin de bildirisi bu vechiledir müslimdir. "Her çocuk dünyâya İslâm fıtratı üzre gelir. Terbiyeye muhtaçtır; terbiyecisi ne ise öyle yapar." Çocuklar bülüğa erene kadar teklifâta tâbi değildirler. Ama müslümandırlar.

Kişi ALLAH'ı bildiğini lisanen söylüyorsa müslimdir. dünyasını değiştirdiğinde o kişiye İslâmî pirensipler uygulanır. Namaz kılmayana, oruç tutamıyor, hacca gidemedi, zekat veremiyor ise, buna rağmen lisanen "ALLAH vardır" diyen kişiye "müslim değildir" diyemezsin. "Habibîm, o bedevîlere söyle: 'İman ettik' demesinler, 'İslâma' girdik' desinler." İnkar ediyor ise küfürdedir. Ayet-i celîleyi tekrar ediyorum: Rahmet-i ilâhiyeyi kısıtlamaya kimsenin hakkı yok. Şunu iyi bilesin ki, ALLAH kulunu rahmetinden, dünyada cesetli yarattı. Yaratılışın nedeni, ruhlar alemindeki mütereddit imanının tahkika dönüşmesi, sonsuz rahmet-i ilâhîyenin güzergahı kulun kurtuluş vesilesi, memduh olan dünya ...

İltimaslı imtihan yeri olan dünya, Benî Adem'in yedinde taşıdığı sualli ve cevaplı, ihsan edilmiş, rahmeti ve mağfireti na-mütenahi emr-i ilâhînin, kullarının derece almalarına ve kemalatlı, mü'min, müttaki olmalarına vesile kıldığı, kulunu yükümlü kıldığı; günde 5 vakit namaz kılmak, ramazanda bir ay oruç tutmak, hacca gitmek, nisabda olan kişinin emr-i ilâhîye uygun, zamana göre uyumlu izah edilen zekatını vermesi, imanın kemalat zirvesi olan kelime-i şehadet getirmesi, İslam'ın şartı olmayıp, icraatı tahkiki imanının gereğidir ...

İslâm'ın şartı diye ne âyet vardır, ne de sıhhatli hadis. Olamaz da. Çünkü HZ. ALLAH'ın buyruğunun aksine fikir beyan eden ALLAH elçilerini nasıl düşünürsün? Cehlimizden, millet olarak, ümmet olarak bu yanlış tutumumuzla müslüman kardeşlerimize "kâfir" demekle "cihat yapıyoruz" zannettik. Ehl-i Kitap'tan, ALLAH'a îman edenlere de "müslim" diyemedik. Nedenini İslâm'ın şartında aradık. Kendi ölçülerimize göre değerlendirdik. İnanan Ehl-i Kitâb'a da "gayr-i müslim, kâfir, gavur" dememizin nedeni yanlış aktarılan, İslâm'ın şartı bilgisizliğinden kaynaklanıyor. ALLAH'ın işine karıştık. Dîn-i İslâm'ı ALLAH'a öğretmeye kalkıştık! Bütün idârecilerimize küfür isnat etmemizin de tek nedeni bu şarttan zuhur ediyor. Tekrar ediyorum Savm, salat, hac, zekat İslâm'ın şartlarından olmayıp, ALLAHU TEALA ve TEKADDES Hazretleri'nin mü'min, ittika sahibi, mütteki, dervişlik sıfatı her halinde görülebilen kullarına ikram ettiği, ihsan ettiği rahmet ve emr-i ilâhîdir. Şartın anlamı başkadır; îmanın altı şartının olduğu gibi.

İtikatta imamımız İmam-ı Maturudi, İmam-ı Hasan el-Eş'ari hazretleri Kur'ân-ı Azimüş-şan'da imanın esaslarını altı şart olarak belirtmişlerdir. Altı şartta noksanlık yapanların o noksanlık kadar imanları noksandır. İmansız deyemezsin!. Ama HZ. Allah'a ve Resulüne gerçek şahit olma niteliğini zayıflatmıştır.

Hazret-i Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

"--Kalk ya Bilâl! Ezanı oku da bizleri ferahlat. (Ya Bilal! Şahitliğini seslen, uzak yerlerden de duyulsun.)"

Çünkü Bilâl-i Habeşi (r.a) müşriklerden gördüğü, beşerin tahammul edemeyeceği işkenceler altında değişmiyor, iman gözü ile gördüğü şahadetini dile getiriyor, sık sık tesbih ediyordu "ALLAH AHAD" diyordu.

Satın alınarak Kölelikten azat edilmesine vesile olan emr-i ilahînin tasarrufunun o zaman yalnız Peygamber Efendimizde zuhurunu gören Bilâl-i Habeşi (r.a) Peygamberimiz Efendimizin de hak peygamber olduğuna gerçek şahit oldu...

Ezan-ı Muhammedî gerçek şahitlerin lisanı ve ifadesidir. Hiçbir lisan mü'minin kalbine aynı hitabın etkisini yapamaz. Sevdiklerinizin başı için, dokunmayın namazını kılan müslümanların ezanına!.. Manasını anlamayan iman ehli var mı?!..

Namaz, ilgisi dışında kalan Benî Adem'i ezan niçin ilgilendiriyor? hayret!.. Manasını anlarsa beş vakit namaz kılacakmış gibi!

Bir ata sözü vardır "Namazda gözü yok ki, ezanda kulağı olsun" derler. Yanlış mı?

***

İki âlemde tasarruf ehlidir ruh-ı velî,

Deme, kim, mürdedir, bundan nice dermân ola!.

Ruh-ı şimşîri Hüdâ'dır, ten, gılef olmuş ana,

Dahî alâ kâr eder, bir tiğ kim üryân ola.

***

 

Hazret-i ALLAH Kur'ân-ı Azîmüş-şân'da kullarını uyarıyor: "Siz onlara "ölü" demeyin. Onlar diridir fakat siz bilmezsiniz." Diri oldukları gibi, dereceleri nisbetinde velâyet makâmına erişmiş velînin iki âlemde de rabımızın rahmetine vesile kıldığı tasarrufatları vardır. Yâni müsâde edildiği kadar icraata yetkili kılınmıştır. Maddî hayatta iken de ruhî icraatları vardı. Verilen yetki geri alınmaz. Verdiğini geri almak beşerin zaafıdır. Dünyâda iken cesedin ve ruhun da icraatı vardı. Ruh vücut kınında olduğundan tasarrufatları avamın müşâhedesinden rahmet-i ilâhî olarak gizli idi. ALLAH'ın kılıcı olan ruh-ı velî cesetten çıktı, daha keskin oldu. Onlar cesetli iken rahmet tecellisine vesile idiler. Ruhen de merhametlidirler. Kılıç vurmazlar ama nasipsiz, îman fukarâsı gelir kendisini kılıca vurur. Sebebini bilemezsin ama bilirsin ki; "bazı kısas kıyamete kalmaz" denir. Mutlak adalet sahibi olan HZ. ALLAH bazı suçların cezasını hesap gününe bırakmayıp, merhametinden, muvakkat olan dünyada geçiştirir.

Sakın: "Ölüden ne bekliyorsun? O öldü, murdar oldu, çürüdü, bitti!" demeyesin. ALLAH'ın mânevî tertip ve tanzimini inkar, Hazret-i ALLAH'ı inkar olmuyor mu? Gerçeği müdrik isen her zuhuratta, her icraatta Hazret-i ALLAH'ı ruhen görür, gayrının vesîle olduğunu anlarsın.

İmanın şartı olan, öldükten sonra dirilmenin nasıl olduğunu biliyorsan, lütfen anlat. Bilemiyorsan, biliyormuş gibi dilin uzamasın. Şu kadarını söyleyeyim; bir kişiyi hayatta iken nasıl edeple ziyaret ediyorsan, kabr-i şerifini de ayni edeple ziyaret edersin. Kabir ziyaretinde madde ehlinin alacağı çok hisseler olduğu gibi, mana ehlinin kazancını ve iman zevkini anlayamazsın. Çünkü senin imtihan yerin dünyadır. Fizikten öteyi idrakinin dışında bıraktın. Mananın anlamanı yok ettin. İlmin cesettn öteye giden yolunu tıkadın. Ruhi inceliklere yerin kalmadı. Anlayamazsın!..

Hazret-i ALLAH Azrâil (aleyhi's-selâm)'a can alma vazîfesini verince:

"--Yâ Rabbi, bütün kulların bana lânet ederler" diye sızlandı. Hazret-i ALLAH buyurdu:

"--Ben öyle sebepler halk ederim ki, kimse seni suçlamaz." Azrâil cevâben:

"--Yâ Rabbi, öyle kulların vardır ki, sebep de görmezler!"

"--Yâ Azrâil, o kullarım seni değil beni görürler."

İşte bu mânâyı idrak edebiliyorsan, yalnız minâreyi değil, alemi de görebiliyorsan!... Alemdeki kuşu gör. Yetmez, kuşun ağzındaki tüyü gör. Bu rahmet-i ilâhîler yaratılışın sırrı Benî Adem içindir. Sây-i gayretinden sorumlusun amma "maddeden gayrı yoktur" diye, manada ehlinin idrak edip yaşamaya çaba gösterdiği rahmet-i ilâhiyeyi inkara kalkışmayasın. "İnd-i ilâhiden veriliyor ise, yeter, de" deme. "Yeter" fikri gaflettir. HZ. ALLAH'ın rahmetini kısıtlı görmek bilgisizliktir iman zafiyetidir!...

***

Mürşid-i kâmil kime ta'lîm eyledi?

Her varaktan okuyup, tefsîr-i Kur'ân eyledi.

Levh-i dilden okuyup, bî-harf ü savt Ümm-i kitâbı,

Hak Teâlâ ilm-i Hıdr'ı ona ihsân eyledi.

***

HZ. ALLAH'ın Peygamberine varis kıldığı gerçek mürşidi buldunsa, onun dinî telkin ve taliminden mahrum olma. Zira manevi vazifesi anında, alıcısı bulunduğunda onun sözleri zamana göre manâ-yı Kur'ân'dır, Tevrat'tır, İncil'dir, Zebur'dur, Suhuflardır ... Hızır (aleyhis-selam)'a verilen ilm-i ledün ise HZ. ALLAH'ın yed-i kudretindedir. Kevnî hakikatın dışında, fizik üstü olaydır... Sadakatle isteyen kullar için mahrumiyet düşünmek, kulun gerçek dışı, cehaletindendir. Ledünnî hal ise hikmettir. "Hikmet ise mü'minin kayıp malıdır, nerde bulur ise alsın."

"Her kime ALLAH tarafından hikmet ihsan olunursa ona pek çok hayır verilmiştir."

(Bakara Suresi, 269)

Kâmil doğarmış ehl-i Hak, doğmadan evvel anası.

***

"KAF-I NUN hitabı izhar olmadan;

Biz bu kainatın iptidasıyız"

diyen ehl-i aşk yalan mı söyledi?

HZ. ALLAH aşkından yaratmadı mı bütün alemi? Bu alemin nüvesi, çekirdeği hazret-i insan olmaya namzet Benî Adem değil mi?

Peygamber Efendilerimiz ve varisleri olan evliyaullah daha henüz anaları yok iken aşkı ilahiden yaratılan rahmet vesileleri yaratılmış idi!..

***

Demişsin, "görmedi kimse beni, bu âlem içinde!"

Nedir yâ, bunca yüzden seyrân olduğun câna?!..

Mekanlardan münezzehsin, senin zatı şerîfin çün,

Nedir, bu kalb-i virânımda mihmân olduğun câna?

***

 

Tesadüfi olmayıp, her zerresinde Yaratanının varlığını haykıran şu mükevvenat, ehline Yaratanını anlatmıyor mu?

Hele, rahmetiyle ihya eylediğin, hasretine tahammülü olmayan ehl-i aşkın hasretinle viran olmuş kalbine mihman olmasa idin; eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan Rabbım! Aşık kulların Zatına nasıl yakınlık duyacaktı? Aşk ateşini nasıl teskin edecekti? Ruhen nasıl ifakat bulacaktı?!..

 Sayfa Başına Dön

 

EVLİYA

 

Evliyayı idrak edemeyip, manasına 'dost' demekle yetinen mana tahribatçısının ehline verdiği ızdırabın etkisini dinle:

Mevlam kullarına seçip göndermiş,

Bir uyarıcı, bir candır Evliyâ.

Hazret-i Kur'ân'da beyan eylemiş,

Lütf-u Mevlâ, âlişandır Evliyâ.

 

Nedîm-i ilâhî, vârisü'n-Nebî,

Hakk'ın irâdesi, ilmin mektebi,

Rabbim tekmil etmiş onda edebi,

İnsan-ı kâmildir, şandır Evliyâ.

 

Hayâda Hazret-i Osman misâli,

Sadâkette Ebu Bekir'dir hâli,

Adâlette Ömer, takvâda Ali,

Dört kitabın cemi, dindir Evliyâ.

 

 

 

 

Nur-ı Muhammedî tezâhürüdür,

Hâl ilmine vâkıf, mânâ eridir.

Mekârim-i ahlâk ezre yürütür,

Yol arayanlara yöndür Evliyâ.

 

Zamâna göredir eğitim tarzı,

İrşâdıyla süsler, bezeyip arzı.

Öğretir sünneti, vâcibi, farzı,

Hak'tan kullara ihsandır Evliyâ.

 

Tertîb-i tanzîm-i ilâhî olup,

Rab terbiyesini ezelde alıp,

Mürşit sıfatıyla âleme gelip,

Alim sıfatıyla gündür Evliyâ.

 

Rahmet bir zamâna mahsus gelmemiş.

Mürşitsiz, mânâsız bir dem olmamış.

Yaradan dan ümit kesmek bilmemiş,

Gönüllere tâze kandır Evliyâ.

 

 

 

Böyle bir Sultâna verdim sözümü,

GAYRETİ'yim, gönlümü, hem özümü.

Onu sevdim, onda açtım gözümü,

Can arayanlara candır Evliyâ.

 

HAYDAR AKDEMİR (Gayretî)

 

 

 

 

Tasavvuf tariki, nefsi ayıklayıp temizlemek

ve Ruhu pak ederek Lahut alemine

yükselmek yoludur.

 

H. Galip Hasan Kuşçuoğlu

Sayfa Başına Dön


 

 

 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

HİKMET DAMLALARI

 

 


 

 

Bâzı yeterli bilgiye sâhip olmayan kimseler zannederler ki, inkar ilmin zarurî bir parçasıdır. Ayrıca 'en çok ben biliyorum' zannı ile gerçekleri idrak edemiyenler, umumiyetle inkara sapan kimselerdir. Bunların 'Kur'ân'dan başka zuhurat tanımam' diyen güya maneviyatlarının her ne sebepten hakikat dışı olduğunu ALLAH bilir. Bu kazazedelerin bu halleri nedendir? bilinmez, ama manaya hıncından, yaptığı tahribatı cahil kişi yapamaz!. HZ. ALLAH muhip ehl-i zikri, ehl-i aşkı şerlerinden korusun.

Manaya değer vermediğimiz zaman bu miras yedileri her yerde görmek mümkün. Bunlar güçlerini çenelerinden alırlar. Sermayeleri ilm-i kelâmdır. İlm-i kelam mana ile takviye olmadı ise küfürden kurtulamaz.

İman ehlini hiçbir hadise beşerî ilerlemeden alıkoyamaz. Her gelişme ALLAH'ın yarattıklarında çağa uygun halk ettiği düzeni ortaya koyar.

 

***

"Sahih ilmin maddeci olması mümkün değildir. İlim bilakis bunun hilâfına ALLAH'ı bilmeye yöneltir. Kâinâtın tahlîline mahâret ve basîrete ulaştırır."

(Pasteur)

***

"Bâzı sathî felsefeler insanı inkara yaklaştırır. Fakat felsefede derinleştikce insan dîne yönelir."

(Filozof Bacon)

***

"İnsanların en şerlisi mürşit olmadığı halde mürşitlik taslıyanlardır."

(Hadîs-i Şerîf)

***

Biz, İslâmiyet, derken, İslâm'ın Kitâb'ını, Nebî'sini, ve bunlardan ayrılmayan ârifleri kasdediyoruz. ALLAH şer ile emretmez. ALLAH'ın elçileri şer ile emretmez. Arifler şer ile emretmez. Onun için bunlara itaat kayıtsız ve şartsızdır!..

Hakikatın zahire yansıdığı Şeriatin âdâbına riâyet etmeyen kimseyi Cenâb-ı Hak kat'iyyen esrârına mahrem etmez. Esrâr-ı aşkı ehl-i zâhire söyleme. İşin kışrında kalana bu zevkten ısrâren bahsetme. Lokma onun yutacağı cesâmette değil, boğarsın.

***

Cevizin kışrı: Cevizin yenecek yerine kıynak denir. Kıynağa sarılmış kabuk var ki ona da kıynağın kışrı denir. Ceviz yaş iken kışır rahatlıkla soyulur. Zira kışır acıdır. Kurudukça acılığı hissedilmez olur ve ikisi birden yenebilir. Mutasavvifîn cevizi tasavvufa benzetmişler. Şöyleki: Dışının yeşil kabuğu ile cemisini, hakikata uymayan şeriata; içinin sert kabuğunu tarikata; kıynağını marifete; esas olan kışrı alınmış içini hakikate benzetmişler. Cevizin kışrı kurumadan kıynağı kışırdan kurtar. Kuruyunca çıkarmak mümkün değildir. Çünkü kurumak küfr-ü inadidir. Kurumadan kurtulmaya çalış.

***

Şeriatın adabı derken, hakikatin zahire yansıdığı zaman aldığı isme şeriat denir. Hakikat dışı, nefsin ve aklın ürettiği şeyler şeriat değildir!

Hazret-i ALLAH: "Biz peygamberlere bir şeriat birde tarik verdik!."

***

Akıl bir çok vehimler elinde oyuncaktır.

***

"Doğru yolu bulanlara gelince, ALLAH onların hidâyetlerini artırır ve onlara takvâsını öğretir."

(Muhammed Suresi, 17)

***

"İlâhî emre uyan bir kul ol ve yeryüzünde yağız at gibi yürü. Cenâze gibi başkalarının sırtına yük olma." (Mevlânâ)

***

Şekilde, insan bir sivri sineğe mağlup olur. Fakat bâtında yedi kat göğe ulaşan kudreti vardır.

***

"ALLAH'a doğru yükselip giden insan yer yüzünde yürümede zorluk çekmemelidir." (Muhammed İkbal)

***

Aklın yolu zan ve tahmindir; kalbin yolu temâşâ ve hayranlıktır.

***

Kalpleri ALLAH'ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar olsun!.

***

"Kulum beni zikrettiği ve dudakları zikir sebebi ile hareket ettiği müddetçe ben kulumla beraberim."

***

"ALLAH, dinde sizin için güçlük kılmamıştır."

***

Bâzı insanlar bâzı kıymetler için yaşar. Hattâ onun için canını fedâ eder. Bu kıymetlerin izâhı riyâzî hesaplarla kâbil olmayıp, ZEVK iledir. Misal: Nâmus gibi. Vatan için ölümü göze almak kutsal arzunun netîcesidir.

***

Ruhu nefsin çirkin arzularından kurtarmak kolay olmayıp, çok ulvî ve kutsî bir ferâgat ister. Bu ferâgat ise ALLAH'a acabasız îmanla elde edilir.

***

"Sufiye ile sohbetim esnâsında kendilerinden 3 şey öğrendim:

1-Zaman bir kılıçtır; sen onu kullanmasını bilmes

sen o seni keser!

2-Kendini Hak ile meşgul etmezsen bâtıl seni

sarar.

3-Kendine hiç varlık vermemek ismet erbâbından

olmaktandır."

(İmam Şâfiî)

***

Her türlü maddî ışıklar, insanın iç âlemini aydınlatmadığı gibi; onun iç âleminde yer eden din ve îman belirtileri eğer inkar nefesi ile söndürülebiliyor ise, tatmin olunmayan böyle bir hayatta huzur ve saâdet nasıl bulunacak?.

***

 

 Pasteur (Pastör) diyorki:

"Bana ne kadar sevindiğimi sormayınız. Bu âlem içinde her adım attıkca cehâletimin derecesini daha ziyâde anlayarak, daha çok utanıyorum ve anlıyorum ki, her tarafımızı çok gizli şeyler sarmıştır."

***

Ben de sultânım" diyen âlemde bî-hadd ü hesap.

Bende-i dergâh-ı ehlullâh olan milyonda bir.

***

Alem-i lâhut'a pervâz eyleyen ehl-i sâfâ,

Tâc-ı İskender değil, taht-ı Süleymân istemez.

***

Adile, uzatma sözünü,

Derviş edegör özünü.

Görmek istersen Hak yüzünü ,

İncitme hiç dervişleri.

(Adile Sultan)

***

Aşık-ı sâdık isen sana rü'yet yeter, pes.

Aşık-ı kâzip isen var kerâmet ara gez.

***

Cennet-mekan efendim bana keramet gösterecekdi. Mani olmaya çalıştım, rica ettim:

"--Efendim ben müracatımda Hazret-i ALLAH'dan beni rahmetine vesile kılacak şeyhimi istedim, Rabbım da ihsan edip arzuma göre gönderdi. Bu zuhurat benim kayıtsız ve şartsız intisabıma vesile oldu, siz bu isteğimin zuhurunu keramete veya burhana dönüştürürseniz HZ. Allah'a olan yakınlığımı keramete bağlamakla bu yola olan samimiyetim bozulur, lütfen yapmayın!" diye rica ettim. Efendim de kabul ederek memnuniyetini belirtti.

(Abd-i aciz.)

***

"Şeriat benim kavlim, sözlerim tarîkat, fiillerim mârifet, hâlim hakîkattir"

(Hadîs-i Şerîf)

İmam Mâlik (r.a.) der ki:

"Tasavvuf bilmeyen fakih fıska, tasavvufu bilip de fıkhı bilmeyen sufi zındıklığa duçar olur."

***

Zikir velîliğin diplomasıdır. Her kim zikre muvaffak olursa ona velîlik diploması verilir.

***

Herkesin kulağı nâmelerde ilâhî zevki bulamaz. İncir gibi tatlı güzel meyveleri her kuş yiyemez.

***

Kusur insanın şiârıdır. O bu vasfı ile Hak karşısında mahluk olduğunu ispatlar.

***

Cenâb-ı Hak:

"Bir nâib aracılığı ile Rabbınıza yönelin ve ona tam teslim olun." (Bana yönelen, nâib olan kişinin yoluna uy, onun yoluna ittibâ et.)

(Lokmân Suresi, 15)

***

Siyâsî ve iktisâdî hırs içinde birbirini yok etmek isteyen insanlık ve bir çok cemiyetler düştükleri tehlikenin önemini anlayarak insanlığı din ve ahlak bakımından kalkındırmak ihtiyacını duymuşlardır, ALLAH yardım eylesin.

***

Ne yazık! Bu acı ders çok büyük felâket ve musîbetlerden sonra vicdanlara nüfuz etmeye başlamıştır. Din adına terör ve anarşist olaylar ve Rusyanın komünizmden dönüşü bunun bâriz örneğidir.

***

Meçhulâtı meçhulât ile halletmek çok muhâl hükmünü doğuruyor. Mâlumâtın arttıkca nâmelerin sırrı çözülmüyor. Esrâr-ı kâinat bir kat daha kesb-i azâmet ediyor. Bu hakîkat önünde müsbet nazariyecilik meslekî denilen kör ve tek gözlü bakış insanı yalnız beş duygunun kuru bir makinası hâline götürüyor.

***

İlâhî din insanları birbirine bağlayan en kuvvetli unsurdur.

***

Sufî, hakîkat ilmi ile amel eden bir fakihten başka bir şey değildir. ALLAH onu ilmi ile şeriatın inceliklerinin esrârına muttalî kılmıştır.

***

Beşer hayatını ilerletmek ve bir gâyeye vâsıl olmak için ilme muhtaçtır. Ruhunu tatmin için de dîne muhtaçtır.

***

Dîni aklın ve mantığın içine sokmak ve boyunduruğu altında tutmak doğru olmayıp, bu suretle hareket insanı yanlış yere götürür. Ne aklın, ne mantığın buna gücü yetmez.

***

Dinsiz ahlak kalp paraya benzer. Din terbiyesine sâhip olmayan toplumlarda sonradan ihdas edilen telkin ne kadar kuvvetli olursa olsun müeyyidesiz bir nizam-nâme kıyme-tinden öteye aşamaz..

***

İnsanı dıştan ahlaklaştırmak imkansızdır.

Onu en derin varlığa inandırmak gereklidir.

Yoksa satıhta kalınca, eşyânın ve hâdiselerin esiri olmaya mahkumdur.

***

İlâhî din insanları biri birine bağlayan kuvvetli bir unsurdur.

***

"De ki: ALLAH'ın kulları için çıkardığı zîneti, temiz ve hoş rızıkları kim haram etmiştir? De ki: Onlar dünyâ hayâtında îman edenler içindir. Kıyâmet günü de yalnız onlara mahsustur. İşte biz bilenler için âyetlerimizi böylece tafsil ederiz."

(A'râf Suresi, 32)

***

"Ey Adem oğulları! Şeytan ana babanızı fenâ yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak nasıl cennetten çıkardı ise sakın size de bir fitne, belâ yapmasın. Çünkü o da, kabîlesinden olanlar da sizi sizin göremiyeceğiniz yerlerden muhâkkak görürler. Biz şeytanları îman etmeyeceklerin EVLİYASI yaptık."

(A'râf Suresi, 27)

***

"Biz ayı, güneşi, sâir felekiyâtı âdem'in arzusuna musahhar kıldık" buyuruyor. Tabiatı Hazret-i ALLAH Adem oğlunun emrine musahhar yâni hizmetçi kılmıştır. Onun için haddi aşıpta tabiatı HÜDA mevkiine çıkarma.

***

Bâki ALLAH fâni evsaf ile düşünülemez. Fâni malzeme ile ALLAH bilinmez.

***

Hikmet ve hakîkat terbiyesi görmemiş mantığa esir olma! Hak yolunu tutanlarla bir ol, Hakk'ı tut.

***

İnsan kendi azâbını esiri olduğu huyu ile hazırlar ve sonra kendinde gâlip olan sıfatları ile haşrolunur.

***

New York Fizik Alimleri başkanı Paul Davis, ALLAH'a İnanmanın Yedi Fennî Sebebi adlı eserinde der ki:

"Yerde ve gökte gördüğüm olağan üstü büyük düzeni tesadüflere bağlıyamam. Çünkü ben budala değilim. Karşımda sırrına akıl ermez, büyüklüğünün enginleri kavranamaz bir kudret eseri var."

***

İnsan tefekkür ölçüsü ile ölçülür, ruh ölçüsü ile ölçülür. Yalnız tefekkür cansız ve câzibesizdir. Yalnız ruh içi boş bir zarftan ibârettir. İkisi birleşince insan vücuda gelir.

***

Hayat denen komedi ne kadar tatlı geçerse geçsin. Son perde dâimâ kanlı biter.

***

"İlim toplayıp yığmışsın, gönlü ihmal etmişsin. O kaybettiğin servete ne kadar acıyorum."

(M. İkbal)

***

Tasavvufsuz semâvî, hattâ bâtıl din dahi yaşanmayacağına, tasavvuf toplumlara fâideli olduğuna ve insanları ve cemiyeti düzelttiğine göre Cenâb-ı Hakk'ın üzerimizdeki sayısız nîmetlerden birisi de modern cemiyetlerde tasavvufun kadrinin anlaşılmasıdır, diyebiliriz.

***

"Ey îman edenler! ALLAH'tan korkun. Ona yaklaşmaya vesîle arayın ve onun yolunda cihat edin. Tâ ki, murâdınıza eresiniz."

(Mâide Suresi, 35)

***

 

 

"Ey îman edenler! ALLAH'tan korkun ve sâdıklarla berâber olun."

(Tevbe Suresi, 119)

Din hayâtın dışına itilip bir fantezi, ara sıra başvurulması gereken bir tesellî kaynağı gibi olmamalı.

  Sayfa Başına Dön


 

 

DİN ALLAH'IN TEŞRİ ETTİĞİDİR

 

 

 

 

Ehl-i imanın nazarında ALLAH'ın yasak eylediği sevilmez. Sevdiği sevilir, sevmediğinden kaçınılır . Dinî veya şer'î hakikatler iradî tevhidde ve ilahiyat tevhidinde de aynıdır.

İlim olsun, irâde ve talep olsun Resul-i Ekrem (s.t.a.v.)'in getirdiğine uygun olmalıdır, Muhammedîler için.

İrâdeden yüz çevirip mücerret ilmi isteyen "kelamcılar", ilimden vaz geçip yalnız irâdeyi talep eden bir kısım "tasavvufcular", ALLAH elçilerinin getirdiği emr-i ilâhîlere aykırı ilim ve irâde isteyen "bid'at erbabı", Peygamber Efendimiz'in getirdiği emr-i ilâhîyi önemsemeyip ilim ve irâdeyi talep eden "feylosoflar" dalâlette kalmışlardır. Ancak, ALLAH elçilerinin getirdiğine muvâfık bir surette ilim ve irâdeyi isteyen kimseler hidâyete ermişlerdir.

Tevhit: ehl-i hakîkat dilinde ALLAH'ın zâtını zihinlerde tasavvur ve vehimlerde, hayallerde tahayyül edilen şeylerden tecrit etmektir. Bu hal üç surette vücut bulur:

1- Rububiyetini bilmekle

2- Birliğini ikrar etmekle

3- ALLAH'a hiçbir şeyi eş tutmamakla.

Tevhidin dört mertebesi vardır:

1-Kelime-i tevhid: Henüz iman ölçüsüne girmeyen tevhit ve salikine 'müslüman' dediren tevhit.

2-Tevhîd-i ef'âl: Varlığında ALLAH'dan başka hakiki bir müessir olmadığı hakikatına ulaşmak. Bu birinci ve ednâ mertebedir. Alameti tam bir tevekküldür.

3-Tevhîd-i sıfât: Bütün kudretleri ve ilimleri Allah'ın şamil ve mutlak kudret ve ilmi içinde müstağrak ve muzmahil görmek. Her kemali onun hüviyet nurundan bir parıltıdır diye kabul etmek.

4-Tevhîd-i zât: ALLAH'da istihlâk ve fena bulmaktır. Bu makamda bütün işaretler ve ibareler yok olur. Bunun ifadesi şudur: "Lâ mevcude illâ ALLAH" her şey onun varlığı ile kaimdir.

"İtikatta Kur'an'ın medarı ikidir: İlm-i tevhit amel-i tevhiddir. Nâfi ilim salih ameldir."

(Hasan Basri Çantay, Hüccetullahil-baliğa Tercümesi ve Şerhi, (tefsir), 3. c.)

Bâki ALLAH (c.c.) fâni evsaf ile düşünülemez. Çünkü verdiğin şekil de havâtır gibi fânidir. Fani malzeme ile ALLAH bilinmez.

***

Kim ki, ahvâle eylerse ta'rîz,

Sürülür ağzına bal susturulur!

Yine durmaz, eylerse ısrâr,

Dürülür defteri, kan kusturulur.

***

 

İstibdat ve mutlakiyetin anayasası cumhuriyet ve demokrasiden evveldi. Halâ bu zihniyet sahibi kişilerin şerrinden Rabbıma sığınırız.

***

Beyazid-i Bistamî'ye sordular:

"--Tarikatte ilerlemek için ne lâzım?"

"--Bir: Anasından evliyâ olarak doğması lâzım. Öyle olmazsa:

İki: Arif olması lâzım. O da olmaz ise:

Üç: Gören göz lâzım, işiten kulak lâzım, mücâhede zevkini almış, diri bir vücut lâzım.

O da olmaz ise: Ölmesi lâzım."

***

"Ey îman edenler! Ona yaklaşmaya vesîle arayın ve yolunda cihat edin ki, kurtuluşa eresiniz."

(Mâide Suresi, 35)

***

"Alimler nebîlerin vârisleridir."

***

Alim ALLAH'ı en çok bilendir.

***

Kulluk yapacak kadar amel ve icraatla noktalanmayan ilim bilmen ne ifâde eder?!.

***

Seyyid Ahmede'l-Kebîr Rufâî'nin Evlatlarına Öğütleri:

*Kalbin güzelliği havfullah iledir.

*Aklın güzelliği mesmuât-ı ilâhîyi düşünmek iledir.

*Ruhun güzelliği nîmet-i ilâhîye karşı kavlen, fiilen, hâlen, sırren şükretmektir.

*Lisânın güzelliği mâ-lâ-ya'nî'den sükut etmektir.

*Yüzün güzelliği, Halik'a hâlisâne ibâdet, halka sâdıkâne hizmette bulunmak iledir.

*Niyyetin güzelliği mâsivâyı, dünyâ ve ebedî hayatta fâidesi olmayan hâtırâtı gönülden çıkarmaktır.

*Nefsin güzelliği emr-i ilâhîye ters düşen şeylerde nefse muhâlefet etmektir.

*Sırrın güzelliği sabır, belâya musîbete tahammül etmektir.

*Hâlin güzelliği istikâmet iledir.

*Hizmetin güzelliği edep iledir.

*Kelâmın güzelliği doğru söz söylemektir.

***

Dünyâ fâni, âhiret bâkidir. Bâkiliğin tohumu fâniliktedir; Fâniyi fenâya veren bâkiyi de kaybeder.

Dünyânın maddesi "zaman" fânidir. Mânâsı "hayâtiyet" ise bâkidir.

***

Cenab-ı HAK dünyâyı da ve âhireti de mü'minler için halketmiştir.

Fennin bildirdiği tabiat kânunları ALLAH'ın tekvînine, dînî kânunlar teşrîine ait kânunlardır.

***

Mü'min bir millet varken ilim, ahlak, medeniyet, kuvvet ve kudret bakımından ondan daha üstün diğer bir millet olmaması lâzım.

***

Din ALLAH'ın inzal ettiğini, fen ALLAH'ın yarattığını gösteren kânunlardır.

ALLAH'ın bir kânunu diğer kânununa nasıl karşı durur?

Din sahih ilimlerin aslâ düşmanı değil, bilakis teşvikçisidir.

***

Hz. Cüneyd-i Bağdâdî der ki:

"Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakîkatini araştırmaya kalkışma. Zâhir ile amel et. Samîmi ol, bu sana yeter." Haddi aşma!.

***

Sen bir garip çingenesin, neylersin gümüş zurnayı, denildiği gibi, ilmin her dalı güzeldir. Sakın ha, çizmeden yukarı çıkmayasın!.

***

Kevnî hakîkatlerle iktifâ edip, dînî hakîkatlere ittibâ etmeyenler peygamber efendilerimizin tâbilerinden sayılmazlar.

***

Bu düsturu unutma: Bazı umurda dînî hakîkatlere uymayan kimsenin o nisbette îmanında zaaf vardır. Bu gibi haller îmanın kemâlâtına aykırıdır. Yalnız ilmi istemek sapkınlık olduğu gibi, ilimsiz amel istemek de öyledir.

***

 Nâfi ilim sâlih amelden şereflidir. İlim amel ve irâdeden evveldir. Çünkü önce maksat ALLAH'ı bilmek, sonra Mâbudu Hakk'a ne vecihle ibâdet etmek gereğini bilmektir

***

Cennet-mekan Sultan Abdülhamit Han zamânı ulemâsı için der ki:

"Ekseriyetle şahsen fazîletli idiler. Fakat ilmî kudretleri olduğu kadar cihanı telakkî tarzları, yâni dünyâ görüşleri bu kadar büyük İslâmiyet'in mukadderâtı üzerinde başkalarına te'sir yapacak mevzuyu ele almaya, netîcelendirmeye müsâit değillerdi."

***

Namazda icrâ edilen fiiller fıkıha âittir. Fakat ihlas, züht, takvâ gibi bâtınî şeyler tasavvufa dâhildir.

***

Zikrullah iledir ilm-i aşk olma gâfil.

***

Ulum-i akliyede mü'min ve kâfir müşterektir.

 

***

Hıristiyanların rönesanstan evvel yaptığı gibi bizim zâhir ulemâmız da akıl yolunu seçerek ulvî meselelerin halline çalıştıklarından isâbet edememişlerdir. Dîn-i İslâm'ı kalıplaştırmışlar, aklı nakle tercih etmişlerdir. ALLAH îman zâfiyeti vermesin. Amîn.

***

İki ben bir arada bulunmaz. Benliğini eritecek kamil insan ara.

***

Hazret-i insan âyine-yi Rahman'dır.

"Uyun, sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere. Onlar hidâyete ermiş zatlardır."

(Yâsin Suresi, 21)

***

Kalbi göz yaşlarıyla suladığın zaman yaptığın duâyı kâinat bilir. Bu yaşa kıyamayanlara aşk yolunda sefer haram kılınmıştır.

***

Göz, yaşla dolduğu vakit benlik gider. İşte o vakit kul ALLAH ile konuşmuş gibi olur.

***

Hakîkat hilkatinde mutasarrıf olarak yalnız onu gör!. Hidâyete ulaştırır, dalâlete düşürür, izzete çıkarır, zillete indirir, saâdet sâhibi olanların kendisine ibâdet ve taatlarını kolaylaştırır.

***

Şeriat fiillerin ve amellerin varlığı. Hakîkat ise iç âlemine âit hallerin müşâhedesi.

***

Ebrârın ayakta durması ALLAH'adır. Mukarre-bunun ayakta durabilmesi ise ALLAH'tandır.

***

Hakikatın zahire yansıdığı zaman aldığı isim şeriattır

***

Bu dıştan içe geçiş yolu tarîkattır. Şeriattan tarîkate erilir. Mârifet ise bu noktaların tahakkuk eylemesi ve kavranmasıdır.şeriatsız tarik olmaz tarikatsız marifet ve hakikat yaşanmaz!.

***

  Sayfa Başına Dön


 

 

EDEBİYAT ÖĞRETMENİ FAZLI AL HOCA EFENDİ NE DİYOR? DİNLE:

 

 

Ey vuslata talip! bir dinle hele,

Vuslatı istersen, Hakk'a seyr ile,

Vuslat yolu sonsuz, gelmez ki dile,

Rahmetinle yâ Rab, vuslata erdir.

 

O kadar çetin ki, bu dönüş yolu,

Harâmiler tutmuş sağ ile solu.

Her suret bir perde kapatmış yolu,

Yolu kolay kıl da vuslata erdir.

 

Bakara Suresi, ayetle ferman:

"Hak'tan gelir, Hakk'a gider her insan".

Ruhun macerası bu devr-i devran;

Garibi gurbette vuslata erdir.

 

Devrederek geldik, fâni cihâna,

Yine devr ederek, vardır ummana.

Beş makamdan geçip kâmil insana,

Kavuştur da bizi, vuslata erdir.

 

Vuslat çeşit çeşit, yoktur ki sonu.

Zannı kadar bilir, her insan onu.

Her zuhurda bilmek zevki bir konu.

Esmâ ve ef'alle, vuslata erdir.

 

Bu yolda tekâmül mürşitsiz olmaz.

Resulle fenâda zevke doyulmaz.

Saray pâk olmazsa pâdişah konmaz,

Tevbe- i nasuhla, vuslata erdir.

 

Ana yavru arar, Mecnun Leylâyı.

Maşuk aşık arar, aşık Mevlâyı.

Kesret vahdet arar, damla deryayı.

Damlanı deryânda vuslata erdir.

 

İlm-i ledünniden haberdar olan,

Ne varlık incitir, ne söyler yalan.

Hak aşkıyla daim yanıp kavrulan,

Aşıktaki aşkla vuslata erdir.

 

Zikrullah alemde, ortak ibadet.

Dervişin virdiyse özel bir rahmet.

Sadık dervişte vuslat, kardeş ne rahmet,

Nasip et her kuluna vuslata erdir.

 

Deryaya ulaşan damla nûr olur.

Hak için el, ayak, göz, kulak olur.

Halk içinde daim, Hak ile olur.

Men aref sırrında,vuslata erdir.

 

Ey Fazlı yetişir noktala sözü.

Mürşidim Galibim, vuslatın özü.

RAHMET DAMLALARI "marifet gözü.

Bu özle ya Rabbi, vuslata erdir ...

***

 

"Sizin üzerinize dinde hiçbir güçlük yüklenme-miştir. Şüphesiz bu din kolaylık dînidir."

(Hac Suresi, 78)

Peygamberimiz Efendimiz, günah olmadıkça daha kolay olanını tercih etmiştir. "Ben Hak din ve müsâmaha ile gönderildim" buyurdular.

***

 

Okursun 'nahnü akreb'den, erersin kenz-i ahfâya,

Bulursun ders-i maksudu, ulaştın ise deryâya.

Gelir her zerreden "ennî" hitâbı, aç gözün zâhit,

Güneş âfâkı tutmuştur, görünmezlîk, amâya.

***

Mana ilminin deryâsına ulaşmadıkça maneviyattan nasip alamazsın. Mana ilmine ermek için yalnız okumak ve yazmak yeterli değil. Gerçekleri bu dünyâda göremiyorsan âhirette de göremezsin. Dünyada gerçekleri görmeye sây-i gayretinle, müsait yaratıldın. Manevi zuhuratı gördükçe o kuvvet-i kudret-i ilâhiyeye hayranlığın artacak. Yüce Varlığın bil-vesile bildirdiği isimlerini tekrar tekrar telaffuz eder isen, rahmet-i ilâhiyeye nail olmana vesile kılınan, HZ. ALLAH'ın her birisi geniş anlam taşıyan zati, subuti, fiili, beşere bildirildiği kadar isim ve sıfatları tahammülün nisbetinde ihsan edildiği gibi, şahsına mahsus virdin olacak. Samimiyetinde zuhur eden rahmet-i ilâhiye aciz abde kudret-i kuvvet-i ilâhiyenin sonsuzluğunun bildirilmesi ile, o Yüce Varlığa hayranlığın aşk-ı ilâhiye dönüşecek. Kul aczini daha açık görecek ve her halinde aczinin itirafının zuhuru görülecek. O kulun yaşantısında ve muamelatında manaya samimiyeti nispetinde, madde hayatında olsun, alem-i manada olsun, ademlikten terakkiyatla hazret-i insan olmaya nail olmuş, sırat-ı müstakim üzere olan örnek insan, "men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu" (nefsini bildiği kadar Rabbini bilir) uyumluluğu her halinde görülür. Örnek, kamil insan, Hazret-i İnsan olur!... Onun maddesinde ve manasında katı kurallara yer kalmamış, yerini günah-ı kebair dışında güzelliklere bırakmıştır. Asra uyumlu olmayan, içtihat görmemiş, ayetle ifade edilmeyen hükümler, kamil insanın tariki olamaz. Bu türlü çarpık ilimler HZ. Allah'a kulu yaklaştırmaz. Daima gazab-ı ilâhiden bahseden ilim, 21'inci asrın ilmi olamaz. İrfaniyet hiç olamaz, iyi bilesin!..

***

Maiyyet sırrını duydunsa, fâni ol, hüviyet bul.

Eğer Cibrîl olursa, aklı ko, er sırr-ı ednâya.

***

Aklı maddede kullan, mânâya götürmeye kalkışma. Ednâ (en aşağı derecedeki) kula verilecek sırrı dahi akıldan başka rehberin yok ise, mana sırrını zahmet etme akılla anlayamazsın. Aklın pazarı maddede kurulur. Mânâda akla pazar kurmaya tezgah bulamazsın. Fazla ileri gider isen emr-i ilâhiye yeteri kadar uyum sağlayamadığın gibi, ibadet ve taattanda yoksun olursun. Aklın icraat yeri mana değildir, ama zuhuru ile o da hayran olur.

Tekrar ediyorum: Akılsızın dini olmaz. Akılsıza teklifatta yoktur. Yeterki aklı ilah edinmeye!..

***

Kande bulsun, Hakk'ı inkar eyleyen, Niyâzî

Mısrî'yi

Zâhir olmuşken yüzünde nur-ı Zât-ı Kibriyâ?!..

***

ALLAH'ı bilmeyen gafil, mürşit Niyâzî'yi, Şeyh Niyâzî'yi nerden bilecek?.

***

Bî-kılâvuz kim varır ALLAH'ına,

Reh-nümâsı olmayınca evliyâ?.

***

ALLAH'ın rahmetine, rızâsına yakın ve nâil olmak istiyor isen, ALLAH'ın tertibi olan nedîm-i ilâhî, varisün-Nebî'yi kılavuz eyle. Rahmet-i ilâhiyi seçmesini bil, samimi isen bulursun!.

ALLAH ile kul arasına girilmez, diyen, zahirden başka ilim sermayesi olmayan bilge! Hakikat-ı ilâhiyeyi bilmediğini ilân ettiğini iyi bilesin!. Zira HZ. ALLAH sebeblerle bilinir. Sebepler ise fiili sıfatlarıdır. Bi-zatihi değil, izafidir. Sebebleri inkar ise, ehli iyi bilir, açık küfürdür.

***

İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez,

Zîrâ bu terâzî bu kadar sıkleti çekmez

(Ziyâ Paşa)

***

İslâmiyet'in bütün esaslarını kabul eder gibi tavır takınırken, diğer taraftan dînin kuru bir îman ikrârından, ve yalnız akla hitaptan ibaret olmadığını ve emr-i ilahiyi kül olarak aklın ölçemiyeceğini düşünüyordu. Ona göre îman kalbin derinliklerinde yaşanılan amentüde gerçeğini kanıtlayan aklın ölçüsünde mota mot ölçü bulamayan, itikatta izah edilen imanın özetlenmişidir.

"Ve (sufilik) işte bu derunî hayâtı yaşamaktır."

(İmam Gazâlî)

Peygamberimiz Efendimiz (s.t.a.v.) buyurdular ki: "Kavî mü'min zayıf mü'minden hayırlıdır, ALLAH katında daha sevgilidir. Bununla berâber mü'minin hepsinde hayır vardır."

Sana dünyâ ve âhirette fâide veren şeyin son derece üzerine düş. ALLAH'tan da yardım iste. Acizlik ve gevşeklik gösterme. Şâyet sana bu kadar ihtiyattan sonra yine bir şey değerse, işin istediğin gibi olmaz ise "ben böyle yapmış olsa idim, şöyle böyle olurdu" demeyesin! "ALLAH takdir etti ve ALLAH istediğini yaptı" de. Çünkü olmuş, geçmiş birşeye kaygı çekerek, "keşke şöyle yapsa idim, böyle olmazdı" gibi söz ve düşünce şeytânîdir, vesveseye yol açar.

***

Cevizin yeşil kabuğunu yemekle tat bulunmaz.

***

Zâhir ile ey fakih, Kur'ân'ı arzularsın.

***

Cevizin ceviz tadı kışrından sonra kıynağındadır.

***

Hüdâ'yı ten gözü ile görmek olmaz.

***

Mürşidi seyret, cenâb-ı mürşidi ayna kıl kim, olasın irşat.

***

Bir şeye mahluk gözü ile bakarsan, ol mahluk olur. Hak gözü ile bak ki, bî-şek nur-ı Yezdân ondadır.

***

"Eğer onlar seni hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa onlara itaat etme. Onlarla dünyâda iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonunda dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber veririm."

(Lokmân Suresi, 15)

***

Rindân Sa'dî der ki:

"Ey kaba sofi! Yoluna git. Bana hakîkati anlatmaya kalkışma. Bu kâinâtın esrârı senin ve benim gözümde kapalı. Ve öyle de kalacaktır. Ben emr-i ilâhîye âsi, sen ise ALLAH'ın kullarını ALLAH'tan kaçıran, ilim yoksunu, hakîkat câhilisin."

***

Dinde mistisizmin, yâni tasavvufun akılla fazla alış verişi yoktur. Yâni aklı tatmin etmek onun dâvâsı değildir.

***

Zamanla akıl da manevi yaşantına uyum sağlayacaktır.

***

 

İmam Gazâlî'nin en önemli işi sufi metodunu sünnî imânın tahkîki için bir vâsıta hâline getirmiş olmasıdır. Böylece, ona göre aslolan sünnî îtikâdıdır. Ancak bu îmanı akla dayanan ilim veyâ felsefe yolu ile tahkik etmek imkansızdır. Zahiri İlim ve felsefe bu iş için yeterli değildir. Sufinin "zevk" dediği hali, yaşayan insan îman konusu edindiği hakîkatini doğrudan doğruya yaşamak sureti ile anlar.

ALLAH'ı hiçbir zaman avâmın düşündüğü gibi göstermek mümkün değildir. Böylece onun varlığı hiçbir zaman avam ölçüsüne göre ispatlanamadığı gibi aynı ilimle inkarıda mümkün değildir..

ALLAH'ı kalbinin derinliklerinde duyan bir insan onun varlığı için hiçbir isbat ve delile ihtiyaç duymayacak derecede îman sâhibi olur. İşte sufinin zevki, vecdi bunu vermektedir. Bu hâlin îzahı ehlinin bilgisi, ruhlar âleminde olan imtihanın zuhuru ve imanının zevkidir!..

Şunlar tasavvuf ehlinin ferâgat ve fedâkarlık-larındandır:

1-Fenâ fi'l-kusud: ALLAH'ın irâdesine tâbi olmak,

2-Fenâ fi'ş-şühud: Her şeyi ALLAH'ta görmek,

3-Fenâ fi'l-vücud: Bütün varlıklardan sıyrılıp,

ALLAH'ın varlığına sarılmak, ondan başka bir şeyi

ilah edinmemek.

 

"Sizin en hayırlınız dünyâ için âhiretini, âhireti için dünyâsını terk etmeyendir."

(Hadîs-i Şerîf)

"Alim olan kişilerden doğru yolu göstermelerini isteyiniz. Onları dinleyiniz. Söz ve nasîhatlarına uyun, gösterdikleri yoldan dışarı çıkmayınız. Aksi halde pişman olursunuz."

(Hadîs-i Şerîf)

Halîfe olmadığı, mâneviyattan yetkisi olmadığı halde halîfe ve mürşitlik dâvâsındaki tarîkat eşkıyâları ise yol kesici ve mezar soyuculardan daha da beterdirler. Bu türlü sahteleri hemen avâmın ölçmesi mümkün değildir. Zaman geçtikçe, ALLAHU TEALA Hazretleri'nin rahmeti "Settâru'l-uyûb" sıfatı üzerinden kaldırılır. Mutlakâ teşhir olunur. Bilmeden, bu günahı irtikap eden bâzı saf, temiz yaşamış insanlara dünyâda cezâ verilmese dahi hesap günü biat selahiyeti verilmediği halde "verâset-i Nebî taşıyorum" diye, yani "bana biat eden Peygamber'ine biat vecîbesini yerine getirmiş olur" diye yalan söylediğini bile bile, gerçek yolu sarpa sardıranların huzur-ı ilâhîde halleri nice olacak?

ALLAH'ın tertib ve tanzimi, Sure-yi Fetih 10'ncu âyetteki beyânı: "Muhâkkak ki, sana biat edenler, ancak ALLAH'a biat etmektedirler. ALLAH'ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de ALLAH'a verdiği ahde vefâ gösterirse ALLAH ona büyük bir mükafat verecektir."

Bu âyet-i celîle her ne kadar Hudeybiye biatı olarak tahakkuk etmiş ise de, hâdiselerin zamâna göre zuhuru görülsede, tecellî eden rahmet-i ilâhî, veya gazab-ı ilâhî kıyâmete kadar geçerlidir. Şâhidim; şüphe edilmesin.

ALLAH'ın bu türlü vazîfelendirmediği kişilerde de rahmet-i ilâhînin varolduğunu düşünmek... Rahmet-i ilâhîye vesile kıldığı kâmil insanın vazîfesinin ALLAH'ın tertibi olduğunu bilmeden, enâniyete düşerek, "ben de yaparım" anlamında bu günaha cüret edenler, bilemediklerinden, "vazîfe yapıyorum" diye varlıklı şahsiyetlerinde vazîfeleri olmadığı halde "biat vecîbesinde selâhiyetliyim" diye, ALLAH'ın kullarını bilerek veya bilmeyerek rahmet-i ilâhîden mahrum ettikleri gibi, sembolik olarak kabul edenlerin nefsani küfür zevklerine zevk katacaktır. Ve huzur-ı ilâhîde mâsum kulların uğradıkları zararın hesâbını ayrı ayrı kişilere verebilecekler mi?!.. Güç, kuvvet ancak ve ancak Hazret-i ALLAH'a mahsus olup, bu gücü şahsına mâleden gâfillerin şerrinden ALLAH cümle kullarını korusun, âmîn.

 

***

Makâmâtı, görüp geçmiş gibi söz söyleyen vâiz,

Sevâbı terk edip, şekl-i hatâyı belleyen vâiz,

Kuru dâvâ ile ukbâda devlet bekleyen vâiz;

Rüku eder de, mihrâbın neden kâm olduğun bilmez!.

(Abdülaziz Necâtî Efendi)

***

Dünyaya her birimiz bir vazîfe için geldik. Bunu biliyoruz. Yalnız, hayıra mı, veyâ şerre mi?!.. Hizmet ettiğimizi bilmek uyandığımızı gösterir. Uyandıktan sonrada hizmet hayra müteveccih ise bunu artırmak ve netîcede kemâle doğru yol almak: İnsanlık ve İslâm'ı yaşamak budur. Hizmet şerre müteveccih ise nedamet duyarak istiğfarın kabulü hidâyete mazhar olduğumuza işârettir. Hayır ve şer ölçüsünü bilmemek cehalettir ve gaflettir. Gaflette olan adem ise küfre mahsus, na-ehlin icra-yı sanat eylediği âlet mesâbesindedir. Kimin eline geçerse onun küfrüne hizmet eder olur.

Hak Peygamber olduğunu bilip de hayâtını onun hayâtına tıpa tıp benzetmeye çalışmak aciz kul için felâkettir, ziyandır.

İyi bilesin ki, Peygamber Efendilerimiz günah işlemeyecek durumda yaratıldılar!. İstisnâîdirler. Evliyâullâhın yaratılışı da özeldir. Ama Evliyaullah günah işlemekten sâlim yaratılmamışlardır.

ALLAH'ın yaktığı çırayı söndürmek isteyen kâfirler: Daha ne zamâna kadar küfür inadınıza devam edeceksiniz!

Şu hakîkati cihan bilsin ki; ALLAH'ın kullarının Dini İslam'ı anlamaya başladıklarını. Yeterli olmasa da, yıl 2001, ekseri yalnız ALLAH'ın varlığına iman eden beşerin Din-i İslam'ı anlayarak belirli şahsiyetlerin yaklaşımı, amentüdeki anlamını bulan imana yaklaşım vaad eden tutum ve yönelişleri ile beşeriyet erinde gecinde Dîn-i İslâm'ı vesile kılarak, tertib-i tanzim-i ilahiyi rehber edineceklerdir. Yeryüzünün nizâmı ve intizamı ancak zamana uygun içtihat görmüş İslâmın medeniyeti ile mümkün olacaktır. Din İslâm'dır; başka din yoktur. Cümle peygamberimiz efendilerimizin tebliğ ettikleri tek din İslâmiyet'tir. İnşâllah bu gerçeği anlatmaya cesâret gösterebilir, bilenler de anlatabilir ise, o na-ehiller de anlamak isterlerse mevcut düşmanlığın yerini dostluklar alacak. Şüphe edilmesin.

***

Tekrar ediyorum: Biz "İslâmiyet" derken, ALLAH katında makbul olan yönü ile semavi kitaplarını, suhuflar da dâhil nebîsinin getirdiklerini ve bunlardan ayrılmayan ârifleri kasdediyoruz.

***

ALLAH şer ile emretmez.

ALLAH elçileri şer ile emretmez.

Arifler de şer ile emretmez. Onun için bunlara itaat kayıtsız ve şartsızdır..

***

İlahi hakîkatler zekâdan kalbe değil, kalbden zekâya doğru giderler.. ALLAH'ı hisseden kalptir.

***

İslâmiyet bir olan ALLAH'ın irâdesine teslimiyyettir. İrâde dilemesidir.

İslâmiyet ruhla beden arasında ahengi ve muvâzeneyi kurar. İslâmiyet seçkin bir zümrenin değil, bütün beşerin dîni olmuştur.

***

Şeriatlar âdemin yaşıyacağı zamâna göre ALLAH tarafından tanzim edilmiş, elçileri vâsıtasiyle merhamet-i ilâhiyeden kullarına gönderilen yaşam tarzının düsturudur. İçtihatla değerini muhâfaza eder. İçtihatsız içinden çıkılmaz hâle gelir. Her devirde samîmi insanlar ALLAH indinde mahrum olmayacaklardır. Ama,

 "Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?" hitâb-ı ilâhisini hatırından çıkarmayasın!.

Ruhânî bakımdan en kültürlü olan, bütün ef'âl ve harekâtında ALLAH'ın irâdesine en yakın bir şekilde kalabilendir. Bu disipline taalluk eden meseleler mistisizme konu teşkil eden hususlardır. İslam'da Tasavvuftur; müteaddit yönleri vardır:

İhsân : ALLAH'ı görüyormuş gibi ibâdet, taat ve muâmelâtta bulunmak.

Kurb : ALLAH'a yaklaşmak.

Sülûk : ALLAH'a doğru seyahat.

Tarîk : Yol, demektir, cem'i tarikattır, cümlesi tasavvuftur.

Mü'minler muhâkkak muvaffakiyete ermişlerdir. Onlar namazlarında samîmi ve ciddîdirler.

İşte bir cümle ile mü'minin izahı HZ. ALLAH Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:

"Kendisinde hiçbir şekilde şüphe olmayan o kitap müttekiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir."

(Bakara Suresi, 2)

"O müttekîler ki gayba inanırlar namaz, kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan muhtaçlara tasadduk ederler."

(Bakara Suresi, 3)

"Yine onlar sana indirilenlere ve senden önce indirilen kitap ve peygamberlere ve ahiret gününe iman ederler."

(Bakara Suresi, 4)

"Onlar Rabblerinden bir hidayet üzredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır."

(Bakara Suresi, 5)

Münâfıklar namaza kalktıkları zaman, insanlar görsün diye, gösterişle kılarlar. Buna benzer tutumlar ibadette samimiyetsiz kişilerde görülür ki o kimsenin ihlasla, takvayla, vera ile ilgisi yoktur. Zira münafık damgası yemiştir!. Günahtan kurtuluş ise samimi tövbe ve istiğfardır.

  Sayfa Başına Dön


 

 

İNTİHAR

 

 

 

 

Dînî bakımdan intihar yasaktır. Zîrâ biz kendimize değil ALLAH'a ait bulunuyoruz. Onun verdiği hayatı yok etmeye yeltenmek, emanete hiyanetlik olduğu gibi, ALLAH'ın irâdesine karşı gelmektir.

İmanı kalplerine yerleştirenler ALLAH'ın emirlerine riayetkar ve çok sebatlıdırlar. Onları ALLAH sever ve onlar da ALLAH ı severler.

Kâmil insan cüz'î olan varlığını külle teslim etmesi sebebiyle, yâni bir katre su mesâbesindeki benlik haysiyetini deryâ-yı vahdete boşaltması mârifeti ile Hakk'a vâsıl olmuş, hicaptan kurtulmuş bir bahtiyardır, kâmil insan, âdemlikten terakki ile Hazret-i insan olur ki, ondaki İlâhî nura ervah secde kılar!.. İşte emr-i ilahi olan secdeden imtinâ edenler, şeytan tâifesine iltihak etmiş olur.

***

Şeytan, bir külte hayvan başına bağlanan yularla gidiyordu. Şeytana yakınlığıyle bilinen adem sordu:

"--Ne yapacaksın bu kadar yuları?" diye.

Şeytan cevaben:

"--Benim arkamdan gelmeyenlere takıyorum yuları. Arkamsıra mecburi geliyor. Çok kişilerin ayrı ayrı yularları vardır."

Adam sordu:

"--Benimki hangisi?" diye.

Şeytan:

***

"--Senin yuların yok, yulara da ihtiyacın yok. Çünkü sen ihtiyarınla beni hiç terk etmedin ki, sen yularsız gelenlerdensin!.."

***

Kâmil insan Hüdâ'nın halîfesidir.

***

Kur'ân-ı Kerîm'de: "Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsalar, Rabbının kelimesi olan insan-ı kâmilin evsâfını târife kalksalar denizler kurur" buyurulur. ALLAH'ın kelâmı bitmez. O kişi gene ALLAH'ın varlığı, gücü ve kuvveti karşısında âciz kuldur. Zuhur eden sıfatlar kişinin kendi meziyeti değildir. Merhamet-i ilâhînin tecellîsi, rahmet-i ilâhîdir.

ALLAH elçilerindeki rahmet-i ilâhiyenin zuhuru beşerin malı olmayıp, rahmet-i ilâhiyenin vesileden zuhurudur. Peygamberlerine ihsan edilmiş, kıyâmete kadar devam edecek olan nur-u Muhammedînin tertib-i ilahiden devâmıdır. Kulun bu türlü rahmet-i ilâhîden nasibini almak için, mutlakâ Hazret-i ALLAH'ı kabul edip, varlığına inanması şarttır. ALLAH'tan başka ilah olmadığını lisânı ile söylediği gibi kalbine de kabul ettirmesi lâzımdır. Kalbe hulul etmeyen tasdik ALLAH'a göre değil, beşerin ölçüsünden öte gidemez!.

İnsan kendi azâbını, esiri olduğu İslâmi edepten yoksun huyu ve tiyneti ile hazırlar ve sonra kendinde gâlib olan sıfatla haşrolunur.

***

21'inci asırda, Türkiye dâhil, bütün dünyâda mistik duygulara doğru bir eğilim mevcuttur. Materyalist, inkâra giden düşünceler günümüzde çekiciliğini bir hayli kaybetmiştir.

***

Din ALLAH'ın inzal ettiğini, fen ALLAH'ın yarattığını gösteren kânunlardır.

***

ALLAH'ın bir kânunu diğer kânununa muhâlif olamaz.

***

Hiçbir mevcut yoktur ki, en yüksek hâkim olan Cenâb-ı Hakk'ın varlığına şâhit olmasın. Hiçbir zerre yoktur ki büyük Halık'ın varlığını göstermesin!

***

Tabiat kitabının her bir sahîfesi kudret-i ilâhînin faturasının bir tecelligâhıdır. Ona en ziyâde mazhar olan en güzel biçimde yaratılan insandır!.

***

"İnsanın makamı semadan yüksektir!."

(M. İkbal)

***

Muayyen bir amelin iyi veyâ kötü oluşunun takdîri Cenâb-ı Hakk'a âittir.

***

Bundan başka şunu hatırdan çıkarmamalı ki, mesuliyet anlayışı bu dünyâya âit hususlardır. İlâhî mükâfât veya mücâzât da öteki âleme âit olduğu gibi, biz onları aynı seviyeye indirdiğimiz için müteessir oluyoruz. Böyle yapmak hatâdır.

***

ALLAH'ın her şeye kâdir oluşuna ve insanın mutlak sorumluluğuna inançtır ki, ehlini gayrete getirir, onu kaçınılması mümkün olmayan hâdiseler karşısında tahammüle kâbiliyetli kılar. Bu îtikat onda hareketlilik, canlılık husule getirir. Bu mevzuun doğruluğuna kendimizi inandırmak için asr-ı saâdette müslümanların imkansızlıklar içerisinde başardıkları büyük işler sadık imanlarının delili ve şahididir.

***

Şunu da hatırdan çıkarmayalım: İslâm yalnız îman değil, cismânî olduğu kadar ruhânî bir îtiyattır. O beşer hayâtının bütün sistemidir!.

***

Kolay zannettiğimiz aşk caddesi akla tıkandı. Kendi kulaçlarımızla bu deryayı yüzmek imkanı kalmadı. Meğer ki, bir nedîm-i ilâhî, bir vârisü'n-Nebî elimizden tuta. Onun için insanın zâhirini şerîatin ahkâmına, bâtınını hakîkatın nuruna vermeden mahrumun aşk-ı ilâhîden, muhabbet-i Rabbânîden dem vurması doğrudan doğruya yalancılıktır. Açıkça münâfıklıktır.

 

***

Kim kazanmazsa bu dünyâda ekmek parası,

Dostunun yüz karası, şeytanın maskarası!.

***

 

Tekrar ediyorum: Şeriatın âdâbına riâyet etmeyen kimseyi Cenâb-ı Hak kat'iyyen esrârına mahrem etmez.

Esrâr-ı aşkı ehl-i zâhire söyleme. İşin kışrında kalana bu zevkten bahsetme. Zâhire zâhirdeki yeter. Hele ehl-i bâtılın, nâ-ehlin yanında Hak'tan hiç bahsetme. O lokma onun lokması değildir. İmân-ı zevkîye çıkmayan, ruhun safâsını tatmayan mahruma derd-i aşktan bahsedilir mi? "Bu, ilahi aşkın nâmusuna tecâvüz etmek olur!."

Reîs-i ittibâ İbn-i Sînâ der ki:

"Dinsiz ruhlar hastadırlar. Her şeyden evvel o ruhların terbiyesi lâzımdır. Ruhların terbiyesi ise din ile kâimdir."

***

Sahih îtikada mâlik olmayan ruhlar güzel işlere de mâlik olamazlar.

***

 

Bütün cezâ kânunları, ruhî hastalıklara mübtelâ olanlar için tanzim edilmiştir!...

***

"Kâinâtın sırrı aşktır. Akıl gönle uyarsa aşka sâhip olur o zaman Hakkı bulabilir."

(Muhammed İkbal)

***

Aşk zekâ ile el ele verirse yeni bir âlem vücuda getirir.

***

"Kalb, gaflet perdesi içinde örtülüdür. Cilâsı hakâyıkı âlemi düşünmek, nur-u zikrullah'tır."

(Seyyit Ahmed er-Rufâî)

***

"Kişinin zenginliği ilim ve irfan iledir. Güzelliği hilim ve takvâ iledir. İzz u şerefi ALLAH'ın yasak kıldığı hâdiselerde nefsine muhâlefeti iledir."

(Seyyit Ahmed er-Rufâî)

***

Kur'ân-ı Kerîm'e nazar et. Kur'ân nefislerin kötülüklerini bildirmek ve onun islâhını gösterme şerhidir. Târihî vakâlar târih bilgimizi artırmak için değil, geçmişteki olaylardan ibret almak içindir.

***

 

Her şey ALLAH'ın ilminde sabittir. Bu sübut Hakk'ın irâde ve meşî'etine hikmet ve tedbîrine göre, vakti gelince, gerektiği kadar, şehâdet âleminde vücut bulmasına sebeb olur.

***

Türlü türlü fitneler zülfünden oldu âşikâr,

Halk-ı âlem sandılar ki, anı şeytân eyledi.

***

Şeytan başlı başına bir güç değildir. Yaratılışının sebeb-i hikmeti vardır. Cin taifesinden olup, kullara iman yönünde kendini kendisine tanıtmak için sualdir. Benî Adem şeytana ne kadar uyum sağladı ise, nur-u imandan o kadar kaybı olmuştur. Zîrâ, şeytana uyum sağladığı kadar tevhidi zaafa uğratmıştır.

HZ. ALLAH vazifeleri lâyığına verir. Şeytan için buyurduki:

"Zaten o kafirlerdendi."

"Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri indimizde olmasın ve biz onu ancak ma'lum miktarda indiririz."

(Hicr Suresi, 21)

***

"Bu sıfatlar sonsuz olarak indimizdedir. Sana bilinen bir parçasını göndeririz."

***

 

"Bahsin derinliğine dalıp da haddini aşanlar helak olmuştur."

(Hadîs-i Şerîf)

***

"Kelam ilmini gâyeye ulaşmak için bir vâsıta değilde maksat edinenlerin, ALLAH'a şirkten mâ-adâ bütün günahlarla kavuşmaları onlar için ALLAH'a kelam ilmiyle kavuşmalarından daha hayırlıdır."

(İmam Şâfiî)

***

"İlmi, kelam yolu ile arayan zındıklaşır. Kimyâ yolu ile arayan iflas eder."

(İmam Yusuf)

 

***

"Ey habîbim! melekler aşağı inseler, ölüler kalksalar, bütün hepsi senin peygamberliğine şehâdet etseler, ellerinde Kur'ân'ı tutsalar gene inanmazlar. Kalpleri mühürlüdür. ALLAH onların öyle olacağını biliyor."

***

 

Dertleri üst üste katlanmış insanlara öncülük mü edecekler, yoksa iyi para kazanan mutlu dünyâ vatandaşları mı olacaklar?.

***

Bilmeyen öğretmen, hâzık olmayan doktor, hak ve hukuk tanımayan avukat, eline âlet dokunmamış mühendis, teknisyen, ve iş adamı her yerde palavracı ve geveze gezer.

***

"Ben bir ayağı Kur'ân ve hakîkat üzerinde olup ordan ayrılmayan, bir ayağı ise dünyâyı dolaşmakta bulunan bir pergelim."

(Hz. Mevlânâ)

***

İnsanın canı mertebe bakımından nasıldır, nedir, mü'min midir, kâfir midir, yoksa erenlerden midir? Halinden, işinden ve sözünden anlaşılır!..

***

İnsanın inancı neye ise işlerinden ve sözlerinden belli olur.

***

Tasavvuf hâl ilmidir, kâl değil.

Tasavvuf özdür, söz değil.

Tasavvuf sîrettir, suret değil.

***

"Testinin içindeki suyu denizden ayrı tutma. Ayrı tutarsan tatlı su içilmeyecek hâle gelir.

Gönül kapısı örtüldü. Artık dışarı çıkmıyor söz.

Dirilerin öfkesi Tanrı öfkesidir. İçi dışı temiz er Hak ile diridir.

Şükret ki, bir diri vurmamış kafana. Çünkü dirinin reddettiğini Hak da reddeder."

***

Milyarlarca ışık yılı genişliğindeki kâinatta her an müşâhede ettiğimiz yıldız ve gezegenlerin tesâdüfe yer bırakmayacak mükemmellikte, en güzel ölçüde, en güzel düzende yaratılmış bulunmaları ve cereyan eden sayısız olayların da planlı ve sanatlı olmaları sonsuz bir ilmi, sonsuz bir adâleti gösterir.

***

Aşk sırları hakîkatte ALLAH'ın emânetleridir. kâmil insanlar, velîler de Hakk'ın eminleridir. Mâdem ki, Hazret-i ALLAH (c.c.) emâneti ehline vermeyi emrediyor, hikmet ve mârifet ehline verenler doğru yolu bulmuş olur. Ehlinden gayrıya verenler ise bu yoldan ayrılmış olur. Dikkat edilirse ALLAH'ın emâneti olan mânevî vazîfelerden bahsediliyor. Bir ata sözü vardır: "Ekmeği ekmekçiye ver, bir ekmek de üste ver." Demiri demirciye, ağacı marangoza, kumaşı terziye, silahı tâlim görmüş askere, mihrabı hıfzı olan imama, kürsüyü vâize, ehl-i zikri mürşide, meyyiti gassala, siyâseti siyâsîye, milletin meclisini zekî ve zamanın güzelliğini bilen, bildiğini icraatıyla kanıtlayan, ağzı laf yapan, milletinin hayrını nefsinden evvel düşünebilen ehline tevdî edeceksin.

***

Çok tel kırılır, kânun-ı sîneyi cihanda,

Nâ-ehle mızrâb-ı tasarruf verilince.

***

Sayfa Başına Dön 


 

 

USTA

 

 

 

 

Hani en geçerli silah kılıç iken... Kılıcı eğrilen cengâver kılıcı ustaya götürdü, düzeltsin diye. Usta fiyatını söyledi. Anlaştılar. Usta, kılıcı altına aldı, üzerinde biraz sallandı. Dosdoğru olan kılıcı sâhibine verdi.

"--Usta bu iş çok kolay ve ferahmış sen benden emeğinden çok ücret aldın" deyince,

usta, kılıcı aldı, tekrar üstüne oturdu, eskisi gibi eğrilen kılıcı sâhibine verdi. Cengâver memnun oldu. Çünkü sanatı gözü ile öğrenmişti!

Göz görür ama sanat icrâ edemez. Sanat hizmet, emek ve meleke işidir. Harikası dâd-ı haktır. ALLAH vergisidir.

Cengaver gözden öğrendiği sanatını icrâ etmek için müsâit yer buldu. Kılıcın üzerine ustanın yaptığı gibi oturdu. Sallandı. Kıçını kesti. Aklı erdi ki, bu iş her adamın kıçının işi değil. Ustaya geri getirdi de sıkılarak, kılıçla parayı verdi:

"--Kusuruma bakma, bilemedim. Helal olsun. Senin kıçın da usta imiş" dedi.

***

 

Atatürk'ün sanatla ilgili, parlementerlere veciz ve ibret-âmiz hitâbı:

"--Efendiler! Mebus olursunuz, vekil olursunuz, hattâ reîs-i cumhur dahi olursunuz; sanatkar olamazsınız.!"

"Siyaset olur" çekingenliği ile ileri gidemiyorum. Sen anlıyorsun değil mi? Bu işler hatır işi değil.

 

***

Câmiye imam atayacaksan. ALLAH'ı bilen, Kur'ân ezberinde olan hâfızı ata. Yerindedir. İmansız hâfıza sakın imâmetlik vazîfesi verme. ALLAH'ı bilmeyende ne vatan aşkı, ne millet sevgisi, ne de âile mesuliyeti vardır.

Daha hayat tecrübesi yokken, çocuğa meslek seçtirme. Babanın ananın arzusuna göre çocuğu meslek sâhibi yapmayın. Kendine gelsin. Hayrını ve şerrini bilerek, kâbiliyetini idrak ederek mîzâcına uygun mesleğini kendisi seçsin. Ademin fıtratında yâni yaratılışında görürsün. Kız çocuğu eline aldığını kucağına yatırır, bebekmiş gibi sallar. Erkek çocuğu eline aldığı her şeyi çekiç ve keser gibi yere vurmaya başlar. Bu fıtrat, hayâtı müddetince bâkidir. Ne erkeği çocuk bakıcısı yap, ne de kadının eline keser, çekiç ver. Nizâm-ı âleme ters düşer. Hem de zulüm olur.

İnsan bu dünyâda bir mürşidin uyandırışı ile kendi cevherinin farkına varırsa, içinde duyduğu derin özleyişin kime ve nereye âit olduğunu anlamış olur.

 

ALLAH'ın önce dış âlemde fiilî sıfatının tenezzülen zuhuru ile, sonra iç âlemde hissedilir hâle gelmesine tertib-i ilahinin tecellîsi de denebilir!.

 Bu hâle eren insan kâinâta ALLAH'ın görüşü ile bakar. Her baktığı yerde onu hisseden insan "gören" insan demektir.

Gene bu haller tam bir vuslat değildir; bir özleyiş içindedir denebilir.

İşin gerçeğini idrak edemeyip, aşk-ı ilâhîyide madde imiş gibi ölçmeye kalkışan "len-terânî (beni göremezsin)" hitâbından habersiz, hakîkat garibi şöyle diyordu:

"--Perdeyi kaldır ve benimle örtüsüz konuş ki, ben üzerinde gömlek bulunan sevgili ile visâli sevmem!."

Ona dedim ki:

"--Eğer sevgili bütün sırlardan soyunup meydana çıkarsa sen kalmadığın gibi, tozun dumanın da kalmaz."

"ALLAH'tan iste, taşıyabileceğin kadarını iste. Zîrâ bir saman çöpünde bir dağ kaldıracak tâkat yoktur."

(Hüsameddin Çelebi)

***

Hangi beşer zât-ı Hakk'a nâib olmuş "İnnî câilün fi'l-ardı halîfe" (yer yüzünde halîfemi yaratacağım) sırrına mazhar olmuş ise onun neş'esi hayallere akseder ve beşeriyet o neşenin tahtında seyrini ikmal eder.

***

 

Hazret-i ALLAH, Resul'üne buyurdu:

"Biz Kur'ân'ı sana güçlük çekesin diye değil, ancak ALLAH'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik."

(Tâhâ Suresi, 2-3)

"İnanmış kullarıma îmanın ve kulluğun sırlarını söyleyesin. ALLAH'ın yüceliğini onlar senden işitip ârif olsunlar."

İslâm: ALLAH'ın irâdesine teslimiyet demektir. Hazret-i ALLAH bütün yarattığı iyi şeylerden tamâmı ile istifâdeye müsâde eder. Ve aynı zamanda herkesin üzerine ALLAH'a karşı ibâdet etmek, oruç tutmak, hayır işlemek, v.s. gibi vazîfeler yüklemek suretiyle ruhânî ve cismânî, ruh ile beden arasında ahenkli bir muvâzene kurar. İslâm bu suretle seçkin bir zümrenin değil, aynı zamanda bütün insanların dîni olmuştur!.

Dâvet umumidir. Bütün mü'minler sınıf, ırk, dil farkı olmaksızın kardeştirler!.

Dînin tanıdığı yegâne bir üstünlük vardır, o da şahsî ve ferdîdir!.

ALLAH'tan en çok korkan ve en ziyâde ALLAH'ın emirlerini yerine getirenler, takvâ ehli ALLAH ve Resulü katında en sevimli insanlardır!..

"Dünyâ mezmum değil, memduhtur." Yâni kınanmış, zemmedilmiş değil, övülmüştür.

 

"Ümmetimin âhir zamanda helakleri cimrilik ve uzun emel ve ümitler beslemelerinden olacaktır."

(Hadîs-i Şerîf)

"Vardığı menzilde sofra beklemeyen hal ehlinin yalnız elini değil, ayağını da öperim"

ALLAH için yapılan hayır ve hasenâtların, ibâdet ve taatların hemen karşılığını beklemek gaflet ve cehâletten başka bir şey ifâde etmez. Bu türlü düşüncelerle ALLAH'a yaklaşmak kasdi olanlar ümit ettiklerini hiç bulamadıkları gibi, düşündüklerininde zuhur etmediğini gördükçe inkisar-ı hayale uğrarlar. Korkulur ki taklidî iman tehlikeye düşer!.

"Nefis ALLAH'tan kaçar, onu sırat-ı müstakim olan yol ehline bağlayınız."

Ehline bağlanmadı ise, bu mevzuda zayıf olan îmanı daha da zayıflar. "O halde, inanmakta yanılmışım" der. İmansızlar toplumuna dahil olur!..

Bu duygu bâzılarını ömrünün sonuna kadar götürür. Bâzıları da bozuk düşüncesinden rücu, tövbe ve istiğfar eder.

Kendi düşüncesine değil, ALLAH elçisinin getirdiği ahkâma kavî sarılır.

Hatâsını idrak edemeyip, emr-i ilahiye muhalefetle ömrünün sonuna kadar ayak direyenlerde îmanın şulesi olan samîmiyeti bulamazsın, arama!..

Bazı halleri samîmiyet imiş gibi görülse de, özünde menfaat-i dünyâ vardır, kapılma.

Ehl-i imana safiyet yakışır. Ama salaklık yakışmaz. Hele asalaklık hiç yakışmaz!..

***

Bir fırıncı Şeyh Şiblî Hazretlerinin hayrânı ve âşığı idi. Fakat şahsen tanımıyordu. Cilve-yi Rabbânî: Şeyh Şiblî o memlekete gelmişti. Tertib-i ilâhî, suretâ takvâ sâhibi gibi görünen fırıncıdan itimatla:

"--Bana ALLAH rızâsı için bir ekmek verir misin?" deyince, bu söz fırıncının îman eseri olan merhametine değil, nefsinin hazzından başka haz bilmeyen yönüne dokundu da:

"--Eğer Allah rızâsına her isteyene ekmek verse idik, fırın diye bir şey kalmazdı'" diyerek reddetti. Geriden seyirci olan komşu esnaf:

"--Gözün aydın! Aşığı olduğun Şeyhi Şiblî ile ne konuştun? Bu hikmetli tecelliyâttan bizleri de nasipli kıl" dediler.

İmanın kelâmı ile kendini avutan fırıncı taklid-i aşk ile fırından dışarı fırlayıp, Leylâ'sını arayan sahte Mecnun misâli Şiblî Hazretlerini buldu. Elini bıraktı, ayağına sarıldı. Özür ve hatâlarını tesbih edercesine saydı kurnazca sıraladı, döktü. Mahviyyete girmişcesine alçaldı da -zaten o mevkide idi-:

"--Eşşeklik ettim, malım, mülküm fedâ olsun, canım sana kurban olsun. Bilemedim, beni affet" dedi.

Şiblî Hazretleri ibret-i âlem olsun diye, şartlı olarak kabul etti ve îzah etti:

"--Memleket halkına yemek ziyâfeti vereceksin. Yemek yemedik kimse kalmayacak. O zaman senin bu fedakarlıklarının nedenini îlan edeceğim."

Adam kabul edip, hemen her tarafa îlan etti. Memleket halkına duyuruldu. Dâvete hemen hemen gelmeyen kalmadı.

Yemekten sonra halk Şeyh Şiblî Hazretlerinin etrâfına toplandı. Hikmet ve mârifetullah hazînesinden az da olsa hisse almak, istifâde etmek istediler. Bir uyanık kişi dedi ki:

"--Efendi hazretleri bize bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnetme, keçi boynuzu yedirme, sâde bal ver. Kısa kelamlarla cennet ve cehennemlik göster bize."

Vârisü'n-Nebî, nedîm-i ilâhî, vazîfeli olan Şeyh Şiblî Hazretleri buyurdular:

"--Gaybı ancak Hazret-i ALLAH bilir. Habibi Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimize dahi 10 kişinin cennetlik olduğunu bildirdi. Fazlasını Peygamberimiz Efendimiz de bilemez. İnsan bu sırrı bilmeye muktedir yaratılmadı. Ama gene Rabbımın lütf u ihsânı kanun-u ilahiye uygun bildirgesi ile sizlere, ALLAH'ın affına sığınarak, yaşadığım manevi hayatın anayasası olan Hazret-i Kur'ân'ın uyarısında bir tâne cehennemlik gösterebilirim" dedi ve gösterdi.

"--Hiçbir masraf ve fedâkarlıktan kaçınmadan bir memleket halkına yedirdi, içirdi, ALLAH'ın âciz kulu Şiblî hürmetine. Fakat ALLAH rızâsı için isteyene bir ekmek vermedi. ALLAH'a kulluk yapacak kadar iman edemeyen bu ademin ilâhi ölçülere göre şu an uyum sağlayacağı yer cehennemdir. ALLAH'ı bilmeyen benî Adem'in kul olan şeyhi bilmesi ne ifâde eder?!.."

***

Kande bilsin Hakk'ı inkar eyleyen, Niyâzî Mısrî'yi,

Zâhir olmuşken yüzünde nur-ı Zât-ı Kibriyâ?

***

Evet, ALLAH'ı bilmeyen Şeyh Mısırlı Niyâzî'yi nerden bilecek?

 O, mânevî vazîfe taşıyan kişilerdeki nuru da görme kâbiliyetinden yoksun. O nur baş gözü ile değil kalp gözü ile müşâhede edilir.kalp gözünden yoksun kişi hakikatı ne ile görecek?

Kitap ve sünnetlerde olmayan bid'atlerle amel etmemeliyiz. Çünkü kâmil olmanın şartı şeriat-i mutahharanın hükümlerini bilmek, hurâfe ve bid'atlardan uzak durmakla olur... Zîrâ kâmil olan kimsenin gece gündüz, bütün hareket ve sükunu ancak şeriatın mîzânı üzere olur. 1250 senedir içtihatsız kalan şeriatın, emr-i ilâhîleri kalıplaştırılmış, içinden çıkılamaz bir hal almıştır. Zamânımız ulemâsı bu mesuliyetlerini ne zaman idrak edip, zamana uygun icraatları ile evvelâ kendileri yaşayarak, sonra tabilerine anlatacaklar?!...

Bütün kâinât ALLAH'ın ilim ve irâdesinin tecellîsidir. ALLAH'ın bi-zâtihî tecellîsi değildir.

Kâinât ilâhî bir feyizdir. İslâm'da vahdet-i vücud budur.

Her varlık izâfi varlıktır. Mutlak varlık değildir.

 

Hiçbir şey varlık sâhasında kendi başına ayakta durmaya güçlü yaratılmadı!..

Hiçbir varlığa muhtaç olmayan ancak HZ. ALLAH'tır.

Her varlık onun varlığından ibârettir ama HZ. Allah'ın vücudu değildir!..

Hayat vasfı taşısın veya taşımasın, her varlık izâfî bir varlıktır. Mutlak varlık değildir. ALLAH'ın varlığı mutlak varlıktır, izâfî değildir. Zarurîdir, mümkün değildir.

Bir aynaya vuran ışık kaynağı gibi, aynadaki akis mecâzîdir ve iğretidir. Kâinâtın bütün yüzleri iğretidir. Cenâb-ı Hak mutlak varlık olunca mâ-adâsı olan her şey bir görüş ve bir vehimdir.

Mümkün: Var olmakla yok olmak kutupları birbirine müsâvidir.

İzâfî: Bağlı olduğu nesne ile değişen.

Zarurî: Mutlakâ olması lâzım.

***

Nefha-i Ruhu'l-kudüs'tür, suret-i insânı gör,

Hakk'ı isbât eyleyen huccetü'l-burhânı gör.

***

"Siz ALLAH'ın sıfatı ile sıfatlanınız" buyurdu Peygamberimiz Efendimiz.

HZ. ALLAH buyurdu ki:

"--Ben aç idim doyurmadın. Ben hasta oldum beni ziyaret etmedin."

"--Ya Rabbi! Zatını noksan sıfattan tenzih ederim, nasıl olur?!"

"--O aç kulumu doyursa idin, beni doyurmuş olacaktın. O hasta kulumu ziyaret etse idin, beni ziyaret etmiş olacaktın. O kullarımda benim rızam vardı. Benim razı olduğum sıfatları o kullarımda görecektin!.."

Zahiri ilimden başka ilim kabul edemeyen, fizikten öteye yol bulamayan bilge kişinin inanç ve yaşantısının mahsülü, emr-i ilâhiye uyumlu yönü varmış gibi görülse de, samimi, imanlı kullara örnek olacak bir zuhurat görmek imkansızdır!..

Çünkü o yönlü iman ve inanca sahip olanlar rahmet-i ilahiyenin zuhur mercii sahsiyetleri, ne hayatlarında iken ne de ind-i ilâhide rahmet vesilesi kılınan zevatların kabirlerini ziyaretin küfür olduğunu açıkca ilan eden, mana ile ilgisi olmayan, çarpık fetvası ile gönüllerde yaptığı mana tahribatı hakikatten tamamı ile uzak kalmalarına sebebin nedeni olmuyor mu?!..

Gerçeği kavramaya, aldığı tedrisatın verdiği bilgileri, ne de bu bilgilerin mahsulü olan imanları gönül bahçelerine girmelerine müsait olmadıkları ğibi Peygamberimiz Efendimizin hasseten buyurduğu:

"--Siz cennet bahçesine uğradınız zaman ordan yeyiniz, içiniz, ekl ediniz.

--Cennet bahçesi nedir, ya ResulALLAH?

--Zikir halakalarıdır, buyuruldu!.."

Bu cennet bahçesine girebiliyor musun? Bu manayı zatında olmayan aşk-ı ilahi ile ölçe biliyor musun? Ne gezer ... HZ. ALLAH'a din öğretmek dururken, neye basit meselelerle iştigal etsin bilge kişi!..

"Onlar öyle sapıklar ki, kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. ALLAH'ın ziyaret edilip, hal ve hatırlarının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vaz geçerler ve yer yüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçekten zarara uğrayanlardır."

(Bakara Suresi, 27)

  Sayfa Başına Dön


 

 

HZ. ALLAH MUSA (ALEYHİS-SELAM)'A VAHYETTİ: "YA MUSA, YARIN ÖĞLE YEMEĞİNE GELİYORUM, BANA NE YEDİRECEKSİN!.."

 

 

 

HZ. ALLAH'ı noksan sıfattan tenzih etti, ama HZ. ALLAH "öğle yemeğine geleceğim" diyordu.

"--Nasıl olur? diye sormak iman dışı olur, diye: "Buyur, ya Yabbi, dedim. Telâşe ile hazırlığa başladım. Yakınımdaki ALLAH kullarına müjde verdim."

Bir telaşedir başladı. Develer, sığırlar, koyunlar kesildi. Büyük kazanlar ateş üzerinde pişmeye bırakıldı. Mahşeri kalabalık gelecek, ALLAH'ı göreceklerdi. Musa (aleyhis-selam) duyurabildiklerine öyle bildirmişti.

Öğle olmuştu. Telâşe hat safhada idi. Bir sail miskin gelerek, Musa (aleyhis-selâm)'a:

"--Çok açım, bana biraz, ALLAH için verir misin?" deyince, Musa (aleyhis-selâm) sailin eline su kabını vererek:

"--Kazanların dibi tutacak, çabuk dereden su getir" dedi.

Gelen suyu kazana boşaltıp, tekrar getirmesini söyledi. Bu birkaç defa devam edince, gücü tükenen sail kaçarak kurtuldu.

 

Başka gelen giden yoktu!..

Musa (aleyhis-selâm) Tur-u Sina'da:

"--Ya Rabbi! Noksan sıfattan zatını tenzih ederim, geleceğim, demiştin, ama gelmedin!.."

 "--Dediğim vakitte geldim. Bana yemek vermediğin gibi, perişan ettin! Kaç bakraç su getirttin, etin dibi tutuyor, diye!.. Nihayet kaçtım da kurtuldum!.."

 "--O kulumda benim rızam vardı. Ona ikram etse idin, bana yedirmiş olacaktın" buyurdu Hazret-i ALLAH (c.c.).

Bu rumuzu iyi anlayalım. "ALLAH için olan hayır ve hasenat sailin eline geçmeden ALLAH'ın eline değer" buyurdu, Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz.

  Sayfa Başına Dön


 

 

İŞTE ŞAHİDİ OLDUĞUM RAHMET-İ İLAHİYENİN ZUHURU

 

 

 

 

Mecbur isminde, Çankırı'nın köyünden bir marangoz ve ağaç oymacısı candan ve samimi bir arkadaşım vardı. Kendisi yarım hafızdı, ama beş vakit namaza pek yüzü yoktu. Fakat imanlı bir müslümandı. Çankırı'da hayli işlerini yaptım. Parasını aldım. Çünkü ben ondan daha iyi usta idim. Mizaçlarımız biri birine benzeyen uygun arkadaştık.

Zaman geldi ki Ankara'da benim atölyem, onun da Yenişehir'de atölyesi vardı. Arkadaşlığımızdan bir şey eksilmemişti ama pek sık görüşemiyorduk.

Bir gece manamda; beni HZ. Allah'ı göstermek için götürüyorlar ve girdiğimiz binada ALLAH diye gösterdikleri marangoz Mecbur! Hayretimden dona kaldım!.

Sabah ilk işim Mecbur'u bulmak oldu. Beni görünce ağlamaya başladı.

"--Derdimi sorma, Galip usta" diye, başına gelenleri anlatmaya başladı:

"--Makine Kimya'da çalışan bir arkadaşım vardı. Yeni evlenmişti. Bir çocuğu olmuştu. Zor geçiniyordu. Aniden hastalandı, beyninden rahatsızdı. Ben ilgilendim. Başka kimseleri de yoktu. Muayene eden doktor "İstanbul'da beyin cerrahisinin görmesi lazım" diyerek, Ankara'da tedavisinin imkansız olduğunu söyledi. Bu tedaviye maddi imkanları da yoktu."

(Tahminen 1950-1960 arası idi. Bugünkü gibi sigortanın masrafları üstlenmesi de yoktu.)

"--Dükkanımdan ve evden birşeyler satarak arkadaşı aldım, İstanbul'a beyin cerrahisine götürdüm. Ameliyat, dediler. Bütün imkanlarımı kullanarak ameliyat ettirdim. Ameliyat iyi geçti. Bana nasıl teşekkür edeceğini şaşırmıştı. Kendine gelir gibi oldu, fakat ömrü vefa etmedi. Ameliyattan üç gün sonra vefat etti. Oraya defnettik."

"--Bitkin halde Ankara'ya döndüm."

"--Ben gelmeden evvel vefatını işiten alacaklılar evi doldurmuşlardı. Yeni evliydi. Ev eşyalarını taksitle almışlardı. Alacaklılar hırçın ve sabırsızlıkla hesabın ödenmesini bekliyorlardı. Hepsine hadiseyi bütün çıplaklığı ile anlattım. Sabreder, zaman tanırlarsa bu borçları da benim üstleneceğimi, bundan sonra kimsesi olmayan bu aileye de benim bakacağımı söyledim. Nasıl içtenlikle anlattım ise bütün alacaklıların gözlerinin yaşardığını, bazılarının da ağladığını gördüm. İlave ettim:"

"--Sizler şahit olun, ben o merhum kardeşime bütün hakkımı helâl ettim. Dünya ve ukba hiçbir hak talep etmiyorum," deyince bu samimi hadise karşısında duygulanan alacaklılar:

"--Sen insansın da biz hayvan mıyız, biz de anamızın ak sütü gibi hakkımızı helal ettik," dediler."

"--Alacaklılar baş sağlığı dileyip çekip gittiler."

 

"--Ama Galip usta ben halâ hadisenin etkisinden kurtulamadım. Mecnun misali dolaşıyorum" diyerek sözlerini bitirdi.

Bitkin halde olduğu her halinden belli idi. Teselli edecek söz bulamadım. Diyemedim kendisine: "Hazret-i ALLAH senin bu halini beğendi. Sende Hak tecelli eyledi," diye ...

Çünkü manası o an müsaitti. Ama maddesi, zamana uyumlu ilmi, bu rahmeti kaldıracak güce sahip değildi. Bu halin açık izahının ağırlığını kişinin kaldıramıyacağını bildiğim için:

"--Sen bu herkesin nail olamıyacağı rahmete müsait kılınmışsın, bu rahmetin devamı için sebebine tevessül emri ilahi olan beş vakit, Rıza-i Bari için kılınan namazın olmaması bu kadar zuhur eden rahmet-i ilâhiyeye karşı edep harici olmuyor mu?" dedim. Namazını bir daha bırakmayacağına kesin söz aldım. Yaşlı gözlerle oradan uzaklaştım.

***

 

HZ. ALLAH bu yönlü imanlarını icraata dönüştürenlerin şefaatlerine nail eylesin, amin...

Merhametin, komşu hakkının, nefsini hiçe sayarak ALLAH için istekle imanın altı şartının bütün çıplaklığı ile zuhurunu görmek istiyorsan, şekilden ve laftan ileri gidemeyen taklidî imana değil, ihtiyarı ile zuhuru imanın aslı olan rıza-i ilâhiye vesile tahkiki imana bak!..

İşte hocam her ilme saygım var.

Gerçek ilmin Allah'ı bildiren rıza-i ilahiyi zuhur ettiren gönül ilmi olduğunu unutmayalım!.

Seçeneğin gönül olursa rahmete giden yolunu çok kısaltmış olursun.

Bu yol cüz'i iradenin mahsülü gibi görünsede! rahmet-i ilâhiye vesile olan külli tecelliyattır.. görüp yaşayabiliyor isen yaratılışın sırrı olan gönül ilminden nasipli olduğun ilmin içindesin demektir!..

Yaratanına edepli, saygılı ve samimi devam ettiğin müddet gönül ilmi, peygamber efendilerimize bahşedilen ilim devam edecektir. Telâşeye kapılma. Gerçek şahitliğini zayıflatma!..

"Biz Adem'e eşyanın ismini öğrettik. Melâikeye sorduk, bilemedi. Fakat Adem bildi," buyurmadı mı HZ. ALLAH?!..

 

***

Kalb-i Mecnun'u yarar isen Hazret-i Leylâ çıkar.

Zâhidâ, sen sanma, Mecnun başka, Leylâ başkadır.

***

Taklîd ile setroldu, tahkîk olan âşıklar.

Her birisi bir şeyhdir nurânî alâmet yok.

***

 

Arz-ı vâsi' ister isen kâmilin gir kabzına,

Arş-ı kürsîden geçmiştir, evliyanın pâyesi.

***

Aşık olmayan kişinin cânı yok,

Küfrü çoktur; illâ hiç îmânı yok.

***

 

EDEB, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kur'ân yazısında üç harften teşekkül edip, her harfi bir mânâ taşır: Eline, Diline, Beline diye.

Efendi! Anla ki: insanın tenindeki can ne ise edepten ibârettir.

Adem ulvî âlemdendir. Onu süflî ve alçak sanma!

Bu kâinat kubbesinin dönüşündeki nizam ve revnâk edeptir.

Ayağını iblisin kafasına koymak, ona hâkim olmak istersen gözünü aç: Şeytanı öldüren edeptir.

Ademoğlu edepsiz ise insan olmaya müsait yaratılan "âdem" değildir. Çünkü hayvan ile âdem edeple ayrılır.

ALLAH kelâmı baştan aşağı edeptir.

***

 

Akla:

"--İman nedir?" diye sordum.

O, kalp kulağıma:

"--İman edeptir" dedi.

***

ALLAH'a karşı edep, peygamber efendilerimize karşı edep, âile efrâdına karşı edep, hemcinsine karşı edep.

***

Fâniyi fenâya veren bâkiyi de kaybeder. Bâkiliğin tohumu fâniliktedir.

***

Maddedeki günahı kebaire dışındaki güzellikleri kabul etmediğin kadar manadanda o kadar kaybedersin iyi bilki dünya ve ebedi hayat nizamı senin için rahmettir birini diğerinden ayrı düşünmeyesin!..

***

Dünyânın maddesi, zamânı fânidir. Ama mânâsı, hayâtiyeti bâkidir.

***

"Tevfik, sâye refik olanındır dünyâda."

M. Akif)

***

Müslüman, İslâm'ın aynı zamanda bir hayat nizâmı olduğunu kabul etmelidir.

Kabul etmeyenler, İslâm'ın anlamını yeteri kadar bilmediklerindendir.

***

Bilebilseydik, Kelâm-ı Kadîm'de Hazret-i ALLAH'ın koyduğu, kıyâmete kadar geçerli olan hayat nizâmını... Tenezzülen zuhur eden ve bâriz görülen ALLAH'ın fiilî sıfatlarının zuhurunu.... Sana tevcih edilen cüz'î irâdeni kullanmayı idrak edemeyip, "onu da sen yap" diye nefsini cüz'î irâdeden de soyutlayarak, hiçbir mesuliyet duymadan götürmeye çalıştığın hayat nizâmının... Mânâsı kaybedilip teleffuzda yalnız İslâm'ın kelâmı kalmazdı!

Mükevvenâtta bir zerre varmı ki, mânâsız yaratılmış olsun?!..

***

Hayvanın her şeyinden istifâde eder Benî Adem. Sütünden, etinden, derisinden, kemiklerinden, hattâ pisliğinden. Söyler misin, ey Benî Adem? ALLAH'ı bilemiyorsan hemcinsine karşı vazîfeni idrak edeceğine kim inanır? Hizmet ediyormuş gibi görünsen de hayat sahnende nefsî çıkarından başka bir görünüm bulabilirmisin?

***

Küllü mahlukâtın efdali ve şereflisi olarak yaratıldın. Hiçbir mahlukâta verilmeyen cüz'î irâde, az da olsa cüz'î hürriyet, cüz'î hâkimiyet sana verildi. Bu rahmet-i ilâhîden haberli kılındın. Ama bu haberciyi kabul edemedin. Niye? İyi dinlemediğin için, gafil!..

***

Hürriyetin elinden gidiyor, zannettin. Bilemedin ki, gerçek hürriyetine kavuşacaktın. Cevherini ve arâzını halketti HZ. ALLAH. Sen bunları karıştırmak sureti ile, cüz'î irâdeni kullanıp, sây-i gayretini sarfetmeden, "sonrasını da sen yap" diye Yaratanına karşı terbiye noksanlığı yapma!. Ufak bir misal: ALLAH suyu yaratmış. Toprağı yaratmış. İkisini karıştırıp bir şeyler yapman için sana akıl ve güç vermiş. Tertîb-i ilâhînin dışına çıkarak "bunları da sen yap" diye Yaratanına karşı ukalâlık yapma. Vazîfeni bil. Haddi aşma!..

***

"Göklerde ve yerde nice âyetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler."

(Yusuf Suresi, 105)

***

Bu âyetleri anladığın zaman vazîfeni de anlarsın. Arzı ALLAH yarattı. Cüz'i de olsa tanzim ve düzenini ise Benî Adem'e bıraktı. ALLAH'ın haram kıldığı dışında en güzeli bulan, "Rabbımın lütfu ihsânıdır" diye yaşayan insan, medeniyette ve teknojide ilerlemiş, ALLAH'a şirk koşmadan yaşayan fert ve toplumlar İslâm'ın bu yönünü anlamış örnek insan ve toplumlardır.

***

Müslüman olmayanlarda bilgisizlik, şüphe ve korku vardır. Bu hastalığın ilacı gerçek ilimdir. Şüphe, akla uydurulmuş İslâm nizâmı diye nefsani uygulamasında görülmektedir. "Nerede bu İslâm?" sorusuna: "Şuradadır" diye kendisini dahi gösterememesinden kaynaklanan suçlamalar... Hayal mi? hakîkat mı? şüpheleri devam ediyor.

***

İslâm'ı yalnız şahsımıza mâlederek teleffuz etmemizde sakınca görmüyoruz. Bu düşünce Hazret-i Kur'ân'a ters düşüyormuş, umurumuzda değil. Bu mevzuda âlimlerimiz pasif kalıyor, yâhut nedense, bu gerçeği dolaylı yoldan tahrif etmeyi vazîfe edinmişcesine, gerçekler öğretilmediğinden dünyaya ne anlatacaklar?

***

"Kendi muhtâc-ı himmet dede;

Nerde kaldı, gayrıya himmet ede?!."

***

ALLAH'ın lütfettiği bir din vardır: O da İslâm'dır. Umumun dîni İslâm'dır. "ALLAH'tan başka ilah yok" diyen müslümandır. Müslümanlarsa kardeştir!.

 Cümle peygamber efendilerimizin tebliğ ettikleri ve yaşadıkları din İslâm'dır. Tâbi olanlar da müslimdir.

 Ehl-i Kitab gayr-i müslim değildir.

 İşte ALLAH'ın bu bildirisini dünyâya duyuralım. Hazret-i ALLAH dün yeterli olmayan duyurma imkanlarını bugün na mütenahi ihsan etti. Kadrini bilmeden, o rahmetleri oyuncak zannedip oynuyoruz. O rahmeti yerinde kullanmayı bilelim!. "Atı alan Üsküdar'ı geçmeden!."

Bu kitapçığın başında, Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik, Metafizik ve Tasavvuf ve Zikrullah kitaplarında îzaha çalıştığım daha buna benzer bir çok bid'ata ve hurâfâya kaçan, fakat dîne mâledilen, Ehl-i Kitâb'ı Ümmet-i Muhammed'e, Hazret-i Kur'ân'a dahi düşman eden bu yanlış tutum, ülkemizde dahi zaman zaman milletimiz içerisinde düşmanlığa dönüşen bu çarpık zihniyet ne zaman yerini gerçeklere terkedecek?

Evvelâ âlimlerimizden ve idârecilerimizden ricâ ediyorum: Dîn-i İslâm'a hizmet laikliğe kesinlikle aykırı değildir. Ülkemizde olan ve dünyâ bakışı açısından doğan düşmanlıktan, sevdiklerinizin başı için kurtarın dünyâyı. (S.O.S.!)

"Eğer mü'minlerden iki grup birbirleriyle vuruşurlarsa, aralarını düzeltin. Şâyet biri ötekine saldırırsa, ALLAH'ın buyruğuna dönünceye kadar saldıran tarafla savaşın. Eğer dönerse artık aralarını adâletle düzeltin. Adâletli davranın. Şüphesiz ki, ALLAH âdil davrananları sever."

(Hucurât Suresi, 9)

Dikkat edersen Cenâb-ı Hak "mü'minlerden iki grup" buyuruyor.

"Bedevîler 'inandık' dediler. De ki; 'siz îman etmediniz, ama İslâm olduk' deyin.' Henüz îman kalblerinize yerleşmedi. Eğer ALLAH'a ve elçisine itaat ederseniz ALLAH işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü ALLAH çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

(Hucurât Suresi, 14)

 

Ayet-i celîleyi iyi oku da "lâ ilâhe illa ALLAH" diyen bedevî de olsa, "müslüman değilsin" diye gönül tahribatı yapma. Ayet-i kerîmeyi iyi anla da, sonsuz rahmeti ilâhiyeleri, ayrıca emr-i ilâhî olan namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek, zekat vermeyi "İslâm'ın şartıdır" diye, mü'minle müslimi birbirine karıştırma. Bedevî, İslâm'a girdi, müslüman oldu. Ama henüz bir şey bilmiyor. Genç müslüman. Ama henüz teklifâta tâbi değil. Büluğa ermedi. "Bunlar müslüman değil" dersen, sen hakikat cahilisin İslâm'ı bilemiyorsun bilemediğin işe karışma!.

Tasavvuf; ancak kalbe işlenen ledünni amellerin bir kânunu, zahir ve bâtınla ilgili ilâhi hükümlerin düsturunun ismidir!.

"ALLAH (c.c.) yakında bir kavim getirecek. ALLAH (c.c.) onları, onlar da ALLAH'ı sever."

(Mâide Suresi, 54)

Tasavvuf îmanla ameli sâlih arasını cem etmektir. Amel-i sâlihi tamamlayıp zirveyi kemâle çıkmaktır.

İman çıplaktır. Elbisesi takvâ, süsü hayâ meyvesi ise ilimdir.

"Ne mallarınız, ne de evlatlarınız sizi nezdimize yaklaştırmaz! Ancak îman edip, sâlih amel işleyenler başkadır. Onlar yaptıkları iyiliğe mukâbil iki misli mükâfat görürler. Onlar en yüksek mekanlarda, emniyet içindedirler."

(Sebe Suresi, 37)

Ne zaman kulum üzerine zikrim gâlib olsa, kulum bana âşık olur, samimi olur. Ben de ona âşık olurum.

Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz Efendimiz'e bildirdi:

"--ALLAH ümmetine bir şey verdi ki, diğer ümmetlerden hiçbirisine onu vermedi."

"--Yâ Cebrâil, nedir o?" diye sordu:

"--ALLAH'ın: 'Ey kulum, beni an ki, ben de seni anayım (fezkürunî, ezkürküm)' sözüdür. Bu senin ümmetinden başkasına verilmedi."

"Ey Rabbımız, bize dünyâda hasene ver. Ahirette de hasene ver" meâlindeki Bakara Suresi 201'inci âyetini Hasan-ı Basrî Hazretleri meal olarak şöyle ifâde ettiler:

"Dünyâdaki haseneden murat ilim ve ibâdettir. Ahiretteki haseneden murat cennet ve cemaldir."

Zâhirî 5 duygu: Görmek, işitmek, koklamak, dokunmak, tatmak.

Bâtınî hisler de 5'tir: Hayal, hâfıza, müfekkire (düşünmek düşünce) müzekkire (andıran, zikreden, tesbih çeken) hâtıra. Halk arasında 6'ncı his telepati diye bilinir.

Hikmet gönülde bir nurdur ki, sâhibi o nur ile vesvese ve ilhamı birbirinden ayırır.

Hikmet, Kur'ân'ın nurudur. İlim ve amelin hakîkatını bilmek, kalbi mekr ve hileden temizlemektir.

Hikmeti, hayatı ve yaşantısı emr-i ilahiye uyumlu hazret-i insanın her halinde görmek mümkündür!..

 

"Her kime ALLAH tarafından hikmet ihsan olunursa, ona pek çok hayır verilmiştir."

(Bakara Suresi, 269)

"Biz ALLAH'a ve onun katından bize indirilene, İbrâhim, İsmâil, İshak, Yâkub ve esbât'a (torunlarına) indirilene, Musâ ile İsâ'ya verilenlerle, Rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark görmeksizin inandık ve biz sâdece ALLAH'a teslim olduk' deyin."

(Bakara Suresi, 136)

Ayet-i celîleyi "bizden başka yok" diye diye ne hâle getirdik. Hiç olmazsa bundan sonra ALLAH'ın emrini, tertîb-i ilâhîyi iyi öğrenelim de nefsimizin ürettiği hatâ ve günahı ümmet-i Muhammed'in gayrısı HZ. ALLAH'a inanan ümmetlere kafir, gavur, gayr-ı müslim sıfatını yakıştırmaktan kaçınıp, bir daha bu günahı işlememeye özen gösterelim.

Zaman devam ettikçe ALLAH'ın subutî ve fiilî sıfatları daha bâriz şekilde tecellî ediyor. Görülüyor ve biliniyor ki, hiçbir şeyin kendi kendine, rastgele oluşmadığını bilmek fevkalâde bir ilim olmaktan çıkıyor, avâmın ölçüsüne de uygun tecellî ediyor. Küfür yerini inanca bırakıyor. Küfr-ü inâdî, artık aleni îmanın dışında seyrediyor. Anlamayan kul bilmem kaldı mı? Kaldı ise, Rabbımız günahlarını affetsin. Rahmet-i ilâhiyenin şeffaflığından küfre gizlilikte de yer kalmadığını bilsin de, küfr-ü inâdî küfründen kurtulsun. Yaratanını idrak etsin. Zira haberin olsun, "Atı alan Üsküdar'ı geçti!."

Kur'ân'da da mevcut, hikmet-i ilâhi, mü'minin kaybolmuş devesi gibidir. Herkes devesini iyi bilir.

Maddeden öteye yolu olmayan hikmetler sâhibinin zan ve şekkini artırır. Kevni hakikatlerin ötesinde olan hikmet-i ilahiye ise insanı semâvatın fevkına çıkarır!..

Hayatı boyunca Hak'tan samimiyetle hikmet talep eden, zaman gelir hikmetin zuhur kaynağı olur. Onu elde etmek için sebep aramaktan âsude kalır. Zira HZ. ALLAH o kulunu rahmetinin zuhuruna vesile kılmıştır.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki:

"--Siz Cennet bahçesine uğradığınızda oradan yeyin için otlayınız!.

--Cennet bahçesi nedir, ya RESULALLAH?

Buyurdular ki:

Cennet bahçesi ZİKİR HALAKALARIDIR!.."

***

Git de, hikmet otunu otla ki, ALLAH onu sana garazsız, mahz-ı atâ olarak vermiştir.

"Hakk'ın rızkından yeyin" ayetindeki rızkı, ekmek anladık. O kelimenin mânâsı hikmet ve mârifetmiş.

Öyle ki, insan melek de olsa, ilâhî yardıma uğramayınca defteri siyah çıkar. Hakk'ın yardımına, Hakk'ın has kulları olan kâmil insanlara verilen rahmet tecellîsine meleklerin bile ihtiyâcı vardır.

Bize ezel meclisinde bir damla ilim vermiştin. Bu damlayı, varmak için yanıp tutuştuğu ummâna sen eriştir.

***

Dînin kurucusu, koruyucusu Hazret-i ALLAH'tır. Din ALLAH'ın tekelindedir. Bu tekele burnunu sokanlar ALLAH'a ortak koşmuş ve şekle düşmüş olur.

İçtihadın her devirde ortaya çıkardığı yorumlanmış din tablosuna diyanet ve şeriat denir. Dinin değişmezliği esastır. Diyânet tarafından bu tabloyu zamana göre aynı manayı yansıtan şekil olarak değişiklik içeren hakikatın şeriatta yansımasını gösteren zamanın içtihadını içeren tablo çizilmelidir.

Maalesef bu tablo, mesulleri tarafından umursanmayıp 1250 senedir, zamana uyumlu içtihadı gerektiren ayetler ve hadislerin üzerinde lüzumuna binaen içtihat yapılmadığından, olduğu gibi bırakıldı.

 Şeriat, zamanımızda yaşanması güç, fakat ibret alınan tarih oldu! Hakikatler çağın gerisinde kaldı. Samimi inanan kişiler günün yansıyan gerçeklerine ve gerçeklerin güzelliklerine ister istemez, içtihatsız bırakılan şeriatlarına uyum sağlayamadığından tahsil ve bilgiyi önemsenmeyerek, yaşantılarındaki günah-ı kebair dışı güzellikler de hesap dışı bırakılıp, kendisi gibi düşünüp yaşamayanlara hiçbir ölçü tanımadan 'kafir, gavur' denildiği, şahit aramaya lüzum olmayan, her an görülen gerçek değil mi? Bu tutumumuzla o toplumları tarih boyu düşman edinmedik mi? Halâ o yanlışlığı korumak için çaba sarfetmiyor muyuz?..

Sene 2001 içtihatsız kalan, şer-i şerife ters düşen, imanı bilemediklerinden, samimi olsalar da, noksanlıkları zamana göre bariz görülen toplumların ne halde olduklarını, ne hale geldiklerini görmemezlikten gelemezsin. El-insaf!...

Elbette bu tutumumuz Kur'ân-ı Kerim'in küll olarak manasınada ters düştü.

Düşmanı evinin içinde olan kimse, istediği kadar dış tedbirleri yerine getirsin, düşmanın taarruzuna karşı kapı ve pencereleri sağlamlasın, bundan ne çıkar?!

Rahmet-i ilâhiyeyi vesilesinden bildiği halde, yararlanmada hakikata karşı hicap duymuş, nefsinin esiri olmuş, akıl ve mantığının ölçemiyeceği gerçeklere giden yolları tıkamış. Vücudunun içinde nefsini ilahi emri umursamadan şımartan, her türlü ihtirâsa mağlup bir düşman varken, kişi dışarıdan daha hangi haydutları bekliyor?!

"Arzda kâmil bilgi sâhipleri için nice âyetler vardır."

(Zâriyât Suresi, 20)

Kur'ân'ın mânâsı ALLAHU TEALA'NIN zâtına mahsus olup, Cebrâil (aleyhi's-selâm)'a Kureyşî lisânı üzere ihsan eyledi.

Bütün kulların bir nebze de olsa anlayabilmesi için arza ve gökyüzüne Hazret-i ALLAH fiilî sıfatlarının tenezzülen zuhurunu bi-zâtihî değil, izâfî olarak ihsan eyledi. Bu âyetleri okumayı peygamberimiz efendilerimize ihsan ettiği gibi, insan-ı kâmile de lütfetti. Denilir ki, yer ve gökyüzünde her zaman zuhuru görülen âyetlerin, ilm-i kelâm semâvî kitapların, sahîfelerin mânâları ALLAH'ın yed-i kudretinde olup, cümle kitaplarda yazılanlar arzda ve semâda, bütün âlemde zuhur eden âyetlerin, bu âlemdeki âyetlerin beyyinâtıdır.

"Arzda kâmil bilgi sâhipleri için nice âyetler vardır."

(Zâriyât Suresi, 20)

"Andolsun ki, sana apaçık âyetler indirdik. Onları hiç kimse inkar etmez, ancak fâsıklar inkar eder."

(Bakara Suresi, 99)

Malın ve servetin efdali ALLAH'ı zikreyleyen lisan, ALLAH'a şükreyleyen kalp ve kişinin îmanına yardım eden, hayat nizâmına âşinâ mü'min bir kadına mâlik olmaktır.

Ecdâdımız bu hâli, zamâna göre şöyle gerçek anlamda espri yapmışlar. Her zaman geçerli yönleri olması lâzım:

"Rahvân yürüyen at, söz tutan avrat, iyi çıkarsa evlat; düğünü bayramı ne yapacaksın? Gir oyna, çık oyna!..

Zonk zonk yürüyen at, söz tutmayan avrat, kötü çıkarsa evlat; ALLAH belânı vermiş. Daha başka belâ ne gerek? Gir ağla, çık ağla."

Adem (aleyhi's-selam) akıl derecesinden aşk derecesine ulaşınca bütün varlıklarda ALLAH'ın güzelliğini görmeye başlar. Her varlıkta ALLAH'ın tecellîsini, adını gördü. Adem (a.s.) her şeyin hakîkatını biliyordu ki, ona "alleme'l-esmâ" denildi.

Sıhhat ve selâmetin için, kapanmış mâziyi, meçhul istikbâli bırak da, günü yaşa. Zîrâ hakîkat bu andır, hayat bu demdir.

Ademlikten terakki eden insan, enfüsî ve âfâkî bilgi edinmek, yâni hem kendini, hem de dış âlemini bilmek mecburiyetindedir. Hazret-i insan güzellikleri takdire müsait kılınmıştır!...

Sokrat'tan bu yana ortaya konulmuş ahlak sistemlerini gözden geçirdim. Fakat İslam ahlâkıyâtından daha üstün, kıymetçe onu aşan hiçbir din ve felsefe sistemine rastlamadım.

Tutku insanı yıkabilir de, yapabilir de. Ama mutlakâ harekete geçirir.

Tehlike nerede ise kurtuluşu orada aramak lâzım.

Kur'ân'ın belli kalıplar içinde kalmış bir düzen sunduğunu kim söylemiş?

Hiç kimse bizi peşinen çizilmiş sınırlara zorlamamalıdır.

Şiir şâirin neresinden çıkarsa okuyucunun orasına ulaşır!.

Kâinâtın yaratılış sebebi olan nur-u Muhammedî hakîkatine ulaşmak kâmil insana karşı beslenen sevgi ve bağlılıktır. Kâmil insan bütün insanların göz bebeğidir. Kâmil insanı sevmek nur-u Muhammedî'yi sevmek, ALLAH'ın rahmet sıfatlarının tecellî ettiği mercîyi sevmek gerçek anlamda ALLAH'ı sevmektir.

HZ. ALLAH'A ve resullerine iman edenler bu gerçeği iyi bilirler. İnşaALLAH, idarecilerimiz de bu gerçeği anlar. Sahtelerine bilmeden verdiği yolları kapatır. Gerçeğe mana yolunu açık tutar.

 

Ehl-i aşk kemalatlı yaşantısı ile dinde, kalpten gelen emr-i ilahiye uygun duygularla Yaratanını kesir zikreder.

Mecnun'a Leyla'sını anmak suç olmamalı!..

HZ. ALLAH (c.c.) hadis-i kutside buyurdu ki:

Kulum beni zikreder ... Kulum bana aşık olur.. Aşkla zikretmeye devam eder ... Ben de o kuluma aşık olurum!..

***

 

Fenâ fiş-şeyh:

Kâmil insanda yok olmak, nefsin yasaklanmış arzularından şeyhini örnek tutarak kemalata doğru yol almaktır. Tasavvufta bu hâle kâmil şeyhin hâli ile hallenmek, onda ifnâ olmak, yâni benliğinden soyutlanıp, gayr-i ihtiyârî zuhur eden rahmet-i ilâhiyede şeyhi ile bir olmak.

Fenâ fir-Resul:

Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz'in ALLAH'ın lutuf ve ihsânı olan rahmet deryâsında, Hazret-i Resulullah'tan başka bir şey görmeyip, o rahmette benliğinin yok olduğunu görüp, Hazret-i Resulullâh'ın mânâsında gene şeyhi ile ifnâ olmak, yâni yok olmaktır.

Fenâ fillâh:

ALLAH'ta ifnâ olmak. Gurur, kibir, ucup, benlik, varlık, gibi nefsinde mevcut, Hazret-i ALLAH'ın sende zuhur ettirdiği bu türlü hayvânî sıfatlarla yükümlü kılındın. Yeryüzüne adem olarak gönderildin. İnsan olman için rahmet-i ilâhiyeye uygun türlü vesilelerle HZ. ALLAH kulun zaafına göre rahmetini ihsan eyledi. Buna karşı rahmet-i ilâhiyelerde merciinden bildirildi.. Kul emr-i ilahiyeye uyduğu kadar beşeri sıfatlarından tamamiyle olmasa da, kısmen, insanlığa uygun sıfatları edinmeye ihtiyârı ile yetkili kılındı. Emr-i ilahiye uygun güzelliklere uyumluluğun zirvesinde aşk-ı ilahiyi bulursun. HZ. Allah'ın gayrısı ilm-i hakikinin dışında kalır. İşte bu iman samimiyetinden gelen, hayvaniyetten insan olmaya dönüşüm ALLAH'ta ifna olmaktır!...

"Siz ALLAH'ın sıfatları ile sıfatlanınız" buyuruldu. Şurayı hatırdan çıkarma: İfna olmak, kaybolmak anlamında olup, tamamı ile yok olmak değildir. Emr-i ilahiye ters düşen nefsani sıfatlarını ilâhi sıfatlara dönüştürmektir. Şunu iyi bilesin ki, islah ettiğin duyguların tamamı ile seni terketmiyecektir. Beşeri duygular her an yerini almak için imanın zafiyetini arar. Fırsat buldu mu, hemen özlediği yerine oturur. İşte kulun imtihanının zuhuru ve tecellisi budur!..

"Nefis Allah'tan kaçar. Siz onu rahmet-i ilâhiyenin zuhur vesilesine bağlayınız."

Yakınlığın ve derecen ne olur ise olsun, abd Rab olmaz, Rab abd olmaz!.. Onun ortağı, şeriki, naziri yoktur. Bu ilme aklın gücü kafi değil ... Beşeri varlığa kapılıp da iki alemini de perişan edecek yanlış işe tevessül ve tenezzül etmeyesin!...

Peygamber efendilerimiz ve vârislerinin HZ. ALLAH'ın rahmetinin zuhuruna vesile olduğunu o vesilelerin nazar ve telkinleri ile iradesini bu yolda samimiyetle sarfeden kulun rahmet-i ilâhiyeye uygun düştüğünü bilesin!.. Ve anlatmak istedikleri, benliğinin yasak olan haramiyetinden, kulun manevi zararına sebep olan tehlikelerden uzaklaştırmak ... Kulun belirli günahlardan soyutlanmadan, bu rahmet-i ilâhiyeye nâil olamayacağını bilmesi lazım. Ölçünün aslı HZ. Allah'ın yed-i kudretindedir!..

Bekâ billâh:

Dünya hayatında ve ebedî hayâtta ALLAH'ın istisnâî rahmetine nâil olup, müstesnâ ebedi hayata, ölümsüzlüğe ermektir.

Kurbiyet:

Yakınlık, yani, yed-i anlamını ifâde eder, ALLAH'ın yakını. Cemâlullâh'a hak kazanan ehl-i aşkın gördüğü Cemâlullâh'ın tecellîsi olan nur-ı ilâhînin ehl-i aşkın da simâsındaki tecellîsinden cennet halkı dahi o cemâli seyretmekle gerçek aşkın zuhurundan nasiplerini alacaklardır.

Gavsiyye'de bildirildiğine göre, ALLAH buyurdu:

"--Yâ Gavsü'l-âzam, bâzı kullarımı cennet, bâzılarını da cehennem için yarattım. Bâzı kullarımı ise zâtım için yarattım. Yâ Abdülkâdir, sen de zâtım için yarattıklarımdansın."

Bu yazdıklarımı zâhiri ilimle ölçmeye zahmet etmeyesin. Ölçemezsin. Fakat inanarak yaşarsan gerçeği görür, zevkini alır, en büyük rütbenin kulluk olduğunu iyi bilirsin.

Rab, abd olmaz. Abd, Rab olmaz. Kul hâşâ ALLAH olmaz. ALLAH da kul olmaz. Bu bilginin, bu gerçeğin te'vil tarafına sakın yaklaşma. Hazret-i ALLAH'ı bilmenin anayasasıdır. Sakın şirke sapmayasın. Telâfisi mümkün olmayan günah işlersin. Hazret-i ALLAH'ın af ve mağfiretinin ALLAH'a şirk koşan, eş, ortak tanıyanlar için olmadığı beyan edilirse de tamamı ile ALLAH tan ümit kesilmez!.

"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgiyendir!."

(Zümer Suresi, 53)

 

"Yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen, halka müderris olsa hakîkatte âsidir."

(Yunus Emre)

  Sayfa Başına Dön


 

 

NESİMİ HAZRETLERİ (k.s):

 

 

 

 

"Ger bu gerçek âşığın derisin yüzerler, incinmez.

Zâhidin sırça parmağın kessen ikrârından döner, Hak'tan kaçar."

Nesîmî Hazretleri meyyitin kabirde doğrulmasının ceseden değil ruhen olduğunu bildirdiği zaman, zâhirî ulemâ tuyan ettiler:

"--Ceset doğruluyor, yanlış söylüyorsun zındık!" dediler.

Nesîmî Hazretleri:

"--Tecrübesi kolay" dedi. "Yeni meyyitin karnına su dolu testi koyalım, üzerini kapatalım. Ertesi gün açalım, eğer testi devrilirse cezâma râzıyım"

Zâhirî ilim erbâbı:

"--Testi devrilir ise şer'an derini yüzmemiz lâzım" dediler. Nesîmî Hazretleri kabul edip, birisi kasıtlı devirmesin, diye kabrin yanından ayrılmadı. Hâl-i yakaza gördü!.. ilmi zahirin akılla ölçüye alamadığı yekaza hali manaya aşina olamayan bilge kişinin mana noksanlığıdır!

(Hal-i yekaza: Uyanık iken görülen mânâ.)

Yağmur yağıyor. Sahrâda bir çadır. Çadırın üzerinde delik. Delikten çadıra yağmur serpiyor. Nesimi hazretleri Çadırdan içeri girdi. Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz çadırın içerisinde. Elini öptü.

"--Yâ Resulallah, çadır delinmiş, içeriye su giriyor!" dedi.

"--Evet. O deliği senin yüzülen derinle kapatacağım. Gerçeği söyledin. Fakat ümmetim bu gerçeği idrak edecek kemâlâtta değil. Testinin devrilmediğini gören zahiri alim ve avâmın ekserisinin inançları zaafa uğrayacak. Sizi uyarmadım mı, ümmetimin kâbiliyetine göre konuşun, diye?!."

"--Evet. Hatâmı anladım. Beni affet, yâ Resulallah."

Peygamberimiz Efendimiz hatâsını anlayan, söylediği gerçeğin bu topluma göre olmadığından onun izahı üzerine mutmain olan Nesîmî Hazretlerine buyurdularki:

"--Bu hatânın telâfisi, tövbe, istiğfarı: Elinle testiyi devir. Derini yüzsünler."

Emr-i Peygamberîyi hemen uyguladı. Mahşerî halk yanında kabir açıldı. Devrilen testiyi görenler batılda olsa inançlarında mutmain oldular.. bu yönlü ilimden başka gerçeğe iltifat etmeyen ulemâ "Dîn-i İslâm'a hizmet ediyorum" anlamında, "muzaffer kumandan" edâsı ile Nesîmî Hazretlerinin derisini yüzdüler. Müftü Efendi buyurdular ki:

"--Bu zındığın kanını âzânıza sıçratmayın. Eğer herhangi bir yerinize bulaşır ise o âzâyı şer'an kesmek lâzım."

 Böyle fetvâ verdi. Cilve-yi Rabbânî... Uzakta olduğu halde müftü efendinin serçe parmağına nasılsa kan bulaştı. Müftü parmağını sakladı. Kimseye göstermedi. Nesîmî Hazretleri yukarıdaki beytini okudu.

ALLAH rızâsı için derisini yüzdüren Nesîmî Hazretleri ALLAH'ı zikrederek, sahrâya doğru gitti. Bir daha Hazret'i gören olmadı. Bu cilveyi Rabbânî bütün insanlığa ibret olsun. Hazret-i ALLAH şefaatlerine nâil kılsın, âmîn.

Mâlik bin Dinar ve Sâbit Bennâm, Hasan-ı Basrî çağında Râbia'nın yanına gittiler. Râbia sordu:

"--ALLAH'a niçin ibâdet edersin?"

Mâlik cevâben:

"--Cennete müştâkım" dedi.

Sâbit Bennâm'a sordu:

"--Sen kulluk yapmakla ne istersin?"

Sâbit de:

"--Cehennemden korkuyorum" diye cevap verdi.

Râbia konuşmaya başladı:

"--Mâlik, sen yalnız bir şeye tamâhen çalışan işçiye benziyorsun. Sâbit, sana gelince, sopa korkusu ile çalışan işçiye benziyorsun."

Onlar sordular:

"--Yâ Râbia, sen ibâdetle ne istersin?"

"--ALLAH sevgisi ve ona karşı bol şevk ve aşk."

Yunus Emre, ehl-i aşkın ne istediğinin sözünü söylemiş ama özünden deyimi ile sözüyle özünü göstermiş:

Cennet, cennet dedikleri, birkaç köşkle birkaç huri;

İsteyene sen ver anı, bana seni gerek seni.

***

"Ehlullahın tek arzusu cennette cemalullahdır."

Mevâlid-i selâse, çürüyüp, yok olmaya mahkumdur. Aslında cüz'iyetten başka bir şey değildir. Hayvânât, nebâtât, cemâdât: Bu üç şey külliyâta dâhil olan, daha büyük, daha heybetli varlıklar da aynı kuvvet karşısında bozulup yok olmanın lezzetini tadacaklardır. Çünkü bu âlem, bu kâinat ve bütün yaratılmışlar bir âlemi kevnî fesat içindedirler. Kâinât, her şey, bir taraftan yaratılmak, bir taraftan bozulup çürümek, yok olmak şeklinde değişmez bir kânuna tabidir. Bu kânun, bizim, cemâdât dediğimiz, ölü, cansız ve donmuş sandığımız bütün varlıklar için geçerlidir!.

***

Müsâvîdir seni sevmek, güzel sultânı sevmekle,

Yüzün âyine-yi nuru Hüdâ'dır, yâ Resulallâh.

***

Rabbım iyiyi, güzeli, hayırlıyı sen biliyorsun, ey semânın ve arzında nurunun halikı ALLAH'ım! Sen aşk-ı ilahiyenden lütfettiğin sayısız huzur dalgaları ile ruhumu kapla.

İlâhi! Dünya ve ahirette değeri olmayan, geçici şeylerle lüzumundan fazla meşgul olanlardan olmayalım!. Dünya ve ahiret faydası olmayan ilim ve anlamsız meşguliyetle zamanı boşa geçiren gafillerden eyleme. Rahmetinle, bizler hakikat fakiri, ahiret müflisi olmaktan sana sığınırız!..

Hazret-i ALLAH'ı sever isen, onun emirlerine göre hareket edebiliyor isen, dikkat et! İstisnaî yaratılışın şükrünü eda et. Duygusuzca hakikat garibi olmayasın!..

Hamd ve şükrünüzü yaratanınıza karşı ihmal etmeyin. Dünya ve ahiret güzellikleri, sây-i gayretinizden zuhur edecektir. Zuhur eden güzelliklerde rahmet tecellisine dikkat et.. Umulur ki gerçeği göreceksin!..

Her gün hayâtı yeni doğmuş gibi yaşayın. Sıhhat ve selâmetin için, kapanmış mâziyi, meçhul istikbâli bırak. Günü yaşa. Hal bugündür. Dem bu demdir.

Din-i İslâm'ın manasını Asr-ı Saadet gibi yaşamaksa muradın, içtihatsız şeriat ehlini doyurmadığı gibi, cehennemden başka görgüsü olamayan, mecrasından saptırılmış Din-i İslâm'ı anlatan na-ehlin izahı, gerçeği yaşayanları tatmin etmediği gibi, geçici hayatın garnitürü imiş gibi göstermekten ileriye yol bulamadığı zamanımızda çarpık yaşanılan bir vakıadır. "Ben sizin Rabbınız değil miyim?" hitabına "Evet" demiyen, dünyada cesetlenmiş ruhlar, sonsuz rahmet-i ilâhiyenin zuhuru ile aralanan mağfiret kapısından geçmeye yeltenirler. Her halinde samimi olanların da rahmet kapısından geçtiklerini görebilirsin. Bu yönlü rahmet-i ilâhiyeden istifade edenler çoğunluktadır!.

Adem (aleyh's-selam): "Rabbenâ, zalemnâ" dedi: "Ey Rabbımız, biz nefsimize zulmettik" diye tövbe, istiğfar etti. Derecesi yüceldi.

Kıyâmete kadar ALLAH'ı bilen evlatlarına aczini bilmekte örnek oldu.

Şeytan da: "Beni azgın kılışın hakkı için diye, hakîkatı idrak edemedi.

ALLAH'ı suçladı. Huzurdan kovuldu ve lânetlendi. Çünkü gerçek ilim bu değildi. ALLAH'ı yeteri kadar bilmeyenlerin nefis duygusundan başka bir ilme sahip olamamanın yenemeyecek kadar acı ürünü!..

"Yedullâhi fevka eydîhim" (Allâh'ın eli onların ellerinin üzerindedir.)

(Fetih Suresi, 10)

 

"Yâ ALİ, şu hakîkatı bil ki: ALLAH yolunda yapılacak ibâdetlerin en yücesi, onun kullarına gönderdiği bir mürşidin mâneviyâtı gölgesinde bulunmak ona uymakdır. Bu âlemde herkes başka türlü ibâdet yolu tutar. Herkes kurtuluş yolu olan bir ALLAH'a varış tarîki arar. Sen bu yolların hepsini bırak. O âkil mürşidin âğuşunu seç. İçinde sana muhâlefet eden gizli düşmanlardan tamâmı ile kurtulmuş olursun. Böyle bir ibâdet senin için bütün başka ibâdetlerin üstündedir. Bu ibâdetle sen Hakk'a giden kâfilenin başında olacaksın."

(Mevlânâ, Mesnevî-yi Şerîf, I/2965)

 

"Ene medinetün Ali babuha" (Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır) buyurdu Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz. O kapının parçası olan bu abd-i acizin mezhebi Hanefî, meşrebi Alevîdir. Ali ailesinin baba tarafından ve ana tarafındanda manevi ve maddi evlâtlarıyım, elhamdü lillah. HZ. ALLAH bu abd-i acizini bu şerefe lâyık kılsın, amin!..

 

***

"Ben sağ olduğum müddetçe,

Kur'ân'ın kölesi, bendesiyim.

Ben Muhammed Muhtâr (s.a.v)'in yolunun tozuyum.

Bir kimse benden bu sözden başkasını naklederse,

Ben ondan da bîzârım, o sözlerden de bîzârım.

(Hz. Mevlânâ)

***

Yunus Emre ve gerekse şeyhinin Kâdirî olduğu Bursalı Mehmed Tâhir'in eseri Osmanlı Müellifleri'nin c. I, s. 192'de beyan edilmiştir.

PROFÖSÖR FUAT KÖPRÜLÜ merhum da eserinde Tabduk Emre'nin Kadiri ve halifesi Yunus Emre'nin de Kadiriyenin Yunusiye kolu olduğunu kesinlikle bildirir!..

***

135 sene evvel Ziyâ Paşa'nın görüşü:

Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm.

Dolaştım mülk-i İslâm'ı, bütün vîrâneler gördüm.

***

İslâmiyet'in gerçeğini maalesef zamana uyumlu küll olarak kavrayamadık. Güzellikleri benimsemiş, güzel şeyleri yedinde toplamış, ALLAH'a inanan toplumlar İslâm'ın bu yönünü iyi anlamış yaşayan toplumlardır.

 "İslâmiyet ALLAH indinde tek dindir, başka din yok" bildirisini de yeteri kadar anlayamadık. Enâniyetimizin bildirisini îlan edercesine. "Müslüman yalnız biziz" dedik. Başkalarına bu hakkı tanımadık. 21'inci asırda hâlâ bu gerçek bilinemediğinden, Avrupada, Amerikada, dahi bazı güzellikleri yaşasalarda o güzelliklerin islâmiyyet olduğunu bilmeden yaşıyorlar bilecekler inşaALLAH. ALLAH'ın varlığına inanan insan, ALLAH'ın Kur'ân'da bildirdiği ile o kul müslümandır. Emr-i ilahiyi gücü nisbetinde yaşıyorsa mü'mindir, müttekidir, İnşaALLAH. İlahi ehliyete sahip din adamlarımız bu gerçeği çekinmeden, korkmadan anlatırlarsa İslâm'ın kimliğini dünyâ bilecek ve anlayacak.

İnsanı kuvvetlendirmek lâzım, şeytan ve nefisle mücâdele için; psikolojik olarak iç âlemimizi, sosyolojik olarak dış âlemimizi.

Kötülükleri iyilikle def edersen düşmanın sana umulur ki iyi bir dost olur!.

"Biz insana şekil verdik. Sonra ruh verdik. Meleklerin ve cinlerin ona secde etmesini emrettik."

(Sâd Suresi, 72).

İnsan meleklerin ve cinlerin kıblesidir. Bir mânâda, hazret-i insan inanan Benî Adem'in mihrâbıdır.

Kevnî hakîkatlerle iktifâ edip, dînî hakîkatlere ittibâ etmeyenler, ise peygamber efendilerimizin tâbiîninden sayılmazlar. Bâzı umurda dînî hakîkatlere uymayanın îmanında o nisbette zaaf vardır. Bu hal îmanın kemâline aykırıdır.

 

"Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz!"

Yalnız ilim istemek sapkınlıktır. Yalnız amel istemek de sapkınlıktır. Lüzumunda, bilerek icrâ edilen ilim, bilmeden yapılan sâlih amelden şereflidir. İlim amelden, irâdeden evveldir.

Önce ALLAH'ı bilmek, sonra ALLAH'a ne vechiyle kulluk edileceğini bilmek. Bu hal ise ilimle olur. İlim ALLAH'ı bilmektir, denildi.

İhlas üzere ol. Az amel etsen de samîmiyetin kifâyet eder.

"Dindarın lâiklikten zoru olmaz. Lâikin de İslâm'dan korkusu kalmaz." (Prof. Dr. Hüseyin Atay)

Düne kadar cumhuriyeti, demokrasiyi, lâiklikliği Din-i İslam'a vurulan bir darbe gibi gösterenlerin ekserisi, bilge geçinen kişilerin İslâm'ı nakledişlerinde ve icraatlarında görülüyordu. Aldıkları tedrisat ve ilmin çok yönleri güzellikleri görmelerine engel idi. 21'inci asra yeni girdiğimiz şu günlerde bütün dünyada HZ. Allah'ın varlığını idrak eden kitlelerin çoğaldığını Din-i İslam en son gelen emr-i ilahiye hayranlık duyduklarını zevkle seyrediyoruz. Dünyadaki bu ilerlemeye engel olanlara ALLAH fırsat vermesin, amin!...

"ALLAH'a itaat eden kimseye âsî olanı gördün mü?!"

(Fudayl b. Iyâz -k.s.-)

"De ki: "Ey Ehl-i kitap, sizinle bizim aramızda anlamı eşit bir kelimeye geliniz. ALLAH'tan başkasına tapmayalım. Ona hiçbir şeyi eş tutmayalım ve ALLAH'ı bırakıp da kimimiz kimimizi ilahlaştırmasın. Eğer onlar yine yüz çevirirlerse, işte o zaman "bizim müslüman olduğumuza şâhitler olun" deyiniz."

(Al-i İmrân Suresi, 64)

 

Dâvut (aleyh's-selâm)'a Hazret-i ALLAH (c.c) şöyle vahyetti:

"Ey Dâvut, fâideli ilim öğren."

Dâvut (a.s.) sorar:

"--Yâ Rabbi, fâideli ilim nedir?"

"Benim cemâlimi, azemetimi, büyüklüğümü anlamaktır. Gücümün her şeye yeter olduğunu bilmektir. İşte bu anlayış ve bu bilgi seni bana yakın kılar. Çünkü ben cehâleti özür olarak kabul etmiyorum."

***

"Oğlum, içhuzuru ilmini öğren. Çünkü onun bereketisenin tahmîninden çok üstündür."

(Seyyit Ahmed er-Rufâî)

***

"Ben kâinâtı yarattım. Ey insan, sen onu düzene sokacaksın."

***

"Bir ilim insana fâide veriyorsa dindir. Vermiyorsa lâ-dindir."

(Prof. Dr. Hasan Elik)

***

"Kur'ân size kardeşlik için gönderildi. Eğer size düşmanlık getirdi ise sizi Kur'ân okumaktan men ediyorum" buyurdu Hazret-i Peygamber (s.a.v.).

Hazret-i Ömerü'l-Fâruk (r.a.) zamânında bir kişi namaz kıldırır iken yalnız Abese Suresi'ni okuyordu. Hazret-i Ömer (r.a.) buyurdu ki:

"--Sen bu sureden başka sure bilmiyor musun? Bu sureyi sana ömür boyu yasaklıyorum. Sen Hazret-i Resulullâh'a karşı gibisin."

***

Papazlar din adına inananların dünyâsını kararttı. Edison elektriği îcatla rahmet hazinesinin zuhur kaynağı, zuhur merci'i oldu.. insanların dünyâsını aydınlattı.

***

Dinle: Dünya ve ahireti karanlık, gazab-ı ilâhi olarak irfaniyetsiz iştigal eylediğin ilminle 'aydınlatıyorum' zannı ile karanlığa öyle gömdün ki, HZ. Allah'ın ila-yevmil-kıyame nur-u ilâhinin maddede zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetleri, karanlık ölçüne uyduramadın. Rahmet-i ilâhiyenin zuhur mercii kıldığı bahtiyarları, çarpık imanının zuhuruna uygun göremediğinden; HZ. ALLAH'ın rahmeti olarak göstermek bu yönlü ilminin dışında kaldığından, hikmetini bilemediğin İslâm'ın inancına ve aldığın tedrisata ters düştün!

Çarpık zihniyetinden olur ya, hayalinle EDİSON'u sokuşturduğun cehennemden çıkarır da cennette olmasına rıza göstermeye kalkışmanla, zatın gibi düşünen zümrelerde olmayan mananın iflasına sebep sen olur isen; cehennemden başka yeri bilmeyen malum toplumların kıyametinin kopmasına da sebep olursun!..

Şunu iyi bilesin ki: Rahmet-i ilâhîyenin kafirden zuhuru; gazabı ilâhinin mü'minden zuhuru görülmemiştir. Ve dahi düşünülemez de!..

***

Her ne kılmış ise adâlettir, Cenab-ı Kibriya;

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm! ...

***

Rahmet-i ilâhîyenin yani güzelliklerin zuhur mercii şahsiyetler ve beldeler istisnaidirler. Şahısda güzellik zuhuru İslam'dandır. Toplumlarda zuhuru ise rahmet-i ilâhiyenin çoğuludur.

Tabiattaki kânunlar âyettir. Tabiatla Kur'ân'ı ayırmak mümkün değildir.

O tâlibin sînesi levh-i hâfız iken levh-i mahfuz olur.

Ve onun aklı ruhundan haz ve feyiz alır.

Akıl evvelâ onun hocası iken sonunda talebesi olur.

Anladın mı? İlmi fizikten öteye yol bulamayıp, aklı din edinen, nakle işine geldiği gibi mana veren, korkunç zekaya sahip kılınmış! Anladığım kadarı ile yakınlarında zuhur eden çarpık maneviyatın ağırlığını taşıyamamış, maneviyatın kaza-zedesi, çok bilen kardeşim!. Aczini bilir, güç ve kudretin yalnız ve yalnız Allah'tan olduğunu idrakinle, benliğinden uzaklaşıp rahmet vesilelerine hürmette kusur etmeyerek merciine samimi müracaat edersen, beni kurtaran ALLAH seni de kurtarır inşaALLAH..

"İlâhî, beni mârifetine kavuşturdun. Sonra bana mârifet verip senin düşünceni kalbime koydun. Yalnız kendin için seçtin."

(İbrâhim Edhem -k.s.-)

***

Avâzeyi bu kubbeye Dâvut gibi sal;

Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş.

(Bâki)

***

"Ümmetim geçmiş zamâna göre değil, yaşayacağı zamâna göre hazırlansın."

(Hadîs-i Şerîf)

Bu hadîsi duyurmak 30 Ocak 1995 târihinde Mekke'de, sabah namazından sonra bu abd-i âcize vazîfe olarak verildi.

"Kim bana yer yüzü dolusu kadar hatâ ile gelse, fakat hiçbir şeyi şirk koşmamış bulunsa, ben de onu işlediği hatâ kadar mağfiretle karşılarım."

(Hadîs-i Kutsî)

***

 

 

Tevhîdin 4 Mertebesi:

1-Vâcibü'l-vucud vasfını sâdece ALLAHU TEALA'ya hasretmek. Ondan başkasının varlığını vâcib görmemek.

2-Arşın, göklerin, yeryüzünün ve orada bulunan diğer cevherlerin yaratılışını ALLAHU TEALA'ya hasretmek.

3-Göklerin, yer yüzünün ve bunların arasında bulunan her şeyin tasarrufâtını sâdece ona hasretmek. Her ne kadar tasarrufât sebeblerde müşâhade edilse de güç, kuvvet. tasarrufât ALLAH'ındır.

4-Ondan başkasını ibâdete layık görmemek.

***

"Onlar başka değil, sırf "Rabbımız ALLAH" dedikleri için, haksız yere yurtlarından çıkarılmış kimselerdir. Eğer ALLAH bir kısım insanları diğer bir kısım ile defetmeseydi, mutlak surette, içlerinde ALLAH'ın ismi bol bol anılan MANASTIRLAR, KİLİSELER, HAVRALAR VE MESCİDLER yıkılır giderdi. ALLAH kendisine yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz ALLAH güçlüdür, gâliptir."

(Hac Suresi, 40)

Bu âyet-i kerîmeyi düşünerek ve anlayarak okur isen, bilmem gene ALLAH'ın zikrinin yapıldığı ibâdethânelere hâlâ küfür gözü ile bakacak mısın? "Bütün insanlar kâfir, gavur, gayr-i müslim. Yalnız ben müslümanım" diye ALLAH'a inanan toplumların hayâtını karartmaya devam etmeye cüret edebilecek misin?

Hayâtım boyunca şâhidi olduğum şu gerçeği unutma: ALLAH'a acabâsız îman eden, Peygamber'in ALLAH'ın elçisi olduğunu bilen, arzda vazîfeli kılındığını müdrik, samîmi insanın dünyâsı da cennettir, âhireti de cennettir.

 

"İçlerinden, zulmedenler bir yana, Ehl-i Kitap'la ancak en güzel yoldan mücâdele edin ve deyin ki: Bize indirilene de, size indirilenede îman ettik. Bizim ALLAH ımız da sizin Allah'ınız da birdir ve biz O'na teslim olanlarız!.."(Ankebut Suresi, 46)

Kur'ân baştan aşağı sevgiyi anlatır. İnsan seviyorsa insandır. İnsanı tanımadan ALLAH tanınmaz.

"İrfan mektebi yüce insanların hakikatleri tahsil üniversitesidir."

Kalp ne zaman sevgi ile donanırsa o zaman ismi gönül olur. Sevgi olmazsa, gönül ne işe yarar? Gönül olmazsa sevgi nereye konur? Gönül sevginin durağıdır.

 

***

 

Biri birini sevmeyenin,

Kendi özün bilmeyenin,

Adem'e baş eğmeyenin,

İsmini "şeytan" okuduk.

 

***

"Mutasavvifîn halka Hakk'ın gözü ile bakar."

"Mü'minin firasetinden kaçının. Onlar ALLAH'ın nuru ile bakar."

(Hadîs-i Şerîf)

Tasavvuf aşk yolu, gönül yoludur. ALLAH insana âşık olur. Sonra kul ALLAH'a âşık olur.

Hüdâ'nın ulu dergâhı gönüldeki hoşgörü, mutasav-vifînin sermâyesidir.

"Sen ne kadar kulluk yaptırdınsa, o kadar kulluk yaptım.

Sen ne kadar mârifet verdinse, o kadar ârif olabildim.

Yâ Rab, sen ne kadar zikrettirdinse, o kadar zikrettim.

Sen ne kadar şükrettirdinse, o kadar şükrettim."

(Hadîs-i Şerîf)

***

 

Beşer, her ne kadar şahsına küllü zuhuratı ilâhiyeden nasib çıkarırsa da, bu hitaplar peygamber efendilerimize has ve hassulhas kullarının istisnâî yaratılışlarında özel zuhurat ve tecelliyattır. Cümle beşer sebebine tevessül ettikten sonra gene takdiri ilahi kadar yardım alır. ALLAH elçileri, elçi varisleri istisnâîdir. yaşantılarından örnek alınır amma aynen yaşamaya kalkışmak kulun aczi ile mütenasip olmayıp cehlindendir!..

Sakın Kimseye su-i zan etme. Hüsn-i zan eyle. Her yaratığın güzel bir tarafı vardır. Güzelliği gör onu bil, onunla bir ol. Hayâtı yaratıldığı gibi kabul et. Ağırlığa sabır, islâha gücün nisbetinde kimseyi kırmadan incitmeden samimi olan sâyi gayretini kullan ALLAH için yapılan icraatın karşılığını görürsün inşâALLAH!.

***

"Alınlar terlesin, derhal iner mevcut olan rahmet.

Nasıl mahrum kalır, "tevfîki hakettim" diyen millet?"

***

"Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur. Sizin ALLAH'tan başka evliyânız yoktur. Sonra da size yardım edilmez."

(Hud Suresi, 113)

Cenâb-ı Hak bâzan dilin ve delîlin göremediği işleri kılıç ve süngü ile görür.

Descartes (Dekart)'a soruyorlar:

"--Hangi kitabı inceliyorsunuz?" diye. Yerde yatan hayvan leşini gösteriyor:

"--Şimdi" diyor "bu kitabı inceliyorum!"

İnsan ruhânî olduğu kadar dünyâcı, dünyâcı olduğu kadar da ruhânî olacaktır.

Dünya hayatındaki tanzim edilen ilâhi vazifelerini ahirette lüzumlu olan azığını, dünyada iken umursamayan insan, iki cihanda da rahmet-i ilâhiyeden mahrumdur!..

***

Mehmet Akif merhum ne güzel manzum olarak ifade ediyor:

Kadermiş, öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru,

Belanı istedin, ALLAH da verdi, doğrusu bu.

Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun.

Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun.

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya.

Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden.

Yorulma, öyleya, Mevlâ ecr-i hasen iken.

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmil edince defterini,

Bütün o işleri Rabbım görür, vazifesidir;

Yükün hafifledi, sen şimdi doğru kahveye gir.

Çoluk çocuk sürünürmüş, sonunda aç kalarak,

Hüda vekil-i umurun değil mi? keyfine bak!

Onun hazine-i in'amı kendi veznendir.

Havale et ne kadar masrafın olursa verir!

Silahı kullanan ALLAH, hududu bekleyen o,

Levazımın bitivermiş değil mi? ekliyen o!

Çekip kumandan altına ordu ordu melek,

Senin hesabına küffarı hak ile yeksan edecek.

 

Başın sıkıldımı kafi senin o nazlı sesin,

Yetiş! de, kendisi gelsin, ya Hızır'ı göndersin!

Evinde hastalanan var ise, borcudur bakacak:

Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki her şeyin ALLAH, yanaşman ırgatın O:

Çoluk çocuk ona ait: Lalan, bacın, dadın O.

Vekil-harcın o, kahyan, müdir-i veznen O,

Alış seninse de mesul olan verişten O.

Denizde cenk olacakmış, gemin o, kaptanın O.

Ya ordu lazım imiş, askerin kumandanın O.

Köyün yasakcısı, şehrin de baş muhassılı O.

Tabib-i aile, eczacı, hasılı hepsi O.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir. Ne saygısızlık bu?

Hüda'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hüda;

Utanmadan da tevekkül diyor, bu cürete ha?!...

(Mehmet Akif Ersoy)

***

"Onların mallarından sadaka al ki, bununla onları temizleyesin, onları arıtıp yüceltesin. Ve onlara duâ et. Çünkü senin duân onlar için sükunettir. ALLAH iyi işiten, bilendir."

(Tevbe Suresi, 103)

Tefekkürden nasip almaya kâbiliyeti yetersiz âdem arza inen âyetlerden duygulanıp, istifâde edemeyeceği gibi, ister istemez sermâyesi enâniyetten öte gitmeyecek ve "ilim budur" zannı ile tasavvuf ve tariki müstakim hakîkatler elbet onu rencîde edecektir.. Hazret-i Kur'ân'ı çarpık zannına göre yorumlayacak!.

Ehl-i hakikatı, ehl-i mârifeti bu türlü yorumcuların görüşlerinden Rabbım korusun, amin.

 

***

 

Ne dilersen Hak'tan dile.

Kılavuzla gir bu yola.

Bülbül âşık olmuş güle,

Öter ALLAH, deyu deyu.

 

***

 

Miskin Yunus var yârına.

Koma bu günü yârına.

Yarın Hakk'ın divânına,

Varam ALLAH, deyu deyu.

 

***

 

"Eyyub'a gelince, o Rabbına, "başıma bu dert geldi, sen merhametlilerin en merhametlisisin" diye niyaz etmişti. Bunun üzerine biz tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hâtıra olmak üzre, onun duâsını kabul ettik. Kendisinde dert ve sıkıntı olarak ne varsa giderdik. Ona âile efrâdını ve ayrıca bunlarla birlikte bir mislini daha verdik."

(Enbiyâ Suresi, 83-84)

Sayfa Başına Dön 


 

 

ALLAH TEALA'NIN SIFATLARI

 

 

 

 

1-Zâtî Sıfatları

Vücud:Var olmasıdır.

Kıdem:Evveli olmamaktır.

Bekâ :Sonu olmamaktır.

Vahdâniyet :Tek olmasıdır.

Muhâlefetün lil-havâdis :Yarattıklarından hiçbir şeye

benzememesidir.

Kıyâm bi-nefsihî :Mekâna ihtiyâcı yoktur.

 

Zâtî sıfatına mekan göstermek küfürdür. ALLAH mekandan münezzehtir.

 

2-Sübûtî Sıfatları

Hayât : Diri olmasıdır. Diriliği ebedî ve ezelîdir.

Hiçbir kaynağa muhtaç değildir.

İlim : Her şeyi bilmesidir. Yegâne âlim O'dur.

İlmin her dalı O'nun yedindedir.

Semi :Her şeyi işitmesidir. İşitmesinde de sınır

yoktur.

Basar :Her şeyi görmesidir. Cümle

yaratılmışların görgü ufku vardır. O'nun

görüşünde ufuk yoktur.

İrâde:İstediğini dilemesidir. Hiçbir yarattığına

karşı sorumlu değildir.

Kudret :Her şeye gücü yetendir. Alemde görülen

güç ALLAH'ın takdîri kadardır.

Kelâm :Söylemesidir. Her zerrenin anlayacağı

lisânı konuşur.

Tekvîn:Her şeyi yaratan odur. Başka yaratıcı ara

mak şirktir.

Fiilî sıfatı ile her yerde mevcuttur.

ALLAH'ın sübutî sıfatlarından yaratılışın nedeni ve sırrı olan Benî Adem'e cümle mahlukâta verilenin fevkinde lütufda bulunulmuştur.

Her görüşün ufku vardır, hudutludur. ALLAH'ın görüşünün ve bilişinin hududu ve ufku yoktur.

ALLAH'ın sübutî sıfatlarından Benî Adem'e bahşedilen bir zerreden başka nedir?

ALLAH'ın fiilî sıfatları: Yaşatan, öldüren, tekrar dirilten, rızıklandıran...

Cümle âlem Hazret-i ALLAH'ın ilim ve irâdesinin, yâni bilerek dilemesinin zuhurudur; bi-zâtihî değil, izâfîdir, mecâzîdir.

Yaratılmış zerreye veyâ kürreye, efdal-i mahluk, şerefli mahluk olan Benî Adem'de de zuhuru bariz görülen sübutî ve gerekse filiî sıfatlarının tenezzülen zuhuruna "ALLAH" diyemezsin. Şirk olur. Çünkü değildir. Ehl-i hakîkat mutasavvifîn lütfedildiği kadar zâtî sıfatlarının zevki ile yaşar. Aşk-ı ilâhî budur. Gerçek şehadet istisnai zuhuratla Yaratanına hayranlıkla başlar. Bu yönlü hayranlıklar kalıcıdır. Zamanla ilâhi aşka dönüşür.

Dikkat!. HZ. Allah'ın sıfatlarını âciz beşere mâletmeyesin. Şirkin en büyüğünün bataklığına düşersin. Özet olarak bilesinki: ALLAH kul olmaz, kul ALLAH olmaz. Aksini söyleyenleri dinlemediğin gibi yakınında dahi bulunmayasın!..

Sahte mürşitlerin gizlemeye güçleri işte buna yetmez: Onlar enâniyet, uluhiyet, iddiâlarını gizlemeye çalışsalar da mü'min kullardan gizleyemezler..

 

"Siz mü'minin firâsetinden kaçının. Onlar ALLAH'ın nuru ile bakar" hitâbını iyi anla.

  Sayfa Başına Dön


 

 

PEYGAMBER EFENDİLERİMİZİN SIFATLARI

 

 

 

 

Sıddık : Doğru olmalarıdır.

Emânet : Emniyetli, güvenilir olmalarıdır.

Tebliğ : ALLAH'tan aldıkları emirleri kullara duyurmalarıdır.

Fetânet : İnsanların en zekîsi olmalarıdır.

İsmet : Kusursuz, günahsız olmalarıdır. Hazret-i

 

ALLAH elçilerini özel yaratmıştır.

Mürşitlik iddia eden ve bu sıfatlardan tamamı ile mahrum nefisler sahtedirler. 'Peygamberimin verasetini taşıyorum' iddiasında bulunan kişinin lafına değil icraatına bakılır.

"Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz."

ALLAH'ın gerçek elçilerinin birini, birinden ayrı göremeyiz. Cümlesi İslâm'ı tebliğ için gönderilen, nur-u Muhammedî'nin zuhur hazîneleridir. Kendileri İslâm'dır. Tâbi olanlar da müslümandır!.

"ALLAH'tan başka ilah yoktur" diyen müslümandır. "Başka din yoktur" hitâbı cümle ALLAH kullarına mahsustur. Tevhidin ilk basamağı olan kelime-i tevhittir.

 


 

 

 

 

Kur'ân âyetlerinin ihtivâ ettiği anlam:

1000 emir âyetleri,

1000 nehiy âyetleri

1000 tebşir âyetleri,

1000 inzal âyetleri,

1000 kısas ve haber âyetleri,

1000 emsal ve ibret âyetleri,

500 helal ve haram âyetleri,

100 duâ ve tesbih âyetleri,

66 nâsih ve mensuh âyetlerini ihtiva eder.

Cem'an 6666 âyettir.

Suhuflar cem'an 100 sahife olup:

10 sahife Adem (aleyhi's-selâm)'a,

50 sahife Şit (aleyhi's-selâm)'a,

30 sahife İdris (aleyhi's-selâm)'a,

10 sahife İbrahim (aleyhi's-selâm)'a verilmiştir.

Kitapların ve sahîfelerin cümlesine îman îmanın şartlarındandır.

 


 

 

 

 

 

 

Şu gerçeği iyi bilesin ki!..

Yapmakta olduğun emr-i ilahiye uyumlu,

ibadet ve taatlar.

Hazret-i Allah'a olan inancın kadar Dünyadaki samimiyyetinin

ind-i ilahiyeden bahşedilen

rahmet ağacının mana meyveleridir!..

Zuhur mercii ise!

Peygamberimiz Efendilerimiz ve varisleri

Ademlikten kemalata erdirilmiş,

rahmet-i ilahiyeye vesile

Hazreti İnsan 'dır!..

Allahtan başka ilah yoktur

illa Allah vardır!..

 

H. Galip Hasan Kuşçuoğlu

Sayfa Başına Dön

 


 

 

 

 

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

ŞEYH SA'Dİ ŞİRAZİ'DEN SEÇMELER

 


 

 

1- RUBAİLERİNDEN SEÇMELER

 

 

 

 

Yalvarışları dinleyen tek Tanrı, zorluklara yetişen âcizler sığınağı! Hiçbir kapalı iş sana gizli değildir. Sen gizli, kapalı her şeyi bilicisin. Saymaya güç yetiremediğim göklerin ve yerlerin yaratıcısı sensin. Sana nasıl şükredeyim? Seni nasıl öveyim? Her hâlin koruyucusu sensin. Ey yalvarışları kabul eden Tanrım! Sâdi'nin duâlarını makbul kıl!

Gel ey sevgili! Aşıklar kapında kul olmuşlardır. Hırçınlığına aldırmazlar. Yaptığın cevir ve cefâlarda mâzursun. Fakat özrünün kabul edilmemesine meydan vermeden, kıyâmet kopmadan gel.

İbâdetle kendini bir deri kemiğe döndürüp de bu hâlin iyi bir kulluk eseri olduğuna inandınsa çirkin bir iştir bu. Sevgiliyi arayan gerçek âşık ok temreninin üstünde bile yürüse, yine dostun minnet ve sevgisini gönlünde taşır.

Gönül bir kimseye verilebilirse, sana vereyim, ey sevgili. Çünkü güzel huy, hoş koku, sevimli yüz, sendedir. Aşkına dayanamadığım biri varsa o da sensin. Benim bütün varlığım ancak senin varlığındandır.

Şu kötü hâlim dostun gözüne iyi göründükten sonra, düşman dilerse cefâlarla derimi yüzsün. İnsafsız düşmanı gönderen madem ki, odur, bu düşmanı dost edinmezsem döneklerden olayım!

Geceler geçer de, gözümü kapayamam, bütün halk uykuda, ben seni düşünmekle mestim. Kendi elinle kanımı döksen bile niyaz eteğini elimden bırakamam.

Yanında bulunduğum geceler benim için gündüzdür. Seninle geçen her günüm nevruzdur. Emret, mum sönsün, ay batsın. Benim gündüzüm seni yanımda gördüğüm gecedir.

Varlığından bir kıl ucu kaldıkça, sendeki puta tapma düşüncesi de devam edecektir.

"Şüphe putunu kırdım da kurtuldum" diyorsun. Fakat bu sefer de seni şüpheden kurtaran put yaşayacaktır.

İsâbetli tedbîri hoş gönülde arayacaksın. Sağlık ve esenliğin ilk sermâyesi de yeter derecede bir varlıktır. Çolak kol kuvvetli kılıç sallayamaz. Kırık gönülden doğru tedbir beklenemez.

Gözlerini herkesin yüzüne dikenler, nazar ehli katında çerçöp gibidirler.

Kadı şeriat fetvâsını iki şâhitle verir. Halbuki, aşk mezhebinde bir şâhit kâfidir.

Tanrı erleri ne cennet, ne de renk ve koku isterler. Hattâ hoş çehre, güzel huy da istemezler. Onların eşsiz bir sevgilileri vardır ki, dünyâ ve âhirette ancak onu isterler.

Sana karşı sabırlı olduğumu, yâhut sevgi ve hasretine katlandığımı söylersem inanma. Fakat sabır ve tahammül etmiyeyim de, ne yapayım? Aşıklar için kanaat ve tevekkül zaruridir.

Câhil her yerde, herkesle çıngar çıkarır. Suda boğulanlar gibi, gördüğü her şeye sarılır. Rezillerle yoldaş olma. Çünkü tencere ile düşüp kalkana kara bulaşır.

Ne te'siri olur? Aşka yabancı olana musiki haramdır. Çünkü ateş yanmayan yerden duman çıkmaz.

Gönlümüzü eğleyen sevgiliye: "Çirkindir" diyorlar. "Bırak onu. Daha ne kadar kapılacaksın?" O senin gözünde güzel olmayabilir. Fakat yalnız benim sevgilim olur ya. Gönül ehlinin gözü ile bakarsan sen de âşık olursun.

Mecnun, Leylâ'nın aşkına tahammül etmese idi, gerçek âşık olduğunu iddiâ edemezdi. Aşk mezhebinde can gezdirenler, bunun içindir ki, dünyâya yersiz iltifat etmezler.

Bir gecelik senin olsam, gül bahçende bir dikenin olsam, ne olur?! Cihan aslanları dergâhının tilkileridir; ben kapıcının iti olsam, ne çıkar?!.

Davul sesi aslanların bile yüreğini hoplatır. Değerli canını pişmanlıkla telef etme. Düşmanlıkta başa çıkamıyacağın kimselerle iyi geçin. Kıramayacağın eli öp de, başına koy.

Hoşuna giden komşunun evi de, köyü de cennet gibi görünür. Yüzünü görmek istemediğin komşunun yanında ise cennet cehennem olur.

Kendimi "aslan yatağında" bilirdim. Düşman karşıma çıkınca tilkiye döndüm. "Ayrılık gününde belki sabredebilirim" diyordum. Fakat iş başa düşünce buna güç yetiremedim.

Kalkıp, gideyim. Artık bundan fazla bir tedbirim kalmadı. O, isterse dâimâ bana ok veya kılıç vursun. Ola ki, bir kerrecik yenini tutmama müsâde eder. Bunu da yapmazsa, bâri gideyim kapının eşiğinde öleyim.

Sizlerle bizler birbirimizle akrabayız. Aramızdaki perdeyi yırtmaktan daha iyi bir şey olamaz. Ey hoca! Sen beni ayıplama, ben de sana dil uzatmayayım ki, birbirimizden beteriz.

Diri gönüllü, irfanlı erlerle düşüp kalkmaya bak, birtakım bayağıların tedbirlerine uyup da Hakk'ı kendine düşman etme. Süleyman mülkünden nasip almak istiyorsan bir karıncanın bile gönlünü incitme.

Ben sevgilimin kapısının toprağını kirpiklerimle süpüreceğim. Ey rakip, söylemek istediğin şeyleri bana anlatma. Sineğin ayağı bala sımsıkı yapışınca, ne kadar kovsan yerinden ayrılamaz.

Yarın amel defterinin kara yazısına baktığın zaman, şaşkınlıkla elini ağzına çok götüreceksin. Dînini dünyâya satmışlardan habersizsin. Yusuf'u on dirhem akçaya satıyorsun. Ne eşeksin!

Gönül murâdını zamâneden ararsan, kendini boş yere gamlarla kocaltırsın. Diyelim ki, düşmanlar elinden dostlara şikâyette bulunuyorsun. Fakat dost cefâ ederse ne tedbir alırsın?

 Sayfa Başına Dön


 

 

2-GAZELLERİNDEN SEÇMELER

 

Ey sevgili, gitme! Gönül senin aşkında. Kabul edersen can da sana fedâdır. Ariflerin kavgası, âşıkların niyâzı cennet taâmından değil, sana kavuşma şevkindendir. Bize taç giydirsen de, maksadımız senin kabulün. Kılıç vursan da dileğimiz senin rızânı kazanmaktır. İster kulunu okşa, ister zincire vur, ister mükafatlandır, ister cezâ ver... hüküm senin hükmündür.

İster düşman kemendinde, ister aslan ağzında olsun, sana âşinâ olanın ömrü saâdet içinde geçer. Her nerede bir uyanık kalpli varsa senin toprağında, hangi tarafta gamlı bir el varsa senin duâna açılmış. Zincirine bağlı esirin yalnız ben değilim. Her yerde gönlü kırıklar sana vurgun, bir cemaat, dünyâ nîmetleri havasını çalar, bir zümre âhiret havasında; bizim sevdâmız da ancak sana kavuşmak. Kendinden geçmiş canların gıdâsı senin iltifâtın, uyanık kalplilerin canlarının rahatı senin teveccühündür. Biz günahkârlarız, sen rahmet deryâsısın; işlenen suçlar senin ihsan ve affının ümidiyledir. Günahımız hesâba sığmassa da, senin sonsuz fazîlet ve rahmetinin var olduğu bir yerde ne değeri olabilir? Hiç kimseye ebedî bir ömür ve sonsuz bir hayat yoktur. Sen ebedî bir pâdişahsın. Devamlı devlet senin varlığındır. Her nerede padişahlık, ululuk ve başbuğluk varsa, senin yüce kapının eşiğinde biter. Sâdi senin medh ve senânı şerh edemez. Seni öğmek hususunda susmak da sana karşı haddini bilmektir.

Hasretine daha ne kadar katlanayım? Tek bir yaprağım yok. Sabretmeye tahammülüm, beklemeye kudretim yok. Korkarım ki, yalnızlık hâlimi rüsvaylığa götürür. Zâten korkum kimsesizliktendir. Yoksa rüsvaylığa değil. Ayaklarını öpmek istiyorum, zîrâ alçak gönüllüyüm. Gülüne vurgunum, beni vuslat bağına götür ki, kargalar gibi öteyim. Çünkü bülbül nefesli değilim. Sevgilinin güzel çehresi gözümde canlanınca kendini beğenmişlik etmem. Kendi aklıyla yürüyenlerden de değilim.

Harap olmuşum, ama devrin kahrını çekiyorum. Tâkatim yoksa da, cevrinin yükünü taşıyorum. Gönlün benden usandı, başkalarına yöneldi. Ya ben kimi arayayım? Senin gibi hercâîliğim yok ki.. Gamınla mum gibi tutuşup yanan, dili ateşli Sâdi'yim. Bütün bu ateşli dilimle berâber senden şikâyetciliğim de yok.

Bende şu var ki, güzelliğe karşı sabrım yok. Riyâkarlık etmem. Kendimde olmayanı göstermek istemem. Ey düzgün görüşlü ve düşünceli insan, sende buna kuvvet varsa bende imkan yok.

Kardeşim, sende gizli gönül derdi yoksa, dervişin sana aşktan bahsetmemesi daha iyidir.

Kudret kalemine hayran kaldığım o sanatkârın eserine hiçbir mahluk bilmiyorum ki, hayran olmasın. Ey Sâdi! Değerli ömür sona erdi. Fakat senin aşk hikâyelerinin ardı arkası gelmedi.

Düşünce kapısını kapadım. Hayal kalemini kırdım. Çünkü sen târif ve tasvîre sığmayacak derecede güzelsin.

Sâdi, bu işin çâresi sebat, hoş geçinme ve tahammüldür. Mâdem ki, sana muhtâcım, ağır yüklerini omuzumda taşıyacağım.

Sabah uykusundan sevgiliye mutlu tâlih diledim. Ey dünyâ ve âhiret gamı! artık gönülden savuş. Burası ağırlık anbarı mı, yoksa dostun seyran yeri mi? Bundan böyle yabancılarla sohbeti kökünden keseyim. Gönül bağında sevgi fidanından başka bitki yetiştirmeyeyim. Yanına gelip gittiğini şaşkınlıkla anlayamadım. Bilmem ki, o gelen dost mu idi, yoksa hayâlî mi?

Duygum kalmadı. Akıl gitti. Dilim bağlandı. Bahtiyar, dostun kemâlinde mahvolan kimsedir. Sâdi, arada perde yoktur. Sen aynanı temiz tut. Paslı bir ayna yarin cemâlini nasıl aksettirebilir?

Gönlümün gözünde sabır olsaydı, aşktan başka bir ağırlık taşımazdım. Geride kalan ömrüm ne olacak? Bilmiyorum. Yazık ki, geçen günler havaya gitti.

Mecnun, aşk yolunda bugünde aynı halde ise, İSLAM, Leylâ'nın dînidir. Üst tarafı sapkınlıktır!..

Şirin'in ıztırâbı varsa, bundan Ferhad'a ne? Fakat Ferhat rüsvaylığa uğrarsa Şirin'in tahammülü yoktur.

Ey hânende, dikkat et! Gazeli böyle oku.. Tuttuğun bu yol bir yere varacak.

Ey su kıyısından gelip geçen dâvâcı, bizim gibi batmak tehlikesinde olanların neler çektiğini bilmezsin.

Bu kapıdan nereye ayrılalım? Gönül ehli erenler derneğinden ayak çekemiyorum, amma başımı da kaldıramıyorum. Çünkü orası utanç yeridir.

ALLAH'ı zikretmekten başka her ne yaparsan, ömrü boşuna harcarsın. Aşk sırrından başka ne söylersen, dedikodudan ibârettir. Bizim hiç kimse ile başka bir işimiz kalmadı. Sensiz alıp sattığımız her şey de, verdiğimiz söz de çürüktür.

Senin her cefândan bir vefâ kokusu tüter. Her görüşünde bin bir okşayış var.

Sâdi, gönül aynanı yabancı nakışlardan temizle. Hakk'a yol göstermeyen bir ilim, sapkınlıktan başka nedir?

Sevgilim, cennet, uygun gönüllü dostların derneğidir. Uygunsuz dostların meclisi ise cehennemdir.

Anla ki, şu fâni hayâtın tadı ve nîmeti ancak bir sevgili ile baş başa geçirdiğin demlerdir.

Her kulağı, gözü, ağzı olan adam değildir. Nice şeytanlar var ki, Ademoğlu kılığında görünür. Er, gerçek adam kendisinde ahlak güzelliği olandır. Yüz güzelliği ile başka süsler âlemdeki fâni nakışlara benzer.

Hayatta uysal ve kafa dengi bir dosttan başka hiçbir şeye hasret ve kıskançlık çekmedim. Güzelliğe karşı gözünü kapayan duygusuza öğüt verme. Onda cehâlet pek sağlam yerleşmiştir.

İnsan cihanda herkesle fikir birliği edemez. Herkesin birleştiği bir nokta varsa, o da gerçek bir dost ile birlikte yaşamak arzusudur. Yarasından henüz tâze kan sızan bir gönül ehli sevgilinin yüzünü görünce, bu temâşa ona merhem gibi gelir.

Dünyâ hoş, mal değerli, can tatlıdır. Fakat gerçek dost hepsinden üstündür.

Cimri mal sevdâsı ile bütün yıl sıkıntıda.. Sâdi, dost yüzünden bütün gün sevinç içindedir.

Bugün anlaşıldı ki, sen Tanrı'nın sevgilisisin. Çünkü can âleminden bütün gönüller sana aktı. Aşıklarında nasıl sabır ve rahat olabilir? Sana candan sabredebilen kimseyi aslâ işitmedim. Hasretinden dağlara düştüm. Kirpiklerim o kadar yaş döktü ki, taşları aşındırdı.

Nazarında tan yeli özür dilemedikçe, güz rüzgarının çimenlerde yaptığı cefâlar böyle sürüp gidecek mi?

Gül tekrar dönüşünün müjdesini çimene yaydı diye Sabâ Sultânı ağzını Mısır altınlarıyle doldurdu. Dağ eteğinden tâ şehir kapısına kadar yeşillikten bir sergi döşedi ve üstüne lâleler saçtı.

Yeryüzü hırka giyinsin ki, Sâdi de ağarmış başını gül yüzüne kavuşmak devletiyle tâzelendirsin.

Cefâsı bol olan güzellerin safâsı da vardır. İnsanlara dert yollarlar, ama devâsını da verirler.

Bizim gibi gam çekmemiş olanlar ne bilirler? Ben senin neşeni gördükten sonra gecem nasıl geçer?

Bütün ömrümce aşk ve muhâbbette olsam yeridir. Çünkü senin hicrânın gibi hiçbir yük taşımadım!..

Ezâ çekmiş Yâkub'un yürek acısını benden sor.

 Bağrı yanıkların gamını yanık gönüllüler bilir. Divâneye öğüt versen de dinlemez. Ona söz anlattıkça zincirlerini koparmak ister!.

Biz sensiz kalbimizde sabır kuvveti bulamıyoruz. Alevli ateş içinde kim dayanabilir? Ciğerim yandıkca gözüm ağlar. Bu göz yaşları ateşimi söndüren bir su değildir. Hayâlinin sultânı benim gibi bir zavallının sabrına hücum etmedikce bir gece bile rahat kalmaz..

Ayrılık zehrini tatmayanların ağzına vuslat şekeri tatlı gelmez. Murat eteğini bir daha yakalıyabilseydim, canım sağ oldukça onu hiç kimse elimden koparamazdı!.

Ne yazık! Korkarım ki, bu dert beni götürecek.

Çünkü kalbimde halâ gül yüzünün hasreti yaşıyor. Ardı sıra gözlerimin seli boşansaydı, Fars'tan Horasan'a gemiyle haberci gidebilirdi. Feryâdıma, hicranımın şerhini yazsam, okuyanların kalbinden feryat kopar.

Bilmem ki, o şûh kaşın nasıl bir mihraptır? Zındık bile görse hemen namaza kalkar.

 Ayağını toprağa basacağına, Sâdi'nin gözlerine bas. Senin gibi sevgilisi olan elbette kendini naza çeker.

Bütün ömrünü bir gülün sevdâsına bağlayan, bülbülün niçin divâne olduğunu bilir. Sâdinin içindeki yaranın sızısını hiç kimse anlayamaz; derdini ancak acısı olanlara söyle.

Bir gönül aşk ateşi ile yanarsa şaşılmaz. Orası öyle bir şamdandır ki, içinde polat bile ateşlenir.

Senden bana bir vuslat müjdesi getiren olsaydı, bundan böyle bir daha yüzümü halka göstermez kapımı âleme kapatırdım.

Bir kerre kulağını Sâdi'ye aç da, istekle dinle. Çünkü aşk ateşini gönül okşayıcı sözler yaratır.

Sitemlere katlanmaktan başka çâremiz yok. Sineğin tatlı canı teninde kaldıkça helvacının çevresinde dolaşır.

Elim canıma yetmiyor ki, onu yoluna saçayım. Gönül kime verilir ki, senden geri alayım?. Aşkını şerh edecek kuvvet kalemin dilinde yok. Umut kapısının çevresinde dönüp dolaşayım.

Aziz ayağının toprağı hakkı için, andımı bozmadım. Sen benden ayrıldın. Ama ben bir başkasına bağlanmadım.

Sensiz kaldım da, nasıl kıyâmet kopmadı, namaza durdum? Ama dalgınlıktan farkına varmadım, bilmem, senin hayâline nasıl el bağladım? Dalgın namaz şeriat yönünden câiz değil. Ama benim namazımı zâten kim kabul eder?

Sâdi, sen varken varlık davâsında olanlardan değildir.

Sâki, bir kadeh getir, çünkü zâhitliğe tövbe ettim. Sazcı bir hava çal, artık hırkadan utanç duyuyorum. Yokluk selini varlığımın başına akıt; çünkü varlık toprağından gönlümde tozlar var. Mahmurum ama ayaklarımı sağlam basıyorum.

Zannetme ki, bu kapıdan rüsvaylıkla ayrılırım. Gönlüm burada. Onu ver ki, selâmetle gideyim.

Buraya ayak basmadan önce başımdan vaz geçtiğimi söyledim. Riyâ ile gelmedim ki, kovularak döneyim. Eski âşıklardanım. Tatlı canımı bağışlarım. Yeni bir mürit değilim ki, angaryadan kaçınayım. Senden kulağıma:

"--Ey Sâdi, öl!" diye bir ses gelse, mezar kıyısına kadar sevine sevine giderim. Ölüm kapısında seninle birlikte haşrolacağımı bilsem, mezardan raks ede ede fırlar, kıyâmete kadar koşarım.

Sâdi feryatlarla yolunda yere kapanmış diyor ki: Önce sen beğendin de gönlümü aldın, yoksa ben sana kapılmadım.

Kalbime âşinâ bir kimse göremiyorum ki, derman göremeyince dert ile hoş geçiniyorum. Merhem bulamayınca yaraya katlanıyorum.

Ne bahtiyar, ne hoştur o gönül ki, aşka yabancıdır? Ben ona âşinâ olduktan sonra, mesut bir gönül yüzü göremedim.

Çok ağlamaktan göz yaşlarım utancımı kaçırdı. Feryatların netîcesinden de göz yaşından başka bir şey göremiyorum.

Sâdi gönüllere aşkından bahsetmekte geç kaldı. Bu put kendisine taptıkca ne acayipleşiyor. Bütün dünyâ yaslarının bağı gönlümde idi. Senin tuzağına tutulunca hepsinden kurtuldum.

Sensiz kalan zavallı ben temâşâdan ne anlıyayım? Bağ arzusu, sahra sevdâsı güdersem kâfir olayım.

Ne bülbüllerin sesine kapılmış, ne kırmızı güllerle, lâlelerin aşkına tutulmuşum? Ayağını bastığın yerlere başımı koymak isterim. Mescide gitsem mihrâbım senin kaşların, ateş-gede de olsam putum senin zülfündür.

Canım senin vuslatının sevdâsıyle yandı. Benim gibi bir küstaha bak ki, ne sevdâlar güdüyorum? Şu miskin aklı hangi düşünce ile zaptedeyim? Şu deli gönlü hangi tedbirle susturayım? Biraz bana meylet ki, gözlerimi her şeyden kapadım. Elimi tut ki, her iki cihandan el çektim.

Seninle geçen bir an, bana sekiz cennetten daha hoştur.

Beni "Sâdi'm!" diye çağır ki, mânen seninim. Her ne kadar surette Adem ve Havvâ soyundan isem de...

Tanrım, sana ne kulluk ettim ki, bu mükâfâtı buluyorum? Sana yarar ne iş gördüm ki, bu mertebeye erişiyorum?

Yâ Rabbi, benim gibi gaflet uykusuna dalmış bir zavallıyı uyandıran sensin. Bahtımı bu kadar uyanık gören de benim.

Araya halvet girdikten sonra ne ışık, ne saray istiyorum. Cennete minnetim yok. Çünkü sevgilinin cemâlini seyrediyorum.

Ben şimdi hangi lâleyi koklayayım? Dimağım amber kokuları ile dolu. Niçin reyhan demetleri bağlıyayım? Cihanı gül bahçesi gibi görüyorum.

Feleklerden bir nâra sesi geliyor. "Bu ne acâyip iştir ki," diyor, "Sâdi'yi dost yüzünden bahtiyar görüyorum!"

Diyar diyar gezdim, hep boş yere. Aşk define keskin nazarlarımın oku değdikçe düşman şehirde rüsvaylıkla beni defe koymuş çalıyor.

Diyorsun ki: "Ya gamımla otur, yâhut can sevdâsından vazgeç!.." Ey can, senin fermânını tutanlardanım. Hem oturayım, hem de canımdan vaz geçeyim Eğer cennet sensiz olacaksa, bu kubbede oturmayayım. Cehennemde berâber olacaksak, cennete girmeye vesîle rahmet gereksiz bana.

Sâdi seni andıkça kabına sığmıyorsa, biricik dostun olduğu içindir. Yoksa, yabancılarla kaynaşamaz.

Ah! Senden uzakta öyle yanıp tutuşmadayım ki, bir kıvılcımım cihanı ateşler. Yanıyorum, yanıyorum.. Ama "ben falanın aşkından yanıyorum" demeye bile cesâretim yok. Merhamet et ki, artık bittim. Şefkat göster, artık canımdan geçiyorum.

Dostlar hep yanında. Onlar naz ve nîmet içinde. Zavallı günahkar ben... İşte buna yanıyorum.

"Ey Sâdi, inleme!" derler bana öyle. Ama ses çıkarmasam içimden yandığımı kim bilecek?

***

Gel, gel ki,

Sensiz aşkının gamıyla pek şaşkın bir haldeyim.

Gel gör ki, şimdi sensiz ne kadar hastayım?

Haber gönderdim ve dedim ki:

"--Gel, beni hoş tut."

Bana cevap şu oldu:

"--Ben sensiz hoşum."

***

Ey heves rüzgarına kapılmış gafil! Senin aklın, fikrin ya sarayda, ya şarapta. Nefsinin arzusu dışında bir adım at. Tanrı'yı hiç hayâle getirmedin ki!...

 

Doğruluk caddesinden yolunu saptırmak insanı gaflet çölüne düşürür. Felek verdiğini bir defâ elinden alırsa, bir daha insafa gelip de geri vermez.

Ey peri yavrusu! Put sevdâsında dolaşıp da, nefis şeytanının zahmetlerine katlanma. Bu alçaklar dostu zamânenin, o müstesnâ canı senden nasıl alacağını göreceksin.

Sen şimdi kaygısızsın. Ne bilirsin ki, bana da hazırlanmış bir hayat yoktur. Hürriyet mülkünü fethetmek mümkün değilse, zindana atılmış hislerini de mi açamazsın?

Erkeklik dâvâsı güder, kadınlık gösterirsin. Hünsâ gibi hem erkek hem kadın olma.

Ey Sâdi, bu yolculuktan daha ne kadar dem vuracaksın? Kâfile önden gitmedimi? Kadeh gibi ne zamana kadar çın çın edeceksin?

Bu gülüşler ancak sâde oyuncakların yüzünde olur.

Ey aşkının velvelesi her tarafı tutmuş olan sevgili! Senin o ay yüzün gönlümüzden riyâ bulutlarını dağıttı. Merhamet etde, bir kıl ucu kadar iltifat göster. Çünkü onun her saçının telinde bir "âh!" gizlidir. Gözlerimin susuzluğunu bir türlü gideremiyorum. Ey hasretiyle her âşığını bir köşede inleten dilber! Ey safâsıyle her kalbi bir kenarda avâre bırakan sevgili! Biz candan âşıklarız. Bize her an bir destanla, her gün bir cilve ile gelmekten çekinmiyorsun.

Rüzgar senin güzelliğinden bahçelere bir koku götürdükçe, hazânın eli reyhanlar derneğini dağıtamaz. Latif tenin gibi bir gümüş mâden ocaklarında bulunmaz. Zaptettiğin

 

güzellik meydanında Sâdi, çomağına takılmış bir toptan başka nedir?

Ey sevgilimin kapusundan geçen rüzgâr! Sanırım ki, cennet bahçesinden esiyorsun.

Sevdâ ile kendinden geçmiş olanların her an divane gibi kırlarda dolaşması sebepsiz değildir.

Bâri gözlerin bir kerrecik olsun o sevgilinin yanak-larına ilişirse, benim gibi başı dönmüş bir halde her tarafı dolaş: Yârin eteğini elimden ayıramam. Bırak beni sevgilim! Varsın adım kötülükle dillere destan olsun.

Ey can! Seni zikretmekten başka hatırımdan bir şey geçmez. Çünkü sen bana toptan rahmetinin kümeleştiği cennet hayâlisin.

Gamlı tabiatına karşı gönül ne yapsın? Elinden bir şey gelmez. Her mevsimin şartları gemi yürütmeye elverişli değildir.

Çok gelip geçtin. Ama bizim tarafımıza bir göz atmadın. Bir gün geçmedi ki, hatırdan geçmeyesin. Kemendini kime attın da avlayamadın? Kılıcını kime çektin de öldüremedin? Sâdi'nin gönlüne işlediğin o nakışları kazâ seli zamânenin defterinden silemiyecektir.

Suçumuz nedir ki, bizimle artık konuşmaz oldun? Halbuki senin gibi bir huysuzdan şikâyetçi olan biziz.

Binlerce âşık seni dilemekte, seni aramakta. Ama sen isteğinle hiçbir gönül aramıyorsun. Buna rağmen gariptir ki, hiç kimse hasretine dayanamıyor.

Gel! Her ne yaparsan da, gene güzelsin. Bana gül gerekmez. Servi gözüme görünmez. Bana senin vuslatın lâzım.

"Bir gönülde iki sevgili yaşamaz" sözü doğrudur. Ey sevgilinin cemâlini arayan zavallı! Bâri kendi benliğinden vazgeç. Aşk eşiğine ayak bastınsa, anla ki, elini gayrıdan yıkamak zorundasın.

Gecenin uzunluğunu dertli gözlerden sor. Sen suyun değerini ne bilirsin? Irmak kıyısındasın.

Zavallı Sâdi'nin toprağından aşk kokusu tüter. Ölümünden bin yıl sonra bile koklasan, yine bu kokuyu duyarsın.

Sayfa Başına Dön 


 

 

SONSÖZ

 

 

 

 

Bundan evvel yazılarımda bahsettiğim gibi, Şeyh Sâdi Şirâzî Hazretleri nur-u aynım olduğu gibi, aramızda mizaç benzerliği, yakarış ve tazarru niyaz benzerliği, güzelliklere karşı görüş benzerliği, hemcinsine karşı hoşgörü benzerliği, çağa uyumlu olmanın arzusu, isteği, özümde vardır.

 Ancak bu izahıma ALLAH'a noksan sıfat isnat edercesine, semâvî dinle bağdaşmayan "reankarnasyon (tenâsüh)" demeyesin. İslâmiyet'te ve ALLAH'ın sıfatlarında bu türlü ilmi acze yer yoktur!..

Sene 1956. Berat gecesi, mânâ âleminde Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz, Çahâr-ı yâr-i güzin ve ashâbdan hayli zevâtın da mevcut olduğu bir mecliste Ebu Bekir Sıddîk'ın (r.a.) önünde, masa üzerinde büyük bir defter açılmış. Peygamber Efendimiz'in mübârek emrini bekliyordu. Bu abd-i âciz imtihan oluyordum. Laf ve söz imtihanı değil, hâl imtihanı idi; tazarru, niyaz, sessiz yakarış imtihanı idi. Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki:

"--Yaz, Şeyh Sâdi Şirâzî diye." Ebu Bekir Sıddık (r.a.) açık duran büyük deftere yazıyordu. Abd-i âciz içimden: "Şeyh Sâdi Şirâzî yüzlerce sene evvel yaşamıştı" diye düşünürken,

 

Peygamberimiz Efendimiz:

"--İkinci Şeyh Sâdi diye" işâret buyurdular.

Bu mânâmı kimseye söylemedim. Şeyhime de hicâbımdan söyleyemedim. Takrîben iki ay kadar sonra şeyhim efendim kalabalık derviş meclisinde, 7 tarikten icâzetli kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi de hazır bulunuyor iken Şeyhim efendim şeyhliğimi cemaate: "Şâhit olun!" diye tebliğ eylediler.

Bu kitapta Şeyh Sâdi Hazretleri'nden daha çok niçin bahsettiğim sanırım daha kolay anlaşılır.

Rubâî ve gazellerinde düşüncelerimi, tazarru, niyâzımı, yakarışımı, tek kelam ile aşkımı buluyorum. Mübarek kardeşim, bu hasletlere sen de katıl. Mânâsız, anlamsız yaratılmadın. Kadrini kıymetini bil. Dâimâ güzeli bul. Güzeli yaşa. İki âlemde de mesut ve bahtiyar olursun.

Arzda varisül-Nebî, nedîm-i ilâhî hiç eksik olmadı. Olamaz da. Her asır rahmet-i ilâhiyeye uygun yaratılmıştır. Arayan bulur. Hazret-i ALLAH: "Siz asrı tanetmeyin" diye buyurmadı mı? Zamanda gazap ve iltimas yoktur. İyi bilesin, zaman kılıçtır; kullanmayı bilemez isen o seni keser. Hazret-i ALLAH'ın yasakları dışında, güzellikleri bulasın. Geçmişten ibret alasın. İstikbâli bilemezsin. Hal bugündür. İman terâzisinde ölçerek günü yaşayasın ki, yaratılışın sırrı sende tecellî edecektir. Şüphen olmasın.

Peygamber efendilerimize derece vermeye kalkışma. Emr-i ilâhîye ters düşersin. Şeriatı ile yükümlü olduğun ALLAH elçisinin izinden ayrılma. Peygamber efendilerimizin vârislerini de tanı ve bul. Bulamadın ise samimiyetle HZ. ALLAH'tan iste. Mürşidini istemekte benim gibi yüzsüz ol ki aradığını buldursun ...

Türkçe'de her mevzuda kullanılan, basit hitaplarda da ifâde edilen, ancak zâhirî ulemânın kıskançlığının zuhurundan başka îzahı olmayan "dost" demeyi bırakalım da evliyâya "evliyâ" diyelim. Hazret-i Kur'ân'ın da mânâsını bu yönlü tahrif etmeyelim, lütfen. ALLAH'ın rahmetinin tecellîsi olan evliyâsı arzda her zaman vardır, kıyâmete kadar da olacaktır. Aksini düşünmek Hazret-i ALLAH'a noksan sıfat ve zulüm isnat etmektir!..

"Evliyâma ezâ edene harp îlan ederim" hadîs-i kudsisini hatırından hiç çıkarmıyasın. Hazret-i ALLAH'ın harbi olur mu? diye hafife alıpta sakın tecrübeye kalkışmayasın!..

Benî İsrâil'in müşrikleri Musâ (aleyhi's-selâm)'a

"--Yâ Musâ" dediler "ALLAH'ın azabı ile bizleri korkutuyorsun. Ama biz böyle bir şey göremedik!"

Hazret-i ALLAH, Musâ (aleyhi's-selâm)'a:

"--Yâ Musâ, biz onlardan göz yaşlarını aldık. Bu belâ onlara yetmiyor mu?" diye buyurdu.

Muhterem kardeşim, Hazret-i ALLAH kendisini tanıyan kullarına gizli bir şey bırakmamış. Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az.

Göz yaşların kalbini ıslattığı zaman, o hal ve müracatını kâinat bilir.

 

Hayâtında ilâhî aşkın müjdesinin kanıtı olan, yalnız Hazret-i ALLAH'ı düşünerek sevinç göz yaşı hiç gayr-i ihtiyârî aktı mı? O yaş başka mecrâdan gelir. kaynağı rahmettir, mağfirettir, aşk-ı ilâhîden verilen sadâkat bonservisidir. Tuzlu değil, tatlıdır.

Evliyâullah şeriatıyla yükümlü olduğu peygamberinin vârisidirler.

Ruhlar âleminde dahi peygamber efendilerimiz peygamber idiler. Vârisleri olan evliyâullah da evliyâ idiler.

"Kâmil doğarmış ehl-i Hak,

Doğmadan evvel anası ..."

ALLAH'ın istisnâi yarattığı kulları vardırki Allah'ın tertib ve tanzimidirler.. Bu türlü vazîfeli tertip ve tanzim etmek beşerin yetkisi dışındadır. Peygamber efendilerimizin peygamber tâyin etmeye yetkileri yoktur. Evliyâ dahi bu mevzuda yetkili değildir. Yetki bi-zâtihî Hazret-i ALLAH'a mahsustur. Evliyâlar görünüşte ayrı ayrı mîzâca sâhip olup, dış yönleri biri birine benzemez. Mânâ ve vazîfelerinin anlamı birdir. Peygamber efendilerimiz mâsum yaratılmış olup, günah işlemezler. Evliyâlar mâsum değillerdir. Kur'ân-ı Azîmü'ş-şân'da Hazret-i ALLAH buyurdu:

"Elâ, inne evliyâallâhi lâ-havfün aleyhim ve-lâ-hüm yahzenûn." (Evliyâm için korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir de.)

 (Yunus Suresi, 62)

***

 

Pâdişah uyanık lalasına:

"--Lala, merak ediyorum: Evliyâ nasıldır? Bana gösterebilir misin?" dedi.

Bu hususta bilgili olan başvezir pâdişahla, tebdîl-i kıyâfet ederek, bir çömlekçiye vardılar. Pâdişaha fısıldadı:

"--İşte şevketlim, çömlekçi. Hâzâ evliyâdır."

Meraklı pâdişah çömlekçinin sabrını ölçerek, deneme kasdiyle üst üste yığılı duran çömleklerin altındakini çekince, o sıra olduğu gibi kırıldı. Başka sıraları da altından çekerek kırdı. Dükkanda nerde ise çömlek kalmadı. Bu hâli gören çömlekçi gâyet ferah:

"--Canınız sağolsun, olur böyle kazâlar" diye müşterisinden özür diledi.

Pâdişah çok duygulandı. Hesâbı kapatan başvezirden, başka evliya varsa, ona da götürmesini ricâ etti. Kasap dükkanına girdiler. Kasap ricâldendi. Pâdişah çengelde ne kadar asılı et varsa işâretiyle hepsini kestirdi. Ufak ufak doğrattı, et bitti. Bu sefer demez mi:

"--Hiçbirini beğenmedim." Etleri perişan etti. Sabır küpü kasap incinmedi, gücenmedi. Üstelik özür diledi.

"--Başka et kalmadı. Olsaydı, isteğinizi yerine getirmek benim zevkim olurdu, özür dilerim" dedi.

Bu tutum ve sabır karşısında mânevî hazla dolup ender kişilere mahsus sabır örneği karşısında başka bir aleme kapı açan pâdişah:

"--Bir tâne daha" diye başvezire emir verdi. Yollarının üzerindeki uyanık insan karpuzcuya götürdü. Pâdişah aynı yöntemi karpuzcuya da uygulamak için karpuzu aldı. İki dizinin arasında sıktı. Sertliğini kaybeden karpuzu yere bıraktı. Başka aldı, sıktı, bıraktı. Tekrar sıktı, bıraktı. Bu durumdan rahatsız olan karpuzcu pâdişaha yaklaştı:

"--Buraya bak! Ben pâdişah falan tanımam. Ben çömlekçi ve kasap değilim. Haksızlığa tahammül edemem. Edebinle, sıkıp gevşettiğin karpuzları al, parasını ver. Seni zikke gibi yere çakmadan defol!" deyince, işin vehâmetini iyi bilen başvezir hesâbı ödedi ve neye uğradığını anlayamayan pâdişahı, kaçırırcasına ordan uzaklaştırdı.

Ve pâdişah da anladı ki, her kuşun eti yenmiyor, her at aynı kamçı ile gitmiyor!

***

Peygamber efendilerimizi ve vârisleri olan evliyâyı iyi anla da, istifâde et. Onlar rahmet-i ilâhînin zuhuruna vesîle kılınmıştır. Yetki ve tasarrufât ALLAH'ındır. Gayrısı vesîledir.

Vesileyi sakın ilahlaştırma!..

Evliya, velinin çoğulu diye manevi küstahlıkta bulunma; 'dost' diye gülünç olma.. Adama sormazlar mı, 'bu ALLAH dostu da, geri kullar ALLAH düşmanı mı? demezler mi? Lütfen, yaşıyanları dinle!.. Bu manadan uzak halinle sahtesini ve gerçeğini ayırt edemezsin. Bu mevzuda şahitliğin de muteber değildir. Şer'an hüküm de böyledir. Muhammed İkbal'in uyarısını tekrar etmeden geçemiyeceğim:

"İlim toplayıp yığmışsın, gönlü ihmal etmişsin; acıyorum kaçırdığın servete!..

İksir-i azamdır, nutk-u ehlullâh,

Yek nazarda hâki kimyâ ederler.

Hakk'ın esrârından onlardır âgâh,

Velâkin sûrette ihfâ ederler.

 

Hakâretle bakma dervişanlara,

Köhne abâ giyen ârifânlara.

"Vârisü'l-enbiyâ" denmiş anlara,

Mürde gönülleri ihyâ ederler.

 

Emrâh-ı cehdeyle, kâli hâl eyle,

Kâl ehl-i olandan infisâl eyle.

Erenleri bul da imtisâl eyle,

Seni de vâsıl-ı Mevlâ ederler.

(Aşık Emrah)

 Sayfa Başına Dön

RAHMET DAMLASI

Gizli hazîneydin, tecellî ettin,

Senin her tecellin, Rahmet Damlası.

Zâtınla âlemi nura garkettin,

Nurun âlemlere Rahmet Damlası.

 

Tenzîhe ne hâcet, kürreler ile,

Yeter isbâtına bir zerren bile.

Her zerrede zikrin geliyor dile,

Zikreden zerreler Rahmet Damlası.

 

Damlayı varlıktan süzdün çıkardın,

Şifreler yükledin, gizledin, sardın.

Aslını bozmadan Hay'la uyardın,

Zâhir ve bâtın hep Rahmet Damlası.

 

Koskoca âlemi nutfede dürdün,

Alemlere model insanı gördün.

"Halîfem" dedin de, âleme sürdün,

Alemlere insan Rahmet Damlası

 

Her noktaya hâkim bir esmâ verdin,

Bir esmân içinde esma gösterdin

Sonsuz hazînenden hisse gönderdin,

Hazînenin şerhi Rahmet Damlası

 

İlim bir noktadır, çoğaltır câhil.

İlm-i ezelî hep noktaya dâhil

İlim "Hakk'ı bilmek" damlası sâhil,

Sâhildeki damla Rahmet Damlası.

 

Enbiyâ, evliyâ hepsi de damla,

Rahmet müjdelemiş Rabbim bunlarla.

Tahammüle perde; nebîler, anla,

Enbiyâ, evliyâ Rahmet Damlası

 

Noktada Kur'an var, nutfede insan,

Tohumda ağaç var, hücrede hayvan.

Zerrede kürre var, damlada umman,

Küll-ü şekiller hep Rahmet Damlası.

 

Damlalar... damlalar... Sonsuz damlalar,

Mürşidi olmayan bunu zor anlar.

Efendim mürşittir, ey duymayanlar!

İnanın her sözü Rahmet Damlası.

 

Efendim gözüyle damlaya baksak,

Onun eseriyle gönlümüz yaksak,

Damlada çoğalıp, ummana aksak,

Görülür ki, her şey Rahmet Damlası.

 

Damladaki sırrı Efendim açtı,

Hikmet denizinden inciler saçtı.

Kitap insanlığa âcil ilaçtı,

İçenlere şifâ Rahmet Damlası.

 

Ey Fazlı, yetişir, noktala sözü.

Her şey noktadadır; gel bozma özü.

Bu gizli âlemin Efendim "göz"ü.

Efendim âleme Rahmet Damlası.

(Fazlı Al , Edebiyat Öğretmeni)

 

Sayfa Başına Dön


 

 

 

SÖZLÜK

 

 

 


Abd-i âciz:  Aciz kul

Abes:  Boş şey

Afâkî:  Dış âleme âit

Agah:  Bilen, haberdar

Aguş:  Kucak

Ahenk:  Düzen, tertip

Ahir zaman Nebîsi:  Son peygamber

Ahit:  Söz verme

Ahlak:  Güzel huy sâhibi olmak

Ahsen-i takvim:  En güzel yaratılış

Akâid:  İnanç esasları

Akılcılık:  Her şeyi akıl ile ölçmeye çalışmak

Akl-ı selim:  Sağlam akıl sâhibi

Alem-i Lâhut:  Lâhut âlemi, mânevî âlemlerden biri

Alleme'l-esmâ:  Meali: "Ona (Adem'e) isimleri (eşyâyı) öğretti" demektir. Fakat Hz. Adem için "bütün isimleri, eşyânın hakîkatini bilen" anlamında kullanılan bir sıfat ve tasavvufta bir makamdır.

A'mâ:  Kör

Amel-i tevhid:  Allâh'ın birliği düşünülerek yapılan davranış

Angarya:  Lüzumsuz

Arif:  Allâh'ı bilen kişi

Arifân:  (Tekil: ) Allâh'ı bilen kişi, (çoğul: ) bilenler

Aşinâ:  Yabancısı değil, bildik

Asûde:  Mutlu, huzurlu

Ateş-gede:  Ateşe tapanların ateşe taptıkları yer

Avam:  Halk tabakası

Ayine-yi nur-ı Hüdâ:  Allâh'ın nurunun aynası

Ayna-yı Rahman:  Rahmân'ın aynası

Ayne'l-yakîn:  Görerek bilmek

Bâki:  Ebedî, sonu olmayan

Bâtıl:  Gerçek olmayan

Bâtınî:  Mânevî yönle ilgili

Bedevî: Medeniyetten uzak yaşayan insan

Bende:  Köle

Bende-i dergâh-ı ehlullah:  Allah dostlarının dergâhına hizmet eden

Benlik:  Kişinin kendini düşünmesi

Beytullah:  Allâh'ın evi, Kâbe

Beyyinât:  Açıklamalar

Bî-harf ü savt:  Harf ve ses olmaksızın

Biat etmek:  Söz vererek bir kişiye bağlanmak

Bidat:  Uydurma, sonradan çıkma

Bî-hadd ü hesap:  Hesapsızca, sınırsız

Bi-lâ-istisnâ:  İstisnâsız

Binâen:  Bunun üzerine

Bî-şek :  Şüphesiz

Bîzar:  Sıkıntılı

Bi-zâtihî:  Tam kendisi

Burhan:  Kesin delil, sürekli olan kerâmet

Cebriyye:  İnsanın fiillerinde irâde sâhibi olmadığını, herşeyin kader gereği yapıldığını iddia eden mezhep

Cefâ:  Eziyet, sıkıntı

Cehrî:  Açık, yüksek sesli

Celbetmek:  Çekmek, cezbetmek

Cemâdat:  Ağaç, taş gibi cansız varlıkların tümü

Cemî:  Bütün

Cesâmet:  Büyüklük, ağırlık

Cevir:  Eziyet

Cihanı telakkî tarzı:  Dünyâ görüşü

Cihanşümul:  Evrensel

Cihat:  Nefis ve düşmanla din uğrunda

Cıngar çıkarmak:  Gürültü, kavga çıkarmak

Cüz'î hâkimiyet:  Yarı hâkimiyet

Cüz'î hürriyet:  Yarı bağımsızlık

Cüz'î irâde:  İnsanın kendi irâdesi, fikri

Dalâlet:  Düşünce ya da istek yönünden sapıklık

Darü'l-bekâ:  Ebedî kalınacak yer, âhiret

Delâlet:  Delil olma, işâret etme

Dem:  Zaman, an

Derunî:  Batınî, iç ile ilgili

Deryâ-yı vahdet:  Tevhid, Allâh'ın birliği denizi, ilmi

Din bezirganları:  Sahte dindarlar, dîni gelir kaynağı edinenler

Doktrin:  Belli nizâmı olan fikir

Düstür:  Prensip, kural

Ebrar:  İyi kimseler

Edep:  Terbiye, edebiyat

Ednâ kul:  En düşük mertebedeki kişi

Ef'al:  Fiilller

Eflak:  Felekler, dünyâlar

Ehl-i îman:  İman eden kimseler

Ehl-i İslam:  Müslümanlar

Ehl-i Kitab:  Kendilerine kutsal kitap veyâ sahife indirilenler, Yahudi ve Hıristiyanlar

Ehl-i mârifet:  Allâh'ı bilen kimseler

Ehlullah:  İbâdet ve tâatleri ile kendilerini Allâh'a yakın hisseden kimseler

Emir bi'l-ma'ruf:  İyiliği emretmek

Emsal:  Örnek, geçmiş nesillerin başından geçenler

Enâniyet:  Kendini beğenme, bencillik

Enfusî:  Kişinin iç âlemi ile ilgili

Engizisyon:  Ortaçağ Avrupası'nda kilise mahkemeleri

Ervah:  Ruhlar

Esrâr:  Bilgi melekesi, sırlar

Evliyâ:  İrşad ve velâyet makâmını hâiz kişi.

Evrad:  Virdler, dervişin günlük virdi

Ezel-i ervah:  Ruhlar bedene girmeden önceki zaman

Ezkar:  Zikirler, dervişin günlük dersi

Fakih:  İslâm Hukukunu bilen kişi

Fâni evsaf:  Gelip geçici sıfatlar

Fânîlik:  Yok olmak

Fantezi:  Merak, alâka

Fazilet:  Erdem, üstünlük

Felekiyât:  Gezegenler ilmi

Ferâgat:  Fedâkarlık

Ferah:  Rahat

Fer'î:  Asıl olmayan, teferruatla ilgili

Fetvâ:  Dînî hüküm

Feyiz:  İstifâde

Feylosof:  Filozof, aklı ön planda tutan kişi

Feyyaz menbaa:  Feyizli, bereketli kaynak

Fiilî sıfat:  Fiil ile ilgili sıfat

Firâset:  Bir şeyin iç yüzünü görebilme kâbiliyeti

Fısk:  Yanlış iş, bozuk iş

Fitne:  İmtihan, bozgunculuk

Fıtrat:  Yaratılış, insanın tabîatı

Futur :  Tereddüt

Gâfil:  Habersiz, câhil

Garip:  Yabancı, kimsesiz

Gavsiyet:  Gavslık makâmı

Gavsü'l-A'zam:  En büyük yardım edici, tasavvufta en büyük makâmın sâhibi, Abdülkâdir Geylânî Hazretleri

Gavur:  Hiçbir hak hukuk tanımayan, gaddar, vicdansız, dinsiz

Gayret:  Çaba

Gayretullah:  Allâh'ın kıskanması

Gayri:  Yabancı, başka

Gazab-ı ilâhî:  Allâh'ın gazabı

Gılef:  Kılıf

Güzellikler manzumesi:  Güzelliklerden oluşmuş

Habip:  Sevgili

Hafî:  Sessiz, gizli

Hâfıza:  Bellek, hatırlama melekesi

Hakikat hilkati:  Hakîkat âlemi

Hakîkat:  Öz, kesinlik

Hakka'l-yakîn:  Hak ile bilmek, bir şeyi bütün teferruâtı ve özü ile bilmek,

Hal ilmi:  Yaşanarak öğrenilen ilim, tasavvuf

Halel:  Sakınca

Hâlık:  Yaratıcı

Hâl-i yakaza:  Uyku ila uyanıklık arası

Halvet:  Birlikte olmak, bir arada bulunmak

Hasebi ile:  Dolayısı ile:

Hasenât:  İyilikler

Hasene:  İyilik

Hasmâne:  Düşmanca

Hâşâ:  "Olmaz böyle birşey ya" anlamına bir söz

Havîtır:  Kalbe gelen şeyler

Havf u recâ:  Korku ve ümit

Havfullah:  Allah'tan korkmak

Hayâ:  Utanma duygusu

Hayal:  Gerçekleşmesi mümkün olan veyâ olmayan şeyleri düşünmek

Hayvânât:  Hayvanlar

Hazan:  Sonbahar

Hâzık:  Mesleğini iyi bilen

Levh-i mahfuz:  Korunmuş kitap, her şeyin yazılı olduğu Allah katındaki kitap

Heyhât!:  Boşuna!

Hidâyet ulaşmak:  Doğru yolu bulmak

Hıfz:  Hıfzetmek, ezmerlemek

Hikmet:  Bir şeyin içyüzü, esâsı, asıl sebebi

Hikmetullah:  Allâh'ın hikmetlerinden

Hilkat:  Yaratılış

Hünsâ:  Kadın veyâ erkek olduğu net olmayan

Hurâfa:  Yanlış ve asılsız inanç

Hüdâ-yı nâbit türemek:  Her yerde çoğalmak

Hükm-i İlâhî:  Allâh'ın hükmü, karârı

Hüsn-i zan:  Bir kişi veyâ olay hakkında iyi düşünmek

İcmâ:  Bir şey üzerindeki fikir birliği

İcrâ-yı sanat:  Mesleği yerine getirmek

İçtihad:  Dînî yorum

İfnâ olmak:  Son bulmak, yok olmak

İfrat:  Aşırıya kaçmak

İhâta etmek:  Kuşatmak, içine almak

İhfâ:  Gizlemek

İhlas:  Samîmiyet

İhsan:  Bağış, Allâh'ı görüyormuş gibi davranmak

İhtiyar:  Seçme kâbiliyeti, yaşlı

İhyâ:  Yaşatma, diriltme

İhyâ omak:  Dirilmek, hayâta geçmek

İkrah:  Nefret ettirmek, çirkin göstermek

İksir-i a'zam:  En önemli ilaç

İktifâ:  Yetinmek

İhtivâ:  İçermek, kapsamak

İllet:  Sebep, hastalık

İlme'l-yakîn:  Bir şeyi hakkında bilgi edinmek sûretiyle bilmek

İlm-i dirâset:  Okuyarak öğrenilen ilim

İlm-i Fıkıh:  Fıkıh ilmi, dînin ibâdet ve muâmelat yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i Hıdr :  Hızır (a.s.)'a verilen ilim, ledünnî ilim, tasavvuf

İlm-i Kelâm:  Kelam ilmi, dînin inanç esasları yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i nâfi:  Faydalı ilim, kişiye dünyâda ve âhirette faydası olan ilim

İlm-i Tevhid:  Allâh'ın birliği ile ilgili ilim (kelâm, akâid, tasavvuf)

İltihak:  Katılmak

İmân-ı zevkî:  İmandan zevk alma derecesi

İman etmek:  İnanmak

İmtisal:  Örnek almak

İnfisal:  Ayrılmak, terketmek

İnsan-ı kâmil Kâmil, örnek insan

İntisap:  Bir kimseye veyâ yere bağlanmak

İnzal:  İndirme

İrâde:  Dileme, bir şeyi yapma isteği

İrfan:  Allâh'ı bilme

İrfâniyyet:  Allâh'ı bilme

İrfanlı:  Bilgili, kültürlü

İrşad:  Yol göstermek, rehberlik

İsmet:  Günah işlemeyen

İstidraç:  Müslüman olmayanlarda görülen fizik ötesi olaylar

İstihâre:  Bir şey hakkında Allah'tan rüyâ yolu ile bilgi istemek

İstismar:  Sömürmek, kötüye kullanmak

İçtihat:  Dînî yorum

İtikad:  İnanç

İttibâ etmek:  Tâbi olmak, uymak

İzâfî:  Herkese göre değişen

İzn-i İcâzet:  İzin, temsil yetkisi verme