www.galibivakfi.com

 

Bu Düzenleme 2011 Tarihi İtibari İle En Son Baskısı Yapılan Kitaplarla Bire Bir Aynıdır Gâlibilik İle İlgili Mevcut Bütün İçeriklere Sitemizden Ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

METAFİZİK
I

 

 


 

 

ã Metafizik I

H. Galip Hasan Kuşcuoğlu

 

 

 

 

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

 

METAFİZİK


I

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

Fizik Üstü Tecelliyat: Metafizik. 6

İbn-i Rüşt 6

Gayba İman. 6

Atatürk-ü Yakinen, Hayranlıkla Seyredip Edindiğim İntibalarım.. 6

Rahmetsiz Dünya Olmayacağına Göre Mürşitsiz Dünya Muhaldir 6

METAFİZİK.. 6

Ben Gizli Hazine İdim. Bilinmekliğimi Diledim, Zatımdan Zatıma Tecelli Ettim! 6

Nur-I Muhammedinin Anlamı Ve Manası 6

İslam-da İrtica Olur Mu?. 6

Yaratılmış Rahmetlerin Başı Zamandır 6

Rabia Adeviye Hatun-un Aşk Yakarışı 6

Kadın Muhteremdir, Allah Emrinin Hilafına Hareket Etmedikçe. 6

Belirli Şahsiyetlerin Metafizik İzahları 6

İstisnai Kişilerin Rüyaları Umumiyetle Metafiziktir. Peygamber Efendimiz-in Rüya Tabiri 6

Gaybı Yalnız Allah Bilir 6

Şahide Gerek Duyulmadan, Hayli Zamandır Gösterilen Gerçeklerden Soyutlanmış, Metafizik Yoksunu, Beş Duyunun Esiri Olan Ademi Materyalistleştiren Başı Madde, Sonu Yine Madde Olan Akılcı Bir Din Sergiledik. Ezelde Lutfedilen İmanı Doyuramadığımız Gibi, Rahmet-İ İlahiden Ümit Beklentisi İle Avunan "Mürid"İn De Küfrüne Küfür Katıldığı Bilinen Bir Gerçekdir 6

Kur-ân-daki Ayetler Allah Kelamıdır. Bütün Alemdeki Görünen Ve Görünmeyen Her Zuhurat Mecazi Olarak Fiiliyat-I İlahidir 6

Adem Toplumları Allah Elçilerini Küll Olarak Neden Kabul Edemeyip, Canlarına Kasdettiler?  6

İsa (Aleyhi-s-Selam)-In Tekrar Dünyaya Geleceğine İnanmak Hazret-İ Kur-ân-a, Muhammed Mustafa (S.T.A.V.) Efendimiz-in Ahir Zaman Peygamberi Oluşuna Ve Hakikat Tecellisine Ters Düşmüyor Mu? Bir Allah Elçisi Diğer Allah Elçisine Ümmet Olmaz. Hepsi Biri Diğerinin Kardeşidir 6

Hacer-İ Esved: Ahd-İ Misak Taşı, Ezel-İ Ervahtaki İman İkrarının Mürşidi 6

Zikrullah Arzda Ve Semada, On Sekiz Bin Alemde Canlı Ve Cansız Her Zerrenin Müşterek İbadetidir. Sadece Allah-ı Anmaktır. Diğer Emr-İ İlahi Olan İbadetlerle Karıştırma! 6

Semavi Dinlerin Hepsini İslam-dan Soyutlayıp "Allah-tan Başka İlah Yoktur" Diyenlere "Gayr-İ Müslim, Kafir, Gavur" İthamını Daha Ne Kadar Devam Ettireceksin?!.. 6

Mevcut Yaratıkların İçinde Gördüğümüzün Ancak Milyonda 4-5 Mahluk Olduğunu Ehil Kişiler Bildirirlerken, Fizik Üstü Tecelliyatın Yani Metafizik Olayların Umum Zuhuratının Milyondan Yalnız 5 Noksan Olup, Çoğulu Temsil Eden Metafiziğin Zuhuruna Niçin Devenin Nalbant Dükkanına Baktığı Gibi Bakarsın?  6

Anlamlı Ve Manalı Yaratılan, Cümle Yaratıkların Çekirdeği, Manası, Sırr-I İlahinin Teceli Mercii Olan İnsanın Yaşantısında Ne İçin Yaratıldığının, Ne Yapabileceğinin Zuhuru Mizacında Bariz Görülürken Bütün İcraatında Kudret-İ İlahinin İstisnai Kullarına Bahşettiği Fiziki Olaylardan Daha Fazla Zuhuru Görülen Metafiziğin İnkarı İlmi Hakikat İle Nasıl Bağdaşır? Mensubini Ne Derecede Mutmain Kılar?. 6

Abdülkadir Geylani Çocuk İken Bariz Görülen İrşat Vazifesinin Tecellisi 6

Eşkiya Reisi Salih-in Nakşi Meşayihi Hacı Salih Efendiliğe Yükselişine Vesile Olan Rahmet Tecellisi 6

Cennet-Mekan Çorumlu, Yedi Tarikten İcazetli Şeyh Hacı Mustafa Anaç Efendi 6

Affetme Sıfatı Hazret-İ Allah-a Mahsustur. Kul İstese De Allah Gibi Affedemez  6

AŞK ŞARABI. 6

Sahipsiz Yaşayıp Tertib-İ İlahiyye Rahmetine Nail Olmadan Evvel Umumiyetle Ademin Ölçüsünün Benzeri Ben De Mecnunluğu İlâhi Aşk Zannederdim.. 6

"Gara Şeyh" Diye Anılan Çorumlu Hacı Bekir Baba-ya Altı Tarikattan, Mısır-ın Tanta Ve Nişâb Şehrinde İzn-İ İcazetin Verilişinin Anlamı Ve Hikmeti 6

"Gara Şeyh" Hacı Bekir Baba-nın Cinlerle Sohbeti 6

Yaratılan Güzelliklere Ve Zamana Uygun İçtihadla Düzenli Toplumları Muasır Milletlere Eş Değer Kılan İbadet, Taat Ve Medeniyet Muamelatımızla Beşere Manevi Yön Verecek, Şeriatı Anlatacak İlme Ve Alime Muhtacız  6

Hazret-İ Allah-ın Bazı Kullarının Ömrünü Belirli Zamana Kadar Uzatması! 6

Uyanık Bir Tek Sen Mi İdin, Ey "Gara Şeyh"?. 6

Şifayı Hasta Hicranından, Tabib İse İmanından İster. Manamda Buyurdular Ki: "Derdinin Devasını Ne Bulabilecekler, Ne De Sana Verebilecekler". 6

Aşk Yolunda Sevmen Gerekli Olanları Sevmeden İlahi Aşk Makamından Sevgi Mi Bekliyorsun?  6

Merhamet Ve Rahmreti Bol, Eşi, Benzeri Olmayan Kudret-İ İlahi, Bütün Alemdeki Varlığın Her Zerresi Mühr-İ İlahi Olduğu Gibi, Bu Abd-İ Acizin Yazmaya Çalıştığım, Hayatımda Na-Mütenahi Zuhuruna Şahit Olduğum Metafizik Kitaba Maddenin Ve Mananın Çözemediği, Çözemiyeceği Sırr-I İlahi, Hazret-İ Allah Aşikar Mühür Bastı!.. 6

Yusufu Bahri Hazretleri 6

Hakiykatın Zahire Yansıdığı Zaman Aldığı İsim Şeriattır 6

Metafiziğin Fiziki Olaylarda Bariz Zuhuru Ve Yaşantısı 6

Tıfl-ı Meani 6

Zamanı Durdurur, Zaman İçinde Zaman Halkeder Hazret-i Allah (C.C.) 6

Enaniyetime Haddimi Bildiren, İnsan Olabilmemin Yolunu Açan Metafizik Olay, Vesile Kayısı, Ledünni Uyarı 6

Hırsızlar Bu Kapıdan Giremezler. Bu Mecliste Vazifeli Olamazlar 6

Boşa Giden Emekler 6

Duygusuz Anlıyamaz Ki, Espriye Gülsün. Gülse De Ancak Gülene Güler 6

Niye Derviş Oldum? Nasıl Derviş Oldum?. 6

Deve Burda Yükü Sırtında Deveyi Götüren Nerede!... 6

Kayıp Devesini Arayan Deveci! 6

Kaybolan İnek. 6

"Ben De Bugün İrademle Çalışmıyorum" Diye Hazret-İ Allah-a Ukalalık Etmiştim. Neticeyi Dinle De İbret Al 6

Zorlamakla Çıkmayan Raf. 6

Azrail (Aleyhi-s-Selam)-In Merak Ettiği Emr-İ İlahi 6

Ölümsüz Yer Var Mı?. 6

Azrail (Aleyhi-s-Selam):  "-Korkma! Hiç Duymuyacaksın" Dedi 6

Battal Gazi Dört Yol Kavşağında Ticari İşlerin Her Dalında Mahir, Beyaz Eşya Satan, Sermayesi Yeterli, Bu Fakire Karşı Hürmetkar Cevat Ünal Bey Vardı 6

Kazvinlinin Sırtına Aslan Resmi Döğdürmesi 6

Melâikeler: "-Emr-i Hak Zuhur Edecek. Müdahele Etmeyin!" Dediler 6

Hacca Gitmem Ve Sakal Bırakmam İçin Manevi Emir 6

Selman-I Farisi (R.A.) 6

Anam.. 6

İyi İnsanların Ölümleri De İyidir. Onlara Gıbta Edilir 6

Alkolik Derviş Ali Efendi 6

Yakınında Mürşit Varken Neden Kahramanmaraşlı Mürşide Müntesip Oldun?  6

On Beş Sene Önce Şeyhimi Rüyamda Görmüştüm.. 6

Kızım Sevil-in Kıyameti 6

Şehitlerle Sohbet!... 6

Hasanı Basri Hazretleri Ve Şaman. 6

Hasan El -Basri (Kuddise Sırruhû) 6

Kaderin Tecellisinin Zuhurudur Kaza. 6

Fil Lokması 6

Din Otoritelerinden Ricam Odur Ki: 6

Tiryaki Sigarayı Nasıl Terkeder?. 6

Özet 6

Beyazıt Bistami-nin (K.S.) Köpekten Aldığı Hikmetli Hal Kelamı 6

Deniz Kaplumbağası 6

Eşek Arısı 6

Sanattan Anlayan Mühendise, Kalifiye İşçiye Ve Karnı Doyurulan Kültürlü Sürveyanlara Ülkemizde İhtiyaç Var. Bütün Mesuliyeti Yetiştirdiğimiz Bu Elemanlara Bırakalım.. 6

ÇÖZÜM... 6

SÖZLÜK.. 6

 

 


 

 

 

RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLÂH-IN

ADI İLE BAŞLARIM

 

HÛ YÂ TABÎBE-L-KULÛB

MEDET YÂ ERHAME-R-RÂHİMÎN

MEDET YÂ EKREME-L-EKREMÎN

MEDET YÂ İLÂHE-L-ÂLEMÎN.

 

DESTÛR YÂ ÂDEM SAFİYYULLÂH

DESTÛR YÂ NÛH ŞEKÛRULLÂH

DESTÛR YÂ İBRÂHÎM HALÎLULLÂH

DESTÛR YÂ MÛSÂ KELÎMULLÂH

DESTÛR YÂ ÎSÂ RÛHULLÂH

DESTÛR YÂ MUHAMMED MUSTAFÂ

HABÎBULLÂH.

 

DESTÛR CÜMLE PEYGAMBERAN-I İZÂM VE

RESÜL-İ KİRÂM HAZERÂTI

 

DESTÛR YÂ SÂHİBE-L-MEYDÂN

 

RIZÂEN LİLLÂHİ-L-FÂTİHA MAA-S-SALEVÂT.

 

 


 

 

KULLARINA RAHMETİYLE İRADE VERİP, ADEM OLARAK DÜNYAYA GÖNDEREN; İNSAN OLMASINI DİLEMESİ İLE VESİLELER HALKEDEN HALİK-I ZÜ-L-CELAL-E HAMDİM, ŞÜKRÜM, TAZARRU VE NİYAZIMDIR.

 

EÛZÜ BİLLÂHİ MİNE-Ş-ŞEYTÂNİ-R-RACÎM

BİSMİLLÂHİ-R-RAHMÂNİ-R-RAHÎM

 

Huzurdan kovulmuş, lanetlenmiş şeytanın şerrinden ALLAH-a sığınırım. Eşi, şeriki, naziri olmayan, bütün alemlerin Rabbi ve yaratanı Hazret-i ALLAH-a sonsuz hamdeder, yüce varlık ve merhamet-i ilahi karşısında aczimi görüp bilerek, yüce rahmet kapısına boyun bükmüş, zavallı; rahmet ve merhamet tecellisinin saili, doymayan, yüzsüz kıtmiri kullarına layık görüp tahsis ettiği rahmet deryasından damla rica ediyor.

Habibin Muhammet Mustafa-da, cümle peygamberan-ı izam ve rusül-i kiram hazeratında, cümle varisü-n-nebiy nedim-i ilahilerinde, veli ve mü-min kullarında na-mütenahi zuhur ettirdiğin fizik üstü mananın bu abd-i acizine de ihsan ettiğin metafizik rahmetini!...

Maddeden başka zuhuratı bilmediği için önem vermeyen, akıl dininden başka dini kabul edemeyen fizik üstü, metafizik rahmet tecellilerini nasıl kabul eder? Fizikten başka mana tanımayan rahmet fukarası, manadan habersiz, "biliyorum" edası ile hakikat tahribatı yapan, kelâm-ı kadim olan Hazret-i Kur-ân-ı nefsi hazlarına göre, fiziki ölçügsüne uyduramadığı için, hikmet Ve marifetullah mahrumu, yarım alim meal ve tefsir yazarken fizik üstü hakikatleri katletmekten çekinmeyen, Kur-ân-ı azimü-ş-şan-da yüzlerce defa, açık ve sarih zikrullah hakkında emr-i ilahi olduğu halde metafizik yoksunu, yalnız baş gözü ile gördüğünden gayrı rahmetleri bilgisi ile bağdaşdıramayan, başka bilgiye de sahip olmayan bi-zatihi Hazret-i ALLAH-ın rahmetine vesiyle kıldığı alemdeki bu rahmetini -ki, adaletinin tecellisi- manevi teşekkülatının noksansız zuhurunu kıyamete kadar devam ettireceğini, Hazret-i Kur-ân-ın muhafazasının ALLAH-ın yedinde olduğunun müjdesi ile ALLAH-ın bu lutuf ve ihsanını küll olarak mütalaa ve kabulden başka gücünün ve ilminin olmadığını, olamıyacağını, kendisine alim süsü veren aciz beşer ne zaman anlayacak?!..

Emr-i ilahiyi Kur-ân-da gördüğü gibi peygamberimiz efendimiz-in yaşantılarında, yerde ve gökte müşahede edemeyen, yalnız kelam-ı kadim-i okumakla emr-i ilahiyi bundan ibaretmiş gibi zannedenler Kur-ân-daki, dünyadaki, bilcümle alemdeki ve hikmetullahın zuhuru için halkedilen kamil insandaki tecelliyatı inkara "biliyorum" edası ile nasıl cüret ede biliyorlar?!.. Hikmet ve marifettullah ayetlerini nasıl göremezler?!..

"Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler." (Yusuf suresi, 105)

Eğer bu ayetlere yüzlerini çevirip geçmeselerdi; Kur-ân-ı azimü-ş-şan-ın bu ayetler karşısında "beyyinât" olduğunu bütün alemde zuhur eden ayetleri mecazi anlamda Hazret-i ALLAH-ın fiiliyatının tecellisi olarak zerreden kürreye kadar ancak ehlinin zuhurunu müşahede ettiği ayetleri bile bilseler idi; "Bu ayetleri ancak kamil insan ve aklı selim okur" hitabını tefekkür edebilseler idi Hazret-i Kur-ân-ın ALLAH kelamı olup, emr-i ilahinin kelamla ifade edilip, peygamberimiz efendimiz-in yaşantısının, Kur-ân-ın mana ve tefsirinin aslı olduğu bilinse idi; "Men arefe nefsehû fe-kad-arefe Rabbehû" (nefsini bilen ALLAH-ı bilir) sırrını anlar, teşkilat-ı ilahiye önem verir, inkara cüret edemezlerdi.

İslam-ı gerçek anlamda fizik ve metafiziğe uygun olarak, Rabbımın ihsanı kadar yaşar ve şahit olurduk. Hakikat ulemasını inanarak, önem vererek dinlese idik, emr-i ilahileri nefis ve aklın tahrifine bırakmaz, Hazret-i Kur-ân-ın mana ve lafzının Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz-in yaşantısında zuhurunun, tefsir-i Kur-ân olduğundan şüpheye düşmeseydik, gerçekler bu gün dahi bilinip yaşanacaktı. Cümle peygamber efendilerimizde tecelli eden nur-ı muhammedi bilinecekti. İnsanlar arası düşmanlıklar yerini dostluğa bırakacak, ALLAH-ın varlığına inanan insanlar, "Allah-tan başka ilah yoktur" diyenler insanlığın ve kardeşliğin zevkini alacaklardı.

Ey benim alim kardeşim! Manevi tecelliyatı kabul edemediğin için, teşkilat-ı ilahiyeyi benimseyemediğin ilminden zuhur eden eserinin manaya yaptığı tahrifatı görmemezlikten gelemezsin. Din-i İslam-ı yalnız şeriat-ı muhammediye maletmeyip, bütün semavi dinlerin islamiyet olduğu gerçeğini anlatmak cesaretini ne zaman göstereceksin? "La ilahe illallah" diyenin müslim olduğunu "şâhit ümmet" olarak cihana duyursa idik, dünyanın rengi değişecekti. Din dışı arayışlara lüzum görülmeyip rönesans gibi değişiklik gerekmiyecekti. "Din terakkiye manidir" gibi gerçeklerle ilgisi olmayan, Hazret-i Kur-ân-la bağdaşamayan düşüncelere kapılmadan, günah-ı kebairlere dikkat ederek, terakkiye, medeni olmaya Hazret-i ALLAH-ın kullarını mecbur kıldığını anlayacak ve anlatacaktın. Cihan-şümul olan Hazret-i Kur-ân-ın değeri anlaşılacaktı.

Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz-in son ALLAH elçisi olduğunu, başka peygamber gönderilmeyeceğini bilerek, lütfedilen şeriat-i muhammedinin ALLAH-ın varlığına inananlar için rahmet hazinesi olduğu ve severek "ya Rabbi, verdiğin nimetlere çok şükür, el-hamdü lillah" diye günde 100 defa, manasını yaşayarak tesbih eden, hamd ve şükür ehlinin ALLAH adetlerini artırsın.

Na-ehlin yaşantısında, söz ve tutumlarında gerçeklerin tecelli ve zuhurunu göremediği gibi, bu yönlü tefekkür etmeyi dahi nefsine zül addeden, elbette bilemediğinden hakikatleri dışladığı gibi tahrifattan da çekinmez. Metafizik garibi ehl-i aşka eza ve meşakkati ALLAH-ın emri imiş gibi göstermeyi "cihat yapıyorum" edası ile ehl-i zikri, ehl-i aşkı yasaklarla şaşırtıp çıkarcıların ve na-ehlin kucağına itekleyen, ehl-i zikrin perişanlığını mal bulmuş mağribi misali umuma teşhirden ve onların ceza görmeleri için hiçbir eza icraatından kaçınmayan, aşk yoksunu, mana yoksunu, ilm-i ledünnün dahi etkiliyemediği metafizik yoksunu, emr-i ilahileri kabul etmiş gibi görünüp, dini protokol icabı kabullenmeye kendini mecbur hisseden, taklidi ilimle dolu, tahkikten habersiz bilge(!)... Hazret-i ALLAH cümlesini zü-l-cenaheyn eyler inşallah.

İlahi, ya Rabbi! Bu abd-i acize hayatı boyu lutfettiğin, emr-i ilahine uygun fiziki ve metafiziki gerçekleri veraset-i nebi olarak naçiz şahsımda rahmetinle ihsan ettiğin vazifem nedeniyle zatına söz verip, habibine biat rahmetinden mahrum etmediğin kullarınla emrettiğin kulluk vecibesini lütfu ihsanınla ve aczimizle ifaya azmettik, muvaffak kıl ya Rabbi!..

Cemi kullarına fiziğin hakikatini -ki fizik üstü manevi tecelli fiili sıfatının zuhuru, ilme-l-yakiyndir- ve fiziğin üstünde de metafizik, yani ayne-l-yakiyn ve hakka-l-yakiyni nasip et.

Bu abd-i acizin hayatımda zuhuru ile ihya ettiğin manevi yaşantımı cümle kullarına anlatmak, gene anlatmak hissinin zevkinden abd-i acizi mahrum ve mahcup etme. Tesirini halk eyle ya Rabbi!. Her ne kadar metafizik söze ve yazıya gelmez ise de lütfet ALLAH-ım. Cemi peygamber efendilerimiz hürmetine, ins ü celalin hürmetine, azamet-i kibriyan hürmetine, rahmetinle, lütfunla aciz kulunu cüretimden dolayı mahcup etme ya rabbi. Ancak zatının tertib ve tanzimi kadar kullarına anlatmaya müsadelerinle vazifeli kıl. Tesirini halk eyle, amin. Ve selâmün ale-l-mürseliyn ve-l-hamdü lillâhi Rabbi-l-âlemiyn.

Sayfa Başına Dön

 

 

FİZİK ÜSTÜ TECELLİYAT: METAFİZİK

 

 

 

 

Alemlerin Rabbı Hazret-i ALLAH-ı noksan sıfattan tenzih eder, uyuz itinden dahi vazgeçmeyen, kullarının ihyası ve kemalatı için na-mütenahi sebebler halkeden, dünya hayatının neticesi, kullarının imtihanının iman meyvesi rahmet-i ilahinin kümeleştiği rahmet hazinesi "cennet-i a-lâ"da ebedi kalmalarını insan ve cin için hazırlayan, imanlı, ihlaslı, ezel-i ervahta: "Ben sizin Rabbınız değil miyim?" Hitabına iman lisanı ile, tereddütsüz: "Beliğ" yani evet, diyen ruhların dünya hayatında fiziki rahmet tecellileri olduğu gibi, fizik üstü, metafizik tecelli ve hadiseleri ehlinde görmek her an mümkündür.

Bi-la-istisna bütün kullarının hayatında az da olsa "metafizik" tecellisi görülebilirse de, ALLAH-ın yarattığı cemi mahlukatına verilmeyip "metafizik" (fiziküstü) zuhurat ancak ve ancak insan olmaya namzet, kemalatlı beni Adem-e mahsus kılınmıştır. Cemi kullarında az da olsa görmek mümkün olup, rahmetine vesile kıldığı, nice istisnai yarattığı kulları vardır ki, onların hayatında fiziki yaşantı olduğu gibi "metafizik" yaşantı hayatlarına daha hakim kılınmıştır. Hikmettir, marifetullahtır, fizik ötesi manadır, ayne-l-yakin ve hakka-l-yakindir. "Peygamber efendilerimizde zuhur etti ise ilm-i ledünnidir." Tertib ve tanzim-i ilahidir.

Her ne kadar kulda zuhuru görülse de, onu halk eden Halık-ı Zü-l-Celâl-dir. Bu rahmeti kula maletmek cehalettir. Bu rahmeti maddi çıkarına vesile kılanlarda görülen bu hal iman zaafiyetinin bariz küfrüdür, zındıklıktır. "ALLAH-tan başka ilah yoktur, illâ ALLAH vardır" anlamını da, kendi aczini de bilmediğinden, ademliğinde benlik görerek, tevhidin manasını saptıranlar mensubine cehlinden dolayı başka ilahlar edinmesine zemin hazırlamıştır. Çok ilahlı küfür bataklığına düşmesine sebeb olan menfaat düşkünü düzenbazlardan, hiç şüphe edilmesin, hesabı dünyada ve ebedi alemde sorulacaktır. Kendisinde bu türlü varlık görenler Hazret-i ALLAH-ın manevi irşat için vazifelendirdiği kimseler olamaz; gafil olma! ALLAH-tarafından vazifeli kullar: "Habibim sen atmadın, illâ ben attım" hitabını iyi bilirler. Merhum Süleyman Çelebi-nin Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) hakkında gerçeğin ifadesi olan:

Bu gelen ilm-i ledün sultânıdır,

Bu gelen tevhîd-i irfan kânıdır.

 

Buyurduğu gibi ledünni sultanında zuhuru bariz görülen tevhit dininin zuhuru, ALLAH-ın kullarını ihya etmesi için vesile kıldığı rahmet hazineleri, irfaniyet, arifiyet ve ilim şehri peygamberlerimiz efendilerimizde zuhurunun ifadesi, cümle peygamber efendilerimizde de zuhur eden rahmet-i ilahi "ilm-i ledün" fizikin üstünde, "metafizik"tir.

"Meta" Yunanca-dan alınan, fizikten öte mananın tecelli ve zuhuru anlamında kullanılmaktadır. Bu kelime, Aristoteles (Aristo)-nun eserinde teşmil yolu ile duyusal görünüşlerin ötesi ile ilgili araştırmaların tümünü ifade etmek için kullanıldı. Metafiziğin konusu ilahiyatınki ile özdeşti. Yani, metafizik de Tanrının varlığını, niteliklerini, yarattığı varlıklarla ilişkilerini, bu varlıkların gerçek mahiyetini inceliyordu. Metafiziği ilahiyattan öte, vahiy ve imana dayandırmadan aklın ve mantığın yolunda ifadesini arıyan feylesoflar hayli olmasına rağmen Aristoteles-in fizik ötesi izahı ve on dört felsefe kitabının tümü metafiziğin izahıdır. Yazar bu kitabında Thales-ten Eflatun-a kadar çeşitli felsefe doktrinlerini tenkit ederek açıklar. Aynı zamanda bu doktrinlerin varlıklarını sadece maddi sebeblere bağlanmasını hatalı bulur. Madde şarttır, ama her türlü biçimden ayrı olarak düşünülemez, kavranamaz. Biçim maddeye oranla bir iyilik ve mükemmelliktir. Maddenin hareketinin hem sonu, hem sebebidir. Varlık mertebesinin sonunda, duyusal alemin ötesinde maddesiz biçim, saf edim yani Tanrı vardır. Meydan Larousse-un "metafizik" maddesini anladığım kadarı ile özetlemeye çalıştım.

Metafizik fizik ötesi alemleri yaratan Hazret-i ALLAH-ın cemi kullarına merhameti ve rahmetinin zuhurudur. Fizik ötesi (metafizik) ALLAHU TEALA-nın seçkin kullarında gene zatının dilediği kadar maddenin hakikatı, mananın bariz tecelli ettiği ehli tarafından da müşahede edildiği bir hakikattir. Peygamberimiz Efendimiz-in buyurduğu: "Beni Rabbım terbiye etti" hitabını iyice düşünür isen: "Biz Adem-e eşyanın ismini öğrettik. Melaikeye sorduk, bilemedi, amma Adem bildi" hitabını iyi anla ve iyi düşün. Fizik üstü tecellileri maddi yaşantında hiç göremedinse, istisnai yaratılan insanda metafizik zuhurunu kabul edemiyorsan, düşünemiyorsan göremiyorsan beni Adem-in yaratılışının nedenini anlayamadın, anlamak da istemiyorsan ilm-i ledün, metafizik sana göre değil. Bu rahmet-i ilahiden nasip alman için inancın yeterli değil. Umulur ki hatanı anlar, tövbe, istiğfar edersin, İnşallah.

  Sayfa Başına Dön

 

İBN-İ RÜŞT

 

Miladi 1200-lerde vefat ettiği bildirilen meşhur felsefecidir. Avrupalının takdirini kazanmıştır. Avrupalının "Avorveraisler" denilen bir grup, ilmi felsefeden öte gitmeyen, beş duygunun esiri ve mahkumu olmuş düşünürleri İbn-i Rüşt felsefesini vahy-i ilahi gibi kabul eder. Şeriat-i Muhammediye tabi olduğu halde İbn-i Rüşt-e hayranlık duyan ulema mevcudu küçümsenmeyecek kadar çoktur.

İbn-i Rüşt alimdir. Zamanın Kurtuba-da kadı-l-kudat (kadılar kadısı) denilen meşhur kadılarındandır. Aristotoles hayranlarından ve eserlerini şerheden büyük felsefecidir. Felsefe feylesofudur. Felsefeyi din-i İslam-la bağdaştırmaya yegane gayret göstermiş, fakat akılcılık yönü galebe çalmış, aldığı tedrisatın etkisinden kurtulamayıp, aklın ötesi vahy-i ilahiyi az da olsa, her ne kadar metafizikten bahsetse de fiziğin mahkumu kılmıştır. Günümüzde dahi devamını görüp, yaşadığımız, aklın gücü ile ürettiğinin vahy-i ilahinin üzerinde gösterilme gafletini, iman gözü ile bakıldığı zaman bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür.

İbn-i Rüşt şu senteze varır: Akıl ile vahyin vardığı nokta aynıdır. Bunlar bir birinden ayrılmaz, süt kardeştirler.

Bu fakir, yaşantımda müşahede ederek derim ki: Evet, beslenme kaynağı aynıdır. Hazret-i ALLAH-ın yedinde olup beni Adem-e mahsusdur. Beni Adem-den gayrısı vahy-i ilahi sütünden içemezler. İçseler de hakikati anlamayıp, manayı da maddeye dönüştürmeye gayret ederler.

İbn-i Rüşt-ün inancı rasyonelliğe dayanır. Rasyonellik akıl ile vahyi aynı ölçüde görmektir. Rasyonalizm ise vahye inanmamaktır.

Akılcı yönteme "burhani yöntem" de denir. Akıl tanzim-i ilahi kadar maddeyi kavramaya müsait yaratılmıştır. "Burhan" denebilir, çünkü peygamber efendilerimizde zuhuru görülen mucizeler, varisü-l-enbiya olan evliyaullahta görülen kerametler, -ki bu kerametlerin devamı da "burhan"dır- hepsi fizik ötesi, küllü metafiziktir. Ehlinden zuhur eder; güç kuvvet ALLAH-a mahsustur. Zuhur mercii acabasız imandır.

Pozitivizm gibi, materyalizm ve hatta leninizm ve ateizm gibi insan tabiatına aykırı olan "izm"ler iflas etmiş, büyük darbe görmüştür. Örneği: Rusya. Buna benzer devletler tetkike değer.

Sayfa Başına Dön

 

 

GAYBA İMAN

 

 

 

 

"O müttaki kullarım gayba iman ederler." (Bakara Suresi, 3)

Bu ayet-i celileyi tefekkür edersen, yalnız şahsına ait iman zafiyetinin cehlinden zuhurunu açıkca görürsün. Vatanını ve milletini muasır milletler seviyesine çıkarmak için, işgalci güçlerle yapılan anlaşmaya ters düşmeden, hayatını hiçe sayarak, Ku-ran-ı Kerim hayranı din-i İslam-ı hurafasız ve bidatsiz benimsemiş, tertemiz İslam-ı na-ehle hissettirmeden yaşamak ve yaşatmak için, zamanı ve zemini de müsait bulduğu kadarı ile, din-i İslam-ı hurafa ve bid-ata kaçırmadan, yasaklar ve cezai müeyidelerle hakikatleri gerçek mecrasına çekmek kasdi ile 1200 senedir içtihatsız yaşanan şeriat-i Muhammediyi servet, teknoloji ve medeniyetin din-i İslam-a zıt imiş gibi gösterilmesini kabul edemeyen Gazi Mustafa Kemal Paşa, işgal kuvvetlerinin de şartlarını nazara alarak, çok sevdiği vatanını, milletini, inandığı hak din olduğundan hiç şüphesi olmayan din-i İslam-ı ehil olmayan, din adamı geçinen bidat ve hurafalarla dolu, hakikat fukarası, "biliyorum" zannı ile bilmeyerek İslam-da tahrifat ve tahribat yapanları cezalandırarak, İslam-ın zahir ve batınını tertemiz yaşatmak kasdi ile islahata kalkıştılar. Bu islahatı yapmak için yeterli dini bilgi sahibi idiler.

Ne yazık ki, bu icraatı hurafa ve bidat mahkumu olmuş, inanan toplumlar bu luzumlu hareketi din dışı zannettiler. ALLAH-a yeteri kadar iman etmeyenler de Mustafa Kemal Paşa-yı din-i İslam-a karşı, din diye bir şey kabul etmeyen, dinsiz zannettiler. Hakikati yeteri kadar kavramaya müsait olmayan, emr-i ilahi ile hayat tanzimini zül addeden, "gördüğümden başka bir şeye inanmam" diye direnen, hakikatten yoksun, maneviyat fakiri, mana yoksunu, iptidai düşünüp, cahiliyet devrinin yaşantısından haz duyan, esas irticanın şahsında her an zuhuru görülebilen, irtica üreten dinsiz mürteci! Din-i İslam-ı cehli ile "yaşıyorum" zanneden, ilim, irfaniyet, medeniyet ve güzelliklerden rahatsız olan, zamanın yaşantısından habersiz, ikinci irtica üreten, güya dinli, saf mürteci... Din dışı icraatlarını kıyamete kadar götürmeyi vazife edinmiş kişileri aramaya zahmet gerekmez, çok yerde bulabilirsin. Emr-i ilahiyi yaşamanın zevkine ermiş, inanan, insanları horlamayı, toplumdan dışlamayı vazife zanneden! Atatürk-e: "Dinsizdir" diye iftira atmaktan sıkılmayan, utanmayan gafiller...

Kendilerinin Atatürk-ün icraatlarının bekçileri olduğunu zannedenler, nerden geldiği bilinmeyen bilge ve kahraman edası ile bu çarpık zihniyetlerini zaman zaman ilan ederek vazife yaptıklarını zannedenler Mustafa Kemal Paşa-yı takdir edip, hayranlık duyan dindar insanların yalan söylediğini zannederler. Çünkü iman zafiyeti geçiren bu zümrenin ALLAH-a olan inancı imanlarından dolayı değil protokol icabıdır. Bu meyanda amentü-ye iman etmiş Mustafa Kemal Paşa-ya hayranlık duyan toplumlar da az değil. ALLAH adetlerini artırsın.

Yaşadığım o günlerin şahidiyim. Mülakat yaptığım Nokta dergisinde de bahsetmiştim. Dindar yaşayan insanların Mustafa Kemal Paşa-ya: "Mehdi resul" dediklerine şahidim. Çok geçmedi, bir kaç sene sonra hurafa ve bidatların, katı kuralların mahkumu, ALLAH-ın sonsuz rahmetinden habersiz, cehennem yolundan başka yol tanımayan, hakikat yoksunları, "mehdi resul" dedikleri Atatürk-e: "Deccal" ve neüzü billah: "Kafir" dediler. Bu değişik düşünceyi halâ anlamış değilim. Ancak, İslam-ı cinsel organından tanıyan, mütehassıs dindar geçinenler az değil. Onlar için kelime-i tevhit önemli olmayıp, onların şahidi açık gözle görülürse şahittirler. Her zaman aşikar olmadığından "kafirdir" diye öldürürler, Bakarlar ki, malum ölçüleri ile yanılmışlar; "müslümanmış" diye namazını kılarlar. Bu bilgelere:

Sorsan: "Selanik nerdedir" bilmez;

Bilir Cebrail-in kaç kanadı var!..

 

Bu bilgelerden daha farklı bilgeler de vardır ki, onların ölçüleri maddeden öte gitmez. Mana onlar için bir şey ifade etmez. Hikmet ve marifetullah -ki metafiziktir- ilgileri dışındadır. Atatürkçü geçinirler, güya aydın kesim!.. O büyük insanın makamı cennet olsun. İcraatındaki maksat ve manayı anlamayıp Atatürk-ün icraatını ve geçici yasaklarını dine karşı kasden yapdığını zannederek imansızlığına eş değer gören, öylesi işlerine gelen, kültürlü, materyalist, iman fukaraları, dünyadan sonra hayat kabul edemeyen, aydın geçinen, amentü yoksunlarının emr-i ilahiyi yeteri kadar bilemediğinden, hurafa ve bidatları din zannedip, başka ilim kabul edemeyen, safdirik, fakat samimi inanç sahiplerinin de müşterek yaptıkları tahrifatın acısını millet olarak halâ çekiyoruz.

ALLAH-ın emirlerini bilmeden tahrif ettik. Hatanın telafisini düşünüyor isek gerçeklere, kanun-ı ilahiye uygun, medeniyet ve teknolojiyi de, haramlar dışındaki cümle güzelliklerin dinin anayasası olduğunu bilmemiz ve görmemiz lazım. Lüzumlu olduğunu hala anlamak için çaba göstermeyecek miyiz?!. Lütfen aslımıza rücu edelim!

Sayfa Başına Dön

 

 

ATATÜRK-Ü YAKİNEN, HAYRANLIKLA SEYREDİP EDİNDİĞİM İNTİBALARIM

 

 

 

 

Tahmini sene 1930. Gazi Evi-ne yakın Bozkurt İlkmektebi üçüncü sınıfında talebe idim. Babam Samsun Belediyesi-nin karşısındaki Şifa Hamamı-nı işletiyordu. Atatürk Fethi Okyar-a bir parti kurdurmuştu. Arzu ettiği çok partili devreye geçişte atılan ilk adımdı. Belediye seçimi vardı. Samsun-da kadınların gizli oy vermelerini yadırgayan Karadenizlilerin hayli karışıklıklar çıkardıkları söylendi. Atatürk Samsun-a gece geldi. Olayı bastırdı ve Fethi Okyar-a emri ile kurdurduğu partiyi lağvetti.

Hala etkisinden kurtulamadığım, kurtulmak da istemediğim hatıratımı anlatmadan geçemiyeceğim: Mustafa Kemal Paşa-nın gece Samsun-a gelişini Samsun Parkı-nda tesadüfi, yakınen seyretmiştik. Talebesi olduğum Bozkurt İlk Mektebi Gazi Evi-ne yakındı. Mektepte yakın arkadaşlarıma Mustafa Kemal Paşa-nın geldiğini anlatınca, yakından görmek için beş arkadaş mektebi terkedip Gazi Evi-ne geldik. Gazi Evi-nde hummalı bir faaliyet vardı. Meyilli olan giriş kapısının bulunduğu yan yola bakan, yükseldikçe daralan bodrum pencerelerinden mutfağı seyrediyorduk.

Sıra sıra dizilmiş kuzu etlerinin usta ahçılar elinde ne olacağını merakla seyrederken, birden Atatürk-ün bindiği, üstü açık arabası hemen yanımızda durdu. Henüz bizden başka kimse yok idi. İnsan seli geliyordu. Amma uzaktı. Üstü açık arabada oturan Cenab-ı Hakk-ın bu necip milletin kurtulmasına vesile kıldığı büyük insan bütün azameti ile yakınımızda duruyordu. Metafizik yaratılışlı, dindar kişilerin "Mehdi resul" sıfatını yakıştırdığı büyük kahramanı çocuk cesareti ile yakınen, seyirden ziyade tetkik ediyordum. 69 sene evveli o günkü haliyle hafızamda duruyor. O gün değil, ancak bugün Hazret-i ALLAH-ın bu necip milletin esaretten kurtulmasına vesile kıldığı o muazzam simayı daha normal düşünebiliyorum.

Arkadaşımıza sevgi ve muhabbetle sorduğu: "Mektebe gidiyor musun, evladım, kaçıncı sınıftasın? Hitabı sanki bugün duydum gibi halâ hafızamdan silinmediği gibi eksilmedi de. Henüz 48 yaşında fakat yetmişin üzerinde gibi görünen, vatan ve millet aşkının galebe çalıp, vazife ağırlığını seve seve taşımış, buna rağmen vazife mesuliyeti ve hadiselerin çökerttiği güçlü insanı yakınen dinliyor ve seyrediyordum. Arkaya taranmış, beyazı siyahından fazla, seyrelmiş saçları başının çıplaklığını kapatmaya yetmiyordu. Kan eseri kalmamış simasında din, vatan ve millet sevgisinin vazife ağırlığının o büyük insanı ne hale getirdiğinin canlı portresini içim yanarak seyrediyordum. O istisna yaratılmış insanı bugün daha iyi anlıyorum.

Bir gecede sakalı daha çok beyazlanan bitkin halde gördükleri Peygamberimiz Efendimiz-e ashab merakla bu halin nedenini sordular. "Bu gece nazil olan hud suresi beni kocattı" buyurdu. Peygamber Efendimiz-e buna benzer daha şiddetli bir ayet inzal olmamıştır: "O halde, seninle beraber tevbe edenlerle birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve aşırı gitmeyin çünkü o sizin yaptıklarınızı çok iyi görendir." (Hud Suresi, 112)

Büyük vazifelerin kazancı çok olduğu gibi ağırlığı ve mesuliyeti de o nisbette büyüktür. Avamın kaldırmaya gücü yetemeyecek yükü taşıyan, istisnai yaratılmış şahsiyetler vardır. Değişik vazifelerde yer yüzünde bu kabiliyette ALLAH-ın rahmet sıfatının zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetlerde değişik tecelliyatlar kıyamete kadar devam edecektir. Hiç şüphen olmasın. Bu hal adalet-i ilahinin rahmet tecellisidir. Bu rahmetin değişik mevzularda zuhuru görülür. Peygamber efendilerimizde küll olarak tecelli eden bu rahmet-i ilahiyi ALLAH-ın istisnai yaratılmış seçkin kullarında her devirde görmek mümkündür. Bu şahsiyetlerin yaratılışı istisnaidir. Buna metafizik de diyebiliriz. Bu kullardan bazıları emr-i ilahinin bekçileridir. Bazıları irşada, bazıları ikaza, bazıları da islaha vazifelidirler. Atatürk islah vazifesi ile vazifeli idi. Şahidim. Vazifeli, seçilmiş kulların cümlesi Hazret-i ALLAH-ın muhafazasında olup, ehl-i hakikatın görgü ve bilgisine göre bu istisnai yaratılan zevatın hiçbirinde menşei imansızlık olan gazab-ı ilahi görülmemiştir. Bu görüş avamın ölçüsüne göre olmayıp, yalnız ehline mahsustur.

Cennet-mekan Sultan Vahdettin Han, (ALLAH cümlesinin makamlarını cennet eylesin) Mareşal Fevzi Çakmak Hazretleri-ne emir vererek, esaret hiç yakışmayan bu necip milleti uyarıp, vatanı işgalden kurtaracak güçlü ve muktedir paşaların listesini istedi. Verilen listede Mustafa Kemal Paşa-yı göremeyince Fevzi Çakmak Paşa-ya sert çıkışarak, niçin Mustafa Kemal-i listede, hatta başında göremediğinin sebebini sordu. Çünkü Padişah Mustafa Kemal-de bu kabiliyetin niteliklerini ALLAH-ın lutuf ve ihsanı ile görebiliyordu. Fevzi Çakmak Paşa cevaben:

"--Ben de liste başına Mustafa Kemal Paşa-dan daha ehil kimse görmüyorum. Fakat sizden çekindim ve yazmadım. Mustafa Kemal öteden beri yenilik, cumhuriyet taraftarıdır, diye çekindim" deyince, Padişah elindeki kağıdı atar gibi masanın üzerine bıraktı... Ayağa kalkıp pencereye döndü. Limanda demirli duran İtilaf Devletleri-nin İngiliz, Fransız, İtalyan, Yunan gemilerini göstererek:

"--Paşa paşa... Bu gemileri görmek kanıma dokunuyor. Bu memleket kurtulsun da isterse cumhuriyet olsun!.. Kendisine selamımla birlikte tebliğ ediniz" diyerek, getireceği paşalar listesinin başında Mustafa Kemal ismini görmek istediğini bizzat Fevzi Çakmak Paşa-ya emir vermiştir.

Tercüman Gazetesi-nde 1976 yılında manşetten verilen, yakın tarihimizin en büyük sırrı diye bahsedilen bu hatıratta cumhuriyet döneminin ilk beş simasından biri olan Mareşal Fevzi Çakmak Hazretleri eşi Fitnat Hanımefendi-ye:

"--Bak fitnat. Öyle bir şey biliyorum ki, ortaya çıkıp söylememe bugüne kadar tutum ve davranışlarımız müsait değildi. Mecburum bu sırrı kendimle kabre götürmeye!..

Ve ifşa etmiştir ki, teferruatına girmiyorum. Fakat bu vatanın ve milletin esaretten kurtulmasına emeği geçenlere, tarih boyu bilen insanların hasretini çektiği cumhuriyetin gelmesine emeği geçenlere küfredilmesini yadırgıyorum ve nankörlük görüyorum.

Sultan Vahdettin Han vatan haini değildir. Gerçekleri olduğu gibi anlatmanın zamanı geldi, zannediyorum. Bunları milletimize olduğu gibi yansıtırsak milletin fikir bölünmeleri düzelip, kardeşlik anlaşılıp cumhuriyet layık olduğu mecrasına oturacak. Atatürk-ün kıymeti ve değeri bütün millet tarafından bilinip, Atatürk düşmanlığı yerini dostluğa terk edip, Atatürk istismarcılarının sermayeleri bitecek. İflas edecekler. Bir kısım insanlar da vatana ve millete canını dahi feda etmekten çekinmeyen büyük insanlara teşekkürü borç bilecekler, nankör olmayacaklar. Selahiyetli, güçlü idarecilerimizden rica ediyorum: Vatan millet ve ALLAH aşkına düzeltin... Evvela Mustafa Kemal Atatürk-ün dinsiz olmadığı gerçeğini lütfen ilan edin. Yalnız Türkiye değil, dünyanın bu gerçek bildiriye ihtiyacı var....

Bu abd-i acizin manevi vazifemden dolayı, Atatürk düşüncesine, icraatına ters düştüğümü düşünmeyesin? Atatürk biraz daha yaşasa idi bu izahlara lüzum kalmazdı. Islah için lüzum görülen icraatlar çok geçmeden yerini gerçeğine bırakmak zorundadır. Atatürk-ün vefatından 15 gün evvel o zamanki başbakan ve hariciye vekiline emir verip, cümle İslam ülkelerine tamim yazdırdığı, inkarı mümkün olmayan bir gerçektir. Amma çok kişilerin işlerine gelmeyip, Hazret-i ALLAH-ın bu milletin esaretten kurtulmasına vesile kıldığı büyük insanı küfürlerine ortak gibi göstererek, Din-i İslam-ı beşer uydurması imiş gibi yansıtmaya cüret etmeleri, safiyetle ALLAH-a ve Resulü-ne inanan vatan evlatlarını rencide ettiklerini, bu tutumlarının dinden menfaat sağlayan çıkarcıların işlerine yaradığını görmüyorlar mı? Gerçeği anladıkları zaman Din-i İslam-ın Hazret-i ALLAH-ın rahmeti olarak umumu ihata ettiğini elbet görecekler. Umulur ki, bu görgüyü mahşere bırakmazlar!

Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik kitabçığında yazmıştım. Gene yazıyorum. Yazacağım inşallah:

 

"Bütün dünya müslümanları ALLAH-ın son peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.a.v.)-in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm müslümanlar Hazret-i Muhammed-i örnek almalı ve kendisi gibi hareket etmeli. İslamiyet-in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira, ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkınabilirler."

Mustafa Kemal Atatürk bu mesajın başbakan ve dışişleri bakanı vasıtası ile dünyaya açıklanmasını emretti. Maalesef her ne sebeptense emir yerine getirilmedi. Mesul şahıslar bu mesuliyetin vebalini bilmem nasıl kaldıracaklar?!. (Prof. Dr. Hanif Fauk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi yayınları, Ankara 1979, s. 102)

Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı yayınlarından Atatürk Ve Din Eğitimi (Ahmet Gürtaş) kitabında bütün şahitleri ile görebilirsiniz. Aynı kitabda üçüncü hatıra başlığı ile ifade edilen ve gerçeklere ışık tutan, Atatürk-ün, hakikatlere paralel şu yazacağım gerçeği iyi anlaşılsın da hakikatleri tahrife kimse yeltenmesin. Gerçek ehl-i tevhide, ehl-i tasavvufa zulmetmekte hakikat yoksunu, çarpık fikirleri ve düşüncelerine o büyük insanı Atatürk-ü ortak göstermesinler:

"Geçtiğimiz yıllarda yüz yaşını geçkin olarak ve istanbul Merkez Efendi imam hatibi iken vefat eden ve cumhuriyetin ilanından önce İstanbul-da şeyhü-l-meşâyih ünvanı ile anılan Nurullah Efendi özel doktoru Prof. Dr. Naci Bor-a şu olayı bizzat kendisi anlatıyor:

Nurullah Efendi Atatürk-ün sekreteri olan amca-zadesinden kendisini Atatürk-le görüştürmesini ister. O da Nurullah Efendi-yi Ankara-ya davet eder. O günlerde Atatürk bir vesiyle ile resepsiyon vermektedir. Sekreter Nurullah Efendi-yi Atatürk-le resepsiyonda karşılaştırarak görüştürmeyi planlar ve bu maksatla resepsiyona Nurullah Efendi-yi de davet eder. Arzu edilen bu görüşme gerçekleşir ve Atatürk Nurullah Efendi ile bir köşede hayli sohbet eder. O günlerde türbe, tekke ve zaviyeler kapatılmış bulunmaktadır. Söz buna intikal edince Atatürk Nurullah Efendi-ye der ki:

"--Efendi Hazretleri tekke, türbe ve zaviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi, bilmiyorum. Ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım."

Atatürk bu hakikati gerçek Şeyh Efendiye ifşa etti. Hazret-i Mevlana Celalettin Rumi Hazretlerini ziyaret ettiğinde:

"--Sen rahat uyu, ey koca şeyh! Bu icraatlarım sizlere değil"

Dediği gerçeğini bilesin. Zira tertib-i tanzim-i ilahi olan gerçekler ila-nihaye yasaklanıp kaldırılamazlar. Gerçekler mecrasından saptırıldı ise Hazret-i ALLAH tekrar o gerçeği zamanı gelince vazifelendirdiği kullarının eliyle aslına döndürüp tekrar ihya eder. Atatürk ehline söylemekte mahsur görmediği bu hakikati anlatmakta bir sakınca görmemiştir. Aksini düşünmek o müstesna yaratılmış insanı tanıyamadığının ifadesi olur.

Her hangi bir semavi din göstere bilir misin, tasavvufsuz, şeriatsiz ve tarikatsizdır? Bu türlü rahmet tecellileri batıl dinde dahi görülür. Mistik yaşantı hiçbir din kabul etmeyen ateiste lazım değildir. Felsefeden başka ilmi olmayan, akılcı dinlere de tasavvuf, şeriat, tarikat, marifet ve hakikat gerekli değil. Çünkü beşeri yasaklar fer-idir. Hakikati kaldırmak beşerin takatı ve gücü dışındadır. Protokol gereği dini kabullenmiş gibi görünen ademin (kişinin) belirtilen bu gerçekler imanını değil küfrünü artırır.

"Ey insan, arzı ben yarattım, sen düzene sokacaksın" hitab-ı ilahisini hatırdan çıkarmıyasın! Her şeyin cevher ve arazını yaratmış. Gerisine kullarını kabiliyetleri nisbetinde yükümlü kılmış. Misal mi: Suyu yaratmış, toprağı yaratmış; kerpiç yapmayı, her ihtiyacında kullanmayı kulun iradesine bırakmış. Edep dışına çıkıp da: "Ya Rabbi, bunları da sen yap" diye ALLAH-a karşı saygısızlık ve küstahlık yapma! İleri gidersen gayretullaha dokunursun. Niçin yaratıldın, vazifelerin nelerdir, nelere muktedirsin, nelere karşı güçsüzsün? Bunları bilmek...

"Men arefe nefsehû fe-kad-arefe Rabbehû..." Nefsinin aczini bilen insan, varlığın ALLAH-a mahsus olduğunu bilen insan ilim sahibi demektir. Çünkü ilim ALLAH-ı bilmektir. Bu ilmin nihayeti yoktur. Ömrün nihayeti ilmin sonu değildir. İmanında ihlas ve sadakat gösterip hep ALLAH-ı bilme zevkine erenleri kabir hayatında dahi ilme devam ettirirler. Kabir hayatı dünya gibi müsait olmayıp imkan ve müddet sınırlıdır. Dünyada "kavis"i bilerek tamamlayanlar ferasetli, akıllı, bahtiyar mü-minlerdir. Ezel-i ervahda "beli" diyen fakat her ne sebebden dünyada kavisi tamamlayamıyan, murad-ı ilahi olan kullarına adaleti icabı kabirde kavisini tamamlatır. Yani ruha makamını buldurur. Çünkü kasd-i ilahi "daha kemalatlı olsunlar, daha yüksek derece alsınlar, rahmetimin sınırlı olmadığını bilsinler" diye arzı yarattı. Sonsuz rahmetini kullarına gene rahmet tecellisi ile bildirmekti.

Dünya memduhtur. Beni Adem için ferah ve güzeldir. Kafir için de toleranslıdır. Kulun gerçeklere birazcık yönelmesi onu rahmet-i ilahiden nasipli kılar. Hülasa edersek, dünyayı Hazret-i ALLAH rahmetinden yaratmış olup, bu rahmeti yaşayan ve gören ulemaya ihtiyaç vardır. ALLAH-ın rahmetini bilemeden ilim tahsil edenler bu zevki, bu hali idrakten yoksun, bilmeden rahmet yolunun yol kesicileridirler. Zira tasavvuf, tarikat, şeriat yoksunudurlar. Bu türlü iman akılcının nefisle müşterek imanıdır; nakil imanı değil. Nefis nakle ihtiyaç duymayıp akılla birleştiği zaman varacağı menzil putperestlikdir. Bu çarpık düşünce saliklerini ikna ediyormuş gibi görünse de rahmet-i ilahiden nasibsiz yolun nihayeti tabir caizse, bilerek veya bilmeyerek, hakikat dışı putperestliktir.

Beşerin görgüsü, bilgisi ve ilmi müsait ise bu kadarını ölçme ve görme imtiyazı verilmiş olup, bu ölçü aslın fer-idir. Asıl ölçü ve hüküm ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Bu kuvveti, bu gücü naçiz şahsına maletmek cüretini göstermeye kalkışan hakikat cahili, gerçeklerden sapmış, mana yoksunu eçheldir.

İşte bu hastalıkları çevremde çok gördüm. İnancımla bağdaştıramadığımdan dolayı, içine sindiremeyen bu abd-i aciz maddi ve manevi hayatımda zevkle zuhurunu seyreylediğim, beşerin gücü dışında fizikten başka bir şey kabul edemeyen kullarına merhamet ve rahmet-i ilahinin zuhuru: Metafizik! Rabbımızın safiyetle inanan kullarına rahmet iltiması gibi düşünebilirsin. Bu rahmet-i ilahinin peygamber efendilerimizden zuhurunu gördünse bu tecelliyatın tek ismi "mucize"dir. Evliyaullahtan zuhur etti ise "keramet"tir, devamı "burhan"dır. Cümlesi fizik ötesi, metafizik olayıdır. ALLAH-ın belirli şahsiyetlerde zuhur ettirdiği tabiat üstü hallerdir. Bu türlü zuhuratla karşılaştığın zaman sakın ha "bu zat bu işi yapabilir mi?" diye düşünme. "ALLAH yapabilir mi?" diye düşün. Bu düşüncenin dışına çıkmayasın. Bilmeden hata ettiğin zaman samimiyetinden belki mazur görülürsün. Amma vazifeni emr-i ilahiye uygun yap. İşi şansa bırakma.

Hakikat bu türlü zuhuratta ALLAH-ı görmektir. "Habibim, sen atmadın, illa ben attım" hitabının anlamını iyi bilesin. Bazı yol salikleri mensubine izahta ve anlatmakta güçlük çektiklerinden "varsın öyle bilsin. Ne zararı var?" Düşüncesi ile, ihvanı o hali ile "götürüyoruz" zannederler. İşte o "oluyor gibi" görülen yanlış tutum meyvesini vermeye başlar. İlk meyvesi şeyhini ilahlaştırır. İlahları çoğaltır. Nihayet kendisi ilah olur. Kelime-i tevhidin dışında yaşantı temin ve tertip etmeye çalışır. İslamın, tasavvufun ismi ve resmi kalmıştır. Başkalarına zarar vermedi ise işi ALLAH-a kalmıştır! "Dinin cüz-ünden feragat küllünden feragattır." Yani tevhitten bir şey eksiltdiğin zaman eksiltilen kadar değil, küll olarak tevhit yoksunu olursun. Kulluğun icabı evvelâ dikkat edeceğin esas tevhide halel getirmemektir. ALLAH-tan başka ilah edinmeyeceksin.

Hazret-i ALLAH kıyamete kadar rahmetini kısıtlamadan ihsan eder. Her devirde öz ve mana değişmez. Tecelliyat kullarının kemalatına göre değişik biçimde ihsan edilir ise de, tevhit kıyamete kadar değişmeyen, değişmeyecek olan Din-i İslam-ın kulluk vecibesinin anayasasıdır.

Tevhidin sıhhatına halel getirmeden her devirde her mevzuda içtihat yapılması elzemdir, emr-i ilahidir. İçtihatsız geçiştirilen zamanların beşer hayatındaki yaptığı anormallikleri görmemek mümkün değil. İçtihatsızlıktan maruz kaldığımız bunalımları tek tek saymak imkansızdır. Toplumların bu vebali kimden sorulacak? Tarih boyu bu hata idrak edilmemiş. İçtihatsızlığın getirdiği anormallikler semavi dinlere maledilmiştir.

Semavi dinlerden kasıt yalnız ve yalnız İslamiyet-tir. Hazret-i ALLAH islamdan başka din kabul etmediğini Hazret-i Kur-ân-da beyan ediyor. Yahudilik, Hristiyanlık diye din yoktur; İslamiyet vardır. Hazret-i ALLAH-ı kabul eden her kul müslümandır. İslam-ı yalnız bizim tekelimizde göstermeyelim. Enaniyete kaçmayalım. Hazret-i ALLAH alemlerin Rabbidir. Ona göre düşünüp amel edesin.

Emr-i ilahiye uymayan, din dışı yaşantı aşikar, ya da gizli nefsani ve akılcı din ihdas edilmiş, bu çarpık zihniyet fazla dini bilgisi olmayan avama cazip gösterilmiş, gerçeği yaşamak isteyen ehl-i hakikat horlanmış ve hayattan dışlanmak istenmiştir. Nefsin ve aklın ürettiği, semavi din dışı çarpık yaşantılarını Hazret-i ALLAH-ın kullarını ihya için lutuf ve ihsanının tecellisi olarak elçileri vasıtası ile lutfettiği şeriatları rahmet yolu... Ki, tarikleri zamana göre içtihattan habersiz kişilerin terazilerinin gerçekleri normal tartacağını beklemek gaflet olmaz mı?

"Bu dünyada a-ma ahirette a-ma (bu dünyada görmeyen ahirette göremez) ayetinde belirtildiği gibi; Hazret-i Aliyye-l-Murtaza (r.a.) Efendimiz-in buyurduğu: "Görmediğim ALLAH-a ibadet etmem" sözünde belirtildiği gibi... Müstesna yaratılmış, yaratılışı rahmet-i ilahinin tecellisinden bAşka bir şey ifade etmeyen, hayatının her safhasında fizik üstü tecellilerin anlamı hikmet ve marifetullah olup fizik üstü, metafiziğin zuhuru biz aciz kullarına ALLAHU TEALA VE TEKADDES Hazretleri-nin rahmetine vesile kıldığı kulluk imtihanında kazanmamız için, tabiri caiz ise hal ve kulluk tecellisi ile verilen ferahlık biz aciz kullarına lütf-ı ilahiden olan bir nevi iltimas değil mi? İşte bu rahmet-i ilahileri göremeyenler, görmek de istemeyenler dünyada hakikat a-ması olduğu için hakikat aleminde de a-ma olarak haşrolunacaklardır. Cenab-ı Hakk-a: "--Biz dünyada görüyorduk. Ahirette niçin a-ma olarak haşrolunduk? sorularına Hazret-i ALLAH cevaben şöyle buyuracak:

 

"Siz dünyada iken dahi hakikatlere gözlerinizi ihtiyarınızla kapatmış idiniz. Burası mana alemi. Dünyada rahmetim her yerde zuhur ettiği halde "ALLAH-la kul arasına girilmez" diye, hakikatleri hiçbir manevi izahı olmayan, benim sıfatlarımla bağdaşmayan kelamlarla kullarımı rahmetimden uzaklaştırdınız ve o kullarımı: "--Taştan ve topraktan ne istiyorsun?" diye olanca gücünüzle engelleyip, manevi kazançlarına mani oldunuz. "Siz onlara ölü demeyin, onlar diridirler amma siz bilemezsiniz" diye sizleri uyardığım halde uyanmadınız. Bugün a-ma olarak haşrolundunuz."

 

Ehl-i hakikatın dile getirmek istediği şu gerçeği kalbine nakşet ki, bir daha bu hataya düşmeyesin!

 

İki alemde tasarruf ehlidir ruh-ı veli;

Deme kim, mürdedir, bundan nice derman ola?!

Ruh-ı şimşir-i Hüda-dır, ten gılef olmuş ana;

Dahi a-lâ kar eder, bir tığ kim üryan ola.

 

Velinin ruhunun ALLAH-ın yedinde bu dünyada tasarrufatı olduğu gibi öbür alemde tasarrufatı daha açıktır. Artık o ölmüş, cesedi murdar olmuştur, ondan ne bekliyorsun? deme! Onun ruhu Hüda-nın kılıcıdır. Vücut o kılıcın kılıfı idi, ten kılıcın kını idi. Vefatı ile kılıç kından çıktı. Kınından çıkmış kılıç görmez misin, rahmet yönünde daha tesirli olmuyor mu?

Örnek mi? Peygamber efendilerimizi hayatlarında kaç kişi farketti? Şimdi bak insanlar ziyaret edeceğiz diye ne meşakkatlere, ne ezalara katlanıyorlar? Sebeb: ALLAH-ın kılıcı kınından çıktı. Evliyaullahın türbelerine bak. Hayatta iken kaç kişi ziyaret ediyordu? Şimdi seyreyle.. Dirileri ziyaret ettikleri gibi ölülerini de ziyaretten mahrum etmek istemiyorlar. Doğru yapıyorlar. Ayıplamıyorum. Çünkü ALLAH-ın rahmetİne vesile kıldığı kılıcı kınından çıkmış, nasiblisini bekliyor.

Kelam-ı Kadim-de mevcut, Hazret-i ALLAH-ın kullarına rahmeti ile ihsan ettiği gibi, kulunun menfaatı icabı yükümlü kıldığı emr-i ilahiyi iyi dinle! Nasıl gerekiyorsa öyle amel etmek için cüz-i iradeni kullanmayı iyi bil!

"Onlar öyle sapıklar ki! Kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler. ALLAH-ın ziyaret edilip, hal ve hatırının sorulmasını istediği kimseleri ziyaretten vaz geçerler. Yer yüzünde fitne ve fesat çıkarırlar. İşte onlar gerçEkten zarara uğrayanlardır." (Bakara Suresi, 27)

Muhterem hocam! Bu ayet-i kerimeyi bilmem nasıl anlıyor ve anlatıyorsun?!.. Lütfen, bu abd-i acizi iyi dinle! Kırk üç senedir ALLAH-ın verdiği irşat vazifesi ile mesul ve yükümlü kıldığı bu ALLAH abdi, ilahİ güç karşısında aczimi elbet bilirim. Fakat küfr-i inadi karşısında imanımdan asla taviz vermem.

ALLAH-ın tertibi olduğundan zerre kadar şüphe etmediğim, Hazret-i Kur-ân-da tasdiki görülen, rahmet tecellilerinde şehadeti bariz görülebilen, itikatta İmam Maturudi Hazretleri-nin, amelde Hanefi mezhebinin kurucusu olan İmam-ı a-zam Hazretleri-nin içtihadını zamanın yaşantısına uygun olarak bütün gücümle yaşamaya çalışıyorum. Meşrebim tertib-i ilahi olan Kadiri ve Rufai olup rahmet birleşiminden ihsan edilen manevi teşkilatın tebliğ ettiği Galibilik kolu ile taltif ve yükümlü kılındım.

Semavi dinler ki, hepsi İslamiyet-tir. En son gönderilen, ALLAH-ın kullarını irşat ve ikaz eden, yol gösterici, hikmetler kaynağı, marifetullah hazinesi, güzellikler manzumesi, ALLAH-ın rızasını kazanmak zevki tecelli edenlere güzellikler kaynağı, ilm-i ledünni sultanı, ALLAH elçileri zincirinin son halakası Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-in "ene medînetün Ali babûhâ" (ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır) buyurduğu şaH-ı velayet Hazret-i Ali (r.a.)-a verilen rahmet-i ilahi olan velayet kapısının manevi vazifem itibarı ile bir parçasıyım. Mezheb-i Hanefi amel düsturumdur. Meşrebim ilim yönünden benzetilecekse tekrar ediyorum: Aleviyim.

Tarikatlar iki sınıfda ifade ediLir: Alevi, Bekri diye. Yalnız Nakşibendi tariki Bekri, diğer bütün tarikler Alevi olarak belirtilmiştir.

ALLAH elçilerini birini diğerinden ayrı görerek sınıflandırmaya cüret edenler hakikat dışında kalmış, emr-i ilahiyi yeteri kadar anlayamamış, o nisbette gafildirler. Peygamber efendilerimizin cümlesine salat ü selam olsun. Bu hadis-i şerifin şahidiyim.

Dikkat et! "ALLAH-ı kabul ediyorum" demekle beşere karşı kimliğini bildirdin. ALLAH-ın emirlerine sadakatin ve icraatın nisbetinde lisan-ı hal ile ALLAH-ı bildiğini söyle. Peygamber efendilerimizi de tarihsel bilmek yetmiyor. ALLAH-ın elçisi olarak, biz kullarına getirdiği emr-i ilahiyi ne kadar kabul edebildin de, yaşantında ne kadar gösterebildinse, o kadar tanıdın demektir. Başka yönlü tanımayı Ebu Cehiller, Ebu Lehepler yakınen biliyorlardı. Bu tür tanımak ALLAH indinde yeterli değil, gafil olma.

Demeyesin: "Asr-ı saadette yaşasa idim, daha takva, vera sahibi olurdum." Yanlış düşünme. O zamanın, bu zamanın ALLAH-ı ayrı değil ki!... Emr-i ilahiye samimiyetin kadar yaklaşımınla zuhur eden icraatının meyvesini elbet göreceksin. Her zaman kazanmak için sebepler vardır. Hazret-i ALLAH buyurdu ki: "Siz asrı tanetmeyin." Zamanı suçlamayın. Zamanın değeri sorumlu kişinin icraatına bağlıdır. Tahsis edilen rızık için cevher ve araz yaratılmış. Kulluk yapmak için türlü desise ve bahanelerle rahmet-i ilahisiyle, gök ve yeryüzünde sayamıyacağın kadar nimetlerini sergilemiş. Kulun say-i gayretine sunmuş. Seni bekliyor, gafil olma! Şu zaman, bu zaman... Zaman yine ayni zaman. Hazret-i ALLAH küll olarak yarattığı her şeyin ihtiyacını fazlası ile halketti. Kavaldan nağme çıkarmayı düşünüyorsan, üstadın dediği gibi: "Yel ALLAH-ın, kaval ALLAH-ın; sen parmaklarını oynatmayı bil!" Verilen cüz-i iradeni kasdediyorum. Onun izni olmadan sinek bile kanadını oynatamaz. Üzerine düşmedik, gücünün dışında olan hadiselere hudutlu sermayeni miras yedi gibi har vurup harman savurma. O sermaye şahsına tahsis edilen rızkını bulsun, yaratanını bilsin manasını taşıyor, gafil olma !

Semavi dinleri ölçmek için gücünün dışında işlere kalkışma. Henüz kendi başını tarıyamıyorsun, gelin başı taramaya kalkma!. Sonra gelen ALLAH elçileri evvel gelenlerin şeriatını iptal etmez. Kullarının kemalatına göre, rahmetini yaşanacak güçte, elçileri vasıtası ile bildiren rahmet-i ilahinin en son gelenini kabullenip, tabi olan yaşantısını son şeriata göre tanzim ve tertibe riayet eden kulda daha kamil sıfat bariz görülür. Daha evvel gelen şeriatlerde sebat edenlerin ve ALLAH-a kasıtlı şirk koşmayanların da ismi "müslüman"dır. Kur-ân-ı Azimü-ş-Şan-da Hazret-i ALLAH-ın bildirisi bu. Sonra gelen şeriata uymak zordur. Amma sonra gelen şeriati idrak etmek imanın kemalatının ifadesidir.

Gönlün bir yere bağlanıp da başka yerlere akmasının insan mizacı ile bağdaşmadığını iyi anlarsan, başka semavi dinlere küfür gözü ile bakamazsın. Bu hale tasavvufta "men aref sırrı" derler.

Hazret-i ALLAH-ın emrine bilerek muhalefet etmeyesin. ALLAH elçilerinin tebliğ ettiği emr-i ilahiyi zamana göre kullarınIn nasıl yaşamaları gerektiğini, dünya ve ahiret hayatının hayırlı olacağını, ve tertib-i ilahi o devirdeki yaşayan kulun mensubu olduğu peygamberinin icraatını terazi edinmesi elbette lüzumlu idi. Şeriatti.

Emr-i ilahinin Hazret-i Kur-ân-da mevcut, Peygamber Efendimiz-in halinde ve yaşantısında zuhuru görülen şeriatin içtihada ihtiyacı yoktu. ALLAH elçisi dünyada vücudu ile mevcut idi. Bütün müşkilatlar huzur-ı Peygamberi-de adaletle yerini buluyordu. Buna rağmen Yemen-e vali olarak gönderilen Muaz bin Cebel (r.a.)-a Peygamberimiz Efendimiz sordular:

"--Ne ile hükmedeceksin, ya Muaz?" Hazret-i Muaz cevaben:

"--ALLAH-ın kitabı ile, ya Resulallah."

"--ALLAH-ın kitabında bulamazsan, ya Muaz?"

"--Resulünün sünneti ile."

"--Onda da bulamazsan, ya Muaz?"

"--İçtihadımla, ya Resulullah" cevabı Peygamber Efendimiz-i memnun etmiş, Hazret-i ALLAH-a böyle bilgili kullar yarattığı için şükür ve hamdetmiştir.

Peygamber Efendimiz-in irtihalinden sonra az da olsa ihtilaflar görülmeye başladı. Hicri 75 senesinde dünyaya gelen, 150 senesinde ahirete irtihal eden Nu-man bin Sabit (İmam-ı a-zam) (r.a.) İçtihatlarını, o gün nasıl icraat gerekli olduğunu eserlerinde kaleme almış, makamı cennet olsun. İmam-ı a-zam-ın irtihalinden sonra İmam Şafii, İmam Maliki, İmam Ahmet bin Hambel (r.a.) Hazretleri de İmam-ı A-zam-ın içtihadının kendilerinin yaşadığı zamana içtihadi bazı meselelerin uygun olmadığını bildirdiler ve içtihatları ile yaşadıkları zamana ve zamanımıza da ışık tuttular. ALLAH cümlesinden razı olsun.

1200 sene evvel yapılan içtihatlar küll olarak geçerli mi? Tamamı ile olmasa da, geçerli olmadığının İslam toplumlarında sarsıntısı zaman zaman bariz görülüyor. Zamana göre, tahsili olan insanlar "müslümanız" dedikleri halde, çekinmeden, ALLAH-tan da korkmadan "kahrolsun şeriat" diyebiliyorlarsa kantarın topu düşmüş demektir. Tartamazsın, zahmet etme.

İçtihat görmemiş inancının safiyeti ile hayatını idame ettiren ve safiyetle "yaşıyorum" zannedenler bu samimiyetlerini devam ettirebiliyorlarsa onlar için korku yoktur. Şahsi sadakatı ile "yok mu çaresi dostlar?" diye feryat edenlere derim ki: Elbette var. ALLAH sübhandır. Çaresi ehlinin zamana göre içtihat, içtihat, gene içtihat etmesidir. Hazret-i ALLAH bu vazifeyi ehline bırakmış. Bu mesuliyeti taşıyanlar kendilerini pek a-lâ bilirler.

Sayfa Başına Dön

 

RAHMETSİZ DÜNYA OLMAYACAĞINA GÖRE MÜRŞİTSİZ DÜNYA MUHALDİR

 

Rahmetsiz dünya olmayacağına göre mürşitsiz dünya muhaldir. Rahmetsiz demektir. Bu türlü rahmet-i ilahiyi müşahede etmek ehline zor değildir. ALLAH-IN bu sonsuz rahmetini kıyamete kadar devam ettireceğinden kimsenin şüphesi olmasın. "Ezel-i ervah diploması" taşıyan ehl-i tevhit, ehl-i tasavvuf, ehl-i tarik olan ALLAH-ın sadık kullarını, gene ALLAH-ın vazifelendirdiği varisü-n-Nebi, nedim-i ilahi olan irşat vazifeli, Peygamber Efendimiz-e biat vecibesini naçiz şahsında taşıyan bu vazifeli zevat kıyamete kadar yer yüzünde mevcuttur. Nasiblisi bulur. Hazret-i ALLAH sahtelerin şerlerinden cümle kullarını korusun, amin.

Bugüne, bu zamana göre nasıl yaşantı lüzumlu ise onu düstur edin. Halkedilen güzelliklerle günü yaşa. Mazi geçti, geri getiremezsin. İstikbal, yani gelecek ALLAH-a malumdur, bilemezsin. Hal bugün. Bugün ise zamanında zuhur eden güzellikleri bul ve yaşa. Her devirde bu tabloyu çizmek ve halka sunmak din alimlerinin vazifesi idi. Amma halâ 1200 senelik içtihatla şeriat-i garrayı götürmeye çalışıyorlar.

Dinine samimiyetle hizmet etme çabasında olan kardeşim! Gel, hizmeti bilerek yapalım. Günün yaratılan güzellikleri dışında güzeli göstermen mümkün değil. Maddeye bak, manayı anla. Bugünkü ilm-i tıp, mühendislik, mimarlık, ilm-i ticaret, ilm-i ziraat, erbab-ı sanat hiç değişmediler mi? Öyle mi görüyorsun? Anlatmak istediğim, "dinde reform" değil, haşa!

Son gelen şeriat bir evvelki şeriatın zamana göre yaşama kolaylığını ihtiva eder. Tanzim-i ilahidir, rahmettir. ALLAH tarafından yasaklanmışın dışında güzelliklerden kaçmayalım. Misal mi: Cumhuriyet güzeldir. Bugün demokrasi güzeldir. İnsan hakları, laiklik güzeldir. Yaşanıyorsa bu güzellikler güzeldir. Güzelse İslam-dır. Hazret-i Kur-ân-ı yanlış tefsir ettik ve fikrimize uymayan, işimize gelmeyen yerleri sanki "Hazret-i ALLAH-tan daha iyi biliyormuş" edası ile güya düzelttik! Gülünç olduk. Perişan olduk. Ehline rica ediyorum: Bu günahımız için tövbe ve istiğfar yeterli değil. ALLAH emrinin aslına rücu edelim. Bu günahın başka tövbesi yok. İyi anlayıp, telafisini bilelim ve düzeltelim! ALLAH aşkına!

  Sayfa Başına Dön


 

 

 

 

METAFİZİK

 

İnsanın maddesi cemi mahlukatın benzeri görünümünde gibi ise de, başka mahlukatta pek görülmeyip, ancak kamil insanlarda bariz zuhuru görülen fizik ötesi mana ve hikmet kaynağı metafiziktir.

Şekilde insan bir sivri sineğe mağlup olur. Fakat batında yedi kat göğe ulaşan kudret verilmiştir!

 

Ben gizli hazine idim. Bilinmekliğimi diledim, zatımdan zatıma tecelli ettim!

NUR-I MUHAMMEDİNİN ANLAMI VE MANASI

 

"Nur-ı Muhammediyi halkettim." Yaratılışın sırrı, eşi, benzeri olmayan Hazret-i ALLAH-ın rahmetinin tecellisine vesile kıldığı nur-ı Muhammedi (muhammed-in lügat manası öğülmüş, ism-i mef-ul olup, öğülmeye layık, bir çok güzel hasletlere sahip ism-i has demektir). Bu rahmet-i ilahi bir topluma mahsus olmayıp, umumidir. Kıyamete kadar bakidir. İmanlı ehl-i kitapta zuhurunu müşahede etmek mümkün olduğu gibi, ahir zaman ümmetinin inanan toplumlarında ve ferdlerinde bu rahmetin tecellisini bariz görebilirsin. Nur-ı Muhammedi Hazret-i ALLAH-ın, bilinmesine vesile kıldığı külli rahmetine verilen isimdir. Yalnız bir şahsa, bir kavme mahsus olmayıp, adaleti muktezası cemidir. ADEM safiyullah-tan kıyamete kadar bakidir. "Lev-lâke lev-lâk, le-mâ-halaktü-l-eflâk" hitabı ile noktalanmış. "Sen olmasa idin eflaki yaratmazdım" hitabını iyi anla.

Cümle peygamberimiz efendilerimizde zuhur eden ahir zaman nebisi, peygamberler zincirinin son halkası Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-de bütün çıplaklığı ile tecelliyatı görülen, kıyamete kadar devamı şüphe götürmeyen nur-ı Muhammedi ALLAH elçilerinin cümlesinde, veraset vazifesi ile yükümlü nebi varislerinde, makam-ı velayetten nasipli veli kullarında, kelime-i tevhidin manasını inanarak yaşayan mü-min kullarında zuhur eden nur-ı Muhammedi Adem aleyhi-s-selamdan zamanımıza kadar noksansız geldi, kıyamete kadar noksansız devam edecektir. Şüphe ALLAH-a noksan sıfat yakıştırmaktır ki küfürdür.

Dikkat! Rahmet-i ilahiyi bir zamana, her hangi bir şahsa mahsusmuş gibi göstermeye kalkışmak, şeriati ile yükümlü olduğu peygamberini diğer peygamber efendilerimizden üstün göstermek hakikatle bağdaşmadığı gibi, kişinin cehaletinin eseri olup, toplumlar arası düşmanlığa sebep olmuştur.

Cehalet ağacının meyvesi hakikat dışı, anarşist, mürteci yetiştirir. Çünkü ağacın besininde görgüsüzlük ve cehalet vardır. Hakikat dışı yaşayan ademde toplumlara, dünya ve ahirete faideli hiçbir hal göremezsin. Görülen belki nefse hoş gelir, amma mana zevkinden mahrum, hakikat müflisi, imansızlığın mahsulüdürler.

Sayfa Başına Dön

 

 

  İSLAM-DA İRTİCA OLUR MU?

 

 

 

 

İrticayı şöyle görüyor ve izah ediyorum: Kesin bilelim ki: İslamiyet-in gerçeğini bilebildikse ve bildiklerimizi yaşayabiliyorsak, İslamiyet-te irticaya yer yoktur. Hele şeriat-i Muhammedi yaşanıyorsa, hakikat dışı olan nefsani zuhuratın yaşayan insanın aleminde yeri yoktur. Bulamazsın, arama.

İrticanın lugat manası zamanını bilmeyip de geriye gitmektir. Rehberimiz, mana önderimiz Hazret-i Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimiz-in kulluk anayasasının biz acizlere önerisi: "İki günü birbirine eşit olan ziyandadır." Elimizi vicdanımıza koyup hüküm verelim: Bu türlü din-i İslam-ı yaşayan mürteci olur mu? İrticai halin bu mübarek zevatta zuhuru nasıl düşÜnülür?!.. Olur mu? Emr-i ilahi olan gerçekleri yaşamayı şahsına zevk edinmiş insanda geriye gidiş olur mu? Din-i İslam bu güzelliklerin menbaıdır. Aramaya gerek yok.

Bu necip milletin manevi hayatını emredilen din-i İslam-ı gerçek manada, katı kurallara sapmadan yaşaması için ilgi göstermemiz menfaatımız gereği! İslam-ı emr-i ilahiye uygun yaşamanın vakti halâ gelmedi mi?

 Sayfa Başına Dön


 

 

YARATILMIŞ RAHMETLERİN BAŞI ZAMANDIR

 

 

 

İmam Şafii Sazretleri: "Sofiye taifesinden, yani dervişlerden aldığım hikmetli nasihatlardan bir tanesi: "Zaman kılıçtır; sen onu kullanmayı bilmiyor isen o seni keser" dediler. En kıymetli şeyin zaman olduğunu gördüm ve yaşadım.

Atatürk-ün o günkü ahvale göre hadiseleri bilenler tarafından yadırganmayan, zamana mahsus icraatlerinden başka bir şey yapılamazdı. Gerçeği bilenler (ehl-i hakikat) Atatürk-e yardım ettiler. Davanın inceliğini pek kavrayamayan zamanın mebuslarından bir tanesi maneviyat ehli büyük insan Abdulhakim Arvasi Hazretleri-ne, yılışarak:

"--Dergahlarınızı, zaviyelerinizi nasıl kapattık, gördün mü?" Diye kendine kahraman süsü veren, hakikatten habersiz, ucuz kahramana avamın idraki dışında şu gerçeği dile getirdi:

"--O din üniversitelerinin 300 sene evvel manasını mecrasından saptırdık. Dejenere ettik. İstismara müsait hale getİrdik. Başka bir şey yapamazdınız. Manası istismar olan irfan yuvaları zaten kapanma bekliyordu. Kapıyı çekiverdiniz."

 

Her ne kılmışsa adâlettir, Cenâb-ı Kibriyâ;

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm.

 

İlim tahsil etmiş, az çok güzelliklere vakıf olmuş bir insanın dinsiz olması düşünülemez, muhaldir. Dinsizliğin giriş kapısı cehalettir. Bu ters kapıdan rahmet yolu bulmak gülünçtür. "El-Cahilü cesurun (cahil cesurdur)." Kanun-ı ilahiyi tahrifde cahil cesur olur. Atatürk, gerçekleri bilen, ALLAH ve Resulü-nü tanıyan o büyük insan dinsiz olamaz. İmansız da değildi. Orgeneral Evren Paşa: "Atatürk-e dinsiz diyen dinsizdir" demişti. Doğruyu söyledi. Zira Atatürk-ün yaptığı icraatlar "dini hakikatler mecrasına otursun" diye idi. Bütün İslam aleminin içinde medeniyete, teknolojiye, cumhuriyete, demokrasiye Türk müslümanını daha yakın görebiliyorsak o büyük kahramanın eseridir. Atatürk zamanın müderris ve meşayihı Nurullah Efendi-ye şöyle izah ediyordu:

"--Efendi Hazretleri, tekke türbe ve zaviyeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi? Bilmiyorum. Ama şayet ömrüm olursa günü gelince bunları yine ben açacağım."

Hakikatlerin özünü teşkil eden bu ifşaat bizzat Atatürk-ün ifşaatıdır. Şahitler huzurunda beyan edilmiştir. Diyanet İşleri neşriyatında göRmek mümkün. Manen işin aslı bu. Başka türlü düşünmek hakikat dışı olur. ALLAH-ın bi-zatihi emri olan meseleleri tamamiyle kaldırmaya beşer muktedir olamadığı gibi, yaratılışındaki gücü de müsait değildir.

Nefsani duygularla bilgi ve görgü garibi yedinde her an tahribat gören ilahi kanunların aslına dönüştürülmesi için yasaklarla, beşeri cezalarla islah edip mecrasına otursun diye Hazret-i ALLAH bazı yarattığı ehil kullarını vazifeli kılar. İşte Atatürk-ün vazifesi bu idi. Her ne kadar beşeri ölçülere uymasa da neticeye bak. Gafil olma! Bugün Türk müslümanları diğer İslam cemaatlerinden daha kemalatlı iseler, hakikatleri daha iyi görebiliyorlarsa ilim, irfaniyet, medeniyet gibi güzellikleri yaşantı ve düşüncelerinde bulabiliyorlarsa, Din-i İslam-ı rahmet-i ilahinin dışında arama gafletinden kurtulabildiler ise bu rahmetin müsebbibini tanı ve bil. Nankör olma! Bu abd-i acizin görüşüne itimat edersen zarar etmezsin. 44 senelik manevi vazifemin verdiği, yanılmayan ilhamım, manevi yaşantım ve görgülerim, seyreylediğim umumun yaşantıları, yanlışlıklar manzumesi şahide gerek duyulmayan, hiç de iç açıcı olmayan ahval-i alem...

Çok kişilerden dinlediğim Atatürk-ün önemli ifşaatını nakletmeden geçemiyeceğim: Milli piyango hakkında şans oyunu denildiğinde şansla alakası olmadığını şöyle anlattılar:

"--Hayatım boyunca neye teşebbüs ettimse hepsinde muvaffak oldum. Dünyada en şanslı yaratılmış insan benim. Benden daha şanslı insan düşünemiyorum! Her ay seri bilet alırım. Amorti dahi çıktığını bilmem. Şans işi olsa idi en büyük ikramiyenin her zaman bana çıkması gerekmez mi? Çünkü benden daha şanslı kimse tanımıyorum."

Her hangi bir sebebe göre istisnai yaratılan insanlar o sebebe tevessül ettikleri zaman zuhurunu görürler. ALLAH tarafından yaratılan hikmetlerin zamanı gelince Hazret-i ALLAH-ın uygun gördüğü beni Adem-in isteğine, arzusuna, yapısına uygun zuhurunu görürsün. Her şey ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Hikmettir. İstisnai beşerde zuhuru fizik üstü haldir, metafiziktir. Peygamber efendilerimizde, cümle evliya, veli ve mü-min kullarında bariz zuhuru görülen metafizik olayların hayatlarının tümünü ihata ettiğini gözü kalbine bağlı olanların görmeleri yadırganmamalı. Az da olsa cümle kullarında zuhur eden hikmet ve marifetullah şahsi meziyetlerinin tecellisi olmayıp bi-zatihi ALLAH-ın tertip ve tanziminin münasip gördüğü beni Adem-de zuhurudur. Hikmettir. Fizik üstü haller metafiziktir. Fiziki tecelliler Hazret-i ALLAH-ın fiili sıfatlarının tenezzülen zuhuru olup, bi-zatihi değil, izafidir, mecazidir. Bu tecelliyat umumidir. Hususi tecelliyatların belirli şahsiyetlerde zuhuru görülür ki metafiziktir. Hikmettir, marifetullahtır.

Bilgisizce, ALLAH-ı bilmeden, her şeyi kula maletmek avamın düşünce ve icraatında mazur görülse de has kullarına göre "küfür" olup hassü-l-has kullarına göre ise Hazret-i ALLAH-ın icraatını beşere maletmek "şirk"tir. Örneğin, avamın şirki, has ve hassü-l-has kullarının şirki ayrı ayrıdır.

Beyazid-i Bistami Hazretleri-nin irtihalinden sonra Hazret-in kabir halinin dervişinin manasında zuhuru görüldü. Hazret-i ALLAH:

"--Ya Beyazit, bana ne ile geldin?" Buyurdu. Beyazit cevaben:

"--Elim boş, yüzüm kara, ya Rabbi. Fakat dünyada zatına şirk koşmadım. Bu halimle öğünürüm."

"--Ya Beyazit, filan zaman "süt içtim de karnım ağrıdı" dedin. Sütte ne gördün? Kudret ve kuvvetin zatıma mahsus olduğunu göstermedim mi? Bu türlü sıfatlarıma seni aşina kıldığım halde halâ sütte güç görmek, ya Beyazit, zatıma şirk değil mi? Sütü ilahlaştırdın!..."

İşte avamda mazur görülen bu ve buna benzer hallerin ALLAH-ın has kullarına, hele hassu-l-has kullarına şirk olduğunu iyi anlayalım. Çıraklıkta -ki, hatalar bir yere kadar mutlaka ikaz edilir- normal karşılanabilir. Kalfalıkta noksanlıktır. Ustada görülmesi çirkinlik olduğu gibi, küçümsenecek ve kabul edilir cinsten olmayıp, yadırganır.

Yapmacık kemalatlar manevi sahtekarlığın örtüsüz dışa yansımasıdır. Ehline açık olup avama gizlidir. Bu tür ölçüleri idrak etmek imanın zaman aynasına yansımasıdır. Şer-i şerife riayet etmeyenler bu rahmet rızkından yiyemedikleri gibi düşünemezler de. Baş gözü ile göremediği şeyleri kabul edemeyip basit beşeri görünümün mahkumu ve esiri olanlar düşünmezler mi, ki, göremedikleri çok şeylerin mevcut olduğunu, "gördüm" zannettiklerinin ise serap olduğunu?!.. Anlayıp da, yaratılışın nedeni olan maddenin ötesinde beni Adem-in kemalata ermesine, ademin insan olmasına sebeb kılınıp külli rahmet-i ilahi olan manevi tertip ve manevi tecelliyatı ki, hikmet, marifetullah, fizikötesi metafizik hadiselerin zuhuruna vesile kıldığı şahsiyetlere na-ehil niçin devenin nalband dükkanına baktığı gibi ürkek tavırlarla bakar?!. Söyliyeyim: İrfaniyet, arifiyet noksanlığı. Bencillik ve enaniyetin mahsulü kıskançlık kompleksi.

Din-i İslam-ın, sevgi, muhabbet, hoşgörünün horlanıp nefse haz veren, bencillik ve enaniyet bataklığına itilmiş olduğunu gören vazife ehlinin görmesi horlandığı gibi, iltifat bir yana, ilgi olmadığı halde itiraz ettikleri de görülmüyor. Belli ki, bu türden yetişmiş insanlar Hazret-i ALLAH-ın varlığına, manevi zuhuratlara inanmadıkları halde inanan insan toplumlarına karşı "ayıp olur" diye iman etmiş gibi görünüyor.

Bu zihniyettekilerin ALLAH elçilerinin getirdiği, rıza-yı Bari-ye uygun, dünya ve ahiret ihya olmamızın planı, projesi Hazret-i ALLAH-ın lütf u ihsanı olan şeriat-i garra na-ehlin yedinde. Sevgi, muhabbet, hoşgörü garibi, rahmet-i ilahi yoksunu görünümünde olan bu şeriat tablosunu ilm-i zahirinin bugünkü haliyle kabul etmelerini beklemek safiyeti "salaklık" olmuyor mu? Hele hele, şeriat-i Muhammedi-nin 1200 senedir zamana uygun içtihada tabi olması gereken yerlerine "fitne olur" telaşına kapılıp, toplumların devrinde ilerlediğine parelel, emr-i ilahiye denk içtihat yapılamadı ise -ki, yapılmadı- millet olarak, ümmet olarak tedirginiz. Toplumların dine müteallık ilmine hitab edecekken, maalesef na-ehlin cehline yardımcı oluyoruz. Ve hitab-ı ilahiye "beli" diyen safiyetli ruhları taşıyan, insan olmaya namzet beni Adem-i eğittiğimizi zannediyoruz. "Camiye gelmiş cemaate namaz kılmalarını telkin etmek" gibi gülünç oluyoruz. Cami dışındakilere hitab edecekken, içtihatsız ilmimize dışta alıcı bulamıyacağımızı biliyoruz!

Mevlana Celaleddin Rumi (k.s.) Hazretleri-nin şu hikmet fıkrasını uygun gördüm:

Abdest suyunu burnuna çekerken: "--Ya Rabbi, burnuma cennet kokusu koklat" diyecek yerde, koku almayıp, yalnız koku veren taharet yerinde söyledi de Hazret uyardı, o kişiyi:

"--Sen kardaş, deliği şaşırdın. O temenni ve niyazın yapılacağı delik cesedinin üstündeki koku almaya müsait yaratılan delik. Yanlış delikte yapıyorsun niyazını."

Sayın hocam, namazı dışarıya anlat. Cemaat camiye gelmiş, namaz kılmak için. Kovsan da gitmezler.

Na-ehlin telkini, gerçek dervişi ALLAH-ın zikrinden hiçbir kuvvetin mahrum edemediği gibi dışarıdaki, ALLAH-ın kullarına anlatmak kabiliyetini nefsinde görebiliyor isen anlat. Bilemiyor isen ihtiyarınla hikmet ve marifetullahın yaratılışın nedeni olduğunu bil. Rahmetullah pazarına git! O pazara Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimiz "cennet bahçesi" buyurdular. O bahçeden ihtiyarınla nasibini al.

Sayfa Başına Dön


 

 

MANA EHLİNİN HAYATINDA BARİZ GÖRÜLEN METAFİZİK

 

 

 

"Hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın" hitabını iyi anla. Yol sırat-ı müstakim olan yoldur. Bu yolda olanlara ehl-i tarik derler. Aslı tasavvuftur. Küll olarak dindir. İslamiyet-ten başka din yoktur. Cümle semavi dinler İslamiyet-tir. Hazret-i ALLAH-ın kullarına elçileri vasıtasiyle beyanı budur. Ezel-i ervahta "ben sizin Rabbınız değil miyim?" Hitabına iman zafiyetinden "beli" yani "evet" diyemeyen ruhlar anlayamaz. Bu sır beşer ölçüsünü aşar. Yalnız yaşantısındaki iman pırıltıları ezel-i ervahta verdiği ikrarın madde alemine yansımasıdır. Gafil olma, bu tür ölçüler küll olarak ALLAH-ın ilminde malumdur. Sadece ALLAH-a mahsustur. Dünyada cesetlenmiş, asi ruhlardan manevi kemalatın zuhuru mu görülecekti?! Elbette hayır! Ademlikten kurtulamamış, insan olmanın zevkinden mahrum, dini içtihatsız bırakılmış toplumlardan miting meydanlarında şeriat-i garraya avaz avaz "yaşasın" diye çığlık atmalarını mı bekliyecektik?!...

Şeriat-i Muhammedi-yi içtihatsız bırakmamız toplumların bocalamasına yetmediği gibi, bir de İslam-ın şartını da "beş" olarak ilan edip "müslümanım" demeyi zorlaştıranlar "lâ ilahe illâ ALLAH" diyenleri dahi birini diğerine düşman eden, emr-i ilahinin rahmet, mağfiret olduğunu idrak edemeyen, buna rağmen dinde söz sahibi olduğunun zannı ile, gerçek varisü-n-Nebi, nedim-i ilahilerin her zaman yer yüzünde tertib-i ilahi olarak mevcut iken mevcudiyetlerini hiçbir zaman kabul edemeyen, manayı da maddeye dönüştüren, sadece maddenin verdiği zevk ile yetinen ve bu kadarcıkla iktifa etmesini beni Adem-e telkinden başka sermayesi olmayan, hikmet, marifet, tek kelam metafizik yoksunlarından yaptıkları tahribatın hesabını Hazret-i ALLAH sormayacak mı?!.. Mahrum ettikleri ehl-i aşkın aşktan garib geçirdiği zamanının ruhi perişanlığının müsebbipleri dünyada olduğu gibi huzur-ı ilahide de alkışlanacaklarını mı zannederler?! Hayır!.. O mana aleminde cehle yer yok!

ALLAH-ın emrine ve Resulü-nün tebliğine kayıtsız ve şartsız, acabasız, imanı aşk-ı ilahiye dönüşmüş, özel yaratılmış ehl-i zikri, ehl-i aşkı bu sözlerim ve izahımdan tenzih ederim. O bahtiyarlar ki, amentü-nün ihtiva eylediği bütün hükümleri nefsinde acz ile tatbike çalışırlar. Küll olarak imanın gerçeğini emr-i ilahi ile maddede yaratılan sebeplerin anlamında manalarını bulmuşlardır. O manalar ki, acabasız iman meyvesi mutmain olmuş kalb, Hazret-i ALLAH-ın tertibi ve tanzimine, elçisi ile kullarına bahşettiği ibadet, taat, evrat, ezkar, biat ve kesir zikrullahın verdiği füyuzat-ı ilahi ile yaratanını sevmiş... Yaratanının da abdini sevdiğini zuhur eden ahval ve müşahadesi ile zevkiyab olmuş.. Şahsında zuhur eden metafizik tecellilerin mevcut imanının kat kat muhafazasının aşk çemberinin zuhuru... Dikkat !.

Yukarılarda, yaşayıp da izah etmeye çalıştım. Duydum ve gördüm ki, metafizik olayların tüm ALLAH-ın kullarında az da olsa zuhuru görüle gelmiştir. İkaz ve irşat için hassaten yaratılmış bahtiyar kulların hayatının tümünü kapsamış gibi görmek mümkündür. Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz-e Cebrail (aleyhi-s-selam) emr-i ilahiyi tebliğ ettiler:

"--Ya Muhammet! Kulum Ebu Bekir-den ben razıyım. O da benden razı mı?" Hitabının verdiği ilahi aşkın zirvesinin tecelligahı işitince hitab-ı ilahiyi vecd ile kıyama kalkıp, zikrullah ile sema etmeye başladılar. Ne idi okuduğu esma: "Ene razi, Ente razi (ben ondan razı, o benden razı.)"

Bu hitabın zevkini samimi olarak almaya çalış. Zerre de olsa hissedar olasın. Dünya maddi ve manevi kazançlara müsait yaratıldı, gafil olma!

Sayfa Başına Dön

 

 

RABİA ADEVİYE HATUN-UN AŞK YAKARIŞI

 

 

 

 

Rabia Adeviye Hatun ilahi aşk tecellisinin vecdi ile kulluk ve imanın zevkini yaratanından ayrı yaşayamıyacağını açık müracaatı ile biz acizleri de hissedar eylemiş. Zevkinden hissedar olup, gerçeği yaşayan kullarından eylesin, amin:

 

Cennette yok isen eğer cennet istemem.

Duzahda isen eğer rahmet istemem.

Yarin hayâli müşvik ise kalb-i yardan,

Âlemde bir lahza dahi vuslat istemem.

 

Şeriatın manası cemi kullarda say-i gayret ve rahmet tecellisi, hikmet ve marifetullaha dönüşmüş ilahi aşkın beşerden kelam ve hal olarak zuhurunu ancak hal ehlinde görmek mümkün iken na-ehilde aramak Hazret-i ALLAH-ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilatı bilememesidir... Şüphe yok ki, manevi yaşantı yoksunluğundandır. Bu türlü cehlindendir. Ehl-i aşkın aşkını ve zevkinİ artıran kurbiyet tecellilerinin yoksunu! Zevk-i aşktan nasip alamadığından inkar yolunu tercih etmesi elbet aşk ehlini rencide eder. Fakat bu zevki tatmamış na-ehil indinde aşk noksanlığı yadırganmaz!

Yunus Emre de aynı mana ve benzeri müracaatını, yalnız değişik kelam ile Cenab-ı Hakk-a yakarmış, zatından gayrı zevki ve isteği olmadığını avamın dahi anlayacağı biçimde, kıyamete kadar alıcısı eksilmeyen aşk sergisinde sergilemiş:

Cennet, cennet dedikleri,

Bir kaç köşkle, bir kaç huri.

İsteyene ver sen anı,

Bana seni gerek seni.

 

Ehl-i aşkın halini ancak aşıklar anlar; sağır kızın dilinden anasının anladığı gibi...

Rabiye Hatun:

"Senin olmadığın bir yer cennet de olsa istemem. Senin varlığını, fiili ve subuti sıfatlarını lütf u ihsanınla yaşayarak, zati sıfatlarını bir nebze de olsa istisnai rahmetinle, hissederek yaşantımın zevkinden mestim, hayranım, mutmainim. Eğer vuslatla bu duygum, bu aşkım azalacaksa iki alemde de vuslat istemiyorum!"

İşte gerçek aşk. İtminan-ı kalp. Acabasız iman. O benden razı, ben ondan razı (makam-ı rıza)...

  Sayfa Başına Dön


 

 

KADIN MUHTEREMDİR, ALLAH EMRİNİN HİLAFINA HAREKET ETMEDİKÇE

 

 

 

Rahmet-i ilahi kadınlar için daha toleranslı, ferahlatılmış ihsan edilmiş olup erkeklerin hayatlarında maddi ve manevi ilahi imtihanları kadınlara tanınan müsamahalı teklifata eş değer olmayıp, kadın maddi ve manevi yapısı ile erkeğe eş değer yaratılmamış. Kadınlara bahşedilen rahmet-i ilahi erkeğe nazaran daha toleranslı ve iltimaslı kılınmıştır. Fakat her şey maksada ve hikmete mebni yaratıldığı değeri taşır. Noksanlık gibi görmemek gerekli olup yaratılan her şey yaratıldığı değeri ile değerlidir. Birini diğerine karıştırma! Zulüm olur. Bu hikmeti bilmek kadına karşı vazifemizi idrak, Hazret-i ALLAH-a karşı edeptir. Tertib-i tanzim-i ilahiyi, kulluk vecibesini yerine getirmek kasdi ile bilmek hemcinsine karşı edeptir.

Rabia Adeviye Hatun kadındır. Kadınsa, makam-ı velayete çıkamaz. Derecesi "hatunluk"tur. Makam-ı velayet ancak ricalin yani erkeğin müsait kılındığı velayet makamıdır. Bu makam nisa taifesine yani kadına göre tanzim ve tertip edilmemiştir.

Muhterem yaratılan kadını yaratılışın dışında vazife ile yükümlü görmek yaratılana haksızlık olduğu gibi, kadına bilgisizce yapılan zulümdür. Kadına uygun yaratılmış çok vazifeler vardır ki, bunların icrasına ancak kadın muktedir olup erkek muktedir ve müsait olmadığından teklifi dahi gülünçtür ve zulümdür.

Çok tel kırılır sîne-yi kânun-ı cihanda,

Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince.

 

Çok telli kanun ustası elinde mızrabın değeri vardır. Ruha gıdadır. Na-ehlin eline mızrab verilirse nağme çıkarmak yerine tellerde hayır kalmaz, kırılır. Ehl-i aşkın manevi zevki yerini ikrah ve hoşnutsuzluğa bırakır.

Her ne kılmışsa adâlettir Cenâb-ı Kibriyâ,

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm.

 

Hazret-i ALLAH-ın tertibine gücün varsa rıza gösterme! ALLAH-ın kanununu beğenmeyip küçümseyenlerden gazab-ı ilahi tecelli edip, nazar-ı ilahinin çekildiğini gören ve müşahede eden gözlere ve zatlara itimat senin için rahmettir.

Rabbımızın Hazret-i Kur-ân-da bildirdiği gibi: "Senden önce de kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun." (Nahl Suresi, 43)

İşte kadını makam-ı velayette imiş gibi muameleye tabi kılmak kadına eza, topluma gerçek dışı zulümdür. Kadın cemaate namaz kıldırmak için imam olamaz. Bir kavile göre "kadınların kendi aralarında cemaatle namaz kılmaları, imam olan kadının birinci safta ileri çıkmadan namaz kıldırması kerahaten caizdir" denilse de kerahat harama yakındır. Akaid imametlik bahsinde izah edilir. Az çok inanan insan kerahatli icraate iltifat etmez.

İnanmıyorsan Asr-ı Saadete bak, bariz görürsün. Peygamberimiz Efendimiz-in hanımla-rından Efendimiz-in manevi vazifesine ve yaşantısına herkesten daha çok vakıf, ilmi, irfanı müsait Hazret-i Aişe (r.a.) Validemiz çok müşkül durumda kaldığı halde imametlik iddiasında bulunamadı! Zira manevi vazifeler, "rical-i gayb ve kırklar meclisi ricalden müteşekkil olup, kadın bu mecliste vazifeli olmamıştır." Rical "erkek" demektir. Bu kadar bilgi ile iktifa et. Fazlasını açmaya yetkim yok.

  Sayfa Başına Dön


 

 

BELİRLİ ŞAHSİYETLERİN METAFİZİK İZAHLARI

 

 

 

Zaman Gazetesi neşriyatından Fethullah Gülen hocaefen­dinin beşerin hizmetine sunduğu Metafizik kitabında işaret buyurduğu, ehlinin malumu olup na-ehlin (ALLAHU a-lem) baş gözü ile görmediğine inanmayan zaman uleması gerçekleri az da olsa hatırlasın diye, Hazret-i ALLAH-ın kelamı ve bildirisi Hazret-i Kur-ân-da bariz görülen metafizik olaylardan cin, şeytan, melaike gibi fizik ötesi, cesetsiz yaratıkların fiziki olaylarda mevcudiyetleri icraatları ile bilinen, gözle görülemeyen metafizik varlıkların inkarının emr-i ilahiye ters düştüğünün bilgisi ehline mahsus kılınmıştır.

ALLAH elçilerinin emr-i ilahileri tebliğine çelişkili ilme iltifat eyleyip, gerçeklerle bağdaşmayan çarpık düşünce ve halin iman ile izahının mümkün olmadığını bildirmek gaipden haber vermek değil, gerçeklerin aslı olduğunu anlatan Hocaefendi-nin yazdığı Metafizik 1-2 kitabını okudum. Şüphe yok ki, yazmakta olduğum Metafizik kitabı ile ilgili düşüncelerime katkıda bulundular. ALLAH ilmini ali kılsın. Zaman zaman, yeri geldikçe, olduğu gibi aktarmakla okurlarımın bilgilerine hizmet edeceğime inanıyorum.

Fizik ötesi olayları küll olarak bilmenin ve yazmanın beşerin haddi olmayıp, ancak yaratan Halik-ı Zü-l-Celal-in gücü ve yetkisinde olduğunu anladım ve beş duyu ötesinde hissettim. Gördüm ve yaşadım. Bu abd-i aciz aczimle haddimi bilirim, el-hamdü lillah. O bakımdan yalnız hayatımda zuhurunu müşahede eyleyip, Hazret-i ALLAH-ın varlığına, birliğine, gücüne, merhamet ve rahmetine, mağfiretine, elçilerine ve elçi varislerine, velisine, delisine, mü-min, müslim, kafir, ehl-i hakikat ve ehl-i aşkı ayrı görmediğini, yerde ve gökte rahmetini fiziki ve metafiziki türlü bahanelerle na-mütenahi kullarının istifadesine sunduğunu, Hazret-i Kur-ân-ın baş ayeti olan "el-hamdü lillahi Rabbi-l-alemin" ayeti sırrının anlamına dahil "yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen halka müderris olsa hakikatte asidir" mana ve hikmetini anladım. Rahmet-i ilahiyi metafizik yönünde daha bariz buldum. İşte naçiz şahsımda olsun, yakınlarımda olsun hayatlarında müşahede eylediğim, şahidi olduğum metafizik olayları bugün idrak ettiğim kadar yazmaya çalışacağım. Hazret-i ALLAH muvaffak kılsın ve te-sirini halketsin. Amin ve selâmün ale-l-mürselîn ve-l-hamdü lillâhi Rabbi-l-âlemîn.

İmanı müsait yazarlarımız yaratılışın fizik ötesi metafizik tecellileri Hazret-i ALLAH-ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilatı hurafaya uydurmaya kaçmadan, Hazret-i ALLAH-ın bildirdiği kadarını bildirilmesine uygun bildirebilseler idi, tevhit dinini maddeden gayrıya iltifat etmeyen taklitçiler rahmet-i ilahi olan manayı bilgisizce inkar malzemesi yapamazlar idi. Manayı inkar eden materyalistler din alimi edası ile masum toplumlara din adına tahribat yapamazlardı. Cümle insanlığı rencide ve perişan eden beşeri zaaf ve düşüncelerini Hazret-i ALLAH-a maletme gibi bilgisizce nankörlüğe cüret edemezlerdi.

O zaman ne olurdu? Toplumlarda gazab-ı ilahi yerini rahmet-i ilahi ve merhamet-i ilahiye terkederdi. "Bilmem olur mu, böyle dünya?" Demeyesin. Kısa ömürlü de olsa bazan oldu. Hikmet-i ilahi "lev-lâke levâk, le-mâ-halaktü-l-eflâk (sen olmasa idin, eflaki yaratmazdım)" hitabının tecelligahı peygamber efendilerimizin ve cümle imanlı ALLAH kullarında kıyamete kadar Nur-ı Muhammedi-nin zuhur edeceğini aciz kullarına sonsuz rahmetini müjde veren Halik-ı Zü-l-Celâl Hazret-i Kur-ân-da Zümer Suresi-nin 53. Ayetinde asi kullarına sonsuz rahmetini beyanla şöyle buyurur:

"De ki ; ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım; ALLAH-ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki, o çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

Manası açık ve sarih olan bu ve buna benzer, Kur-ân-ı Kerim-de Rabbımızın kelam sıfatı ile kullarını rahmet ve merhameti ile ihya olmasını dileyen Cenab-ı Zü-l-Celal Ve Tekaddes Hazretleri-nin rahmet sıfatını zikretmeyip, rahmet-i ilahinin kesir ihsanını bilmeden, yalnız gazab ayetlerinden bahsedip, aciz ve tedirgin kulun kul olma yolunu kapatmalarının ilm-i manevide yerini bulmak mümkün değil. Tasavvuf ki, ALLAH-a giden yol anlamında ifade edilen tariki ALLAH-ın rahmet sıfatına giden bariz vesileyi hiçe saymak; ALLAH elçilerinin yaşadıkları zamanlarda Hazret-i ALLAH-ın rahmetinden istifade eden kul olmanın nedenlerinin manası şeriat, bu rahmetlerin cemi ile zuhur eden marifet ve hakikatlere ters düşen, imanın altı şartı ve Hazret-i Kur-ân-ın bazı ayetlerinin anlamını hakikatlerden uzaklaştırarak gösterilmek istenmesinin sebeb-i hikmetini halâ anlayamadım. Aklın ürettiği din ile varılması istenen tarikin nerde karar kılacağını bilemediğim gibi, beş duyunun mahkumu materyalist kitlelerin bu tür ilimlerine "İslami ilim" denmesini de anlamış değilim.

Bu abd-i aciz derim ki: Haddi aşmayalım. Gayretullaha dokunmayalım. Sonsuz rahmet ve merhamet-i ilahiden manevi rızkımızı alalım, inşallah.

Sayfa Başına Dön

 

 

İSTİSNAİ KİŞİLERİN RÜYALARI UMUMİYETLE METAFİZİKTİR. PEYGAMBER EFENDİMİZ-İN RÜYA TABİRİ

 

 

 

"Yusuf-a biz rüya tabirini öğrettik. Ona hikmet verdik. Hikmet verdiklerimize çok çok rahmetimizi ihsan ederiz."

Peygamber efendilerimize vahyi ilah-i rüya aleminde de tebliğ edilmiştir. Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-e de vahy-i ilahi altı ay rüya aleminde tebliğ edilmiş olduğundan "sadık rüya vahyin kırkaltı cüzünden bir cüzdür" denir.

Peygamberimiz Efendimiz sabah namazından sonra mihrapta cemaate karşı döner ve ashaba hitaben:

"--Bu gece manevi rüya gören var mı?" diye sorarlardı.

Görenler rüyalarını anlatırlar, Efendimiz tabir buyururlar idi. Bazan Ebu Bekir Sıddık (r.a.) Efendimiz-e hitaben:

"--Sen tabir et, ya Eba Bekir" diye emir verirler, o da emr-i Peygamberi üzere tabir ederler ve:

"--İsabet ettim mi, ya Resulallah?" diye aczini itiraf ederlerdi. Bazan Ömer ibnü-l-Hattab (r.a.)-a tabir ettirirler:

"--İsabet ettim mi, ya Resulallah?" diye gerçeğini öğrenmek isterlerdi. Peygamber Efendimiz cevaben:

"--Bazısına isabet ettiniz, bazılarına da isabet edemediniz" diye mananın zuhur kaynağı, ilm-i ledün sultanı, fiziki tecelliyat ile metafizik hazinesi gerçekleri ümmetinin anlayacağı gibi dile getirirler idi.

Rüya tabir kitabı yazılmaz. Yazmak haddini bilmemek ve hakikatleri tahrifdir. Rüya tabirini Hazret-i ALLAH ehil kıldığı kullarına vermiştir. Verasetle ilgilidir. İrticalendir. İnkarı küfürdür. Kur-ân-a ters düşer. Bilemediğimiz manevi tecellilerin inkarı ilim olmadığı gibi cehalettir, cehlin de cehlidir.

Sayfa Başına Dön

 

 

GAYBI YALNIZ ALLAH BİLİR

 

 

 

 

Gaybı bilen odur. Gaybı kimseye göstermez. Ancak razı olduğuna ve elçilerine lüzumu kadar ihsan eder. Bildirilen küll değil cüz-idir. Küll zatına mahsustur (sure-i Cin-de belirtildiği gibi.)

Gayba iman imanın amentü-sünün kısaltılmış ifadesidir. İslam-a girmeyi, müslüman olmayı imanın altı şartına benzeterek eş değer telkinde bulunmak ALLAH-tan başka ilah olmadığını ikrar eden kula beş şartı daha yerine getirmeden İslam olamayacağını bildirmek tertib-i ilahiye ters düştüğü gibi İslam-ın anlamını bilmemekten kaynaklandığı için İslam-a vurulan darbedir. Bu tutumumuzla ALLAH-ın kullarına İslam olmayı zorlaştırdığımızı bilelim. Emr-i ilahiye ve peygamber efendilerimize tabi olmayı güçleştirdiğimizi de şahide gerek duymadan iyi anlayalım.

"O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekat verirler.

Gene onlar sana indirilene, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara ve ahiret gününe iman ederler.

Onlar Rabbelerinden hidayet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır." (Bakara Suresi, 3-5)

Emr-i ilahiler umumi olup, zamana uygun, kullarının anlayacağı biçimde lutfedilmiş rahmet-i ilahidir. Öyle ise ALLAH-a inanan Ehl-i Kitab-a "gayr-ı müslim, kafir, gavur" deme günahından kurtulalım. Çizmeden yukarı çıkmayalım, lütfen.

"Bedeviler "inandık" dediler. De ki: Siz iman etmediniz. Ama "islam olduk" deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi." (Hucurat Suresi, 14)

Hazret-i ALLAH imanla İslam-ı biz aciz kullarına açık seçik bildirdiği halde, muhterem hocam, islam olmayı zorlaştırmak insanlar arası düşmanlıktan başka ne getirdi?! Lütfen dikkatle Hazret-i ALLAH-ın bu bildirisini tefekkür edelim. Bindörtyüz sene evvelki, medeniyet görmemiş bedevi "lâ ilahe illallah" demekle müslüman oluyor da, bugünkü İslam diyarında, İslam anadan babadan olma, ALLAH-tan başka ilah kabul etmeyen, biçare ALLAH kullarını şartlara bağlıyarak, ALLAH-tan kaçırıp, hemcinsine düşman etmen nefsine enaniyetten başka ne getirdi?!.. Hucurat Suresi ondördüncü ayet ve buna benzer yakın mana taşıyan ALLAH bildirilerine bilmeyerek de olsa, din adına sakın başka anlam vermeye kalkışma! Ahir zaman peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-in de bildirisi budur.

Efendimiz-in vasıtası ile cümle kullarına bahşedilen en mütekamil kulun kemalatına vesile kılınan şeriat-i garranın kabul edilemez hale gelmesindeki perişanlığı biz acizlerin "Din-i İslam-a hizmet ediyoruz" kasdi ile, bilmeden hata ettiğimizi anlayıp tövbe, istiğfar anlamında ilan etme mertliğini gösterebileceğimiz zaman halâ gelmedimi?!..

Lütfen, bitsin artık "sen-ben" ayrılıkları!

Hazret-i ALLAH "birbirine düşman olsunlar" diye kullarını yaratmadı.

Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz ne buyurdular, dikkat et:

"Mü-min olmadan cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe mü-min olamazsınız. Ey ALLAH-ın kulları, kardeş olunuz!.."

Müsade edersen, ALLAH-ın kulları "ben yüce varlığa inanıyorum. Ben müslümanım" diyebilsin. Ondan sonra mü-min olmanın tarikini (yollarını) bulsun ve samimi olduğu kadar imanının zuhurunu yaşasın.

İman, aklın mantığın ürettiği değil, aklınla yapacağın yolculukla ilgisi olmayıp, onu ancak ve ancak ALLAH ve elçilerinin gösterdiği yolda bulacaksın. Gerçeklerden sapmayasın. Yol sırat-ı müstakim olan yol; ahlak, ahlak-ı hamide -ki mekarim-i ahlak- bu rahmetlerin görünümü "EDEB"dir. Yaratanına karşı EDEB, elçilerine karşı EDEB, hemcinsine karşı EDEB, hayvanat, cemadat, yaratılan fiziki veya metafizik cümlesine EDEB... Tek kelam ile ifade eder isek tasavvuftur. Hazret-i ALLAH-a giden yoldur. ALLAH-a giden yol ise yaratılan mahlukatın nefesi adedinden de çoktur. Yolun efdalinin mihengi, ölçü ve birimi kitap, sünnet olduğu gibi, zamana göre, kesin haram kılınanların dışında güzellikler manzumesinin kişinin imanının yansımasının dünya yaşantısında da bariz zuhurunu görmek mümkündür.

Ehillerine her devirde, samimiyetle tabi olanlara bilgisi ve iman gücü nisbetinde lutfedilen mananın, yani ademin insanlığa tebdil olmasına yegane yardımcı rahmet-i ilahi olan fizik üstü, metafizik yaşantının tecellisidir, rahmettir. Az da olsa kitap ve sünnette olmayan, yaşantımızda zuhuru görülen hadiselerin içtihatla zamanın yaşantısına uygun hale getirilmesi lüzumludur ve gereklidir. Zamana göre ehlinin içtihadı inanan toplumlar hatta inanmayan kitleler için de lüzumludur. İçtihadın yapıldığı toplumların yaşantılarında her türlü güzelliklerle muasır milletlerin üstünde görülmesi gerekirdi. İçtihadın eserinin insan hayatı süresince beşerin yaşantısında görülmesi mümkündür.

Ziya Paşa-nın hitabı: "Aynası iştir kişinin, lafa bakılmaz." Her kelimesi üzerinde durulmaya değer..

Emrah-ın bir dörtlüğünü yazmadan geçemiyorum:

 

Emrâh-ı cehdeyle, kâli hâl eyle.

(Emrah-ı dinle. Laf ebeliğini bırak. Lafı gerçek eyle.)

Kâl ehli olandan infisâl eyle.

(Laf ehli olandan kaç.)

Erenleri bul da imtisâl eyle.

(Allah-ın rahmetinin zuhuruna vesileyi bul da, tabi ol.)

Seni de vâsıl-ı Mevlâ ederler.

(Eğer rahmet-i ilahiden nasip almak ise muradın

Tabi ol ki, makam-ı kurbiyette olasın.)

Sayfa Başına Dön

 

 

ŞAHİDE GEREK DUYULMADAN, HAYLİ ZAMANDIR GÖSTERİLEN GERÇEKLERDEN SOYUTLANMIŞ, METAFİZİK YOKSUNU, BEŞ DUYUNUN ESİRİ OLAN ADEMİ MATERYALİSTLEŞTİREN BAŞI MADDE, SONU YİNE MADDE OLAN AKILCI BİR DİN SERGİLEDİK. EZELDE LUTFEDİLEN İMANI DOYURAMADIĞIMIZ GİBİ, RAHMET-İ İLAHİDEN ÜMİT BEKLENTİSİ İLE AVUNAN "MÜRİD"İN DE KÜFRÜNE KÜFÜR KATILDIĞI BİLİNEN BİR GERÇEKDİR

 

 

 

Bundan evvel yazdığım Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik ile Merhamet-i İlahiden Hikmet Damlaları-nda belirtilen metafizik yoksunluğunun ilacını birlikte sunmaya çalışan bu abd-i aciz, anladığım ve inandığım kadarı ile hemcinsime faideli olmaya çalıştım. ALLAH te-sirini halketsin, amin.

Eğri oturduğumuz halde doğru konuşalım. Bugünlerde toplumlara yansıtılan Din-i İslam-a ait emr-i ilahiler Asr-ı Saadet-teki İslam-ın, ALLAH-ın değişmeyen emirlerini yansıtmıyor. Gemi var, amma pusulasız, kaptansız. Hülasa, müeyyidesiz bir gemi!

Dikkat ediyor isen görürsün: Rahmeti, mağfireti na-mütenahi olan Hazret-i ALLAH kulunun samimiyetine göre ihsan ediyor, şüphen olmasın. İnanarak say-i gayretini kullan. İşi iltimasa bırakma. Hazret-i ALLAH-ın ve tabi olduğun ALLAH elçisinin tebliğ ettiği ve bildirdiği şeriata sıkı sarıl.

Sonra gelen şeriati seçmek senin insiyatifine ve ilmine tevdi edilmiş olup, sonra gelen, zamana göre ihsan edilen şeriatteki rahmeti idrak edebiliyor isen kemalattır, rahmettir. O türlü rahmeti bildin ve buldunsa ne mutlu! Eğer samimiyetle evvelki şeriatini muhafaza edebiliyor isen sana da ne mutlu!..

Sayfa Başına Dön

 

 

KUR-ÂN-DAKİ AYETLER ALLAH KELAMIDIR. BÜTÜN ALEMDEKİ GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN HER ZUHURAT MECAZİ OLARAK FİİLİYAT-I İLAHİDİR

 

 

 

"Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler." (Yusuf Suresi, 105)

 

İşte başlıca bilgisizliğimizin bariz nedeni yerde ve gökteki, zuhuru gizli olmayan ayetleri umursamadığımızdan... "Tabiat hadisesidir, doğaldır" der geçeriz. Düşünemiyoruz ki!.. Gökte ve yerde gördüğümüz ve mevcut olup da göremediğimiz fiziki ve metafiziki olaylar, her an mevcudiyetini görüp hissettiğimiz ve tabii gördüğümüz, beni Adem-e hizmet için noksansız zuhuru görülen, tertib-i tanzim-i ilahi, Hazret-i ALLAH-ın fiili sıfatlarının tenezzülen zuhuru olup, bi-zatihi olmayıp, izafi ve mecazi olduğunu, hiç bir araca ve gerece gerek duymadan insanın okumasına müsait yaratılmış fiili ayetlerdir.

Deme sakın "ben yalnız ve yalnız ALLAH kelamı ile iktifa ederim. Fiiliyatındaki bu ayetler beni ilgilendirmez." İşte bu türlü çarpık zihniyet sahibi beni Adem-den metafizik tecellilerinin o kişinin imanında bulunması muhal olduğu gibi yaşantısında görmeye çalışmak karanlıkta serab aramaya benzer.

Metafizik tecellilerin bu alemde zuhuruna şahit olan dede ve ninelerimizin anlata anlata bitiremediği çok hatıraları dinleye geldik. Yol büyüklerimizin de hayatını zevki ile ihya eylemiş metafizik olayların zevkine hissedar olduğumuz gerçek vakıadır. Bu manevi tertip ve tecellilerden nefsini soyutlamak, gerçeği gören ve yaşamaya çaba gösteren ehl-i hakikat ve ehl-i aşkı tahribattır.

Herkesin gördüğü, sadık ve gelecekten haber veren veya bir konuda insanı irşad eden türünü görmezlikten geldiği rüyalar, her ferdin metafizik âlemle münasebet zeminlerinden sadece biridir. Ayrıca uyanık veya yarı uyanıkken pek çok insanın yine bu âlemle münasebete geçerek, bu aleme ait manzaraları müşahedesi de sıradan vakıalar arasındadır ki, mutasavvıfin bu hali "yakaza" diye ifade eylediği vakidir.

Maddeyi müşahede yetkisi verilen beşer beş duyuya değil, beş duygunun dışına çıkmadıkça beni Adem-e manayı görme kabiliyeti verilmemiştir. Eğer maddede mananın zuhuru görülüyor ise zuhuru görülen şahsın taşıdığı sıfata göre isimle anılır. Peygamber efendilerimizden zuhuru görüldü ise "mucize"dir. Evliyaullahtan zuhuru görüldü ise "keramet"tir. Zuhur eden kerametin zaman zaman devamı görülmesi ise "burhan"dır. Halkeden Halık-ı Zü-l-Celal-dir. İnkarı küfürdür. "Habibim sen atmadın, illâ ben attım" buyruğunu iyi anla. Güç, kuvvet yalnız ve yalnız ALLAH-a mahsustur. Bu güç ve kuvvete aciz beni Adem "benimdir" diyemez. Gayretullaha dokunur. Diyorsa cehlindendir.

Sayfa Başına Dön

 

 

ADEM TOPLUMLARI ALLAH ELÇİLERİNİ KÜLL OLARAK NEDEN KABUL EDEMEYİP, CANLARINA KASDETTİLER?

 

 

 

 

Üzerinde mutlaka durulması lazım gelen önemli gerçek!

Teknoloji ve medeniyetin doruğa çıktığı bugün dahi bu türden anormallikler devam ediyor. Hastalığın virüsünü yani mikrobunu görmek için mikroskoba gerek yok. Hiçbir alete ihtiyaç duymadan, metafizik rahmetinden bakarsan gerçeği her an görebilirsin. Düşmanlıklar tarih boyu böyle oldu. Bugün de böyledir. Dini kurallar ki, ALLAH-ın tertip ve tanzimini aklın üretimine denk getirebiliyor, nefsani duygulara eşdeğer gösterebiliyor isen sorun yok; eğer metafizikten bahsediyor isen elbet gerçek bu. Nakli akla dönüştüren, beş duyunun esiri materyalistlere ters düştün, dananın kuyruğunu koparttın! ALLAH yardımcın olsun!.

 ALLAH elçilerinin cümlesi peygamberimiz efendilerimizin hayatlarına bak. Materyalistlerin zulme dönüşen icraatlarını fazlası ile göreceksin:

Nuh (aleyhi-s-selam)-ın ümmetinden gördüğü ezaya, cefaya sebep ne idi?!.. Suçu Hazret-i ALLAH-ın emrine icabet ederek, deniz olmayan yerde ALLAH-ın emr-i ilahisi ile gemi yapması. Maddeden başka bir şey kabul edemeyen, mana cahili cemaatlerin maddede zuhurunu gördüğü zaman yine bir şey anlayamadığı metafizik olay değil mi?..

Hazret-i ALLAH-ın "halilim" yani "sevgilim" hitabı ile ALLAH tarafından övülmüş İbrahim (aleyhi-s-selam)-ın günahı ne idi ki, mancınıkla ateşe atıldı?!.. Gerçeklerin ifşası metafizik olayları akılcılar batıl inançlarına sığdıramadıkları için, gerçek imanı yakıp, kurtulmak istediler. Zira gerçeğin zuhuru ve yayılması hakikat yoksunu müşriklerin hurafeye kaptırdıkları inançlarının sonu demekti.

Hükümdarlar tahtlarını hakikat dışı telkinlerle kurmuşlar, kendilerinin ilahlığını ilan etmişler... Başka ilah kabul edemezlerdi. Etmeleri de mümkün değildi. Çünkü düzenleri ve saltanatları hakikat kabul edemeyen, yalan, hurafe ve entrika üzerine kurulmuştu.

Musa (aleyhi-s-selam)-ın dünyaya geleceği ve dünyada mevcudiyeti Firavun-u niçin telâşe düşürmüştü ki, dünyaya gelen bilumum erkek çocuklarını öldürttürüyordu?!. Firavun-u kahreden Musa (aleyhi-s-selam)-dan zuhur eden metafizik olayların Musa (aleyhi-s-selam)-da Hazret-i ALLAH-ın manayı maddede tecelli ettirmesi ile Firavun-un ilahlığının iflası ve batıl inançlarının yok olması değil miydi?!..

Dünyaya gelişi de, gidişi de fizik ötesi metafizik olay olan İsa (aleyhi-s-selam)-dan zuhur eden hikmet-i ilahi ve metafizik halleri anlatmaya beşer muktedir olamayıp acizdir.

Garbın düşünürleri diyorki:

 

"Bugün bizim bildiğimiz tek şey Hazret-i Mesih-in hoş görüyü temsil ettiğidir."

 

ALLAH-a yeteri kadar iman etmeyen materyalist yahudilere metafizik dinin kapılarını gösterdiği ve Hazret-i İsa-nın bir sır olarak doğduğu ve bir sır olarak öldüğüdür. Hazret-i ALLAH cümle kullarına peygamber efendilerimizin cümlesini şefaatçi kılsın, amin...

Sayfa Başına Dön

 

 

İSA (aleyhi-s-selam)-IN TEKRAR DÜNYAYA GELECEĞİNE İNANMAK HAZRET-İ KUR-ÂN-A, MUHAMMED MUSTAFA (S.T.A.V.) EFENDİMİZ-İN AHİR ZAMAN PEYGAMBERİ OLUŞUNA VE HAKİKAT TECELLİSİNE TERS DÜŞMÜYOR MU? BİR ALLAH ELÇİSİ DİĞER ALLAH ELÇİSİNE ÜMMET OLMAZ. HEPSİ BİRİ DİĞERİNİN KARDEŞİDİR

 

 

 

Hazret-i ALLAH Kur-ân-ı Kerim-de:

"Biz peygamberleri ancak müjdeleyiciler, uyarıcılar olarak göndeririz. Kim onlara inanır ve kendini düzeltirse onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaktır." (En-am Suresi, 48)

Güç, kuvvet Hazret-i ALLAH-a mahsustur. Peygamber efendilerimiz Hazret-i ALLAH-ın verdiği güç ve kuvvet dışında hiç bir güce ve iradeye sahip ve muktedir değillerdir. Her şey ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Aksini düşünmek şirktir.

Cümle peygamberler Hazret-i ALLAH-ın ezel-i ervahta özel yarattığı elçileridir. Yaratılışları günah işlemeye müsait olmadıkları gibi, kemalatları da kendi eserleri değildir. Gerçeklere bu açıdan bakarsak İsa (aleyhi-s-selam)-ı tekrar dünyaya getirmek zevkinden vazgeçeriz, inşAllah.

Tertib ve tanzim-i ilahi olan, her yönünden metafiziğin zuhuru bariz görülen İSA (aleyhi-s-selam)-ın dünyaya geliş ve gidişinin mana tecellisine zahiri kılıf bulamayanlar Hazret-i İsa (aleyhi-s-selam)-ı dünyaya tekrar getirmek ihtiyacı ile Kur-ân-ı Kerim-de uygun ayet aradılar. Zuhruf Suresi-nin 61. ayetinde bulduklarını meal ve tefsirlere yazdılar. Ayet-i celile mealen şöyledir:

 "Şüphesiz ki, o kıyamet için bir bilgidir. Sakın onda şüpheye düşmeyin ve bana uyun. Çünkü bu dosdoğru yoldur."

Bu ayet-i celilenin neresinden İsa (aleyhi-s-selam)-ın tekrar dünyaya geleceğini çıkardılar? Hayret!.. Gelmesi ile neyi sağlıyacaklar? Onu da anlamış değiliz.

Türk milletinin medar-ı iftiharı, kendi kendini yetiştirmiş, birbuçuk sene Diyanet İşleri Başkanlığı vazifesinde bulunmuş, Suudi Arabistan-ın merkezi Riyad-da İmam Muhammed Üniversitesi-nde yedi sene tefsir öğretmenliği yapmış Prof. Dr. Süleyman Ateş Efendi Yüce Kur-ân-ın Çağdaş Tefsiri-nde gerçeğİ şöyle anlatıyor:

"Müfessirler bu ayeti İsa (aleyhi-s-selam)-ın gökten ineceğine delil sayarlar ve bu konuda bazı hadisler de zikrederler. Gerçekte ayette böyle bir delil ve anlam yoktur. Nitekim Taftazani ve bazı alimler de ayette İsa-nın ineceği hakkında bir delil görmemişlerdir."

İşte metafizik olayı maddeye dönüştürmenin gülünç çabası. Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-i son peygamber göstermeme çabası. Sakın ha, "İsa (aleyhi-s-selam)-ın peygamberliği feshedilerek Peygamber Efendimiz-e ümmet olarak dünyaya gönderilecek" gafletine düşmeyesin. ALLAH verdiğini geri almaz. Bu türlü düşünmek imanı tehlikeye düşürür! Bu düşüncenle ALLAH elçilerini tanımamış ve birbirinden ayırt etmiş olursun ki, tertib-i ilahiye ters düşersin. İmanın şartı olan amentü-nün manasına halel getirmiş olursun, dikkat!..

Sayfa Başına Dön

 

 

HACER-İ ESVED: AHD-İ MİSAK TAŞI, EZEL-İ ERVAHTAKİ İMAN İKRARININ MÜRŞİDİ

 

 

 

 

İşte metafizik olay: Hazret-i ALLAH-ın ezel-i ervahta cümle kullarından "ben sizin Rabbınız değil miyim?" Hitabına "beli" yani "evet" diyen ruhların bu ikrarını yaprağa yazıp, siyah taşa (Arabça karşıtı hacerü-l-esved-dir) ki, ahd-i misak taşına yutturduğunu bildiren Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-in beyanı vechile beytullah-ın kalbi mesabesinde olan, ibadet kasdi ile yapılan her değişiklikte öperek müsade istenen, öpmek için yaklaşılamıyor ise geriden ellerini takliden sürmüş gibi "bismillahi, ALLAHÜ EKBER" diyerek iki elinin parmak içlerini öpmek sureti ile ezel-i ervahtaki ahd-i misak mürşidine dünyada da sadakat gösterip, beytullah-ta ibadet kasdi ile her yapmak istediği ibadetten Hacer-i Esved-i haberdar eylemek, cemi kullarının cesetlenmeden evvel verdiği ikrarın cesetli olarak tekrarı anlamında samimi imanın zuhurudur.

Ezel-i ervah mürşidi Cennet-i a-ladan Cebel-i Kuveys-e indirilerek beytullah-ın köşesine emr-i ilahi ile İbrahim (aleyhi-s-selam)-ın yerleştirdiği ahd-i misak taşı! Bizim zaafımızı bilen Rabbım kullarının ilahi rahmetinden yararlanmanları için taşı vazifeli ve rahmet-i ilahiye vesile kıldı. Hacer-i Esved-in manasını Hazret-i Resulullah böyle izah buyurdular.

Beytullah tamir edilmiş, Hacer-i Esved-i durduğu yerden alıp yerine koymak kabileler için büyük şeref idi. Bu şerefe nail olmak için kılıçlar çekilmiş... Bu durumu kaba kuvvetle halletmek istiyorlardı. Bu halin feci sonuç doğuracağını idrak edenler uzlaşmaya vardılar. Ve karar verdiler ki: O anda beytullah-a ilk gelen kişiyi hakem kabul edeceklerdi.

Ezel-i ervahta peygamber olarak halkedilmiş, fakat dünyada ALLAH-a davet emri henüz gelmemiş, vahy-i ilahinin zuhuruna nail olmamış, gencecik Hazret-i Muhammet Mustafa geldi. Bu zuhuratı zevkle tasvip eden kabile reisleri "emniyetli Muhammet" manasını taşıyan "Muhammedü-l-Emin geldi" diye sevindiler ve durumu Hazret-i Muhammet Mustafa-ya anlattılar. Resulullah Efendimiz büyük bir çadır bezinin kenarlarından kabile reislerine tutturdular. Hacer-i Esved-i bezin ortasında mübarek elleri ile tutup öylece beytullah-ın Hacer-i Esved-i koyacakları köşesine getirdiler. Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz Hacer-i Esved-i mübarek elleri ile yerine yerleştirdiler. Durumdan memnun olan kabile reisleri Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-e "Ebu-l-hakem" demekle memnuniyet-lerini izhar ettiler.

Bu olay tarihi bir olaydır. Zamanımıza kadar tevatüren gelmiştir. Tamamı ile metafizik olay olup, samimi iman sahiblerinin görerek yaşadıkları, inkar edilmez bir gerçektir. Bu gerçeği idrak edenler beni Adem-de zuhur eden irşat vazifesini tereddütsüz bilirler. Hazret-i ALLAH-ın emri ile rahmetine vesile kıldığı vazifenin zuhur merciini ölçmek zahiri ilim erbabının terazisine uygun olmayıp, maddeden başka bir zuhurat tanımayan, hakikat gafilllerinin bu rahmet-i ilahiyi malik olduğu ilimle bilmesi muhal ve gülünçtür.

İşte mihenk.. Ölç, ölçebilirsen!.. Beytullah-ı aklının mantığının içine sığdırabiliyor musun?.. Aciz tavsiyem, beytullah-ı "beytullah" olarak kabul eden imanı ara bul!..

Peygamberimiz Efendimiz Kureyş topluluğuna hitaben buyurdular ki:

"--Size desem ki: Şu dağın arkasında düşman var. Hemen hücum edecekler. Bana inanır mısınız?"

"--Elbette inanırız. Çünkü sen "Muhammed el-emin"sin. Emniyetli Muhammed-sin" dediler.

"--Sizlere tebliğ ediyorum: "Lâ ilâhe illAllah, Muhammedün rasulullah" (ALLAH birdir, şeriki ve naziri yoktur. Ben ise ALLAH-ın kuluyum. ALLAH-ın peygamber olarak gönderdiği son elçisiyim)" diye vazifesini tebliğ eyleyince ilahlarını nefsani hazlarına uygun ayarlamış, metafizik mahrumu, materyalist adem toplulukları, gerçek ilah yoksunları Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-e ittifaken "--deli oldu, sapıttı" dediler. "Habibim, onlar hayvandan da aşşağıdır" hitabına mazhar olmuş, maddeyi putlaştırmış, ilah edinmiş adem toplumlarından başka ne beklenirdi!?.. Hazret-i ALLAH inanan kullarını imansız kulların şerrinden korusun. Yeteri kadar iman edemeyen kullarını da gerçeği bildirmekle kurtuluşa erdirdiği seçkin kullarından eylesin, amin.

Bugün İslam-ı ve imanı bilmediği halde yaşayan muasır milletlerin "ALLAH-tan başka ilah yoktur, illâ ALLAH vardır" diyeceği günü sabırsızlıkla ve ümitle bekliyoruz. Medeni milletlerde islamın yaşandığını ve imana dönüştüğünü görmek imanlı kitlelerin imanlarının özlemle beklediği tecelliyat-ı ilahinin zuhuru olacak, inşallah. "Hiç, bilenle bilmeyen bir olur mu?!" hitabının manası zuhur edecek.

İslamın ve imanın, yasaklanmışların ötesinde, ALLAH-ın rahmeti ile yarattığı, "hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerde bulur ise alsın" hitabı ile cemi güzellikleri, Hazret-i ALLAH-ın mü-min kullarına layık kılıp yarattığı güzellikleri muasır ve medeni yaşayan, teknolojinin zirvesine tırmanan toplumlar bilmeden İslam-ın bu yönünden yükselirken, gerçekten uzaklaşan bizler yani Muhammediler en mütekamil şeriata sahip olmamızın idrakinden uzak, yalnız mananın lafzı ile iktifa edip, yaratılışımızın anlamı ve manasInın zamana göre tanzim edilmesi luzumlu iken, dini içtihatları ve manayı, ademlikten terakkiyatla insanlığın hazzına erme yolunda samimiyetle çabalayan ve yaşantısından tatmin olan ALLAH-ın kullarının duyarak, görerek yaşadıkları metafizık gerçekleri zahir ulemasının ilim adına tahrif etmelerine gerçek mana noksanlığından ehl-i tasavvuf olduklarını iddia edenler de bilmeden yardımcı oldular. Metafiziği dışladık. Beş duyunun esiri olup, fizikten ileri gitmeyen, felsefeci materyalistliğin maddede elzem ve geçerli olduğu yerleri münakaşa götürmez iken, fiziki olayları manaya da yansıtmaya kalkıştık. Beğenip de, yeteri kadar önem vermediğimiz, zuhuru görülen rahmet tecellisi olan manaları da akıl potasında eritip madde ile eşit kıldık.

Bu tür ayarlamanın aciz kulları rahmet-i ilahinin dışına iteklediği yaşanan bir gerçek iken, dini istismarlar çoğaldıkça kaybımızı daha iyi anlar olduk. Ne mi oldu? Söze gerek yok. İmanla bakarsan görürsün. Metafizik yoksunu dindarlara hakikatlerin önünü kapatmakla tevhit dininde istismara müsait kapılar ihdas ettik ve ferahca geçilmesini kolaylaştırdık. Gerçeği dışladık. Bu kararsızlığımızla dindar yaşadığımızı zannederek, imanı ALLAH-ın emrine göre değil de, nefsimizin hazzına uydurmaya çalıştık. Evvelki kavimlerin bilmeden düştükleri uçurumu bizler de farkedemedik, göremedik. Tefekkürsüz, arzdaki ayetlerden habersiz, metafizik yoksunlarına vahşi yolu "ehli yol" diye gösterdik. "Yardımcı oluyoruz" zannı ile küfür bataklığına, "din adına yardım ediyoruz" zannı ile hemcinsimizi itekledik. Kendimiz de beraber düştük.

Hazret-i Kur-ân-ın birinci ayeti olan Rabbımızın açık uyarısını daha hala anlayamadığımızı, ALLAH-ın kullarını "gavur, kafir, gayr-i müslim" görmeye çalışmamız bu ayet-i kerimeyi kabullenemediğimizi göstermiyor mu?!.. "El-Hamdü lillahi Rabbi-l-alemin"in anlamını anlayamadık. "Hazret-i ALLAH yalnız ve yalnız bizim Rabbimizdir" dedik. Haşa, Hazret-i ALLAH-ı tekelimize almışız gibi, edep harici fikir ve iman gösterilerine kalkıştık.

Gururumuza yediremiyoruz, amma yanlış aldığımız dini tedrisatın gerçeğine yönelme zamanı geçmeden samimiyetle tövbe, istiğfar edelim. Her zaman mevcut olan gerçeği yaşamayı ALLAH-tan lisanen, kalben, halen isteyelim.

Cümle peygamber efendilerimizin, Musa (aleyhi-s-selam)-ın, İsa (aleyhi-s-selam)-ın, Muhammed (aleyhi-s-selam)-ın, cümle peygamber efendilerimizin dinleri tevhit dini olan İslamiyet-tir. İslam-dan başka din olmadığını Hazret-i ALLAH bildiriyor. Getirdikleri emr-i ilahilerin hepsi de rahmettir, şeriattir. Kullarının tekamül ve derecelerine göre ihsan edilmiş sonra gelen şeriate tabi olmak kulun iradesine, görgüsüne tevdi edilmiş olup, zamanını nasıl idrak edişine ve görüşüne bağlıdır. Samimiyeti ile evvel gelen şeriati ALLAH-a eş ortak tanımadan yaşayabiliyorsa "müslüman"dır, kardeşimizdir. Tevhid dini olan İslamiyet-e aykırı olarak, ALLAH-ı tanımayıp küfr-i inadide ömrünün sonuna kadar israr eder ise işi Hazret-i ALLAH-a kalmıştır. ALLAH-ın azabı şediddir. İleri gitme. "Bu davayı üstleneyim" deme. Din gününün yegane sahibi olan Hazret-i ALLAH-ın avukata ihtiyacı yok. Yaratanımıza hamdederek, Din-i İslam-ı daha iyi anlamaya ve yaşamaya samimiyetle gayret edelim. ALLAH yardım etsin, amin.

Düne göre daha iyi anlıyoruz. Görünürde puta tapan kalmadı. Amma Peygamberimiz Efendimiz-in getirdiği Hazret-i ALLAH-ın emrini ve nehyini rahmet olarak yansıtamıyoruz. Her emr-i ilahiyi gazab-ı ilahi gibi göstermek gafletine kapıldık. Nefsani ürettiğimiz kapıdan başka kapı tanıyamadık. Tanımak da istemedik. Bu çarpık yaşantımızla Din-i İslam-ı lüzumsuz gördük. Sorulduğu zaman "bizimde var" diyecek kadar kabul ettik. Hakikat dışında kalmış, dindar geçinen zümreler bu gidişatları ile hakikat dışı kaldılar.

Ezel-i ervahta "beli" demenin zevki ile zevkiyab olmuş, aradığını bulduğu ile iktifa eden, tarik-i müstakim üzere olan yol ehlini Rabbım rahmeti ile muhafaza eylesin. Bu rahmetini cümleye nasip etsin, inşAllah.

Tahrif edilmiş. Manası ile manadan uzaklaştırılmış. "İslam-ı koruyoruz" kasdi ile bilmeden hakikat dışlanmış. İnsanın ruhunu doyuramayıp, manadan yoksun kalınmış.

Tertip ve tanzim-i ilahiler yol ehlini ALLAH-ın zikrinden, zikre yönelik fikrinden uzak kılmasın, amin.

Sayfa Başına Dön

 

 

ZİKRULLAH ARZDA VE SEMADA, ON SEKİZ BİN ALEMDE CANLI VE CANSIZ HER ZERRENİN MÜŞTEREK İBADETİDİR. SADECE ALLAH-I ANMAKTIR. DİĞER EMR-İ İLAHİ OLAN İBADETLERLE KARIŞTIRMA!

 

 

 

 

Yaratılışın sırrı, efdali şerefli mahluk olan insandır. Hazret-i ALLAH-ın varlığını tanıttığı bütün alemdeki yaratıkların müşterek ibadetleri zikrullahtır. İnsan manen, halen, lisanen yaratanını emr-i ilahiyeye uygun kesir zikreder.

Zikrullah metafiziktir "kıyamen, kuuden ve ala cünubihim" (ayakta, oturarak, yatarak ALLAH-ı zikrederler). Bütün ibadetlerin zamanı, adedi, mekanı belirlenmiştir. ALLAH-ı zikir için tahdit konmadığı gibi kesir zikretmemizi Hazret-i ALLAH emrediyor.

Bu rahmet-i ilahi akıl ve mantıkla ölçülemez. Çünkü metafiziktir. Adil-i mutlak olan Cenab-ı Hak dilediğine ihsan eder. Yalnız zahirle yetinen felsefeci alimin ölçemiyeceği, sadece imanının neşv ü neması ile aşk-ı ilahinin zuhur ettiği ehl-i aşkta bu rahmet-i ilahiyi bariz görmek kehanet değil.

Beş duyunla yetinme. Hazret-i ALLAH cümle kullarına aczini itiraf kapısını aralık bırakmış. İnadı bırak. Rahmet kapısından içeri girmeye çalış ve mutlaka gir.

Her tabîbe âşikâr etme derûn-ı derdini,

Her ne derdin varise eyler devâ, ALLAH kerîm.

 

O kapının gerçek bekçileri vardır. Hazret-i ALLAH-tan samimiyetle iste. Şu düsturu da hafızanda mihenk olarak bulundur: Tertib-i ilahi olan yolun başı şeriattir, ortası gene şeriat, nihayeti de şeriattir. ALLAH-ın emri Peygamber Efendimiz-in getirdiği emr-i ilahinin tebliğinden dışarı çıkma. Sırat-ı müstakim budur. Ölçemiyorsan dahi abd-i acize kulak ver. Zararın olmaz.

Lütfen, zikrullaha, ALLAH-ı çok zikreden zakire din adına karşı çıkma. Bu abd-i aciz vazifem itibarı ile sen kardeşimi uyarıyorum: Hazret-i ALLAH ve Resulü hürmetine! Haddini bil. "Allah aşkına" demiyorum. Eğer aşk-ı ilahiden nasipli olsa idin bu ricaya gerek yoktu.

Kur-ân-ı Azimü-ş-Şan-da Hazret-i ALLAH-ın uyarısını dinle:

"Münafıklar ALLAH-ı zikretmezler, yad eylemezler, zikretseler de pek az ederler ki, o da ağızlarındandır." (Nisa Suresi, 142)

Hadis-i kudside: "Kulum beni kesir zikreder. Ben kuluma aşık olurum, kulum da bana aşık olur." Hazret-i ALLAH-ın lutfettiği bu aşk-ı ilahiyi hatırdan hiç çıkarma.

Maksadımız ne idi, mevzuyu nerelere götürdük...

Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-e vahy-i ilahi, metafizik zuhurat, mana rahmeti tecelli etmeden evvel Kureyşiler ve cümle kabileler sevgi ve saygı ile hürmet ederler iken sonraları neden birden değişip, Hazret-i Resulullah-ın canına kasdettiler, hicret emr-i ilahisinin zuhurunun tecellisine sebeb oldular?. Bu durumun başlıca sebebi toplumun garibi olduğu, fizik üstü metafizik yoksunlarının alışamadığı hakikat cahilliği değil mi?

Yalnız fiziki zuhurat ki, ilme-l-yakin ile, tertib ve tanzim-i ilahinin nihayet bulduğunun zannı ile iktifa eyleyip, mana dışı nefs-i emmaresini avutmaya çalışan kardeşim! Metafiziksiz, manasız davanı nereye kadar götürebileceksin?!..

Sayfa Başına Dön

 

 

SEMAVİ DİNLERİN HEPSİNİ İSLAM-DAN SOYUTLAYIP "ALLAH-TAN BAŞKA İLAH YOKTUR" DİYENLERE "GAYR-İ MÜSLİM, KAFİR, GAVUR" İTHAMINI DAHA NE KADAR DEVAM ETTİRECEKSİN?!..

 

 

 

"Yalnız ben müslümanım. Bütün insanlar gayr-i müslim, kafir, gavur" türküsünün manasının zuhurunda gazab-ı ilahiden başka rahmet-i ilahiye ait tecelliyata rasladın mı? ALLAH-a "acabasız" iman eden bu abd-i aciz, cümle resullerini emr-i ilahi üzere birbirinden ayrı görmeden, şeriati ile yükümlü olduğum ahir zaman nebisi Hazret-i Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-i ilahlaştırmadan, emr-i ilahi ve rahmet-i ilahinin zuhur merciinin hayranı ve aşığı, seksenine yaklaşmış, Hazret-i ALLAH-ın verdiği irşat vazifesinin ağırlığını tertib-i ilahi zevki ile taşımıya çalışan bu abd-i aciz derim ki:

ALLAH-tan kork! "Biliyorum" edası ile bilgisizce, ALLAH-ın kullarını semavi dinlere, -ki cümlesi İslamiyet-tir- son gelen ALLAH elçisi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-e düşman ettik, onun izinden ayrılmamaya, gücünü seve seve veren Ümmet-i Muhammed-e ve en mütekamil son şeriatin manasını yaşantımızdan da dışlayarak mana yoksunu metafizik garipliğine iteklendik.

Kesinlikle görüyorum ki, metafizik ve mana yoksunu ilminle, metafiziksiz tedrisat ve düşüncelerinle tanzim-i ilahi olan manevi teşkilatı kabullenemeyen ilminden başka ne beklenirdi ki?!.. Görebiliyor musun, manadan habersiz, hakikat fukarası, maddeden öte yol bulamayan ilminin alıcısı kalmadı ; yetişdirdiğin çırakların dışında. Tezgahını fizik ötesi metafizik yoksunlarının pazarına götür. Aşk pazarında sergilediğin emtaına müşteri bulamayacaksın. Beni Adem güzellik ve aşk arıyor. Senin tezgahında bulunmayan şeyler bunlar...

Senin ne sergilediğini görmek kehanet değil. Bütün çıplaklığı ile arz-ı endam ediyor "ALLAH yalnız benim ALLAH-ım. İslamiyet yalnız ve yalnız benim dinim." Bu ilmi nereden öğrendin? Nerede okudun? Bu manasız yaşantını Hazret-i Kur-ân-a maledemezsin.

Dini tedrisat dahi tertib ve tanzim-i ilahi olan mecrasından saptırıldı. Fizikten öteye giden manevi yolları bulmak zorlaştı. Büyük dini tedrisat veren "Ezher Üniversitesi" ve benzerleri olan ilim yuvaları dahi manaya karşı kör insanlar yetiştirdi. Bu insanlar ünvan ve şöhretlerinin gücüne dayanarak manada büyük tahribat yaptılar. Hazret-i ALLAH-ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilat horlandı. Gene ALLAH-ın kullarından zuhur ettirdiği mucizeyi, kerameti ve kerametin devamı burhanı tevil yolu ile inkara başladılar. Sonra tamamını inkar ettiler. Bu inkar açık seçik olmasa da, mızrağın çuvala gizlenemiyeceği gibi hakikatler hiç bir zaman ehlinden gizlenemez.

Metafizik yoksunu alim kardeşim! Nefsine zulmetme. Çünkü İslamiyet cümle peygamber efendilerimizle Hazret-i ALLAH-ın kullarına lutfettiği, iradesine bağlanmanın ismidir. Hiç olmazsa nefsine insaf et. İşte bu yanlış hüküm ve tutumumuzun günahını ümmetçe çekiyoruz. Bunun bedelini dünyada çok ağır ödüyoruz. "Hazret-i ALLAH-ın dostluğu bize yeter" tesellisinin de tutarsız vehim olduğunu unutma. Emr-i ilahinin dışında rahmet ve yakınlık aramakla gülünç oluyorsun.

Hazret-i ALLAH cümle kullarının istikametini tarik-i müstakim, ahlakını da mekarim-i ahlak üzere kılsın. Âmin ve selâmün ale-l-mürselîn, ve-l-hamdü lillâhi Rabbi-l-âlemîn.

******

Din-i İslam-a ters düştüğü için din tedrisatında yaptığın hatalı duruma ortak arama. Hele hele, vatanı kurtaran kahramanların eseri imiş gibi hiç gösterme. Buna hakkın yok! "Kısas kıyamete kalmaz." Bu türlü hataların cezası hesap gününe kalmaz. Dünyada iken ödetirler, bilgin olsun!..

Sayfa Başına Dön

 

 

MEVCUT YARATIKLARIN İÇİNDE GÖRDÜĞÜMÜZÜN ANCAK MİLYONDA 4-5 MAHLUK OLDUĞUNU EHİL KİŞİLER BİLDİRİRLERKEN, FİZİK ÜSTÜ TECELLİYATIN YANİ METAFİZİK OLAYLARIN UMUM ZUHURATININ MİLYONDAN YALNIZ 5 NOKSAN OLUP, ÇOĞULU TEMSİL EDEN METAFİZİĞİN ZUHURUNA NİÇİN DEVENİN NALBANT DÜKKANINA BAKTIĞI GİBİ BAKARSIN?

 

 

 

Hazret-i Kur-ân-da beyan edilen metafizik tecellileri dahi akıl ve mantığına uydurmaya çalışmışsın, ilim adına! Makro aleme müteallık olanları teleskopla, mikro aleme ait olanları mikroskopla, diğer bir kısmını da x ve benzeri ışınlarla tesbit ediyoruz. Ama tesbit imkanlarımızın dışında kalanların sayısını ancak ALLAH bilir. Belki zaman gelir bu gizli zannettiklerimiz de açığa çıkar. O zaman bugünkü ilahi imtihan başka suale dönüşür. Geçmiş zamanda kabul edilemeyen mana tecellilerinin bugün zuhuru akl-ı selim insanlar tarafından kolaylıkla kabul olunduğu gibi.

Lütfen, bu abd-i acizi tenezzülen dinle. Yakinen şahit olduğum, itimada şayan, seçkin kişilerden yakinen dinlediğim, yol büyüklerim olan zatların yaşantılarındaki olayları az da olsa anlatmaya çalışacağım.

Cümle peygamber efendilerimizde zuhur eden mucizeleri anlatmaya -ki, metafizik olayları bildirmeye beşer muktedir değildir...- İmanlı kullar manevi alemlerinde zevkini alıp, yaratanının varlığına ve gücüne inancı ile mutmaindirler, yani itminan-ı kalbe sahiptirler. "O müttaki kullarım gaybe iman ederler" ayet-i celilesindeki bu bahtiyarları her devirde görmek mümkündür. Onlarsız dünya ve ahiret alemi anlamsız ve manasızdır.

İsimlerini merak edersen bildiğim kadarı ile arz edeyim: Zaman ulemasının "ben daha iyi biliyorum" zannı ile Kur-ân-ı Azimü-ş-Şan-da ayetle sabit iken "evliya" diyemedikleri, "veli"yi bilemedikleri, "mü-min"in ve "müslüman"ın yeterli tarifini yapamadıklarından ALLAH-ın bi-la-istisna cümle kulları müşkül durumda kalmıştır. Kulların kemalatlarına göre ihsan edilen şeriatler umumiyetle bencillikle mecrasından saptırılmış olup, ALLAH-ın rahmet, merhamet ve mağfiret-i ilahi ümidi ile, yalnız akıldan öteye yolu olmayan, beş duyunun sağladığı yaşantının gücü ne kadarsa hakikat yoksununda o kadar kalmış, rahmet-i ilahiden gönderilen şeriat-i Muhammedi-yi dahi bencillik ve enaniyetimizden dolayı anlayamadık. Öyle hale getirdik ki, hakikatleri özleyen müşteri bulamadık. Müşterisi olmayan mal rahmet tüccarının yedinde kaldı. Rahmet-i ilahiden ahir zaman peygamberi Muhammed Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-in madde ve mana hayatında Hazret-i ALLAH-ın programladığı cümle zuhurat şüphesiz, rahmet-i ilahidir. İşte bu ikram-ı ilahiden habersiz yaşıyoruz.

Gerçek dışı tutumlarımızla tahrif ettiğimiz mana ürünlerimizi bilgisizce yok etmek isteyen tutum gittikçe kabarıyor. Mana perişanlığı artıyor, eksilmiyor! Bu durumun çaresizliğinden bocalayan, insan olmaya namzet beni Adem denize düşmüş, yüzme bilmediğinden kurtuluş telaşı ile yılana sarılıyor. Çıkarcıların, din istismarcılarının ister istemez kucağına düşüyor.

Sayfa Başına Dön

 

 

ANLAMLI VE MANALI YARATILAN, CÜMLE YARATIKLARIN ÇEKİRDEĞİ, MANASI, SIRR-I İLAHİNİN TECELİ MERCİİ OLAN İNSANIN YAŞANTISINDA NE İÇİN YARATILDIĞININ, NE YAPABİLECEĞİNİN ZUHURU MİZACINDA BARİZ GÖRÜLÜRKEN BÜTÜN İCRAATINDA KUDRET-İ İLAHİNİN İSTİSNAİ KULLARINA BAHŞETTİĞİ FİZİKİ OLAYLARDAN DAHA FAZLA ZUHURU GÖRÜLEN METAFİZİĞİN İNKARI İLMİ HAKİKAT İLE NASIL BAĞDAŞIR? MENSUBİNİ NE DERECEDE MUTMAİN KILAR?

 

 

Görmezler mi ki, erkek çocuğun eline geçirdiği her şeyi çekiç gibi yere vurduğunu?!.. Gene görmezler mi ki, kız çocuğunun eline verilen şeyleri kucağında çocuk varmış gibi salladığını?!.. Fıtrat-ı ilahi... Bu fıtratının dışında iş yapmak isteyen ademin (kişinin) yaptığı icraatler nefse ezadan başka kazanç getirmez. Bu esrar-ı ilahiyi zerreden kürreye her mevzuya götürebilirsin.

Manaya samimiyetle yöneldiğin zaman aklının ve mantığının kavrayamadığı fizik üstü sayısız tecelliyat-ı ilahiler, beş duyunun esaretinden kurtularak Rahman-ını daha yakiynen tanıyıp, emr-i ilahiye iltizam ile aşk caddesinde yürüyebilen bahtiyarlar sınıfına dahil ehl-i tarik -ki, meyvesi maddesi ve manası ile "dervişlik" sıfatı tecelli edecektir, inşAllah.

"İns ve cinni bana ibadet etsinler diye yarattım" hitabının muhatabı olan cümle yaratılmışların kudret-i ilahi tarafından ayrı ayrı vazifelerle vazifelendirildiği bariz görüldüğü gibi, ALLAH elçileri ve elçi varisleri olan evliyaullahın şahsiyetlerinde Hazret-i ALLAH-ın lutfettiği manevi vazifenin her an madde aleminde de zuhurunu ehlinin müşahede ettiği, cümle kullarına da bir nebze ihsan edilmiş olduğu halde nasipsizler bu tecelliyat-ı ilahiden iman zafiyetleri ile uzak dururlar.

"Hikmet mü-minin kayıp, malıdır nerede bulursa alsın" hitabına dikkat edersek, hikmet mü-minin kayıp malı, müslimin değil!. Müslim mü-min olmak için ihtiyarını sarfettiğinde hikmet noksanlığını giderme ihtiyacını duyacak, manevi doyuma ulaşma ihtiyacı bir ömür boyu sürecek. Çünkü hikmetin başı vardır, nihayeti yoktur.

Bazı yol büyüklerine maledilen varlık ve enaniyet kokulu, bencillikten öte gitmeyen, ancak hakikat garibine yakışır bir söz vardır: "Bizim tarikatımızın başı diğer tarikatlerin nihayetidir" derler. Bu kelam tamamı ile hakikat dışıdır. Eğer yol Hazret-i ALLAH-ın olmayıp beşerin tanzimi olsa idi "küllü tarikın vahidün (bütün tarikatler birdir)" denmezdi. Tarikatler çoktur. Amma şeriatı ile yükümlü olduğun peygamberinde birleşmiyorsa "vahşi tarik"tir. Mensubini zındıklığa götürür.

Yolun uğramaz ise Muhammed-e,

Geçti kervan, kaldın dağlar başında!.

 

Kasıt nur-ı Muhammedi, Adem (safiyullah)-tan kıyamete kadar teceli edecek rahmet-i ilahi!

Sayfa Başına Dön

 

 

ABDÜLKADİR GEYLANİ ÇOCUK İKEN BARİZ GÖRÜLEN İRŞAT VAZİFESİNİN TECELLİSİ

 

 

 

 

Abdülkadir Geylani Hazretleri henüz çocuk iken tarlada öküzün kuyruğunu çekmişti de, yaratılışının nedenini anlatmaya vesile kılınan öküz lisan-ı hal ile:

 

"--Ya Abdülkadir, ALLAH seni bu işler için yaratmadı" demişti.

İç aleminde bu hitabın manasını bulan çocuk Abdülkadir hayat boyu yaratılışının sırrından küfre pirim vermedi. Bu uyarının etkisinde kalan çocuk Abdulkadir Geylani manevi ilim tahsili için anasının rızasını istedi. Anası da bir şartla razı olacağını, hayatında hiç bir sebeble yalan söylemiyeceğinin ikrarını aldı. Hırkasının omuzuna kırk altın dikerek canından çok sevdiği oğlunu emr-i ilahi üzere kervana kattı.

Tevatüren, zamanımıza kadar söylene gelen bir sadakat olayı anlatılır:

Giden kervanı haramiler soydular. Harami mutadı üzre gizli bir şeyleri olup olmadığını kaza-zedelere sordular. Yalnız çocuk Abdülkadir omuzunda kırk altının dikili olduğunu söyledi. Çocuğun alay ettiğini zanneden haramiler ilgilenmediler. Amma reislerine tekmil verirken:

"--Bir çocuk var. Bizimle alay ediyor" dediler.

Sinirlenen reis Abdulkadir-e, hiddetle:

"--Ne diye yalan söyledin" diye çıkışınca:

"--Yalan söylemiyorum, omuzumda dikili kırk altın var" diye tekrar etti.

Açtılar, omuzunu. Kırk altının mevcudiyetini gören reis hayretini gizliyemedi. Hayretle avamın her haline ters düşen bu olayı kınamaktan kendini alamayan reis:

"--Oğlum, söylemeyebilirdin. Niçin söyledin?" Dedi. Cevap:

"--Ben anama söz verdim, yalan söylemiyeceğim, diye. Kırk altın için vadimi bozar mıyım?!.."

Kamil doğarmış ehl-i Hak,

Doğmadan evvel anası.

 

Eşkiya ne bilecekti, bu türlü imanın başka yönlü zuhurunun olamıyacağını?!.. Sureta manadan habersiz, ezberci alimin de bilemediğini, hayatını başkalarının felaketi üzerine yükleyerek rızık arayan harami mi bilecekti, gerçeği?!..

Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,

Halkeder esbabını, bir lahzada ihsan eder.

 

Cümle haramide nedamet hissi belirdi: "Çocuk kadar ahde vefa gösteremedik. Ezel-i ervahta Cenab-ı Hakk-ın varlığına "beli" dedik. Bu beli-de sırat-ı müstakim üzere olmamız lazımken, niçin bu çocuk kadar ahde vefa edemedik?!.." Diye yaşantılarından hicap duyarak, ruhen evliya, ceseden çocuk olan Abdülkadir Geylani-nin şahadetinde tövbe ve istiğfar ettiler.

İksir-i a-zamdır nutk-ı ehlullah

Yek nazarda haki kimya ederler.

 

Evliyaullahın nazarı çocukken de geçerlidir. "Onlar ALLAH-ın nuru ile bakar" hitabını iyi anla. Kıskançlık yapma. Fiziki ölçülerle ölçümü imkansız olan fizik üstü metafizik tecelliyatın zuhuru ile Mevlasını kulluk yapacak kadar tanıyan ve yaşayan kul için değil mi? Bu hitab-ı ilahi "hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?!.." Bildirisini iyi oku. Amma manasını aşk-ı ilahiye uygun yaşa, öyle oku!

"O zaman, eşkiyaya tövbe, istiğfar nasip olur mu?" Düşüncesi zatını rahatsız etmediği gibi, rahmet ve mağfiret tecellisi imanının özünü teşkil eder.

İşte yakın zamanda kitlelerin şahidi olduğu metafizik olay:

Sayfa Başına Dön

 

 

EŞKİYA REİSİ SALİH-İN NAKŞİ MEŞAYİHİ HACI SALİH EFENDİLİĞE YÜKSELİŞİNE VESİLE OLAN RAHMET TECELLİSİ

 

 

 

 

Nahşibendi meşayihi, kümmelin-i evliyaul-lahtan Şiranlı Hacı Mustafa Efendi (k.s.)... Bir dervişi ile seyahetleri sırasında eşkıyalar Şeyh Efendi ve dervişi soydular. Giysilerini de alıp, don gömlek bıraktılar. Şeyh Efendi eşkıya reisine sordu:

"--Oğlum senin ismin ne?"

"--Ne yapacaksın baba, ismimi. İsmim Salih."

"--Fe-sübhanAllah" dedi.

İç aleminden anlamıştı, bu cilve-i Rabbani-de hikmet-i ilahinin tecelli edeceğini.

"--Oğlum salih, bu işte bir terslik var. Salihlerde böyle halin zuhuru görülmüş değil."

Bu hitabı hakaret gibi algılayan eşkiyaların reisi Salih don gömlek bıraktığı varisü-n-Nebi, nedim-i ilahi olan ALLAH evliyasının zahiri kisbesini soymuştu. Bilmezdi ki, Şeyh Efendi eşkiya reisine zamanı gelince hakikat giysisi giydirecekti!. Ama cilve-yi Rabbaninin zuhurunun zamanını beşer bilemezdi ki!.

Bu sırrı iyi dinle de, kendine gel!.

Şeyh Efendi kurnazlık mı düşünüyordu? Onların ind-i ilahiden verilen vazifelerinde "kurnazlık" denen "hakikat lekesi" noksanlık aramak na-ehlin gafletinden gelir. Kavisi tamamlamış, irşat vazifesi ile yükümlü kılınmış, veraseti tasdik edilmiş ve kurbiyet çeşmesinden peygamberinin şefaatı ile rızkını alan rızıklılara Cenab-ı Hakk-ın o simayı vesile kılarak, ALLAH-ın adaleti ile taksime vesile kıldığı nedim-i ilahiden "hakikat noksanlığı: kurnazlık" beklenemez. Şeyh Efendi Hazret-i ALLAH-ın Kur-ân-da habibine verdiği tanıma ölçüsünün de varisi idi: "Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın."

Bir atasözü vardır: "İnsanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa biri birlerini tanırlar" demişlerdir.

Şeyh Efendi-nin sözünü hakaret zanneden eşkıya reisi Salih;

"--Haydi yoluna git" diye Şeyh Efendi-yi tersledi.

Şeyh efendi dervişi ile don gömlek yoluna devam ettiler.

Manevi zıpkını yiyen Salih-in iç aleminde değişiklikler başladı. Küfrü sıkıyordu Salih-i. Çünkü iki zıd bir arada bulunmaz! Bulunsa da sahibini rahatsız eder. Biri yerini diğerine terkedecektir. İkisinin bağdaşması kıyamet alametidir. "Rahmet-i ilahi geldi, küfür zail oldu." Gerçek bu. Bir kimsede iman ya vardır veya yoktur. İkisinin ortası olamaz. Ümit kapısını daima açık tut. Rahmet-i ilahi geldiği zaman nur-ı aynini evde bulsun. Rahmet zuhurunun nereden geleceğini ALLAH-tan başka kimse bilemez! Bazıları hisseder fakat kül olarak Hazret-i ALLAH-ın yedindedir. Ezel-i ervahta tertib-i ilahi evliya yaratılan insan, hikmet-i ilahi tecellisi ile her ne sebepden dünyanın çöplüğüne iteklenmiş ise de, maddesi adem, manası insan olduğu için iç alemi hiç bir zaman içine düştüğü küfürle intibak edemeyip kurtuluş anını mevcut olan rahmet kapısını açacak vesiyle anahtarını bekleyen, beklediğini bulduğu zaman mal bulmuş mağribi misali evvelki yaşadığı çirkin hayatının ezikliğiyle samimi teslimiyet örneği sergileyen, ezel-i ervah bahtiyarı, insan-ı kamil namzedi insanın küfür nikabını kaldırıp mevcut olan rahmet-i ilahiyi açığa çıkarmak için büyük mutasavvıf Şiranlı nakşi meşayihi Hacı Mustafa efendiyi vesile kılmıştı Hazret-i ALLAH.

İşte bu tertib-i ilahi eşkiya Salih-in küfür perdesini yırtmış, ezel-i ervahta verilen fizikten ötede manevi tecelliyatın yolunu rahmet-i ilahiye açan vesilenin zuhurunu dinle:

Eşkiya reisi Salih arkadaşlarına o anda beliren iç alemindeki değişikliği ve rahatsız olduğunu anlatarak arkadaşlarına teklif etti:

--Arkadaşlar, şu iki kişiden aldığımız her şeyi geri verelim. Şimdiye kadar aldıklarımızı size bırakıyorum. Şahit olun! Bu hayattan da çekiliyorum.      Reislerini kaybetmekle üzülen eşkiyalar:

--Sen bilirsin reis, dediler. Şeyh efendinin tekrar önünü kesen eşkiya Salih

--Dur baba! Deyince:

--Daha ne alacaksın? Neyimiz kaldı ki, oğlum Salih?

--Baba, bir teklifim var: Kabul edersen aldıklarımı geri vereceğim!.

Salih-in bu hitabının manası başından beri iç aleminde zuhur eden, zevkinin dışa yansımasının vakt-i saatini bekleyen gerçek varisü-n-Nebi, nedim-i ilahi:

--Teklifini bekliyorum oğlum Salih!

--Beni evlatlığa kabul eder misin?

--Oğlum Salih, biz seni ilk gördüğümüzde kabul ettik.

Hitabında rahmet zuhuratı vardı. Zira ezel-i ervahda hikmet-i ilahi "beli" hitabının iman şulesi ehlinin manasında yansır. O kişinin maddesi ile manasının bağdaşmadığı görülür. Fakat tehir edilmiş, müddetini doldurmuş rahmet zuhuru irşat vazifesinin terazisinde hemen aslını gösterir. Bu haslet peygamberlerimiz efendilerimize ve varislerine verilen iman mihengidir.

      Gaybı yalnız ve yalnız Hazret-i ALLAH bilir "Habibim sen onları yüzlerinden tanırsın konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın." Dikkat edilirse hitab-ı ilahi zuhur merciini gösteriyor. Yeri geldi ayet-i kerimeyi tekrar yazdım. Şeyh efendinin huzurunda tövbe istiğfar eden eşkiya reisi Salih zamanın gerçek meşayihi Şiranlı Hacı Mustafa efendinin sadık, gözde dervişi ve neticede halifesi, Çorumlunun medar-ı iftiharı, rahmet-i ilahi mercii Hacı Salih Efendi zuhur eyledi. Sahabeden Kerebi Gazi Hazretlerinin türbesinin içinde rahmet-i ilahiye vesile kılınan ziyaretgahı nasibi olan ziyaretçilere her gün açıktır.

      "Taştan topraktan ne bekliyorsun" diyen nasipsizlerin de aff u mağfiret deryasından istifadelerini ümitle bekliyoruz. ALLAH kusurlarını affetsin de, bu ve buna benzer, rahmet-i ilahiden mahrum eden, ilim zannedilen, aklın ürettiği mahrumiyet virüsünden Hazret-i ALLAH kurtarsın. Rahmetine vesile kıldığı o taş ve toprağın da vesile olduğunu idrak ettirip, metafiziksel olayları anlayıp, rahmet-i ilahiden onlar da nasipli olsunlar, inşallah. Amin, ve selamün ale-l- murselin ve-l-hamdü lillahi Rabbi-l-alemin.

Sayfa Başına Dön

 

 

CENNET-MEKAN ÇORUMLU, YEDİ TARİKTEN İCAZETLİ ŞEYH HACI MUSTAFA ANAÇ EFENDİ

 

 

 

 

Kayın pederim Şeyh Hacı Mustafa Anaç efendinin (makamı cennet olsun) gençliğinin bazı yönlerinin hacı Salih efendinin imtihanı ile benzerliği vardır.

Çorumluların manevi tecelliyattan, tertib-i ilahiden nasipsiz olanları sudan bahanelerle bilgisizce manevi irşat vazifesini "ölçüyorum" zannı ile ondan nasıl da mahrum olduklarından, akılcı dinden başka bir din kabul edemeyen, Hazret-i ALLAH-ın tertib ve tanzimi olan manevi teşkilatı ilmi kelamdan, fizikten öteye gidemeyen, ilmini yeterli zannederek küfürden öteye yol bulamayan materyalist metafizik yoksunları Hazret-i ALLAH-ın aff u mağfiretinin sonsuz olduğunu laf yönü ile bildiklerini zannederek, bu bilgide fikirdaşları ile de ittifak ederler. Ne yazık ki! Onlar için manadan yoksun hal-yolu ile bu sıfatın zuhurunu anlamak çok müşküldür!.

Kulun bağışlamasına sakın bel bağlama. Aciz kul bağışlamış gibi görülse de, inanma. Uygun zamanını buldukça günahının yeni icra edilmiş gibi teşhir edileceğinden şüphen olmasın. Bağışlamak sıfatı henüz ona verilmemiş. Verilmeyen bir şeyi nereden bulsun? Peygamberimiz efendimiz buyurdular ki: "Siz ALLAH-ın sıfatı ile sıfatlanınız." Bu hitabı iyi anla. Ademlikten terakki edemeyen şahsiyetlerde affetmek, bağışlamak gibi sıfatları arama. Bulamazsın. Olmayan bir şeyi nereden bulacaksın?. Ademlikten say-i gayretini kullanıp, tertib-i tanzim-i ilahinin zuhurunu merciinden bekliyerek nail olursun. Mercii nedir:

İrşat vazifemin 44. yılını idrak etmiş bulunuyorum. Yaşadım ve şahit oldum. Bu sıfatları şeriatı ile yükümlü olduğun peygamber efendilerimizin şefaatinde bulursun. "Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır" hitabı kıyamete kadar bakidir. Zuhur merciini mürşid-i kamilde bulursun. "Bu zamanda yok" demek gafletine düşmeyesin. Bu zannın Hazret-i ALLAH-a karşı edep dışı olur. Manevi ilimle Hazret-i ALLAH-ın rahmetine, aff u mağfiretine vesile kıldığı tertip ve tanzim-i ilahiyi inkar beşere manevi ölüm getirdiği gibi yaratanına zulüm isnat etmektir. Bu hal küfür olduğu gibi Peygamberimiz Efendimizin emr-i ilahi olarak getirdiği şeriat-i garraya da ters düşer. Bununla da kalmaz.. Yaşanması tertib-i ilahi olan zamanın medeni yaşantısına, insanlığa karşı sorumlu olduğumuz hak ve hukuka, cumhurun kendi kendini idaresi olan cumhuriyete, muasır medeniyete yükselmiş, çağın güzelliklerini yakalamış, manası İslamiyetten ayrı görünüm taşımayan demokrasiyi kabul ederek yaşamayı güzellikler hazinesi İslamiyete ters düşüyormuş gibi göstertmek gafletini nereden edindin? Bahşedilen manevi vazifemle bağdaştıramıyorum. Sen nasıl yaratılan güzelliklere din adına karşı çıkıyorsun, el-insaf!. "Hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın" hitabı ilmine ters mi düşüyor? Rabbımızın halk edip, kullarını bulmak ve yaşamakla yükümlü kıldığı bu güzellikler zatını niçin rahatsız ediyor? Önerim odur ki, manevi vazifesi olan psikriyatist bir tabibe derdini anlat. Samimi ol. Hiç şüphen olmasın kurtulursun.

"Her tabibe aşikar etme derun-i derdini,

Her ne derdin var ise eyler deva, ALLAH kerim."

 

Samimiyetine göre maneviyattan nasip alırsın. Samimiyetin yoksa hava alırsın. Zira mana şehrinde emr-i ilahiye muhalefet ve istismara yer yok! İyi bilesin. O kapıdan ancak ve ancak yokluk girer. Yokluksa ALLAH-ta olmayan sıfattır. İnsan ancak bu sıfatla Cenab-ı Hak-ta fani olur. ALLAH-ın zatına mahsus sıfatlarını küstahca aciz nefsine maletmek veya başkalarına bu sıfatları yakıştırmaya kalkışmak Hazret-i ALLAH-a karşı kulluk nedenini bilememektendir. Manevi cehalettir. Hikmet ve marifetullah noksanlığıdır.

Felsefe madde içindir. Mananın felsefesi olmaz. Tasavvuf felsefe değil bi-zatihi emr-i ilahinin mana yönü olup Hazret-i ALLAH-a olan samimiyet ve sadakat tecellisinin anlamı, ilm-i ledünninin kulda lütf-ı ilahi ile tecelli eden mana yönüdür.

Sayfa Başına Dön

 

 

AFFETME SIFATI HAZRET-İ ALLAH-A MAHSUSTUR. KUL İSTESE DE ALLAH GİBİ AFFEDEMEZ

 

 

 

 

ALLAH kulunu isterse affeder. Affetme sıfatı Allah-ın zatına mahsustur. Kul affetmek istese de Hazret-i Allah-ın af ve mağfiretine benzer affedemez. Çünkü affetme zevkinin cüz-ü ancak kamil insanın iman ağacından zuhur eden mağfiret meyvesinde görülse de nasiplisine tahsis edilmiştir. Kul bu türlü rızkını vesile olan insan-ı kamilden alır. Af ve mağfiret Hazret-i Allah-ın sıfatıdır. Kulun nefsinde bu rahmet-i ilahiyyeye uygun ilahi hazzın zuhurunun görünümü mü-min sıfatının mevcudiyetinin şahididir. Her ne kadar bu sıfat kuldada görülebilirsede kulda zuhur eden bu sıfat Hazret-i ALLAH ın sıfatına eşit değildir. Kul her ne kadar affetmiş gibi görünse de inanma! Zamanı gelene kadar muhafaza edecektir. Zamanı gelince hiç şüphen olmasın fazlası ile kullanacaktır.!

Hacı Mustafa Anaç efendi yaşadığı hayattan nedamet duymuş, bir daha geri dönmemek üzere Hacı Ali Ahıskavi hazretlerine biat ederek tövbe almıştı. Yalnız Çorumlunun değil, tanıyan beldelerin medar-ı iftiharı, "gara şeyh" ismiyle mağruf, hafız-ı Kur-an, el-Hac Bekir Baba-nın halifesi Ali Ahıskavi, Ahıska muhacirlerinden idi. Makamı cennet olsun.

Mustafa Anaç efendinin çilesi dolmuş! Vakti saati gelmiş! Ezel-i ervahtaki tertip ve tanzim-i ilahiyyenin vesilesinin zuhuru, rahmet vesilesi Ali Ahıskavi-nin şahsında Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimize biat vecibesi ile şeref-yab olmuş, ezel-i ervahtaki ikrarını Hazret-i Allah-a tekrar etmişti. Varis-i Nebi, nedim-i ilahi olan Şeyh Ali Ahıskavi hazretlerine müntesip olmuştu. İntisabının manasının gerçek anlamı bu idi. Ezel-i ervahdaki Hazret-i Allah-ı kayıtsız ve şartsız tasdik eden imanı ile, hasbe-l-beşer düştüğü bataklıktan sıyrılıp, hakiykatte murat olan rahmet-i ilahiyyeye nail olan Hacı Mustafa Anaç efendiye yedi tarikten icazet verilmişti.

Maalesef, Çorumlulardan ekserisinin Hazret-i Allah-ın lutuf ve ihsanı olan bu rahmet-i ilahiyyeden habersiz ve nasibsiz olmalarının nedeni Allah-ın afv u mağfiretini kabul edip içine sindiremeyen çarpık düşüncelerinin yansıttığı yaşantılarından dolayı o büyük insana Hazret-i Allah-tan bahşedilen vesile-i ilahiden istifade edemediler.

Şeyh Mustafa Anaç efendinin pederi İmam Hacı Mehmet efendi idi. Pederlerinin irtihalinden sonra vakt-i saati gelmiş, Mustafa Anaç efendi samimi tövbe istiğfarı ile aff-ı ilahiye nail olmuş, rahmet-i ilahiyye vesilelerde zuhur etmişti.

Hacı Mehmet efendi Hıdırlığın resmi şeyhi Abbas efendiye müntesib idi. Şahidi oldum; bizzat cennet-mekan Şeyh Abbas efendiyi kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa efendi ile ziyaret etmiştik. Hacı Mehmet efendi hakkında meth ü sena ederek, "en sadık dervişim o idi" dediği şeyh efendinin ateşli hitabının zevkini hala taşıyorum ve yaşıyorum. Hele üç kere davudi sesi ile "İLLÂ ALLAH" demişti ki, onun iç alemime oturan aşk haykırışı beni Rabbıma daha yakin kıldı. Manaya giriş kapımın, zevk ve manevi şevkimin zuhuruna daha çok yaklaşım vesilesi oldu! Hıdırlık şeyhi Abbas efendinin manen aşk dağıtma tasarrufatına şahit olmuştum!

Sayfa Başına Dön

 

 

AŞK ŞARABI

 

 

 

 

Her hangi bir meyve suyunu ekşiterek yapılan sekir verici içkiler, Hazret-i Allah-ın haram kıldığı, beni Adem-in madde ve manasının anormal duruma düşmesine ihtiyarı ile tevessül ettiği, emanet-i ilahiyi tahrib eden, cümle günahların anası, emr-i ilahiye muhalefetin giriş kapısı... Zamanımızda içkili araba kullanan Azrail yardımcılarının ocaklar söndürme aleti... Anlatmak istediğim günah-ı kebair şarabı değil!

Arapların lugatında cemi içkilerin ismidir şarab.

Belirtmek istediğim aşk şarabı. Manaya kapı açan tertib-i tanzim-i ilahiyye olan istisnai kullarına bahşettiği "şarâben tahûrâ"dır. Manamda Hıdırlık Camii içinde ve ortasında, sacayak üzerinde çok büyük bir kazan.. Altında ateş görmedim amma kaynamış gibi buharı çıkıyordu. Hıdırlık şeyhi Abbas efendi büyük bir kürekle aşk şarabını karıştırıyordu! Benden başka kimse yok idi. Ayakta, heyecanla seyrediyordum. Ceseden uyuyordum amma manam ve kalbim uyanıktı. Yakaza hali yaşıyordum. Şeyh efendi büyücek, kalaylı bakır bir tası aşk şarabı ile doldurdu, içmem için bana uzattı, "Galip efendi oğlum" diye taltif ederek, şarap dolu tası içmem için elime verdi. Ağzıma götürüyordum ki, müntesib olduğum şeyhim efendim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bileğimden yapışarak ağzıma yaklaştırdığım tası aşşağı indirerek, "sadece 6 damlaya müsaade ediyorum" diye tas dolusu aşk şarabını içirmedi. O anda iç alemime yansıyan mana bu abd-i acizin manevi halinin düzeni içindi. Gelecek halimin zuhurunu sanki görüyor gibi idim. Şeyhim efendimin beni tas dolusu şarabı içmekten men edişinin anlamı "yolun mecnunu olmana maneviyat razı değil fazla içmene müsaade etmiyorum" manası kelime ile değil, iç alemimde hal olarak belirmişti.

Nice sonra tarihini hatırlıyamadığım teferruatı ile anlatmama da müsade edilmeyen, tertibi tanzim-i ilahiyye olan mana meclisinde benim için hususi halkedilmiş aşk şarabından mecliste bulunan, maneviyatın vazifelendirdiği şahsiyetler şahsıma tahsis olunan mana şarabımdan su bardakları ile içtiler. Hissiyatıma vakıf olmuş gibi bana ufak çay bardağı ile verdiler. Sonraları anladım ki bu naçiz şahsım için tedbir-i ilahinin tanzimi ve ayarlaması idi. Taşıyacağım manevi vazifenin nedenlerinin gücümün dışına taşmamasının tanzim ve tertib-i ilahiyye olduğunu bugün daha iyi anlıyorum. Peygamber Efendimizin "beni Rabbım terbiye etti, ne güzel terbiye etti" hitabının fer-i ve cüz-i de olsa bu abd-i aciz vesile-i ilahinin zuhurunun manevi anlamının zevkini yaşıyorum. Ve bu manevi zevki arayan "elestü bi-Rabbiküm" hitabına yani "ben sizin Rabbınız değilmiyim" hitabına "evet" diyen rahmet nasiblilerini çağırıyorum. "Belî" diyemeyen kullarının da aynı rahmet-i ilahiyyeye nail olmak şerefine ermeleri için sebeb olarak yaratılan dünyada zuhuru na-mütenenahi olan rahmet hazinesinden rızıklanmalarını manevi vazifemden dolayı hatırlatıyorum ve israr ediyorum, lutfen...

Bilelim ki, Hazret-i ALLAH dünyayı, bütün alemleri beni Adem-e musahhar kıldı. Yani hizmetçi kıldı. Bu sırrı iyi anla da nefsine zulüm etme. Dünya bir daha eline geçmez bu fırsat verilmişken maddi ve manevi rızkını arayıcı ol. Havf u reca üzere samimiyetini göster. Tertibi tanzim-i ilahiyyeye yakın ol. Anlamsız ve manasız yaratılmadın. Hazret-i ALLAH noksanlığını vermesin fakat yalnız beş duyu ile iktifa etme. Tertib-i ilahiyye bu kadar. Değil yalnızca beş duyunun esiri olarak ömrünü bitirme. Yaratılışının esasını teşkil eden mana-yı ilahiye gel. Maddeyi de, manayı da kazanmanın yeri dünyadır. Sakın dünyaya hor bakmayasın. "Dünya Hazret-i Allah-a iman etmeyenler için cifedir" buyurdu Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.).

Sayfa Başına Dön

 

 

SAHİPSİZ YAŞAYIP TERTİB-İ İLAHİYYE RAHMETİNE NAİL OLMADAN EVVEL UMUMİYETLE ADEMİN ÖLÇÜSÜNÜN BENZERİ BEN DE MECNUNLUĞU İLÂHİ AŞK ZANNEDERDİM

 

 

 

 

Hazret-i Allah-ın tertip ve tanzimine tabi olmanın imkanları rahmet-i ilahiyye olarak her an mevcut iken cehlimizden, bilgisizce, sebebine tevessül etmeden de normal manevi hayatın yaşanacağının zannı ve gafletinin çok kimselerde görülegelen mana cehaletinin başkalarında olduğu gibi beni de hakiykat cahili saflarına iteklemiş, "böyle olur" zannı ile çarpık yolu her nasılsa beğenmiştim. Fakat hakiykatlerin zuhurunu az da olsa Rabbımın lutf u ihsanı ile gördükçe ister istemez tedirgin idim. İki cami arasında kalmış bi-namaz gibi olmuştum. Nasıl olmayayım ki, çokları gibi beş duyunun ötesinde ilim ve irfaniyet yaşantısını yeteri kadar kabul edemiyordum. Fakat gayr-ı ihtiyari her şeyin gerçeğini arama arzu ve isteği rahmet-i ilahiyye olarak madde hayatıma tesir ediyordu. Bu halimi ilmi olarak ifadeden yoksundum. Amma kuvvet ve kudret-i ilahinin her zerrede yıpıltısının yaşantıma hakimiyetini izahdan aciz kaldığım, tabibini ve ilacını her an beklediğim, henüz bulamadığım ilahi aşkın, ezel-i ervahta bahşedilen Hazret-i Allah-ın hitabına "beli" yani "evet" diyen imanımla Rabbımın memduh olarak yarattığı yani en güzel yaratılan bu alemle cehlimden çelişki halinde idim. Henüz terazim hayır ve şerri tartacak güce erememişti. Bazen tartamadığı gibi, şapla şekeri de yeteri kadar birbirinden ayırdetme ölçüsüne sahip değildim. Nasıl ayırabilirdim ki, şekerin tadına yeteri kadar muttali değildim. Vesile-i ilahi mana şekercisi ile bilişdirene kadar rahmet-i ilahiyye olan bu gerçeklerin mahrumu ve mahkumu idim. Elbette intisabımla bütün müşkilatım hallolacak demek değildi.

Tasavvufi yola girdiğin zaman maddi ve manevi yaşantında yolun zevkini alırsın. Yeterli mi? Elbette hayır! Hazret-i Allah-ın tertib ve tanzim eylediği mana ve gönül üniversitesine girdin. Meyyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi teslim ol. Acele etme. "Sabreden derviş muradına ermiş." Saburda zafer vardır, saburla koruk helva olur. Bu gerçekleri içine sindirmeye çalış. Benim gibi aceleci olma. Ayıp oluyor. Ben bu ayıba nasıl düştüm? Anlatayım da ibret al:

Şeyhim efendim gönderilmeden evvel çok aşıkım sanıyordum ve yanıyordum. Yürürken ayakkabımın çıkardığı ses dahi beni mecnun ediyordu. Nereye baksam, ne duysam aşkıma aşk katıyor, aşk-ı ilahi böyle olur zannediyordum. Hele bir kimse yanımda ALLAH deyiversin; ruhum cesedi terk edecek gibi oluyordu. Allah-ın ismini andığım zaman aşk-ı ilahinin etkisi ile canım cesedimden ayrılacak gibi oluyordu. Bu mecnuniyeti normal tertib-i ilahiyye olan aşk zannediyordum, çok çok kimselerin zannettiği gibi.

Şeyhim efendimi Hazret-i ALLAH bu abd-i acize gönderene kadar maddi yaşantıma ve icraatımla rızıkımı kazandığım sanatıma yansıtmıyorum zannediyordum amma manam perişandı! Manevi halimin perişanlığına şahit gereksizdi. Gece gündüz Rabbıma yakarıyordum. Manevi tabibime kavuşmak için arzu, rica ve şöyle iltica ettim:

"--Ya Bab! Derdimin dermanı, rahmetine vesile kıldığın mürşidimi, şeyhimi gönder. Yarın bekliyorum. Eğer yarın göndermeyeceksen lutfen emanetini al. Çünkü gücüm kalmadı!.."

diye bütün mevcudiyetimle yalvarıyor, göz yaşlarım ve hıçkırıklarımla saatler saatler bitkin bir halde idim. Bir ara iç alemime ferahlık geldi. Şüphesiz duamın kabul olduğunu müjdeler gibi bir hal olmuştu. Zira o gecenin manevi zuhuratı gün boyu madde hayatımda da zuhur etmiş metafizik tecelli fiziğe dönüşmüştü. Tazarru ve niyazımı Hazret-i Allah-ın kabul ettiğinin müjdesini aldığım gibi, maddede zuhurunun da seyrini ve yaşantısını ihsan etmişti. Kesinlikle anladımki, isteklerimi Rabbım kabul etmiş ki, müracaatımın fazlası ile tahakkuk eylediğini aynı günde yakardığım saatte Hazret-i ALLAH tarafından tertib ve tanzim olunan rahmet-i ilahiyyeye vesile kıldığı, bu abd-i acize rahmet-i ilahiyye olarak tertib ve tanzim edilen mürşidim, efendimi elinde Hazret-i Kur-an ile geldi. Gelmesi ile bir anda rahmet-i ilahiyyeye vesile olan gönül boşluğum doldu. O boşluğun verdiği ızdırab ve gönül sancılarım kayboldu.

Aşk-ı ilahi zannettiğim anormal duygu ve hislerim yerlerini heman Rabbımın tertibi rahmet-i ilahiyyeden zuhur eden güzelliklerin gelmesi ile çirkinliklerin madde ve manamdan nasıl kaçar gibi terk ettiklerinin verdiği zevki unutamıyorum!.. Unutmak da istemiyorum. Hani derlerya "hakiykat geldi batıl zail oldu."

Mürşidim efendimin gönderilmesi ile, nefsimin ürettiği, aşk-ı ilahi sandığım ilahi zevk ve aşk-ı ilahi sandığım anormal duygulara öyle alışmışım ki, normale geçişimide yadırgar oldum. Şimdileri anlıyorum, anormallikler kayboldu! Ben bu anormallikten kurtuluşu da cehaletimden manevi kayıp zannettim. Rabbıma yersiz ve küstahca sitemli ilticalar ettim. Aşk-ı ilahiyi "kayıp ettim" zanneden cehaletimle Rabbıma neler demedim ki... "Aşk şarabı içirdiniz de ne oldu? Tutmadı.. Şarabınız evvelki aşkımıda kaybettim" diye Rabbıma yersiz ne sitemler ettim.. Çünkü ilahi aşk diye, bilgisizce, "manayı yaşıyorum" zanneden bazı çarpık fikirlerin mahkumu idim.

Benim bilgisizliğime uygun kıssayı şöyle anlatırlar:

Esrar müptelası, bakkaldan aldığı esrarı içmiş. Yıkanmak için hamama gitmiş. İçtiği esrarın etkisini hissedemeyen esrarkeş peştamal ve ayağında takunye ile çarşının kalabalık mevkiinde bulunan bakkala çatmış da:

"--Haram olsun aldığın para. Sattığın esrar bozukmuş, tutmadı" diye çıkışınca, kalabalığın da gülerek seyreylediği esrarkeşin anormal, perişan haline bakkal kahkaha ile gülerek:

"--Tutmadı diyorsun, şu haline bak, bir de tutsa idi acaba ne halde gelecektin?!.." diye bu gerçek nüktesi ile seyredenlerin hayatı boyu unutamıyacağı hikmet gerçeğini sergilemişti.

İşte bu abd-i acizin manaya yönelik sitemleri de teşbihte hata olmaz anlamında edep dışına çıkan esrarkeşin sitemine benziyordu ve hayatım boyu unutamıyacağım cevap bağışlaması, rahmeti sonsuz olan Rabbımın merhamet hazinesinden ihsan edilmişti. Her kul için ibret-i alem olan hikmet-i ilahiyyenin uyarısını dinle:

"--Ne istiyorsun? Aşk mecnunu olupd a aynı yerde kalıp, yerinde saymak mı istiyorsun? Sen bunun için yaratılmadın. Gideceğin çok uzun yolun var. Mecnun olarak mana yolunda duraklanır, ileri gidilmez!.." denildi.

Bu uyarıdan şunu iyi anladım:hiç bir şeyin ifratı makbul olmadığı gibi ilahi aşkın ifratı da salike yol aldırmaz. İyi bildim ve anladım! Özür diledim, "aşkın bu yönünü bilemiyordum" diye. Benim zannettiğim aşk-ı ilahi gerçek ilahi aşk değilmiş. Amma biraz geç anladım.

Hazret-i Allah-ın vazifeli kılmadığı, silsile-i meratibe, izn-i icazete sahip olmayan, her hangi bir şeytani görgünün ve na-ehilin yersiz alkışlarının mahkumu, gerçeği bilmeyen, sahte yol gösterici, hakikat yolunun yol kesicisi hatasını anladığı zamanda geri dönüşü zor olan bu anormalliğin hesabı mutlaka sorulacak! Hazret-i Allah-ın affu mağfireti sonsuz! Amenna. Amma "mana" diye avuttuğu, mecnun eylediği ve rahmet-i ilahiyyeden mahrum ettiği madur kulların ellerinden yakalarını nasıl kurtaracaklar? merak ediyorum!.

Tasavvuf ve kolları olan tarikatları bilmeden inkar eden, manadan ve metafizik tecelliyattan yoksun, tek yönlü alimlerin çarpık fikirlerinin günaha yönelik kısmına da ortak olduğunu bilemiyor.

Benim de intisab etmeden evvelki aşk-ı ilahi sandığım anormal halimin benzerlerini görmek Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) efendimize uğramayan, yerinde sayan mecnunları seyre nail olmak için ilan vermeye gerek yok. Çok yerde müşahede etmek mümkün. Bu samimi halini kabre kadar götürebiliyorsa amenna. Samimiyetinden dolayı manadan mahrum etmezler. Fakat tertib-i tanzim-i ilahiyyeyi bulup yaşıyan gerçek ehl-i aşk gibi olur mu? ALLAH hiç bir kulunu tertib eylediği rahmetten mahrum eylemesin..

O anormal hayatın zaman zaman cehlimden özlemi manevi halime tesir ediyordu. Cenab-ı Hakk-a yersiz, ukalâ ve küstahca, "normal yakarıyorum" zannı ile müracatlarımın gerçekle bağdaşmadığını gene Rabbımın lutfu ihsanı ile iyi anladım. Hataya düşmemem için gene Rabbıma sığınıyorum. Gerçeği yansıtan havfu recasından tazarru ve niyaza layık değilsek de biz acizleri havfu reca rahmetinden mahrum eylemesin, amin.

Sayfa Başına Dön

 

 

"GARA ŞEYH" DİYE ANILAN ÇORUMLU HACI BEKİR BABA-YA ALTI TARİKATTAN, MISIR-IN TANTA VE NİŞÂB ŞEHRİNDE İZN-İ İCAZETİN VERİLİŞİNİN ANLAMI VE HİKMETİ

 

 

 

 

Hacı Bekir Baba-nın halifesi Müştak oğlu Ahıskalı Şeyh el-hac Ali efendi ve Ali efendinin halifesi Çorumlu Hacı Mustafa Anaç efendilerden (makamları cennet olsun) defalarca şahıslarından dinlediğim, noksansız anlattıkları Hacı Bekir Baba-ya izn-i icazetin nasıl verildiğini tevatüren dinleyip, harfiyen inandığım, bu abd-i acize de ayni icazetten tarik-ı Kadiri ve tarik-ı Rufaiden izn-i icazetin verildiği için şahidi olduğum tertib-i tanzim-i ilahiyyeyi iyi dinle de "fiziki olaylardan başka bir tertip tanımıyorum" diye nefsine zulmetme.

Metafizik zuhurata iman edip rahmet-i ilahiyyeyi yaşayan, Hazret-i Allah-ın istisnai kullarını ilim adına hakaretinle rencide ediyorsun. Dikkat et! Gayretullaha dokunuyorsun. Allah-ın verdiği zamanı fiziki hurafalarla öldürme. Madden metafizik tecelliyatı için yaratıldı. Dava yalnız fiziki hadiselerle hitam bulsa idi metafizik elbette anlamsız ve manasız kalırdı.

İlahi bir gücün mevcudiyetine "lüzumsuz ve gereksiz" zannı ve düşüncesi ile iman etmeyen, hakiykatlara yüzünü dönmeyi yaşantısının dışında tutan, hakiykatten yoksun yaşantılarından çektikleri tatminsizliğin sonucunda dünya ızdırabından başka bir şeye nail olamaz... İnançsız hayat bir gün dahi çekilmez olur. Taşıyıcısına eza ve cefa veren imansız hayatı benimsettirilen adem anlamsız hayatı taşımaktan bunalmış, her an yaşantısında beş duyunun esaretinden kurtulmak kasdi ile alkolik ve uyuşturucu bağımlısı olması kaçınılmaz olur. Kesinlikle bilinsin ki, ocaklar söndüren bu ve buna benzer anormallikleri üreten nesnenin kaynağında Hazret-i Allah-ın varlığına yeteri kadar inanmamanın zuhurunu görmek zor değil. Bu yönlü iman zafiyeti olan beni Adem-de her an normal hayatı anormal duruma tebeddül eden, ademi insan olma rahmetinden mahrum eden belirli nedenlerin anası uyuşturucu belasının neden olduğunu görmek kehanet değil. Çünkü o melanet hiç bir zaman gizli kalamaz ki!..

 Hacı Bekir Baba-ya, seyrü sülükünü tamamlaması için aldığı manevi emirle şeyhi zamana göre şartlı seyahat vermişti.

Manevi halinin istisnai zuhurunu müşahede eden şeyh efendi dervişlerini günün şartlarına uygun manevi işaretle eğitime tabi tutar. Çünkü dervişin kemalatı ALLAH için şeyhine olan bağlılığındaki mana dervişin imanının ölçüsüdür.

Hacı Bekir Baba-ya şeyh efendi hususi cübbe diktirdi. Cebi yoktu çünkü "bugün bugündü, yarını düşünmeyecekti." Üç gün aç kalmadıkça kimseden bir şey istemeyecek, yalnız takva sahibi bildiği kişiye edeple halini arz edecek, anlamadı ise üç gün daha sabredecek, yüzsüzlük ve acizlik etmeyecekti.

Bu şartlarla seyahat izni verilen seyahatiyle seyrü sülükünü tamamlayacak olan Hacı Bekir Baba verilen direktiflere harfiyyen uyarak Tanta-da medfun Seyyid Ahmet el-Bedevi hazretlerinin türbesinin de bulunduğu dergahına yetkili zatında müsadesi ile yanında getirdiği postunu sermiş, evrat ve ezkarı ile zamanını geçiriyor, tertib-i tanzim-i ilahiyyenin tecelliyatının zamana göre nasıl zuhur edeceğini merakla bekliyordu Hacı Bekir Baba. Çünkü manevi kemalatı bu tertibin seyrine salikin ne kadar intibak edeceğine, ne kadar sabır göstereceğine göre derece alacaktı.

O zamanki istisnai kişilere uygulanan manevi imtihanlar bu zamanın imtihanlarıyla kabil-i kıyas değildi. Dergaha geleli üç gün olmuştu. Midesine sudan başka bir şey girmemişti. Yemek vakti geldiğinde dervişler dergahta ne pişirildi ise yiyorlar, Bekir Baba-ya "buyur" deyen olmuyordu.

Hazret üç gün aç kalmış ve isteme selahiyeti doğmuştu! Tanta-ya geldiğinde derviş edepli, hürmetkar bir bakkalla tanışmıştı. Şeyhinin anlattığı meziyetler bakkalda görülüyordu. Üç gününü dolduran Bekir Baba bakkala gelerek halini anlattı ise de bir hikmet bakkal anlayamadı.

Israrı yasaklanan halinin anlaşılamadığı üzüntüsü ile dergaha geldi, yine postuna oturdu. Üç gün daha geçmiştiki, takati kalmamış, namazda kıyama kalkamıyor, oturarak namazını eda ediyordu. Gayr-ı ihtiyari iç aleminden isyan belirtileri zuhur etmeye başlamış, "demekki, Seyyit Ahmed el-Bedevi beni misafirliğe kabul etmedi. Bu hale göre resmen kovuldum" diye postunu dürmüş ve dergahı terk ederek tanıştığı bakkala "Allah-a ısmarladık" demek için uğradığı zaman bakkal altına sandalye vererek dükkan içinde kapının yanına oturtmuştu.

Tanta-da bir meczup varmış. Elinde büyük bir sırıkla çıkar, bazı kişilere sırıkla vururmuş. O meczup arastada görüldüğü zaman dükkanlarını kapatır, kaçarmış esnaf. Herkes kaçmış. "Efendi kapının yanında oturuyor" diye edeben bakkal kaçamamış. Meczup Bekir Baba-nın yanına gelmiş. Elindeki sırığı yere vurarak "nereye gidiyorsun? Çabuk dön geri!" demiş ve uzaklaşmış.

Dükkan içine gizlenen bakkal heyecanla efendiye:

"--Bir şeyin yokya! Meczup sana bir zarar vermediya! Fakat çok korktum.. Sana bir şeyler söyledi, ne söyledi diye merak ettim.."

"--Misafir olduğum yeri terkettim. Sana "Allah-a ısmarladık" demeye gelmiştim. Fakat gitmeme müsaade edilmedi, geri dönüyorum."

Tekrar dergaha gelip postunu sermiş, oturmuş.

Bundan sonra cereyan eden hadiseleri Hacı Bekir Baba şöyle anlatmıştı:

Bir kişi başında büyük bir tepsi ile "Çorumlu Hacı Bekir kim?" diye arıyor.

"--Hacı Bekir benim" dedim.

Başındaki tepsiyi indirerek:

"--Bunu sana gönderdiler. Yedikten sonra aşağıda bekliyorlar" dedi ve gitti.

Tepsinin kapağını açtım. Ne göreyim, pirinç pilavı, üzerinde kızarmış tavuklar... Altı günün açlığının serabı değil, sıcak sıcak, gerçekti. Seyreden dervişleri de çağırdım. Hep beraber yedik. Midemdeki altı günlük boşluğu doldurmuştum. Dizlerime derman, gözlerime fer gelmişti.

Ellerimi yıkadım. Ferli ferli abdest aldım.

"--Seni aşağıdan istiyorlar" diye bir derviş geldi. Beraberce bir odaya girdikden sonra, beni getiren gitti.

İçeride sonradan öğrendim ki, dergahın şeyhi Abdurrahim-i Nişabi hazretleri imiş, sinirli sinirli ayakta yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Bir şeye kızdığı belli ama kime? Benden başka kimse olmadığına göre bana kızıyordu ve diyordu ki:

"--Bu kadar zayıf irade dervişe yakışır mı? ALLAH için tahammül göstermesi gerekmez mi?..." daha neler neler...

İçeri giren meczuba beni teslim etti ve:

"--Götür" dedi.

Meczup beni başka bir alem gibi bir odaya götürdü. Pir efendilerimiz, rical-i gayp divan kurmuşlar. Kapıdan edeple girdim. Gavsu-l-a-zam Abdulkadir Geylani hazretleri bana hitaben:

"--Aferim oğlum Hacı Bekir. Allah-ın tertibi ve tanzimi olan tarikatımı emr-i ilahi ile sana verdim."

Seyyit Ahmet el-Kebir Rufai hazretleri baş parmağını kaldırarak:

"--Ben de verdim."

Seyyit Ahmede-l-Bedevi hazretleri:

"--Bende tarikimi verdim."

Seyit İbrahim Düssuki hazretleri:

"--Ben de tarikimi verdim."

Şeyh Ebü-l-Hasan Ali Şazili hazretleri:

"--Ben de tarikatımı verdim" dediler.

Daha devam edecekti. Gavsu-l-a-zam Abdulkadir Geylani hazretleri müdahale ederek:

"--Kafi" dedi.

Beni tekrar Şeyh Abdurrahim-i Nişabi hazretlerine getirdiler. Altı tarikten selahiyet verildiğinin izn-i icazetini yazılmış ve mühürlenmiş olarak verdiler ve memleketim olan Çorumda ve her yerde irşada vazifeli kıldılar.

Manevi yol büyüklerimden ve salahiyetli, yetkili şahsiyetlerden dinlediğim bu gerçekleri naçiz hayatımda zuhur eden manevi tecelliyatlar nedeni ile ben de şahit olarak "acabasız" naklettim. Zahiri ilim ile iktifa edip, manayı değersiz bulan sen inanıp inanmamakta muhayyersin. Amma, sakın ha inkar etmeyesin. Bu abd-i acize itimat et. Zarar edenlerden olmazsın, korkma.

Sayfa Başına Dön

 

 

"GARA ŞEYH" HACI BEKİR BABA-NIN CİNLERLE SOHBETİ

 

 

 

 

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba Seyyit Ahmed el-Bedevi hazretlerinin türbesinde evrat ve ezkarı ile meşgul iken nizamlı, intizamlı yürüyüş kolunda bir kalabalığın yanından geçtiklerini gördü. Bazı kişilerin selam verdiklerini ve "hemşerim" diye hitab ettiklerini duydu.

Olayın devamını kendisi anlatıyor:

Aradan çok geçmedi, sekiz-on kişi kadar bir topluluk tekrar selam vererek "hemşerim" diye yakınlık gösterip yanıma oturdular. Selamlarını aldım. "Hem-şehrim" dedikleri için sordum:

"--Çorumlu musunuz?"

"--Evet Çorumluyuz" dediler.

"--Kimlerdensiniz? Hangi mahallede oturuyorsunuz?" dedim.

"--Melekgazi-de dururuz" deyince, orada ev ve mahalle olmadığı için cin yatağı olduğu Çorumlularca malumdur:

"--Yoksa siz cin taifesinden misiniz?" Dedim.

"--Evet" dediler.

"--Ne işiniz var burada? Ne zaman çıktınız Çorum-dan? Ne var, ne yok!" diye sordum cin hemşerilerime. Cevaben:

"--Bir davamız vardı. Temyiz mahkememiz var Tanta-da davayı temyiz etmiştik, beraat ettik elhamdülillah" dediler. "Zamana gelince, yeni çıktık Çorum-dan! Bizler için sizler gibi yolculukta müddet yoktur" dediler.

"--Bana Çorum-u anlatın. Neler oldu yakın zamanda? Hayli zamandır uzaktım sılamdan." Dedilerki:

"--Filanca zat filangün vefat etti. Filan tarihte falanca yer yandı. Filanca zaman bir kaza oldu. Kazada falancalar vefat ettiler."

Ben onların bu sözlerini not aldım.

İzn-i icazetimi aldım. Maneviyatın emri ile Çorum-a geldim. İlk işim cin hemşerilerimin sözlerinin doğruluğunu araştırmak oldu ve Çorumlulara sordum:

"--Filan tarihte filan zat vefat etti mi?" diye.

"--Keramet buyurdunuz" dediler.

"--Filan tarihte filan yer yandı mı?" diye sorduğumda, hayretle, gaipten haber veriyor zannının verdiği heyecanla yine

"--Keramet buyurdunuz" dediler.

Cin hemşerilerimden neler duydumsa hepsini anlattım. Ayni nakarat: "keramet" dediler. Manevi sarhoş oldular. O cemaate gerçekleri söyledim. Keramet olmadığını ve cin hemşerilerimin doğru söylediklerini iyi anladım. Anlattıkları şeylerin hepsi doğru çıktı."

 

Bu olaylar metafizik olay olduğu için nakletmeden geçemedim

Sakın "cin diye bir şey yoktur" demeye cür-et etme. Küfre gidersin. ALLAH kelamı olan Kur-an-ı Azimü-ş-şanı da inkar eylemiş olursun ki, mevcud şeyleri inkar edep dışı olduğu gibi ayrıca küfürdür.

Bismillahirrahmanirrahim

"De ki: Cinlerden bir topluluğun Kur-an-ı dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur: Gerçekten biz doğru yola ileten harikulade güzel bir Kur-ân dinledik. Biz de ona iman ettik kimseyi Rabbımıza ortak koşmayacağız." (Cin Suresi, 1-2)

Kur-an-ı Kerim-den Cin suresinden yalnız 1 ve 2. ayeti yazdım. Buna rağmen cinin mevcudiyetini halâ inkar edecek misin? Cinin varlığı da metafiziktir. Onlar da beni Adem gibi teklifata tabidir. Cennet ve cehennem onlar için de geçerlidir.

Bildiğimiz, bilemediğimiz, na-mütenahi yaratıkların efdâli insandır şerefli mahluk insandır. Hazret-i Allah-ın "yer yüzünde halifemi yaratacağım" hitabının zuhur mercii olarak yarattığı kamil insandır. Makam-ı hilafete erişmen için Hazret-i Allah-ın elçileri ile gönderdiği ahlak-ı hamiyde yani mekarim-i ahlaklı olmaya namzet ve müsait insan olmanın şerefi seni bekliyor. Dikkat et! Mü-min olmadan elde edemezsin. Mü-min olmanın başlıca şartı ise Hazret-i Allah-ın yarattığı cümle kulları sevmektir. Bu sırrı iyi anla. "Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü." Hazret-i Allah-ın anlamsız, manasız yarattığı her hangi bir şeyi akl-ı seliminle gördün mü? Elbette hayır. Nasıl inkara cüret ediyorsun? Yaratılışın sırrı olan insan olmaya namzet beni Adem-in anlamsız ve manasız yaratıldığını nasıl düşünebiliyorsun?!...

Sayfa Başına Dön

 

 

YARATILAN GÜZELLİKLERE VE ZAMANA UYGUN İÇTİHADLA DÜZENLİ TOPLUMLARI MUASIR MİLLETLERE EŞ DEĞER KILAN İBADET, TAAT VE MEDENİYET MUAMELATIMIZLA BEŞERE MANEVİ YÖN VERECEK, ŞERİATI ANLATACAK İLME VE ALİME MUHTACIZ

 

 

 

Lütfen, yanlış hüküm verme! Dünya nizamı ve idare tarzını Hazret-i ALLAH kullarının iradesine bırakmış ve emretmiş:

"Ey insan! Dünyayı ben yarattım, sen düzene koyacaksın." Kur-an-ı Kerim-i manasını anlayarak okur isen bu hitab-ı ilahiye muttali olacaksın. Hazret-i Allah-ın günah-ı kebair olarak belirttiğinin dışında her güzelliği İslam-da göreceksin. Bilen toplumların ısrarla benimsedikleri cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları olan lâikliği muasır milletler seviyesine çıkmaya mani olduğu zannedilen semavi dinde -ki umuma lutfedilen din-i İslam-da ve de cümle peygamber efendilerimizin tebliğ ettikleri emr-i ilahilerde ismi "şeriattır"- geriye itekleyen, güzelliklere karşı bir tebliğ ve emir görmedim. Yaşıyarak ve bilerek şahitlik ediyorum cümle güzellikler semavi din islama ve şeriatlara karşı değildir. Karşı göstermeye çalışan, bilginlik taslayan dalalettedir. Beşer bilmeden zaman zaman din ve şeriatı nefsani duygularına ve çıkarlarına uydurmaya çalışmış, dejenere etmiştir. Bu ve buna benzer kişiler yaptıkları günahın hesabını verebilecekler mi?!

Hazret-i Allah-ın af ve mağfireti sonsuz. Amenna... Umumu tahrib etti ise davası Allah-a kalmış. Yanlış yola düşürdüğü kulların da haklarını hatırdan çıkarma! İşte ehl-i hakiykat din-i İslam-ı ve şeriat-ı garrayı böyle istiyor ve izah ediyor.

Peygamber efendilerimizin getirdiği şeriat nedir? İyi dinle!

"Hakiykatın zahire çıktığı anda aldığı isim şeriattır; din şeriattır; tarikat şeriattır; marifet şeriattır; hakiykat de şeriattır."

İşte bazı dindar kesimler gerçeklere aşina olmadan hareketleri, tavırları ve çarpık sözleri ile din-i İslam-a ve şeriatlarına elbette bilmeyerek darbe vuruyorlar. Bu duruma muttali olan, dini bilgisi yeterli ve içtihat kabiliyetli, manen şahidi olduğum davası için yaratılıp, ALLAH tarafından vazifeli kılınan Mustafa Kemal Atatürk yaşadığı zamanın büyük meşayihi Nurullah efendiye gerçeği şöyle anlattı:

"--Efendi hazretleri, biliyorsunuz, tekke, zaviye, dergahları, türbeleri lüzumuna binaen ben kapattım. ALLAH bana yeterli ömür verecek mi? Bilmiyorum. Zamanı gelince onları ben açacağım."

Bu hadiseyi tekrar tekrar yazmaktan haz duyuyorum. Lütfen ayıplamayın. Kişiyi gerçeklerden uzak kılan, Hazret-i Allah-ın haram kıldığının dışında yarattığı güzelliklerden mahrum eden, tanzim edilen rahmet-i ilahiyyeyi karanlık gösteren Kur-an-ı Azimü-ş-şan-da belirtilmeyen, haşa, ALLAH elçilerinin getirdiği iddia olunup, Kur-an-ı Azimü-ş-şan-daki rahmet müjdeleriyle bağdaşmayan, kulları ALLAH-tan kaçıran şeriatı(!) kasdetmiyoruz. İyi anla! Yanlış tutumun, çarpık bilginle na-ehle hakikatleri ters gösterip, çekilmez ve yaşanamaz hale getirdiğin gerçek dışı bilginle din-i İslam-a na-ehil kitleleri hakaret ettiriyorsun. Buna hakkın olmadığı gibi mana yoksunu ilmi yeteneğin de müsait değil, hedefi de ters gösteriyorsun. Lütfen, haddi aşma!. Bilgin ve tutumunla gerçekleri gösteremediğinden hakiykatlere hakaret ettiriyorsun, hakiykate menfi tutumunla. Bu cür-ete hakkın olmadığı gibi yetkin de yok!.

Hazret-i Allah-ın varlığına yeteri kadar iman etmeyen, maddede gördüğünden başka bir şeyi kabul edemeyen, materyalist ademde hakiykat-ı manayı aramak gülünç olmuyor mu? Temenni ve dua ederiz, onlara da Hazret-i ALLAH hidayet ihsan eylesin, amin.

Metafizik tecelliler Hazret-i ALLAH tarafından tanzim ve tertib edildiği mana düzeninin tasdikiyle iman eden kulda ancak rahmet-i ilahiyye, merhamet-i ilahi icabı kardeşlik ve hoşgörü beklenir. Bu halin zıddı mana yoksunu kulda güzellik sevgi ve muhabbet aramak, "yok" diye sitem etmek safdillik ve hakiykat salaklığı olur.

Biliyorum, sormuyorum, fakat ulema etiketi taşıyan, kendinin toplumların rehberi olduğunu ilandan çekinmeyen, maddenin sözcüsü amma mana yoksunu olarak zuhuru her an ehlinin nazarında gizli olmayan metafizik garibi, Hazret-i Allah-ın tanzim ve tertibi olan manevi teşkilatı, manevi zuhuratı bariz görülürken, onlar hayret, nasıl görmezler, nasıl anlamazlar, varlığını nasıl inkar ederler?!.. Gerçeği dile getiren, metafiziği manzum olarak yaşayan ve yazan edebiyat öğretmeni Fazlı Al hocaefendiyi dinle:

 

 

METAFİZİK ÂLEM

 

Sûretin ötesi âlem-i mânâ,

Nur üstüne nur hep bu arş-ı âlâ,

Metafizik maddeye meçhuldür halâ,

Fizik, metafizik senin eserin.

 

 Metafizik nedir? Fizik ötesi.

 Melakût, ceberût, arşın cümlesi.

 Âmentüde mevcut gaybın hepisi.

 Gayıplar âlemi senin eserin.

 

İç içe tanzimde enfüs ve âfâk.

Enfüsün içinde binlerce âfâk.

Ne girift bilmece şu tanzîme bak.

Zerreler, kürreler senin eserin.

 

Îlan ediyor ki, sûre-i Rahmân,

Her an tecellîde Halik-ı Yezdân.

Her tecellî başka, başkadır inan,

Bütün tecellîler senin eserin.

 

Akılla gidilmez mechul âleme,

Gel teslim et aklı, mürşit kâmile.

Enbiyâ, evliyâ rehber âdeme.

Küllü aklın hepsi senin eserin.

 

 Sebepler bahâne güç kuvvet senden.

 Sebebsiz de yaparsın, sorulmaz: Neden?

 Anasız babasız Âdem halkeden,

 Sebep denen herşey senin eserin.

 

Sâlih-e deveyi çıkardın taştan,

Mûsâ-ya konuştun kuru ağaçtan,

Âsâyı ejderha yaptın ağaçtan,

Canlı, cansız herşey senin eserin.

 

 Denizi Mûsâ-ya dümdüz yol yaptın,

 Firavn-ı gark edip, yere kapattın.

 Yunus-u kurtardın sâhile attın,

 Ummanlarda ferman senin eserin.

 

Üzeyir yüz yıl uyur, bozulmaz yemek,

Merkep toprak olur, düşün ne demek?

Ashâb-ı Kehfi de benzeri bilmek..

Öldürüp, diriltmek senin eserin.

 

 Yerde ve gökteki ordular senin.

 Her yerde her şeyin hazır askerin.

 Kasırga, çekirge, tûfan, depremin,

 Her şey hazır bekler, senin eserin.

 

Âlemde görülen bu devr-i devran,

Senden gelip sana dönüyor her an.

Her şey fânî, ZÂTIN bâki her zaman.

Fânî, bâkî olan her şey senin eserin.

 

 Maddeden mânadan, yazdırdın bana,

 Fazlı âciz, nasıl şükretsin sana?

 EFENDİM-den himmet verdin bu cana,

 EFENDİM-le himmet senin eserin.

 

Manayı yansıtmayan, beş duyudan öte yol tanımayan semavi din putperestliğe dönüşmeye müsaittir, mahkumdur, mümkündür. Tarih boyu böyle olmuştur.

Rabbımın bahşettiği vazifemin verdiği zevk ile yol büyüklerimin yaşantılarında dolayısı ile bu abd-i acizin yaşantımda zuhuru görülegelen ve yaşanmış bi-zatihi şahidi olup unutamadığım metafizik zuhuratların bazılarını bu kitabı okumak zahmetine tahammül gösteren kardeşlerime metafizik tecellilerden bir şeyler verebiliyorsam "vazifemi yapıyorum" zevki ile bahtiyar olurum. Bu abd-i acizi bilemeyenlere duyurmak istiyorum: Sahtekar değilim. Olmayacağım da, inşallah..

Sayfa Başına Dön

 

 

HAZRET-İ ALLAH-IN BAZI KULLARININ ÖMRÜNÜ BELİRLİ ZAMANA KADAR UZATMASI!

 

 

 

 

Hacı Bekir Baba anlatıyor:

Manamda Hazret-i ALLAH buyurdu ki:

"--Kulum Hacı Bekir, sana bir şey vermek istiyorum. Ne vereyim? Mala mülke iltifatın yok. Kullarımın veremiyeceği bir şey vereyim. Tertibim olan ömrün bugün hitam bulmuştu, otuz sene daha ömrüne ilave ediyorum."

Hazret-i şeyh o gün yetmiş yaşını doldurmuştu. Hitab-ı ilahiyi hemen not almış, tarihini belirtmiş. Günü geldiğinde ihvanına hitaben: "Ben bugün vefat edeceğim" diyerek Kabe-den getirdiği beyaz elbisesini istedi. Ve giydi. Zahiri ulemanın yeteri kadar ölçüye alamadıkları zikir halakasını kurmuş, bizzat halakanın ortasında zikri idare etmiş ve sonunda:

"--Benim ruhuma teberrüken bağışlayın" buyurmuşlar.

 Halaka-yı zikirde bulunanlar şeyh efendiyi o günkü kadar güçlü görmediklerini söylediler. Bu bakımdan nefsani ölçülerine uymadığı için şüpheye düşen, yeteri kadar şeyhlerine itimatsızlığın eseri olarak dervişliği ölçmede fiziki ölçüden başka ölçüleri olmayanlar itiraz ettiler.

Efendinin ilk eşi vefat etmişti. İkinci âilesi ile beraberliği kırk seneyi bulmuştu. Hanımı:

"--Efendi Hacı leylek de "öleceğim" diye kabrini yaptırdı, malını mülkünü dağıttı, daha halâ ölemedi, rezil oldu" deyince, kırk senedir efendisinin manevi vazifesinin anlamını anlamamış olan hakiykat yoksunu hanımına üzülerek Kara Şeyh Hacı Bekir Baba:

"--Yazıklar olsun! Kırk senedir Hacı Bekir ile hacı leyleği ayırt edemedin mi?" uyarısı ile gerçeği görmekten yoksun olanlara boşa geçirdiği zamanın acısını ne güzel dile getirdiler. İhvanlarına da hitaben:

"--İyi dinleyin! Hazret-i ALLAH "ömrüne otuz sene ilave ettim" buyurdu. Bugün otuz sene hitam buldu" diye gerçeği anlattı. Amma kaç kişi anladı?.. Bu gerçeği anlıyamayanlar duramadılar. Şeyh efendinin sözüne harfiyyen inanan, imanının göstergesi olan tecelliyi idrak eden pek az derviş kalmıştı. Gene bir kısmı da "böyle ölüm olmaz" diye gece ilerleyince uzaklaştılar. Halifesi Ali efendi ve birkaç sadık dervişinden başka kimse kalmadı.

Şeyh efendi hitab-ı ilahinin zuhur saatini bekliyordu. Saat değil dakika dahi şaşmayacaktı. Çünkü Hazret-i Allah-ın verdiği ilave ömür saati ve dakikası ile otuz sene idi. "Sadakallahü-l-azim" (Hazret-i ALLAH doğru söyler).

Bu türlü hitab-ı ilahinin Rabbımın aciz kullarına bahşettiği rahmetinin bu abd-i acizde benzer tecellileri ile bu tür manaların şahidiyim. Yeri geldikçe yaşantım boyu gördüğüm ve yaşadığım metafizik olayları Rabbımın affına mağruren müsadesine ve merhamet sıfatına sığınarak anlatmak istiyorum. Hazret-i Allah-a mahsus olan varlığı nefsime maletmiş gibi gösterme gafletinden gene Rabbıma sığınırım.

Aşk ile evradıma ve ezkarıma çalışıyordum. Yakaza halinde Cenab-ı Hak bu abd-i acize hitab ediyordu:

"--Sana vermek istediğim rahmetim olan iki şeyden birini iste: İlim meclisinde bulunmak mı istersin, cenaze namazı mı kılmak istersin?" buyurdu Hazret-i ALLAH. Aczim ve göz yaşlarımla:

"--Abdinim, bilmem. Rabbım sen bilirsin" dedim boynumu bükerek. Teslimiyetimi dile getirmeye çalıştım. O gecenin gündüzünde gayr-ı ihtiyari manevi ilim meclisinde bulundum ve bir zatın cenaze namazını kıldım.

Bu zevkin izahı mümkün değil. Bu ve buna benzer bazı metafizik zuhuratın şahidi olduğum için "Gara Şeyh" efendinin anlattığı ömür ilavesinden cesaret alarak bu tertibi tanzim-i ilahiyyenin manada belirtildiği gibi maddede aynen zuhurunu görüp yaşadığım rahmet-i ilahiyyeyi yazmaya cür-et ettim.

 Gece yarısı yaklaşmış oturduğu yerde uyuyor gibi dururken gözlerini açarak etrafta pek az kişinin kaldığını görünce halifesi Hacı Ali efendiye:

"--Gittiler mi oğlum? Sabırsızlar, duramazlar... Ayaklarıma bakar mısın, soğumuş mu?

"--Soğumuşlar efendim"

Hacı Ali efendi ateşli mangalı efendinin bacaklarının arasına koyar ve battaniyeyi üzerine kapatır.

"--Al oğlum, ateşin tesiri kalmadı."

Hacı Ali efendi mangalı çeker. Çok geçmeden "Gara Şeyh" başını kaldırır ve tebessümle:

"--Hoş geldin ya Melek" diyerek, sağ eli ile sakalını tutarak:

"--İhtiyarım fazla kıyma. Rabbım sen bilirsin, Rabbım sen bilirsin, Rabbım sen bilirsin! Ya ALLAH!" diyerek sağ tarafa başını bırakır. "Kâlû: İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn."

Hazret-i ALLAH o bahtiyarların yürüdüğü yolda bizleri de sebatkar kılsın.

Yol "tarik"tir, cem-i "tarikât"tır. Hakiykatın zahirde zuhurunun aldığı isim ŞERİATTIR. Hazret-i ALLAH-ın emirlerine uyulması ve kulların kulluk vecibesini yerine getirmeleri için rahmetinden elçileri ile gönderdiği tertib ve tanzim-i ilahiyyenin ismi şeriattır.

Zamanımızda tatbik edilmek istenen şeriatın esasları nefsani tahrifat görmüş. Bin ikiyüz senedir içtihattan mahrum bırakılmış. Yalnızca korkutucu cehennem yolundan başka yol gösteremiyen, beş şarta tabi kılıp, kimseye "müslüman" diyemeyen, herkesi illa "kafir, gavur, gayr-i müslim" göstermeye çaba harcıyan şeriatı (!) kasdetmiyoruz. Daha evvel yazdığım kitablarda detaylı anlatmaya çalıştığım, gönüle zikrullahı ve aşk-ı ilahiyi yansıtan şeriatı istiyoruz. Salikini merhametsiz kılan, bi-la-istisna Allah-ın kullarına tepeden bakan, medeniyet, teknoloji, insan haklarından, güzelliklerden kişileri mahrum eden bu yaşantılara şeriat denmesini imanımla bağdaştıramıyorum. Kırk dört senedir taşıdığım manevi vazifemin mesuliyetini müdrik bu abd-i aciz de böyle bir şeriata intibak edemediğim gibi tercihim emr-i ilahiye uygun, büyüklerimin de yürüdüğü aşk yoludur. İşte HAKİYKATIN ZAHİRDE ZUHURUNUN ALDIĞI İSİM ŞERİATTIR. Bu şeriatı da ancak ilm-i tevhit, amel-i tevhitle bulursun. Bu ayeti hatırından çıkarma; zevkini al; aşk-ı ilahiye giriş kapısıdır:

"De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım: ALLAH-ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü ALLAH bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki, o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Zümer Suresi, 53)

Hazret-i Allah-ın sonsuz rahmetini hatırdan çıkarma. Haramlara dikkat et. Şımarma. Yaratanına eş, ortak koşma. Dosdoğru yürü. Samimi ol. Mü-min olmaya çaba göster. Mü-min olman için emr-i ilahi ile seni yükümlü ve müsait yaratmış Hazret-i ALLAH. Mü-min olmanın nedenlerine dikkat et. Maddi gıdaya muhtaç olduğun gibi manevi gıdaya daha muhtaç yaratıldın. İhmal manevi kaybın demektir. Savm, salat, hacc u zekat, kelime-i şahadet gerekli. Kelime-i tevhit müslüman olmak için gerekli. Kelime-i şahadet ise mü-min olanın şahitlik belgesidir. Peygamberimiz efendimiz hasen olan bir hadislerinde buyurdular ki: "Kişi mü-min olmadan cennete giremez. Birbirinizi sevmedikçe mü-min olamazsınız. Ey Allah-ın kulları, kardeş olunuz."

Muhterem hocam! Mü-minle müslümanı birini diğerine karıştırdın. İslam-a girmeyi zorlaştırdın. Ülkemizde ve dış ülkelerde din-i İslam-ın gerçeğini anlatamadığın için her yerde dost değil düşmanı çoğalttın. Dinle, Hazret-i ALLAH Kelam-ı Kadim-de ne buyuruyor? İslamiyet-i kullarına elçisi vasıtası ile nasıl izah ediyor? Sen de ALLAH rızası için hakiykatın dışına çıkma da, başkaları anlamadan dünyaya sen ilan et. Çünkü en son, mütekamil kullarına elçisi ile gönderilen şeriatın sahibisin.. Bu rahmet-i ilahiyyeyi bilesin, bulasın ki, anlatasın. Bu rahmet-i ilahiyyenin ilanını da Avrupa-dan, Amerikadan mı bekleyeceksin? Gerçeği bilmeye, görmeye çalış. Ki toplumlara bildirmek şerefini elinden kaçırma. Kadrini bilemiyerek hurafa, bid-at, işe yaramaz hikayelerle zamanı geçirir, maddeyi yaşatır, manayı öldürmeye devam eder isen hiç şüphen olmasın Rabbım emr-i ilahiye uygun rahmetini bir yerden zuhur ettirecek. Şüphe edilmesin. Rabbımın lutfu ihsanı ile abd-i aciz gerçekleri görebilmen için gördüğüm kadarı ile hedef gösteriyorum. Dini izahta toplumların itimat ettiği yerde bulunuyorsun. İlmin zahiri de olsa itimat edilen ismi taşıyorsun. Vazifeni yap. Sorumlusun. "Ya Davut, cehaleti özür olarak kabul etmiyorum" buyurmadı mı? Hazret-i ALLAH (c.c.)..

"Bedeviler "inandık" dediler, de ki: "İman ettik" demeyin, "İslâm-a girdik" deyin, henüz iman kalblerinize yerleşmedi. Eğer Allah-a ve elçilerine itaat ederseniz ALLAH işlediklerinizden hiç bir şeyi eksiltmez. Çünkü o çok esirgeyen, çok bağışlayandır." (Hucurat Suresi, 14)

Hocam! Lütfen, İslam-ı anlatırken daha dikkatli ol. Hazret-i ALLAH Kur-an-ı Kerim-de ayetlerini açık açık her kulunun anlayacağı gibi beyan ediyor. Sen de tek din olan İslam-ı anlatırken "ibadete teşvik ediyorum" zannı ile beş şart koyarak beni Adem-in arasına düşmanlık getirdin. Hatanı ALLAH aşkına düzelt. Ayetin dışına çıkma. Ayet-i celileyi Hazret-i ALLAH 1400 sene evvel bedeviye anlattı. Bedevi de "LÂ İLAHE İLLA ALLAH" dediği için müslüman olduğunu anladı.! Bedevi müslüman olduğunu anladı, sen ey medeni, müslümanlığı ne zaman anlayacaksın?!..

Sayfa Başına Dön

 

 

UYANIK BİR TEK SEN Mİ İDİN,
EY "GARA ŞEYH"?

 

 

 

 

Etkisinden kurtulamadığım, kurtulmak da istemediğim metafizik rahmet tecellisini anlatarak cümle gönül ehlinin bu zevke ortak olmasının arzusu ile ve metafizik dışı ilimle yetinen kardeşlerimi de bir nebze mana varlığını düşündürebilirsem mutlu olurum.

Çorumlular iyi bilirler, Yeniyol-da Delikboğaz-ın Kahvesi arkasına düşen çıkmaz sokaktaki evde ikamet eden, dini yönden safiyetini muhafaza etmiş bir kişi aç, perişan kalmış. Gecenin yarısında, hacet kapılarının daha açık olduğu bir zamanda açlık ve perişanlığının verdiği heyecanla ve sitemle yüksek sesle şöyle müracaat eder -ki, o zaman Çorumda on bir dergahın olduğu söylenir-:

"--Ey Çorum-daki şeyh efendiler! Sizler peygamber varislerisiniz. Hanginiz uyanıksanız benim halimi anlayın. Tahammülüm kalmadı, yardım bekliyorum" diye halini sert dille haykırdı.

Hacı Bekir Baba, bir torbaya hazırladığı yiyecekleri, diğerine de odun, çıra gibi yakacakları koyarak, sarih adresini verdiği eve dervişleri gönderdi:

"--Selam söyleyin, sabah namazından sonra beni görsün" buyurdu.

Adresi buldular. Kapıyı vurdular. Adam kapıyı açtı. Heyecanla ve hayretle sordu:

"--Hangi şeyhten?"

"--Hacı Bekir Baba-dan" deyince adam nara atarcasına:

"--Bir tek senmi uyanıktın, ey "Gara Şeyh?" Diğerleri uyuyor mu?!"

Şeyh efendinin selamını tebliğ ettikten sonra:

"--Sabah namazından sonra seni görmek istiyor" dediler.

Şeyh efendinin arzusu üzere gelen kişi ümit etmediği sitemle karşılandı: Hacı Bekir Baba enaniyetten, bencillikten uzak, gerçekleri dile getirdi de, bu halini yadırgadığını şöyle anlattı:

"--Nasıl şeyh efendileri imtihana cür-et ettin.? Aleyhlerinde hüküm verdin, su-i zana düştün?! Beşeriyet halinde olsa idim benim de bilmem imkansızdı. Bir daha böyle küstahlık yapma. Torbadakileri yiyince gene gel" buyurdular.

Şeyh efendi daima sülük hayatı yaşardı. Daima mahviyette idi.

Mana yolunu karanlıklarda değil aydınlıklarda ara!

Ehl-i aşk: ezel-i ervahtaki "belî" diyen imanın zuhur kaynağı ruhun Allah-ın varlığına imanının ikrarı, şüphesiz rahmet-i ilahiyye zuhuru ile ezel-i ervahtaki yaşantımızda henüz nefis giysisinin olmadığı, ilahi varlığa olan imanının adaletli zuhuru "evet, sen bizim Rabbımızsın" ikrarının verdiği sarhoşluğun bitip tükenmeyen, izahı yeteri kadar mümkün olmayan iman zevkinin özlemi ile yaşar.

İbadet ve taatlar nefis ölçeği ile değil iman terazisi ile ölçülür. Bu rahmet-i ilahiyyeleri nefis kantarında ölçenler hakikatın dışında kalmışlar, küfür bataklığından çıkamadıkları gibi kurtuluşa ermiş, iman zevki ile her şeyi ölçebilen bahtiyarları kıskandıklarından onların mana yönünü görmeye muktedir olamadıkları için, manen iç açıcı olmayan zevkleri beş duyuyu aşamayan makamlarına metafizik yaşantısında kendini bulan mana zevki ile mutmain olmuş bahtiyarları da kabul edemeyenlerin kurdukları hayat nizamının maddi yönü parlak gibi görülse de manası ehline ma-lûm, karanlık görüşlerine teşvikkar tutumlarını yadırgamıyoruz... Amma her ne kadar rahatsızlığımızın ölçüsü akıl ve mantık yönünden izahı muhal ise de mana ve iman görünümünde hakiykatlerin görünüp yaşandığını iman gözü ile görüp zevkini almak hayal değil gerçek, hem de ne gerçek!...

Şahit mi gerek? Akıl, mantık ve nefis duygusundan ileri gitmeyen görüş, yaşantı ve düşünceleri ile metafiziksel ölçüm ve görüş gücüne sahip olmak mümkün değil! Hakiykatleri kabul ediyor gibi göründükleri halde inançları doğrultusunda değil de bazı safiyetli insanları incitmemek için hoşgörülü olduğunu göstermeleri yapmacık sergicilikten öteye gidemez. Çünkü maksatları manaya muttali olmak gibi bir gayeye matuf değil!.

Örnekleri pek çoktur. Bir tanesini arzedeyim: Ömründe bir defa şartlar mevcut olduğu zaman üzerine farz olan hac farizasını imkanlarının el verdiği nisbette yerine getiren hanım ve erkek hacının tutum ve davranışlarına, icraatlarına tavır ve hareketlerine beraber bakalım. Değişik görüşlere sahip olduklarını bariz göreceksin. Hac mali bedeni, ruhi ibadettir. Zevki ve hazzı imanla orantılıdır. Nefsani ve fiziksel ölçülere iltifat etmeden, safiyetle, Hazret-i Allah-ın emir ve tertibine uygun ibadet ve taatlarını da samimiyetle yerine getirmesinin nedenini, sadakatli kulların her hareketinde imanın mevcudiyetini görmek mümkün. Bu hasleti ise emr-i ilahiyi "acabasız" kabullenmiş muhip kullarda her an görmek mümkündür. Haccın hiç bir rüknü aklın, mantığın ve nefsin haz duyacağı türde yaratılmamış. Bu emr-i ilahi ve tertib-i ilahiyye ancak "Amentü"ye iman edenlerin manevi gıdası, feyzi ve zevkidir. Aşığın haccı fer-i de olsa vuslat misalidir hac.

Beş duyunun ötesindeki yoldan habersiz, fiziksel bilgilerden öteye yani manaya yol bulamayan kişiler metafizik tertip ve tanzim-i ilahiyyenin dışında kalmış, mananın zevki ve hazzını nefsin pazarında bulamadığı için ferahlığı ibadet ve taatın, manevi teşkilatın inkarında bulduğunu zannederler. Maneviyatı da yaşadıkları maddi hayatın dışına çıkarmadan, ila-nihaye götürmeye çabalarlar.

Beş duyunun makinası haline gelmiş materyalist ibadet, taat iştigaline mani inanç yoksunu nereden bulsun ve bilsin, kayıtsız şartsız emr-i ilahiye intibak gücünü?. Alemleri "kün!" (ya-nî "ol!") emri ile yaratıp "fe-yekün" (ya-nî "hemen oluverir") emri ile hitam bulduracak Hazret-i Allah-ın dört duvar bir kapıdan ibaret, "evim" buyurduğu, plansız, projesiz, beşeri ruhsata uygun olmayan bir binayı nasıl kabullenip, yedi şavt yapıp ismine tavaf desin!.

Cennet-i A-la-dan Cebel-i Kuveys-e indirilen emr-i ilahi gereği Beytullah-ın köşesine konulan Hacer-i Esvet ahd-i misak taşını her şavtta akıl ve mantığına uygun görüp nasıl öpsün ki, insan-ı kamildeki tertib-i tanzim-i ilahiyyeyi, ahd-i intisabı kabul etmeyen materyalistin taşı nasıl kabul edip de türlü meşakkatlerle "emr-i ilahi" diye öpmesini bekliyorsun?

Safa ve Merve arası yedi gidiş dönüş 5600 metre mesafeyi yürümeyi tavaf yorgunluğuna ilaveten "ibadet" diye beş duyunun makinası haline gelmiş kişiye nasıl kabul ettireceksin?

Üzerine uygun gördüğü giysileri çıkartıp, çıplak vücuduna "ihram" ismi verilen iki havludan ibaret sarınmayı günlerce taşıyacak... Bazı helal şeyler ihramdan çıkana kadar haram olacak!.. Bu emr-i ilahiyi nefsine nasıl kabul ettirsin iman garibi?. Allah-ın emrine kayıtsız ve şartsız tabi olmak, imanın şartı, hazzı ve gıdası olan amentü-ye iman etmeyenlerin gerçekleri inkarı nefse zulümden öte gidemez.

Zaif imanın taşıyamadığı, nefsin haz duymadığı bu tür ibadet ve taatların binlercesini anlatmak mümkün, amma Hazret-i Allah-ın rahmet ve mağfiretini anlatmak da beşerin ölçüsü dışındadır. İleri gidemiyorum gayretullaha dokunurum korkusu ile.

Abd-i aciz yaşadığım, gördüğüm, samimiyetle inandığım "nedim-i ilahi, varisü-n-Nebi" vazifesini 1956 senesinden bu yana havfu reca ile taşımaya çalışıyorum. Rabbım enaniyete düşürmeden, cümle vazifeli kullarını layık kılsın. Güç, kuvvet, varlık yalnız ve yalnız Allah-a mahsustur. Hiç bir yaratık bu tür varlığı nefsine maledemez. Eğer maleder ve Allah-ın sıfatlarını naçiz şahsında göstermeye yeltenirse mana sahtekarı olur. Rahmet-i ilahiyye ancak sebeplerinde müşahede edilir. İcra eden yalnız Hazret-i ALLAH-dır. Sadık kul Hazret-i Allah-ın emirlerine ve gönderdiği elçilerine, elçilerinin varislerine samimiyetle tabi olmak mecburiyetindedir. Bu yönlü itaat kayıtsız ve şartsızdır. Çünkü tertib-i tanzim-i ilahiyyedir, metafiziktir.

Sayfa Başına Dön

 

 

ŞİFAYI HASTA HİCRANINDAN, TABİB İSE İMANINDAN İSTER. MANAMDA BUYURDULAR Kİ: "DERDİNİN DEVASINI NE BULABİLECEKLER, NE DE SANA VEREBİLECEKLER"

 

 

 

 

Şeyh Hacı Ali Ahıskavi hazretleri "lösemi" denilen kan kanseri idi. Çorum Devlet Hastanesi-nde tedavi görüyordu. Başhekim, doktorlar ve bütün personel Hazret-i Allah-ın vazifeli kıldığı büyük zata hizmette kusur etmemek için çaba gösteriyorlardı.

Baştabip her gün ziyaret eder, isteği olup olmadığını sorardı. Gene sorduğunda:

"--Oğlum, Hazret-i ALLAH cümlenizden razı olsun. Beni bugün taburcu et" diye rica edince üzülen baş hekim:

"--Aman efendim, hürmette, hizmette kusur mu ettik? Söyle bana kim incitti zatını?"

"--Hayır oğlum, Hazret-i ALLAH cümlenizden razı olsun. İlminizi ali kılsın. Evimde bu kadar rahat değilim. imanına itimat ettiğim, inancına zarar vermiyeceği için gördüğüm manayı olduğu gibi anlatacağım:

"Bu gece alem-i manada müracaatımın cevabı rahmet-i ilahiyyenin zuhuru ile bir tepsi içinde yüzlerce ilaç getirdiler. Tepsinin ortasında küçük bir şişeyi göstererek:

"--İşte senin derdinin devası ilaç bu şişede. Hazret-i ALLAH yarattı fakat henüz kullanma müsadesini halketmedi. Ne bu devayı bulacaklar, ne de bu ilacı sana verecekler! Vakt-i saati henüz gelmedi" buyurdular.

Beyhude yatağı ne diye meşgul edeyim. Başka bir hasta yatar da şifa bulur inşallah."

Aczinden boynunu büken başhekim üzülerek elini öptü ve onu evine gönderdi.

"Talebenâ, vecedenâ" (bizi arayan bizi bulur). İste ki, vereyim. Bu istekler hastanın olduğundan daha çok tabiplerin olacak. Zira "hasta hicranından, tabip imanından ALLAH-tan ister. Tabibin duası ind-i ilahide daha geçerlidir." O bakımdan Hazret-i Allah-ı Allah-ın istediği kadar bilen tabibe toplumların çok ihtiyacı var.

Her tabîbe âşikâr etme derûn-i derdini,

Her ne derdin var ise eyler devâ, ALLAH kerîm.

 

 Deva Allah-ın yed-i kudretindedir. Fakat sebebine tevessül etmeden hiç bir şey-e nail olamazsın. Kıssayı iyi dinle:

Hazret-i ALLAH gözleri ağrıyan Musa (aleyhi-s-selam)-a:

"--Ya Musa! Yerdeki şu gördüğün otlar gözüne devadır" buyurdu.

Musa (aleyhi-s-selam) otları kullandı. Hiç faidesi olmadı. Sıkılarak Rabbına müracaat etti:

"--Ya Rabbi, zatını noksan sıfattan tenzih ederim, göz ağrısına deva buyurduğun otları kullandım, deva olmadı!"

Hazret-i ALLAH buyurdu ki:

"--Ya Musa! Sana "al, ilaç yap" demedimki. Ehline diyeceksin "şu otu al gözüme ilaç yap" diye."

Küllü şey-in sebebâ. Her şeyi sebebe bağlamıştır. Hazret-i ALLAH buyuruyorki: "Ya Musa! Her şeyi tertip tanzim ettiğim sebeplerde arıyacaksın. Sakın sebebi ihmal etme; sebebi de ilahlaştırma!."

Sayfa Başına Dön

 

 

  AŞK YOLUNDA SEVMEN GEREKLİ OLANLARI SEVMEDEN İLAHİ AŞK MAKAMINDAN SEVGİ Mİ BEKLİYORSUN?

 

 

 

 

Hususi arabamızla beş arkadaş Bağdat-a gittik. Beş, altı gün Bağdat-ta kalacaktık ziyaretler için. Bilahere Basra, Kerbela, Necef, ziyaretlerinden sonra hac için Taif yolundan Mekke-i Mükerreme-ye gidecektik. Otele yerleştikten sonra kaldığımız otele yakın olan Gavsü-l-a-zam Abdulkadir Geylani hazret-lerini ziyarete gittik. Cümle kullarına merhamet ve rahmet-i ilahiyyeyeden iktidarı nisbetinde yerine getirilen kulluk vecibesini samimiyetle ifaya gayret gösteren, aşk-ı ilahiden nasibini almış, Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) efendimizin manevi deryasından cümle ehl-i aşka kıyamete kadar dağıtmaya ehil, merciinden vazifeli kılınan, bugün dahi Hazret-i Allah-ın ehl-i aşka ihsan eyleyip, tasarrufatının bariz zuhurunun aşikare görüldüğü adetsiz rahmet merciinden bir tanesi, Hazret-i Allah-ın rahmetinden getirdiği şeriatı ile yükümlü olduğumuz Hazret-i Resulullah-ın verasetinin vazifelisi ve nedim-i ilahi, ehl-i aşk için tahsis edilen rahmet-i ilahiyye ve aşk-ı ilahinin dağıtım kapılarının cesametlisi "ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır" hitabıyla Resulullah-ın işaret buyurduğu rahmet-i ilahiyyeye vesile, ehl-i aşkın büyük kapısı Gavsü-l-a-zam Seyyid Abdülkadir Geylani (kaddesallahu sırrahu) hazretlerini ziyarete gelmiştik.

 Her tarafta dolu dolu, edepli, mekarim-i ahlakın içten ve dıştan göründüğü ehl-i aşk Gavsü-l-a-zam-ı ALLAH için ziyarete gelmişler. Cümlesinin manevi doyumları belli yüzlerinde. Musluğu kapan-mayan yaşlar gözlerinde. Aşk sarhoşluğu belli umumi hallerinde. Gıbta ile seyrediyordum.. Hayret: Bu abd-i acizde, gördüğüm mesut simalardaki rahmet-i ilahiyyenin zerresi dahi yoktu! Maneviyat fukarası ve müflisi olmuştum. "Taştan, topraktan ne istiyorsun?" diyen hakiykat gariblerinin taşıdığı imanı kemiren virüs bu abd-i acizde olanca cesameti ile sırıtıyordu. Feyzim alınmış, manevi duygum yok olmuş, aşk-ı ilahilerin zuhur mercilerine müteallik kılınan imanım da yok olmuştu...

Rahmetli Anacığımın, Hazret-i Allah-ın emrine ters düşen bir hal gördüğü zaman yaptığı uyarıyı anımsadım. Üzerine basa basa:

"--Aman oğlum, ALLAH insanı taş eder!" derdi. Bu söz benim istihza konumdu. Derdim ki:

"--Ana, taş olmuş bir insan gösterki, inanayım!"

 

!!!!!!Mühür yeri!!!!!

 

Anamı   aciz   bıraktığımı   zannederdim.   İşte anacığımın o mübarek sözlerini iyi anladım; taş oldum. Maneviyat müflisi olmuştum. Ne beklentiler, ne duygularla binlerce kilometreyi katetmiştik. Fakat gönül kapım kapanmıştı. Açılır zannı ile taraf-ı etrafıma karşı utancımdan yapmacık aşk gösterileri yapmaya yeltendim. Yaptımsa da olmadı, yapamadım. Maddi ve manevi hayatımda sahtekarlığa yer yoktu.. Delirrmiş gibi dışarı fırladım. Sitemlerim yaratanıma idi. Otele gelene kadar neler demedimki, neler... Hamdolsun ki, müracaat kapımı açık bırakmışlardı. Küstahça daldım içeri. Şımarmıştım. Yaratanıma mırıldanıyordum amma yüksek sesle. Oteldeki odamda kimse yoktu. Sırt üstü uzanmıştım, elbisemle yorganın üzerine. Diyordumki:

"--Hanı, zatının nerede rahmet-i, merhamet-i ilahin?.. Binlerce kilometre yolu bu abd-i acizini taş etmek için mi getirdin?.."

Gözlerimi gayr-ı ihtiyari diktiğim karşıdaki duvarda yüksekte bağdaş kurarak oturan şeyhim efendim Hacı Mustafa Yardımedici-yi gördüm. Gülüyordu benim halime ve:

"--İyi bil! Yağma yok! Burayı sevmeden başka yerlerden sevgi bekleme" diyerek gülüyordu.

İki ayağını bileklerinden tuttum aşk ile. Çaprazlama kıvırdım da dedim ki:

"--Seni sevmek, ne demek; yerim seni çıtır çıtır aşkımdan.!"

O mübarek ayakları kıvırmakla gayr-ı ihtiyari rahmet kapısını açmışım meğer. Gayr-ı ihtiyari almışlar, gayr-ı ihtiyari içeriye girmişim. Çünkü birden inkar zail olmuş, imtihanım bitmiş, yerini rahmet-i ilahiyyeye, aşk-ı ilahiye terketmişti. Hazret-i ALLAH-a iman eden ve Hazret-i Allah-ın bilcümle resullerinin inanan ve tabi olanlara rahmet hazineleri olduğunu, peygamber varislerinin, evliyaullahın dünyadan hiç eksilmeyip, manevi teşkilatın her an mevcudiyetini gören kalp gözümü, rahmet benliğimi geri vermişlerdi. Koşarak gittim Gavsü-l-a-zam-ın türbesine.. O ziyaretim dostlar başına!..

Bilmeden düştüğüm bu hali üzülerek anlatmaya çalıştım. Örnek al da sen de aynı duruma düşmeyesin.

 

"Seher zevkin ne bilsin müstecânî, püsterî kalpler? Füyûzât-ı sabâhı hasta-yı hicrân olandan sor."

 

Ya-nî "seheri görmeyenler seherin zevkini nereden bilecekler? Sen seherin zevkini hicran çeken hastadan sor." Seher vakti hikmet-i ilahiyye cümle hastalara seherin zevki ile ifakat (ferahlık) verilir. Bu feyzi hicran çeken hasta iyi anlar. Her gün güneşi göbeğine doğduran, güneşin doğmasını dahi göremeyen hele görmediği seher zevkini nereden bilecek? Beni Adem füyuzat-ı ilahiden habersizdir. Adem insan olmadan taşlaştığını nereden anlayacak?

Muhterem hocam! "Taşı, toprağı niye ziyaret ederiz?" anlatabildimse mutlu olurum. "Görmediğim Allah-a ibadet etmem" diyen büyüklerimizin mezhebi ve meşrebi olan aşk-ı ilahiyi ve şeriat-ı garrayı bu yolda bulacaksın. Yoksa şahsi ve nefsani hazlarımıza hoş gelen, beni Adem-i korkutarak, cehennemden başka tesirli göstergeye muttali olamadın. "Şeriat" diye göstermeye kalkıştığın, yaratılan güzellikler dışı. Dünya güzelliklerini tedris etmiş kişilere dünyada halkedilen güzelliklerin de yaratıcısının Hazret-i ALLAH olduğunu anlatamadık. Onun için peygamberimiz efendilerimizin getirdikleri, kulların neşvü nema bulmasının ALLAH tarafından ihsan edilen maddi ve manevi düsturunu bilemeden.

İlim adına yanlış anlatıyor ve yanlış yapıyoruz. Tatbikinde aşk rahmetinden uzak, zikren kesira emr-i ilahisinden uzak, sonsuz rahmet-i ilahiyyenin af ve merhamet-i ilahisini yansıtmaktan uzak, içtihatsız bırakılan şeriat-ı garra günün şartlarına uymaktan uzak.. Mekarim-i ahlaktan, tasavvufi yaşantıdan uzak... Allah-ın haram kıldığı günah-ı kebairler dışında yaratılmış güzellikleri kabul edemeyen bir ilim ihdas edildi! Ruha hulul edemeyen, ruha gıdayı veremeyen, beşeri tertip ve tanzimden de öte manaya gidecek yolu olmayan bir ilmin verdiği düstur ve prensipler (!) "yaratılışın sırrı" olan insan olmaya namzet beni Adem-in davasına elbette cevap verecek gerçeğe ve güce sahip değildir..

Mana kalıcıdır. Manasız madde ruhsuz ceset misali her an kokuşmaya müsait, yok olacak kıvamda yaratılmıştır. Mevcudiyeti tükenmeye, bitmeye, çürümeye her an müsaittir. İrfaniyet yoksunları, mana ile ilgisi olmayan enaniyet bataklığının kanallarının yegane sahib olduğu serveti varlık, benlik, gurur ve kibirin aktığı, Hazret-i ALLAH-ı tanımayan küfür bataklığında olamayan güzelikleri ararlar. Olmayan bir şey nereden bulunacaktı?

Bulamadıkları için aşşağılık kompleksine kapılarak "her şeyi ben biliyorum" iddiası da tutmadı mı, ikinci sermaye ve dayandıkları yoksun oldukları manayı inkarları ile manayı da madde gibi tahayülleri onlarca doğaldır. Bu inkarları mevzi gibi görülse de hakiykatte yaratanını kabul edemeyip, ilahi tecelli ve zuhuratların bariz inkarıdır. Muvakkat de olsa ferdi ve toplu mana ölümlerinin müsebbibi zamana göre içtihadı yersiz gören, her devrin tecelli ve zuhuru rahmet-i ilahiyyeleri aldığı ilimle bağdaştıramayan, bilginlerin göstermeye çalıştığı güzelliklerle bağdaşmayan şeriatı kabul eden de, etmeyen de geçmişten ders alınmadığından, sonra gelenler de evvelkiler gibi aynı hataya düştüler, aynı hatayı işlediler.

En son ihsan edilen, beni Adem-in çabucak insan olmasına rahmet-i ilahiyyenin vesile kıldığı şeriat-ı muhammedinin özünde kardeşlik ve dostluk mevcud iken bu rahmet-i ilahiyye dahi şeriatın yani emr-i ilahinin yanlış anlaşılıp, yanlış uygulaması ile bazı toplumlarda sevgi, muhabbet, hoşgörü yerine cehaletin istilâ ettiği şiddete dönüşerek, din adına korkunç cinayetler işlenmiş, ocaklar söndürülmüş. Şeriat-ı muhammedinin sahip olduğu güzellikleri yansıtan şer--i şerifi muhafaza edecekken nefse hoş gelen, emr-i ilahi dışında, tarih boyu dini vecibe zannettikleri bu cehaleti yok edemedikleri gibi cehillerinden beni Adem-in manalarını yok etme virüsünü ürettiler.!

Hazret-i ALLAH-ın kullarına olan merhameti ve rahmeti gereği tertip eylediği enbiyayı, evliyayı, veliyi akıl ve mantık duygusundan öteye gidemeyen ilimlerinin kabul edemediği rahmet hazinelerini inkarlarında hatır için üzülmüş gibi görünüm vererek avamı saflarına çekip, ehl-i irfanı kandırdıklarını zanneden, yaratılışın sırrını idrak edemeyen inkarcı inkarını gizli tuttuğunun zannı ile "inançsız adem olmaz" diye hatır için inançlı gibi görünmelerini ehl-i irfana yutturamadıklarını bilselerdi!... Deve kuşu misali.. "Avcıdan gizleniyorum" zannı ile yalnız kafasını kuma sokar. "Gizlendim" zanneder. Fakat bütün cesameti ile gövde meydanda. Amma deve kuşunun gizlenme kabiliyeti bu kadar. "Gizlendim" zanneder, küfrün manadan "gizleniyorum" zannı gibi. Bilmez ki iki zıt bir arada duramaz. Tertib-i ilahiyyeye ters düşer.

Bu tertib-i ilahiyyeyi, şeriat-ı garrayı tap taze yaşayan ehli tasavvuf, ehl-i aşk Hazret-i Allah-ın muhafazası ve koruması altında, ezel-i ervah imanının dünya hayatına yansımasının zuhuru ve tecellisi murat, murad-ı ilahinin insan-ı kamilden zuhuru hikmet, marifetullah, tasavvuf ve ilahi aşk.. Kulluk vecibesinin samimi ifasının sadakatli aşık kullarını, hakiykat ehlini anlatmaya çalışıyorum. Bilerek veya bilmiyerek ters yola girmiş, ALLAH korkusu olmayan, Hazret-i ALLAH tarafından vazifelendirilmemiş, çarpık, şeytani rüyasında şeyh olmuş, ezel-i ervahta ve meşreb yapısında mana tiynetinde olmadığı halde kurnazlıkla kendisini mana ehli gösteren, usta görmemiş amma "ustayım" diye yalan söyleyen, bozuk sanatkar kurnazlığın ustası olmuş sahte şeyhleri bu yolda ölçü olarak almıyasın. Peygamberimiz efendimizin Hazret-i Allah-tan getirdiği tebliği dinle:

"İnsanların en şerlisi mürşit olmadığı halde mürşitlik taslıyanlardır."

 Sayfa Başına Dön


 

 

MERHAMET VE RAHMRETİ BOL, EŞİ, BENZERİ OLMAYAN KUDRET-İ İLAHİ, BÜTÜN ALEMDEKİ VARLIĞIN HER ZERRESİ MÜHR-İ İLAHİ OLDUĞU GİBİ, BU ABD-İ ACİZİN YAZMAYA ÇALIŞTIĞIM, HAYATIMDA NA-MÜTENAHİ ZUHURUNA ŞAHİT OLDUĞUM METAFİZİK KİTABA MADDENİN VE MANANIN ÇÖZEMEDİĞİ, ÇÖZEMİYECEĞİ SIRR-I İLAHİ, HAZRET-İ ALLAH AŞİKAR MÜHÜR BASTI!..

 

 

 

 Hazret-i Allah-ın rahmetine, lutuf ve taltifine her an muhtacız. Ukalalık etmiş olmayayım, manevi vazifem ve Allah-ın varlığına, peygamber efendilerimizin Allah-ın elçileri olduğuna kül olarak amentü-nün anlamında hiç inanç boşluğu yok. Hamdederim.

Hayatım boyu bu abd-i aciz etkisinden kurtulamadığım, Rabbımın lütfu ihsanı olan manevi vazifem ve zevkimle yaratanıma yakınlığımı yudum yudum, nefes nefes yaşantım boyunca yaşadım ve yaşıyorum. Manevi zevkin tecellisi ile maddemi ve manamı ihya edenin rahmet-i ilahiyye olduğuna şüphem yok!

Rahmet-i ilahiyyeden soyutlanmış bir hayatın madde ve manasının o ademde ceset olsa da değişmiyor. Gerçek ölümün bu ölum olduğunu gördüm, yaşadım, biliyorum. Rahmet-i ilahiyyeden dışlanmak korkusu en büyük korkum ve ızdırabım.

Dünya hayatımın madde ve manasında o kadar çok metafizik zuhurat ve tecelliler varki!... Bütün beşere göstermek vazife ve arzumun tahakkukunda zorlanıyorum.

Abd-i aciz yazmaya çalıştığım kitabçığa Hazret-i ALLAH kudret mührü bastı. Bilgisayar ve printer vesile idi. Onlardan zerre kadar uğraşı olmadı. Teknolojiye aşina kişilerin de gözleri önünde açık zuhuru onları da bu rahmet-i ilahiyye olaya şahit kıldı. Mührün orjinali tetkike her zaman uzman meraklılarını bekliyor. Olay teknolojinin üstünde, bilinç altı izah bekliyor.

Nasıl izah ve ifade edeceğim, bu hususda da Rabbıma sığınıyorum. İzahını da Rabbımdan halketmesini bekliyorum, amin.

Bir aydır tekniğin otoriteleri zevkle çalışıyorlar. Fiziki izahında hiç mesafe alamadılar, alamıyacaklar da!.. ALLAH cümlesinden razı olsun, küstahlık olmaz ise bu olayın beşeri ilgilendirecek kadarının bilincini de Hazret-i Allah-tan aczimle rica ediyorum. Bu arzu ve ricamı bazı tenbel kullarının tevekkül maskesine sığınarak takındıkları küstahça tavırlara benzetmeyesin.

Hazret-i ALLAH cevheri yaratmış, a-râzı da yaratmış. Anlamı suyu ve toprağı yarattı, ikisini karıştırıp kerpici sen yapacaksın. Sakın Hazret-i Allah-a "kerpici de yap" demiyesin. Allah-a karşı küstahlık olur. Kulluk vazifeni bil. Emr-i ilâhilerinin teferruatına elçilerini vazifeli kılmış. Diyemezsin ki "ben elçi filan tanımam. Zatının izahı bana yeter." Bütün alem rahmet-i ilahiyyelerle bezenmiş. Dünyada beni Adem-i muktedir ve irade sahibi eylemiş. Güzelliklere aşina yaratmış. "Bu dünyayı ben yarattım, sen düzene koyacaksın" hitabı her hadisede zuhur ederken, yılışarak günlük hayatımızda "beni yorma, onu da sen yap" deme. Toplumların idare, sevk ve hareketlerini güzellikler içerisinde, inanç ve akıllarının erdiği kadarı ile mesuliyetini müdrik kişilerin çıkardığı nizamlarla idare edecekken, sakın Hazret-i Allah-a "bizi ilgilendirmiyor, onu da sen yap" deme. Terbiyesizlik ve küstahlık olur.

Derviş "hasbünallahu veni-me-l-vekil" (sen alemlerin vekilisin) der. Amma haddini bil. Gücünün yettiği yerde Hazret-i ALLAH senin ne avukatın, ne hizmetçin!.. Cüz-i iradeni unutma. Gülünç oluyorsun. Bu gerçekleri bilmediğinden din anlayışına na-ehli güldürüyorsun...

İşte akıl ve mantığın, fiziki ilmin çözemediği ve çözemeyeceği, incelemeye müsait ve açık metafizik bir olay:

Peygamber efendimizin doğum gününde bayram ettiğimiz Mevlit Kandili günü 1999 senesi 24 haziran bilgisayarda yazdıklarımı dosyalamak için printere yazdırıyordum. Altmışıncı sahifenin başında çift çizik çerçeve içerisinde -çerçeveler alışa geldiğimiz çerçeve cinsinden değil- 12,5 cm. boyunda, 12 mm. Eninde, sarı altın yaldızlı zemin üzerine kırmızı ve yeşil noktacıklarla sahifenin kenarında, üstünde de yukarı kenardan sahife nizamına ve düzenine uymayan, ekranın ve printerin dahli olmadan, ekranda dahi görünmeden, bir daha yazmak ve yazdırmamıza imkan olmayan, çeşitli renklerle bezenmiş, bazı yerlerine Kur-an-ı Kerim-in nazil olduğu yazı kufi yazıya benzer, çıplak gözle zor görülen esmalarla ve mühürlerle bezenmiş bir logo belirmişti. İzahından teknolojinin ve akılcı dinin aciz kaldığı...

 

Her ne kılmışsa adâlettir, Cenab-ı kibriyâ,

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm.

 

 İmanına sahip ehl-i imanı bu ve buna benzer zuhurat iman ehli olanları rahatsız etmediği gibi inançlarının zevkine zevk katar.

Olay yüksek tahsil görmüş, mana cilvelerine az-çok aşina Mehmet Şen efendi ve Tarık Küçükkalıpçı efendinin de huzurunda zuhur etmiş, Hazret-i Allah onları da şahit kılmıştı. O sahife üzerine hiçbir cihazın dahli olmadan mührün gökten düşer gibi zuhuru o efendileri de hayretler içerisinde bırakmıştı.

Her tarafı kufi yazılarla ve mühürler ile bezenmiş levha üzerine siyah latince yazı ile akılcı ulemayı şoke edecek latin yazısı ile bu abd-i acizin kimliğini ve icazetini yazıyor Hazret-i ALLAH c.c.:

 

 !!!!!! mühür yeri !!!!!

 

60. sahifede perişanlığımı, aczimi anlatıyordum. Yeteri kadar bilmediğim için bocaladığım, hiçliğimi göstermeye çalışıyordum. Yaratanıma neyi gösterecektim ki?!.. Tertib ve tanzim onun halketmesi değil mi?

Sonradan anladığıma göre, mensup olduğum şeyhime karşı saygısızlığımın karşılığı ceza imiş. Bi-zatihi şeyhim efendimin lisanından ihsan ettiler. Bu uyarı ile abd-i acizi cümle ALLAH kullarına ibret olsun diye, normal yaşamaları için tasavvufun inceliklerinin sevgi, muhabbet, Allah-a iman ve dosdoğru yürümenin esas olduğunu izah etmeye yetkili kıldılar.

Bu metafizik olayı bütün çıplaklığı ile okurlarıma ve ihvanıma anlatmak istiyorum. Aczimi itirafımla yetiniyorum. Başka gücüm yok.!

Aynı mührü kitapta göstermeye çalışacağız. Nedenini araştır. Zevk alacağına, inancını muhafaza çerçevesi ile takviye edeceğine şüphem yok, inşallah. Allah-ın varlığına birliğine inananlar için bu tecelliyat-ı ilahide çok çok ibretler ve hikmetler var. Lütfen, bu hikmet-i ilahiyyeye aşina ol ve yaşa. Şunu iyi bil ki bu, ALLAH-ın aciz kulu, yaratılışım ve Rabbıma olan imanımın icabı Peygamber efendimizin tebliğ buyurduğu ahkamın zerresine dahi itirazkar yaratılmadığım gibi, gene Rabbımın rahmet tecellisi, sahtekarlığa, düzenbazlığa, dini istismara hayatımın hiç bir safhasında yer yok. İtimat et. Zarar etmezsin. Amma verilen iradeni iyi kullan.

Hazret-i Allah-ın rahmetiyle ihsan eylediği mühr-i ilahi inanıyorum ki, hem madde ehline, hem de na-ehil tarafından ezilegelen mana ehline hakiykati göstermekle ferahlatacaktır. Çünkü bu rahmet-i ilahiyye yalnız şahsıma münhasır olmayıp bütün insanlığa mahsus rahmettir... Susamış kişinin çeşmenin başında durmakla susuzluğu geçmiyeceği gibi, "bal, bal" demekle ağızın tatlanmayacağını bil. Benim aczimi değil, Hazret-i ALLAH ın büyüklüğünü gör ve bil ki: Yemin ediyorum, abd-i acizin manevi vazifemi belirliyen mührü Hazret-i ALLAH bastı!....

Bu mührün zuhuru ile duygulanan ehl-i aşk, şair, edebiyat öğretmeni  Fazlı Al hocaefendi bakın neler diyor:

 

 

Hamdolsun Allah-a bir müjde verdi,

Alemlere rahmet, RAHMET MÜHÜRÜ.

Gaipden aleme rahmetler serdi,

İnsanlığa rahmet RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Bir keramet verdi Yüce Hak bize,

Manayı mühürle çıkardı düze.

Acizim, yazamam bu sırrı size,

Asrın kerameti RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Güç kuvvet ALLAH-ın, mühürler perde,

Bu mühür hem şifa, hem deva derde.

ALLAH dilemezse icraat nerde?

Gönüllere şifa RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Manaya sınır yok, şekiller perde,

Her suret bir mühür, hepsi aynı yol.

Hepsinde mana bir, Hakk-a teslim ol,

Suretlerde imza RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Efendim niyazla makama durmuş,

Rahmet coşmuş, dalga açığa vurmuş.

Bu mührü şahitle taltif buyurmuş,

Merhamet dalgası RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Bu mührün içinde mühürler vermiş,

İç içe sureler, ayetler sermiş.

Alın, çözün diye imkan göstermiş,

Hikmetlere şifre RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Teknoloji aciz, çözemez ilim,

Bir değil, binlerce çekildi filim,

Hakk-ın manası bu edilmez dilim,

Bir bahr-i ummandır RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Altın çerçevede sonsuz manalar,

Bu manadan ancak ehl-i hal anlar.

Güç, kuvvet ALLAH-ın ey ehl-i canlar,

Rahmetin tellalı RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Eseri mühürle methetmiş ALLAH,

Coşturdu rahmeti, bu eser billah.

Manada vesile var İLLÂ ALLAH,

Tevhidin tasdiki RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Bu kitaba Rabbım icazet vurdu.

Ledünni manayı böyle buyurdu.

Efendim haliyle sesin duyurdu,

Alemlere rahmet RAHMET MÜHÜRÜ.

 

Ya RAB! Mührünle bizi manana daldır.

Rahmetin zevki ise deryanda vardır.

Efendim vesile, vesile haldir,

Haşre kadar baki RAHMET MÜHÜRÜ.

Sayfa Başına Dön

 

 

YUSUFU BAHRİ HAZRETLERİ

 

 

 

 

İman deryasına kapı açan itimatlı yakınlarımdan dinleye dinleye zevkini imanıma çerçeve yaptığım metafizik olaylar zincirinin mühim halakalarından olan ilmi ledünni.! Türbesi Çorum Hıdırlık mevkiinde, Ashabdan Kerebi Gazi Hazretlerinin türbesinin sağ köşesinde mütevazi bir türbe… Yalnız Çorumlunun değil, ALLAH-a inanan cümle kullarının İslam ve iman şahidi Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz-in mübarek iltifatları ile, Yusuf ismine "büyük deniz" anlamına gelen "bahri" ilave edildi. ALLAH cümle kullarına şefaatci kılsın, amin.

Çorum Üçtutlar mahallesi Ulu camiye yüz elli metre kadar geride giriş kapısına karşı "u" şeklinde dar aralığın ortasında geniş bahçeli bir evde iskan ederler, "müderrisler" diye bilinirler. Hala asaletlerini muhafaza ederler. Komşum ve hısımım olurlar.

Müderris Yusuf Efendi tahminen 350 veya 400 sene kadar evvel hacca gittiğinde Medine-i Münevvere-de Hazret-i Peygamber (s.t.a.v.) Efendimiz-i ziyaretinde Ravza-i Mutahhara-nın taşına yazılmış hadis-i şerife:

"--Bu hadis olamaz, yanlıştır" diye itiraz etti.

İtirazını hadis-i şerife hakaret telakki ederek Hazret-i ölüm cezası ile cezalandırmak için şer-i mahkemeye gönderdiler. Kadı efendi hadis-i şerife "yanlıştır" diye neden hakarette bulunduğunu sorarak:

      "--Yanlış olduğunu ispat edebilecek misin? İnandırıcı bir isbat yapamaz isen bil ki bu hakaretin cezası ölümdür" dedi.

Müderris Yusuf Efendi kadıya sordu:

"--Hazret-i Resulullah meyit midir, hay mıdır?" diye.

Kadı efendi:

"--Elbette haydır" dedi.

"--Hay olduğuna göre niçin hadis-i şerifi sahibinden sormuyoruz?" deyince, imanı gerçek şahadete ermemiş, kelime-i şahadetin mü-minlik sıfatının zirvesi olduğunu bilemeyen, henüz imanla ihya olmamış bedevide kelime-i şahadeti arayan ilimlerin alimi kadı efendi hayretle sordu:

"--Nasıl sorulacak?"

"--Hadis-i şerifin doğrusunu yazacağım. Peygamber Efendimizin merkad-i şerifine bırakın. Ertesi gün heyet halinde yazdığım hadisi Hazret-i Resulullah tasdik etmez ise cezama razıyım."

Kadı efendi de hayrette kaldı..

Müderris Yusuf efendinin tarifini aynen uyguladılar. Sabah heyet halinde türbe-i saadetteki koydukları kağıdı aldılar. Heyettekilerin hepsi de gördüler ki, "ALLAH elçisi Muhammet" yazılı, nurdan mühür basılmış, ayrıca "bahrisin, ya Yusuf" yazılmıştı. Arabça-da denize "bahr" denir. Bu taltifi ilahi zuhuruna vesile Peygamberimiz Efendimiz (s.t.a.v.)-in tasdikini görünce, bilmeden yaptıkları haksız tutumlarından mahçup oldular. Özür dilediler. Hürmet ettiler. Hadis-i şerifin aslını taşa yazdılar.

Sayfa Başına Dön

 

 

HAKİYKATIN ZAHİRE YANSIDIĞI ZAMAN ALDIĞI İSİM ŞERİATTIR

 

 

 

 

Mensup olduğumuz peygamber efendilerimizle Hazret-i ALLAH-tan rahmet-i ilahi olarak biz acizlere gönderilen emr-i ilahilerin ismi şeriattır. İstemeyi ve aramayı bilirsen her aradığın manayı ve maddenin gerçeğini o kapıda bulursun. Teferruatını, bu zevke zıt düşmiyerek, fazla da uzaklaşmıyarak dünya hayatını Hazret-i ALLAH-ın yarattığı güzelliklerle götürmeye çalışacaksın. Buna mecbursun. Bugün hayatımıza yansıyan gördüğüm güzellikleri anlatıyorum dinle:

Cumhurun kendi kendisini idarenin ismi Cumhuriyet-tir. Demokrasi ve lâiklik gibi yaratılmış güzellikler manzumesinin özü İslamiyet-tir. "Hakiykatın zahire yansıdığı zaman aldığı isim şeriattır." İslamiyetin anlamını, insan haklarına saygılı, yaratanını tanıyan muasır milletlerde esaslara taalluk eden hayli kısımlarını daha açık görmek mümkün.

Kur-ânı Azimü-ş-şan-ı nefsani duygularının etkisinden kurtularak mütalaa edebilirsen görürsün ki, Adem (safiyullah)-tan kıyamete kadar yaşanması emredilen semavi din İslamiyet-tir. Cümle peygamber efendilerimiz İslamiyet üzere geldiler; toplumların kemalatına göre ibadet, taat yaşantılarını emr-i ilahi ile tanzim eden şeriatı getirdiler ve getirdikleri şeriatla anıldılar. Cümlesi müslümandır. Peygamberlerinin getirdiği şeriata uyanlar da müslümandır.

"Şeriatın adabına riayet etmeyen kimseyi Cenab-ı Hak katiyen esrarına mahrem kılmaz." "Esrar-ı ilahinin giriş kapısıdır şeriat;" amma hangi şeriat? Yeri geldikçe anlatmaya çalışacağım. Yağcılık yapmıyorum. ALLAH-dan tazarru niyaz ediyorum. Bu saydığım güzellikleri gerçekten yaşamayı cümle kullarına nasip etsin, amin...

Tarih boyu zahiri ulema manaya yeteri kadar hulül edemediklerinden tertib ve tanzim-i ilahinin fiziki zuhurundan öte gidemeyip metafizik garibi oldular. Bu anlayışın getirdiği, zamana göre içtihat görmemiş şer-i ilim olarak sunulan hakiykatleri zahire yansıtamadığından anlatılan şer-i hükümler ehl-i tasavvufun, ehl-i aşkın, ehl-i zikrin esas olan yoluna ve inancına bazı yönleriyle ters düştüler. Rahmet-i ilahiyi yeteri kadar yansıtamıyan, güzellikler dışında kalmaya mahkum edilmiş, Hazret-i ALLAH-ın Peygamberimiz Efendimiz elçiliği ile gönderdiği şeriat günün güzelliklerine uygun yaşantıya cevap veremeyecek hale getirildiğinden telaffuz dahi etmekten çekiniyoruz. Şeriattan, tarikattan bahsedebiliyor muyuz? Hayır, hayır, gene hayır!.. Müsebbibi başka yerde arama. Hakkın yok buna. Emr-i ilahiyi dışladın. Akli din icad ettin. "Akıl bir çok vehimler elinde oyuncaktır." Aklı vahy-i ilahinin üstünde göstermeye çalıştın. Tekrar ediyorum: Peygamber efendilerimiz İslam dini üzere geldiler. Din getirmediklerine göre ne getirdiler, söyler misin?! Aczini bil. Hazret-i ALLAH-ı dinle: "Biz peygamberlere bir şeriat bir de tarik verdik," yol verdik. "Hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerede bulursa alsın." Arayalım, bulalım. Göreceksin ki, şeriat-ı garrayı yani din-i İslam-ı günah-ı kebair dışında yaratılan cümle güzelliklerde bulacaksın.

Gerçek ehl-i tevhit, mutasavvıfin lütfedilen güzellikleri yaşamaya çalışıyor, yaşıyor ve mutmain. Bunu iyi bil.

Sayfa Başına Dön

 

 

METAFİZİĞİN FİZİKİ OLAYLARDA BARİZ ZUHURU VE YAŞANTISI

 

 

 

 

Sanat hayatımda da şahidi olduğum, metafizik tecelliyatın zahirde zuhurunu bariz gördüğüm, zevkini ilâ-nihaye taşıyacağım metafizik olaylardan bir tanesini anlatmak istiyorum, inşallah:

Ankara Kızılay semtinde Vali Konağı-na yakın bir Amerikan şirketine hayli büro masaları yapmıştık. Üzerlerini "NİNALYUM muşambası" ile kaplamıştık. Zaman geçti, tekrar aynı masalardan istediler. Masaları yaptık, bitirdik.

Muşambaları yapıştırıp teslim edecektik. Ninalyum almak için nereye müracaat etti isem "yerli muşamba yapıldığı için ninalyumun ithali durdu" dediler. Ankara-da aradıksa da bulamadık. "Saltıfıranko" diye bir şirket vardı. İstanbul-dan uçakla getirteceklerini vadettiler. Fakat İstanbul-da da bulamadılar.

      Şirkete durumu anlatmak için gittim. Tercüman vasıtası ile görüşüyordum. Tercüman Türktü. Amma Türkleri küçümseyen, nasılsa İngilizce-yi öğrenmiş, vatanına, milletine hor bakan, daima milletinde başa kakmak için noksanlık arayan, nankör bir mahluktu. Durumu arzettim. "Ne pahasına olursa olsun kabul edeceğimi, Amerika-dan getirttirmelerini" rica ettim. "İmkansız" dediler. "Mevcut muşambalardan getir, seçelim" dediler. Bana acayip bakışları, hele eline fırsat geçen tercüman bozuntusunun tavır ve iğneli dili ile "işte biz böyleyiz" diye başlayan sözleri çekilmez olmuştu.

Bulunanlardan örnek getirmek için oradan öyle bitkin ve perişan çıktım ki, vakit daralmıştı, hemen örnek getirip gösterecektim. Örnekleri aldım. Alelacele Kızılay-a gitmek için dolmuşa bindim. Dakikaların çok önemi vardı. Bir an evvel yetişmem lazımdı.

Fakat bana bir hal oldu. İhtiyarım alınmış. Acele ettiğim halde "büyük sinemanın karşısındaki durakta inecek var" diye inmişim. Araba gidince düşünmeye başladım: "Ben burada neye indim?" Alışkanlık da yoktu. Çünkü hiç inmemiştim o durakta. Zaman geçiyordu. Şok olmuştum. Şuursuz sağıma soluma bakıyordum. Karşımda top ile ninalyum duruyordu. "Serap görüyorum" zannettim. "Almaz böyle şey" diye tekrar tekrar bakıyordum. Serap değil, gerçekti. Trafiği hesaba katmadan karşıya geçtim. Büyük sinemanın yanındaki mefruşat mağazası önünde duruyordu. Sordum:

"--Bu ninalyum satılık mı?" diye.

Musevi vatandaş -Allah-a inanıyorsa musevi müslüman kardeş-:

"--Evet be kuzum," dedi "bir saat evvel bir kişi getirdi, bunu sat diye." Açtırdım. Ninalyumu ölçtüm. Tüylerim diken diken oldu! Benim ihtiyacıma göre.. Ne bir santim fazla, ne de bir santim noksan idi. Gözlerim dolu dolu hesabı ödedim. Biliyordum kimin gönderdiğini… Ne kadar hamdettim, halâ etkisini yaşıyorum!...

Kalbi göz yaşlarıyla suladığın zaman duanı kainat bilir. Müracaatın cevapsız kalmaz. O göz yaşları imanın sadakatin haksızlığa duçar olduğu zaman tıfl-i meaniden gayr-i ihtiyari kalbe dökülen yaşlar yaratanına arzuhal niteliği taşır.

 

Hak teceli eyler.! Hak tecelli eyleyince her işi asan eder, halkeder esbabını bir lahzada ihsan eder

 

Masaları götürdüğümde o tercüman bozuntusu gene yılışarak:

"--Nasıl buldun, gönlün olunca?" demez mi!..

Ne mi dedim? Söylemeyeyim: Kimsenin ona yakışan kelamlara hissedar olmasını istemem. Karşılık vermese idin, daha sabırlı olsa idin daha isabetli olmaz mı idi? Beşer olarak hakaretamiz sözler söyleyerek başına gelebilecek daha büyük felaketleri onun başından savuşturduğumu zannediyorum. Bu ağır kelamın ancak satıhda tesiri görülür. Hazret-i ALLAH-a havale edersen satıhta olmayıp özde tahribat olur insaf ette sükutunla ALLAH-a havale etme.

Sayfa Başına Dön

 

 

TIFL-I MEANİ

 

 

 

 

Mana çocuğu bahsedilmişken piyasaya, çekinmeden borç eden şeyh efendiyi anlatayım. Dinle de ibret al:

Son saatlerini yaşıyordu. Bu hali duyan alacağı olanlar şeyh efendinin yatağının kenarına tesbih boncuğu gibi sıra sıra dizilmişlerdi. Edeplerinden kelam etmiyorlardı. Amma duruş ve bakışları kelamla ifadeye muhtaç değildi. Şeyh efendi sık sık yorganı başına çekiyor, hayli zaman öyle kalıyordu. Alacaklılar beklemekten bitkin hale gelmişler fakat şeyh efendi hayır ve şer bir kelama kadir olmuyordu. Bu halin görünümünün verdiği intiba şeyh efendinin umursamazlığını ve pişkinliğinin çekilmezliğini sergiliyordu. Zaman hayli ilerlemişti dışarıdan cılız bir çocuk sesi "helva" diye sesini duyurmaya çalışıyordu. Şeyh efendi hizmet eden dervişe:

"--Oğlum, helva satan çocuğu getir" deye emir verdi.

Çocuğun helvasını saatlerce bekliyen alacaklılara ikram etti. Bunalmış alacaklılar helvaya öyle hücum eylediler ki, bir anda tepsi boşaldı. Bu sefer çocuk bekliyordu helva hesabını.

"--Amca paramı verin" dedi ise de kimse ilgilenmedi çocukla.

Şeyh efendi diğer alacaklılara yaptığı gibi yorganı başına çekiyordu. Durumdan rahatsız olan çocuk sesinin çıktığı kadar avaz avaz bağırarak ağlıyordu. Alacaklıların iç alemindeki "eşşek alıp, beygir satan" isyanları patlamak üzere idi.

Kapı çalındı. Şeyh efendi dervişe:

"--Oğlum, kapıya bak. İçeriye al" dedi.

Dervişle bir genç girdi içeriye. Şeyh efendinin elini öptü. Babasının selamı ile bir torba akçe bıraktı. Dervişe:

"--Oğlum, torbayı al. Alacağı olanların hesabını kapat. Kalan parayı da çocuğun tepsisine boşalt" emrini verdi.

Hesaplarını alan alacaklılar kötü düşüncelerinden utandılar da şeyh efendiye:

"--Bu fizik üstü mana ile neticelenen rahmeti ALLAH aşkına anlat. Yoksa bizler bu metafizik olay karşısında eridik, tükendik" dediler.

Israr üzerine şeyh efendi fiziki olayın nasıl metafiziğe dönüştüğünü şöyle izah buyurdular:

"--Efrad-ı ailemin tek kıymetli çocuğu idim. Bana para kazanmanın yollarını öğretmediler. Manaya önem verdim. Maddi kazanç yollarım yoktu. Zoraki günlerimi geçiriyor, halimi kimseye söylüyemiyordum. Manevi vazifemi istismarı düşünmüyor, çıkarıma kullanmıyordum. ALLAH-tan korkum dini istismara mani idi. Hastalandım. Yatağa düştüm. Borç alıyordum. Mecburdum. Aşk-ı ilahiden başka beni meşgul edecek zevkim yok idi. Şüphesiz inanıyordum. Hazret-i ALLAH bu fakirini kul hakkı ile huzuruna götürmeyecek. Böyle iman ediyordum. Bu türlü niyazımı bırakmıyordum. Alacağı olan sizler hesabı ödememi bütün gücünüzle istiyordunuz. Ben de yorganın içine başımı sokarak Rabbıma yalvarıyor, beni borçlu götürmemesi için olanca gücümle yavarıyordum. Çünkü Peygamber Efendimiz borçlu olup da, karşılıyacak malı olmayan meyyitin namazını kılmadı! Sizlerin şiddetli arzunuz, yorgan içinde benim müracaatım ve yakarışlarım rahmet kapısını açmaya kafi gelmedi. Daha tesirli müracaat ararken helvacı çocuğun sesini duydum. Tazarru ve niyazı dergah-ı ilahiden reddedilmeyecek günahsız çocuk göndermişti Hazret-i ALLAH. Bana düşen vazife çocuğu müracaat yoluna sokmaktı. Rabbım rahmet kapısını açmayı mana çocuğunun müracatına bağlamıştı."

Her şahıs için ALLAH-a gönderdiği elçisine, elçisinin getirdiği emr-i ilahiye samimiyetle bağlanan insanlarda "tıfl-ı meani" (mana çocuğu) halkeder Hazret-i ALLAH c.c. İnsanın kemalatı mana çocuğunun neşvü nema bulması ve büyümesi ile ölçülür.

Tıfl-ı meaniyi yeteri kadar, zamana uygun büyütemeyen mana ehli sermayesiz tüccara benzer. Manevi zuhuratların geliş tariki tıfl-ı meanidir

Mana çocuğu laf ile yetişmez. Gönül ilmi ile, ihlaslı iman ile neşvü nema bulur. Kemalatın bu minval üzere ibadet ve taattaki manevi zuhurat, ihlas ile sabırdır.

Sabırla koruk helva olur. Mana çocuğunda zamanla kemalata erildi mi, koruk, beklemeden helva olur, dağıtırsın. Bu türlü rahmetin manada zuhurunun maddeye de yansıması ve baş gözü ile görülmesidir. Ve küllü rahmet-i ilahidir.

Sayfa Başına Dön

 

 

ZAMANI DURDURUR, ZAMAN İÇİNDE ZAMAN HALKEDER HAZRET-İ ALLAH (c.c.)

 

 

 

 

Tahminen 1958 senesinde, Dış İşleri Bakanlığı-ndan kapalı zarf üsülü ile aldığım ve taahhüt edindiğim işleri, Ankara Hacıdoğan semtindeki marangoz atölyemde taahhüt ettiğim mobilyeleri yapmakla meşguldüm. Dış İşleri Bakanlığı levazım ve ağırlama müdürü, muhasebe müdürü, bir kaç daha yetkili zevat:

"--Hoca işlere bakmaya ve kahve içmeye geldik" dediler. Geliş normaldi amma benim zamanım müsait değildi. Şeyhim efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici bu abd-i acize akşam namazını Hacı Musa Camii-nde kıldıktan sonra bir yere davete gideceğimizi söylemişti. Yerini bildirmemiş, ben de adres sormayı lüzumsuz görmüştüm. Çıkmak üzere idim. Vakit yaklaştı. Ancak yetişirdim akşam cemaatine. Zamansız gelmişlerdi tetkik heyeti misafirlerim.

Çaylar, kahveler içildi. Lüzumlu konuşmalar yapıldı. Benim akşam cemaatine yetişmek imkanım tükenmiş, yakın camilerden ezan sesleri geliyordu. Misafirlerim de daha rahat yerleşiyorlardı yerlerine. Ben ise Rabbıma yakarıyordum "bu işi düzelt!" diye.

Sakın demeyesin: "Ne olurdu bu davete de gitmezsen? Kıyamet mi kopardı?"

O manevi halimi lisanen ne ben anlatmaya muktedirim, ne de sen mübarek kardeşim anlamaya henüz mana yapın ve düşüncelerin ayarlı… Hazret-i ALLAH bilcümle kullarına bu duyguyu ve yaratanına yaklaşma özlemini çok çok ihsan etsin ve bu tür rahmetini geri almasın. Ekici kılsın. Manasız bilici kılmasın. Tertib ve tanzim kıldığı mana aleminden habersiz eylemesin. Bilmeden düştüğü mana inkarcılığından kurtarıp, ilm-i zahirini de ilmi batını ile mücehhez kılıp cümlesini zü-l-cenaheyn eylesin, amin.

Çünkü gönül ilmi ile takviye görmeyen fiziğin, manevi yapısı olan metafizik yoksunu erbab-ı ilim bu alemde çok cesurdurlar. Bu cesaretlerinin nedeninde yalnız akıl yolu ile her dava ve tertib-i ilahiyi çözeceklerinin zannı galiptir. Yeteri kadar gönül ehlinin mana hallerine vakıf olamadıklarından ehl-i tasavvufun zikrinin ve fikrinin emr-i ilahi üzere olduklarını bilemediklerinden gerçek aşk ehlini inkardan başka sermayeleri yoktur. Bu zaaflarının ürünlerini her an görmek mümkündür.

ALLAH kelamı olan Kelam-ı Kadim-in harflerine dokunmazlar fakat manasına işlerine geldiği gibi mana vermekten çekinmezler. Müsade edilen içtihattan habersizdirler amma mana tahrifatına gelince "cihat yapıyorum" zevki ile yaşarlar. Amma bu kardeşlerimiz henüz müslümanlıkla, mü-minliği ayırtedemediler. Mü-min sıfatının zirvesi olan kelime-i şahadeti henüz imanla yükümlü olmayan müslümanda arama gafletine kapıldılar. Hazret-i Kur-ân-da ALLAH-ın buyruğu adına zuhuru görülen mana adına Hazret-i Resulullah (s.t.a.v.) Efendimize ihsan edilen ilim adına utanç verici telkinlerindeler ve halâ hakiykat dışı bu telkinlerini devam ettirmeye çalışıyorlar, "İslâm-ın şartı beş" diye.

Ayeti tekrar görelim:

 Bismillahirrahmanirrahim

"Bedeviler dediler ki: "İman ettik." De ki: "Siz iman etmediniz, amma "müslüman olduk" deyin. İman henüz kalblerinize yerleşmedi. Şayet ALLAH-a ve peygamberlerine itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez. Çünkü ALLAH çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Hucurat Suresi, 14)

 

Hazret-i ALLAH-a lütfettiği din-i İslam-ı öğretmeye kalkacak kadar aptalca bir fanatizmin peşinde koşan ideolojik İslam savunucularının artık aklını iyi kullanmaları gereklidir.

Zaman yalnızca duygusallık ve akılsızlık değil, bilgi, sabır ve idrak zamanıdır. Günah-ı kebair dışında güzellikleri görebilme, bulabilme ve yaşayabilme zamanıdır. O zaman bu yaşamın ismi İslamiyet-tir.

"Bana yönelenlerin yoluna uy." (Lokman Suresi, 15) Bu ayet-i celilenin anlamına dikkat et.

 Misafirlerim gittiler. Olanca gücümle, koşarcasına gidiyordum Hacı Musa Camisine. Caminin yakınındaki kahvede, gittikleri yeri bilen bir kişiye rastlarım ümidi ile camiye geldim. Kapısı açıktı. Kapıya yaklaşıyordum ki, ezan okunmaya başladı. Bu metafizik olay karşısında şok olmuştum. Ezan neye okunuyor? Bir hadisemi vardı?!.. Merakla camiye girdim. Hayret! Cemaat tamam. Müezzin kamet getirdi. Kurra İmam Hacı Mustafa efendi akşam namazının farzını kıldırdı. Sünnetleri kıldık. Tesbihat ve duaları yaptık. Cemaat dağılmaya başladığı zaman müezzin Müslüm efendiye hayretle sordum:

"--Niçin bugün akşam namazı geç kılındı? Sebebi nedir?" diye.

Demez mi ki:

"--İki dakika erken okudum ezanı, hocamın davetine gideceğiz diye!"

Bu metafizik olayın şoku üzerimden halâ geçmedi; geçeceğe de benzemiyor.

İmanıma ve aşkıma yön veren, rahmet-i ilahiden başka yönü olmayan bu ve buna benzer inanç, safiyet, ve sadakat tecellileri -ki, metafizik olayları anlatabilirsem bahtiyar olurum- ademlikten terakki edip insan olanlar anlarlar ve zevkine ererler. Hazret-i ALLAH imanın ürünü olan bu rahmetinden cümle kullarını nasipli kılsın, inşAllah.

Sayfa Başına Dön

 

 

ENANİYETİME HADDİMİ BİLDİREN, İNSAN OLABİLMEMİN YOLUNU AÇAN METAFİZİK OLAY, VESİLE KAYISI, LEDÜNNİ UYARI

 

 

 

 

Hazret-i ALLAH-ın tertib ve tanzimini bariz görüntüleyen hoşgörünün dışlanıp, halimin fanatizme dönüştüğü, fiziki inançtan başka metafiziği yansıtan yeterli inanca iç alemimde yer verilmediği, yaşantımı fanatizimden kurtarıp hoşgörü deryasına girmeme vesile-i ilahi olan kayısının maddi ve manevi hayatımda neler yaptığını dinle:

Derviş olmuştum. Amma yaşantım ve duygularım sathi idi. İç alemime yeteri kadar yansımıyordu. İnancımın etkisi bir nebze yer etmişti zannediyordum. Amma hayatımda yeteri kadar etkisi görülmüyordu. Zarfı okuyordum amma mazrufa yani zarfın içindeki mektuba erişememiştim. Hele mektup ledünnü ise bu tecelliyat-ı ilahinin hayli garibi idim.

1954 veya 1955 senesi idi. "Kayısı yılı oldu" diyorlardı ve hayli ucuzdu. Hacıdoğan-daki atölyemde Dış İşleri Bakanlığı-nın taahhüt edindiğim işlerini yapıyordum. Teslim günü yaklaşmış, durumumuz sıkışıktı. O gün öğleden evvel Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici elinde büyük bir sepetle geldi:

"--Oğlum, bir sepet de sen al, Keçiören-den kayısı alalım. Kilosu on kuruşmuş" dedi.

Efendimde benim de istifade etmemin zevki vardı ama nerden bilsin ki, başımı kaşımıya zamanımın olmadığını. İşleri gününde yetiştirmeye mecburdum. Geçen her gün için para cezası vardı. Fakat nereden bilirdim ki, benim için gazab görünümünde olan olayın netiycesinin rahmet-i ilahi olduğunu. ALLAH için tabi olmanın, şeyhine meyit gibi teslimiyetin anlamını kitaplarda okuyordum. Mana alemime yer etmediğinden henüz o güzelliğin sahibi değildim.. Mana kimliğimi bu abd-i acize göstermek için tertib-i tanzim-i ilahi imiş.

Hazret-i ALLAH-ın bu tertib ve tanzimini zuhur mercii olduğu halde şeyhim efendim de bilmiyordu. Bu ilahi imtihanı bilse idi bu abd-i acizin muvakkat de olsa zararına vesile olacak bu tertibi üstlenmezdi. Efendimden zuhur eden emirlerin şeyhimin her gün şahidi olduğum halleri ile kabil-i kıyas değildi. İç alemime de yansıdığını sandığım imanım dıştan görünen nefsani duygularım yaşantıma uygundu. Amma onunla Hazret-i ALLAH-a yakınlık iddiamın alem-i manada "geçmeyen akçe" olduğunu zaman zaman daha iyi anladım.

Benim geçirdiğim imtihanın ağırlığı avamın imtihanına eş değer değildir. Ezel-i ervahda verilen manevi vazifemle şumullü idi. Bu tür imtihanla avam sorumlu tutulmaz, inşallah. Zira birine gıda olan lokma diğerini boğar, helakine sebep olur. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, şahsen nefsini dahi tatmin edemeyen, fiziksel kaideden öte gidemeyen, fizik ötesinden nasip almamış, metafizik yoksunu, ilm-i ledünni garibi sathi imanım irşat vazifemde beni nereye götürebilirdi ki?!..

Arzedeyim: Aklı din eyleyip manevi teşkilatı inkar, metafizik zuhuratı inkar, tasavvuf ve tariki inkar edip İslam-ın şartını beşe çıkaran, hiç kimseye "müslüman" sıfatını layık göremeyen, ALLAH-a olan yalnız sathi inancının etkisinde kalmış, başka bilgiye sahip olmayan bilge(!), bedeviye "imanın beş şartını yerine getirmez isen müslüman olamazsın" diyerek, ALLAH-ın emrine de ters düşen, çarpık ilminin ölçüsü ile rahmet-i ilahinin ümidi ile yaşayan, masum, garip toplulukları katı telkinlerinle ya cehenneme veya "yapamıyorum" kırıklığı ile küfre iteklenmeye müsait olan kişileri ilmi tutumun elbette ilm-i ledünniden ve hakiykatten uzak, nefsani hazzından öte gidemeyen ilminin doğal görünümün zuhurunun ilahi olmasını mı bekliyordun? Kusura bakma! Bu yayığın yoğurdu elbette bu kadar olur..

Bedeviden istedikleri şehadet.. "Fizikten ileriye manevi yolu bulamayan ulemanın hakiykat şahidi olması tertib-i ilahiye aykırıdır." Kat-iyyen olamaz. Olması elbette muhaldir. Çünkü kelime-i şahadet mü-minlik sıfatının rahmet tecellisinin zirvesidir. Kusura bakma, "dost acı söyler." Ama gerçeğin ta kendisidir. Şahit olmanın yollarını ara ve bul. Bu aramaya gönülden başla. Aşk yolunu seç. Zamana uygun içtihat görmüş güzellikler kaynağı şeriatını bul. ALLAH elçilerinin getirdiği ilahi emirler dışında hakiykat yolu olmadığı gibi aşk yolu hiç olamaz; arama bulamazsın!. Tavsiyem odur ki: Manaya giden yolları bul…

"Ene medînetün, Ali bâbuhâ" (ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır) hitabına iyi sarıl. Aradığını ve kayıplarını bu yolda bulacaksın. Şüphen olmasın. "Hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın." Bu hitab-ı peygamberiye dikkat edersen "mü-minin kayıp malıdır" diyor, müslimin değil… ALLAH-ın varlığını daha henüz kabul etmiş, İslam-a yeni adım atmış bedeviye "Hazret-i ALLAH-ın varlığına, Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizin hak peygamber olduğuna şahadet getir" diye, daha henüz muttali olmadığı iman zirvesini bedeviden beklemen ALLAH-ın bildirisine de ters düşüyor. Bedevinin şahsında şehadetin zuhurunun ısrarı zatınızın da bedeviliğini ilan ve isbat ediyor!.. Başka yol şahadete götürmez. İnadı bırak. Enaniyetten kurtul. Vesileyi iyi anla da kayısıdaki beni rahmet-i ilahiye götüren hikmetleri dinle:

"--Efendim" dedim, "manavda çok güzel kayısı var. Sepeti doldurtturayım" deyince ters tepki yaptı efendime. Beni işimi bilmez ve israfatla tersledi.

"--Taksi çağırayım" dedim.

"--Hayır, otobüsle gideceğiz" dedi.

"--Sepetle otobüse almazlar" dedimse de olmadı.

"--Ben aldırırım" dedi.

Ben de bir sepet aldım. Almazlar ümidi ile otobüse yaklaştık:

"--Buyur hacı baba!" diyerek, biletçi arka kapıdan bizleri içeriye aldı. Meğer bahçelere giden otobüslere bu hususta belediyenin yolcuları yükleri ile almaları emredilmiş. Her durakta bekliye bekliye Keçiören iki yol kavşağına geldik ve indik.

Sağ taraftaki kayısı bahçelerine efendimle bahçenin ortasından girdik. Dibine dökülmüş, altın gibi sararmış, sahipsiz kayısıları efendim yerden alıyor, üfleyip üfleyip yiyordu. Benim ise iç alemim harap olmuştu. Bu kadarına pes doğrusu! Sahibi olmayan bir şey nasıl yenebilirdi? Mollalığım tuttu. Mürşidimi ayıplıyordum, "şeriat dışı hareket ediyor" diye! Gene üfledi kayısıyı, bana uzattı:

"--Galip efendi oğlum, ye" dedi.

İç alemim eşşek alıp beygir satıyordu. Güya terbiyemi ve saygımı bozmuyordum:

"--Yemiyeceğim efendim" dedim.

"--Neye yemiyorsun?!" hitabına:

"--Hastayım" cevabını verdim.

Efendim bana uzattığı kayısıyı da yedi. Bitişik bahçeye girdik. Bahçe sahibi koşarak geldi. Efendimin elini öptü, ALLAH-a hamd ederek. Sebeb-i ziyaretimizi anlattık. Adamlarına seslendi. Ağaçtan toplayıp sepetleri doldurmalarını emretti. Sepetler doldu. Efendimin çok ısrarına rağmen para almadılar. Ayrıca bir tabak dolusu yememiz için de olgunlarından kayısı getirdiler. Efendim yiyordu. Ben evvelce yemediğim için utancımdan yiyemiyordum. Tahminen 45 yaşlarında gibi görünen bir zat koşarak geldi. Gözleri dolu dolu efendimin elini öptü. Muhabbetle kucakladı ve rica etti:

"--Efendim, mübarek ayaklarınız benim bahçeme de bassın" diye.

"--Bahçen nerede?" diye sorunca:

"--Hemen bitişik" diye efendimin kayısı yediği yeri göstermez mi?!..

Efendim manidar, gözüme baktı. Yontulmamış, yobaz nefsim "sen işin doğrusunu yaptın. Usul-i şeriata daha uygun değil mi?" diyordu. "Senin halin, efendin gayba teslim olurken sen zahire hüküm verdin" diye nefsim beni alkışlıyordu. Efendim gelen zata:

"--Ben de seni arıyacaktım oğlum. Bahçenden beş tane kayısı yedim, helal et!" deyince, aşkı ilahiden gözleri çakmak çakmak kızaran, maddenin tahakkümündan kurtulmuş, kahraman edası ve gür sesi ile:

"--Kayısı nedir?!.. Emret, ağaçların hepsini söküp vereyim!" deyince, efendim gene manidar, gözüme baktı.

Ben gene nefsani ölçülerimle hürmetsizliğime, mana terbiyesizliğime ayıp tozu kondurmuyordum.

Bahçe sahipleri sepetlerimizi otobüse kadar getirdiler. Otobüsün sahanlığında geri döndük. Otobüste bizim gibi yükü olanlar çoktu. Anladım ki, müsamaha yalnız bize mahsus değildi.

O gece manamda beni mana denizinden dışarı attılar. Sahilde sudan çıkmış balık misali çırpınıyordum. Şöyle diyorlardı:

"--Hani sadıktın?!.. ALLAH için tabi olmuştun? meyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi olacaktın? Biz vaadinde sebat etmeyenleri, mürşidine karşı samimi olmayanları, verdiği sözün dışına çıkanları "denizden sahile atılmış balık" benzeri debelendiririz!…

Bu manaya yaklaşık hitaplarla cezalandırıldım. Cidden mana denizinden dışarı atılmış balık misali hadiselerden sonra manevi düşüncelerim, manevi zevkim, duygum ilahi yakınlığım tükenmişti... İflas etmiştim... Mana servetim bitmişti. Taşlaşmıştım. Yaratanımı dahi düşünemiyordum. Merhamet, insaf, insanlık, hoşgörü hepsi batan mana gemisini terketmişler, bana yalnız enaniyeti bırakmışlardı. Tövbe, istiğfar kapısı vardı, amma o kapıya yaklaşma duygu ve isteğim de kaybolmuştu.

Perişanlığım bir ay kadar devam etti. Sureta alışa geldiğim manevi sohbet ve zikir meclislerine devam ediyordum. Efendime duygusuz iltifatım da yapmacık sürüyordu. Mürşidimi Rabbımdan istedim de gönderdiği halde, aman ya Rabbi, bu zıddiyyetin anlamını, manasını çözmek mümkün değildi. Evvelâ bal yemese idim, balın tadını elbette bilemezdim. Bu anlamsız yaşantımda teselli yeri bulmaya çalışırdım…

"Ben daha iyi biliyorum" iddiası ile gayba imanı, manevi yolu terkeden, zikrullaha, maneviyata bilmeden düşman olan kişilerin hastalığına tutulmuştum. Rabbımla sağlam ahdim olmasa idi, Rabbım korusun, uzaklaştığım yetmediği gibi ben de zahiri ilim şemsiyesi altında mana tahribatını vazife edinirdim.

Bu mana hastalığı bir ayı geçkin devam etti. Gazab-ı ilahi zannettiğim bu zuhurat manamı eğitti. İntisabın yani Hazret-i ALLAH ile ezel-i ervahta yapılan ahd-i misakın dünyada tekrarının rahmet kapısını açan anahtar niteliğini taşıdığını iyi anladım. Manevi ikaz ve irşat ile kayısı mevzuunda şeyhime terbiyesizlik yapmasa idim, maddemi manaya tebettül eden bilgiler bugün iyi anlıyorum ki, gazab-ı ilahi ile gelmiyecekti. Rahmet-i ilahi ile kemalat bulacaktım. Bu rahmete bencillik ve enaniyetim mani olmuştu. Gazab-ı ilahi ile mecrasına oturtuldu. Rabbıma sonsuz hamd ve şükürler olsun.

Sayfa Başına Dön

 

 

HIRSIZLAR BU KAPIDAN GİREMEZLER.
BU MECLİSTE VAZİFELİ OLAMAZLAR

 

 

 

 

Manevi bir meclise vazifem itibarı ile içeriye girmek üzere idim. Nöbetçiler beni içeri almadılar. Sebebini açıkladılar: "Bu meclise hırsızlar giremez" diye kapıyı kapattılar. Çok bozulmuştum. Feryad ettim.

"--Ben bilmem, öyle pisliğe hayatımda yer yok. Günaha giriyorsunuz" dedim.

"--Bak bakalım, bu faturaları sen vermedin mi?" diye bir tahta üzerine rabdedilmiş, beş adet, benim imzamı taşıyan resmi faturalarımı gösterdiler. Hatırladım, bu faturaları "ALLAH rızasını kazanayım" diye ben vermiştim. Müşkil durumda kalan Yenişehir-de kiracı aile, yaşantısını götürmeye yetmeyen düşük memur maaşlı marangoz, evveliyatı görgülü namazında niyazında takva geçinen bir arkadaşa rıza-yı Bari için amirlerinin de tavassut ve ricaları ile mesai haricinde masrafını cebinden karşılayıp yapacağı herhangi bir işin taktir edeceğim miktarda faturasını ben verecektim. Ara ara, bir seneye yakın beş fatura vermiştim. Vergisini de ben ödeyecektim. İsimleri açıklamıyorum.

Şeriat-ı muhammedinin 1200 senedir içtihat görmemiş, yirminci asrın yaşantısına mühim meselelerde cevabı bulunamayan, bulunsa da tatminkar olmayıp ancak samimiyeti ile yürütmeye çalıştığı hayat nizamını dini bilgisi nisbetinde Hazret-i ALLAH-ın affına mağruren götürmeye çaba sarfeden, ehl-i tarik, zikir erbabı, samimidirler… "Dağına göre kış veren" Halık-ı Zü-l-celal rahmet olarak onların da bilmeden düştüğü, kanun-ı ilahiye muğayir tutumlarını mana alemlerinde o safiyetli yaşamaya özen gösteren kulunu ikaz ve irşad eder.

Tekrar ediyorum: Kul samimi ise "beni Rabbım terbiye etti ne güzel terbiye etti" hitab-ı peygamberinin samimi olan ehl-i tarikin hayatında rahmet-i ilahi olarak her an zuhuru müşahede edildiği gibi yaşanır da! Bu tecelliyat-ı ilahiden şüphe ehl-i hal katında iman zafiyeti ile ifade olunur.. Öyle günahlar vardır ki, tövbe, istiğfar telafisi için yeterli olmayıp, daha bariz af yollarını aramak lazım. Bu abd-i aciz hadisenin gerektirdiği tövbe, istiğfarı ettim ve istiğfarım yerini buldu. "Nereden anlıyorsun, kabul edildiğini" diye kafan karışmasın. Anlatayım, inanmakta muhayyersin: Ertesi gece, kapısından içeriye girmeme izin verilmeyen meclise taltifle kabul edildim...

Sayfa Başına Dön

 

 

BOŞA GİDEN EMEKLER

 

 

 

 

İki kişi ayni yolda üç gün yolculuk edeceklerdi. Biri alim, diğeri cahildi. Alim zat sevinmişti bu yolculuğa. Üç gün yeterli, cahile birşeyler öğretebilmek için. "Fırsat zuhur etti" diyordu. İlk adımda vazifeye başladı. Yol boyu anlattı, anlattı.. Üşenmeden, yorulmadan anlattı…

Ayrılık saatı gelmişti. Azıklarında ne varsa yediler. Alim zat diktiği ağacın meyvesini görmek isteği ile yol arkadaşına hitaben:

"--Yol boyu öğrendiklerini anlat da, hizmetimin zevki ile ferahlık bulayım, bu zevkimle manevi ücretimi almış olayım."

Hayli bekledi bir şeyler anlatacak diye. Heyhat, boşa bekledi! Taşda ses var ama onda hayır, şer bir şey yok. Alim zat "terbiye ve hicabından susuyor" zannı ile israr etti. Adam yüzü dahi kızarmadan:

"--Hiç bir şey öğrenmedim" deyince, alim zat:

"--Üç günlük emeklerim havaya gitti" diye göz yaşlarını tutamadı.

Sayfa Başına Dön

 

 

DUYGUSUZ ANLIYAMAZ Kİ, ESPRİYE GÜLSÜN. GÜLSE DE ANCAK GÜLENE GÜLER

 

 

 

 

Espiri yapmak, fıkra anlatmak akıl ve bilgi hoşgörülü insanlara iman ürünü olduğu gibi, Hazret-i Allah-ın kuluna lutuf ve ihsanı olan hoşgörünün meyvesi, içtihat görmüş İslam-ın, şahidi olan iman mevcudiyetinin kulda görülmesidir. Dinlemek, dinlediğini anlamakta dâd-ı Hak, ilim, zeka, olgunluk ifadesidir. İlahi espirilerden şüphe edilmesin dâd-ı Hak-tır. Peygamber efendilerimizde, varislerinde bariz görüle gelmiştir. Eğiticidir. Yani ALLAH vergisidir. Anlatılan hikmetler meclisteki cemaatin bazılarının manevi rızkıdır. Hikmettir. Hikmetse mü-minin kayıp malıdır. Eğitici olmayan, nefsani espriler kişinin zamanını hoş eylese de, satıhda kalır, ruha hulül edemez. Kimseyi rahatsız etmedi ise meclisi hoş eder.

İrfaniyet ehli bir zat kalabalık bir mecliste sohbetine uygun, gülünç bir fıkra anlatır. Bütün cemaat katıla katıla güler. Hayret, cemaatte bir kişi var ki, gülmüyor! Merakla soruyorlar:

"--Sen neye gülmedin?"

"--Anlıyamadım ki, güleyim!"

Rica etmişler, gene anlatılmış, cemaat katıla katıla gülmüşler. O duygusuzda gene değişiklik yok. Netiyceyi merak eden zat bir daha anlatmış. Hayret! Öyle acayip, katıla katıla ses çıkararak gülmüş, kendini yerden yere vurmuş ki, gülmesini zorla durdurmuşlar ve demişler ki:

"--İyiki anlayamıyorsun, anlamadığın için de gülemiyorsun. Gördük ki, gülmen de baş belası imiş. Espiri hazzımızı aşırı halinle ezaya dönüştürdün. Nasıl anladın da, acayip gülmenle espiri hazlarımızı tahrip ettin" deyince, hatır için dahi gülmeyi bilmeyen suratını asarak:

"--Gene anlamadım" demez mi?!. "Sonunda katıla katıla gülmemin nedeni ben sizin espirilerinizi anlamıyorum, sizde benim anlamadığımı anlamıyorsunuz?"

Hani pilli el lambası ile giden bir kişiye sigarası ağzında yaklaştı da

"--Hemşerim, dur da şu sigaramı yakayım."

Uzattı pilli lambayı sigarasının ucuna, bir türlü sigara yanmıyordu. Çok zaman geçmiş, pil zayıflamıştı.

Ayrıldılar. İkisi de sermaye edinmişti. Lambası olan diyordu: "Ya Rabbi! Teknolojiden, zamandan habersiz ne saf, salak kulların var!."

Sigarasını yakmaya çalışan kişi de şöyle gülüyordu: "Ya Rabbi! Kullarına tepeden bakan irfaniyetsiz, medeniyet, teknoloji budalası, insanları hakir görmeye programlanmış robot demiyor ki, "zahmet etme, bu lamba ışık vermek için. Sigara yakmaz." Ben bunu bildiğim için enayinin pilini bitirdim."

Karga yavruları pek çirkin olur. "Ufak patlıcana kibrit çöplerini ayak diye takmışlar" gibi o çöpler de olmasa dokuma tezgahı mekiğine benzer. Hazret-i ALLAH o mahlukunu da öyle yaratmış. Bi-hikmet, merak ve enaniyetle analarına sordular:

"--Ana hangimiz daha güzeliz?"

Karga yavrularına baktı da:

"--Biri birinden yüzü kara yavrucuklarım, hanginize güzel diyeyim?"

İzahına girmiyeceğim, sayın okuyucum, muhterem nur-ı aynım, istediğin yerde kullan, sakın politikada kullanma!.. Bu espri oranın değil.

****

Deli duvara çivi çakmaya uğraşıyordu ama nafile. Baştarafını duvara tutmuş sivri ucuna çekiç vuruyordu. Diğer deli bu bilgisizliğe güldü de dedi ki:

"--Ne kadar bilgisizsin? Hiç bu çivi buraya çakılır mı?"

Sivri ucunun karşı duvara dönüklüğünü göstererek:

"--Bu çivi karşı duvarın. Hiç oraya o çivi çakılır mı, deli misin" diye arkadaşının bilgisizliğine bilge edası ile güldü!.

Sayfa Başına Dön

 

 

NİYE DERVİŞ OLDUM? NASIL DERVİŞ OLDUM?

 

 

 

 

Dervişlik, iman zevki ile yadırgamadığım elbette rahmet-i ilahiyyedir. Fakat çok kimselerin yaşantılarında ve tavurlarında, alış verişlerinde, sözlerine uygun olmayan yaşantılarının etkisinden olacak ki, bu abd-i aciz mana bilgisizliğimden dolayı askerden gelene kadar tarikat ve hakiykat garibi oldum!.. Yol büyüklerimin sözlerini zevkle dinliyordum. Ama inandırıcı olmuyordu. Fakat hepisi güzel şeylerdi.

"Zamana göre şer--i şerife uygun anlattıklarına göre din-i İslam-ı asr-ı saadetteki gibi içtihatlı, katılaşmadan, hoşgörülü, samimi yaşayan ve bu sıfatı taşıyan kişiye "derviş" denir" dediler. "En büyük derviş Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz-dir" dediler.

"Elestü bi-Rabbikum? hitabına "belî" deyen ruhların rahmet-i ilâhinin tecelli zuhuru murat olmanın giriş kapısıdır" dediler.

"Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır. O kapıya yapışan kişinin ismi dervişdir" dediler.

"Fetih Suresi onuncu ayetin anlamı yalnız Hudeybiye bîatı ile sınırlı olmayıp, dünya durdukça, beni Adem var oldukça bu ilahi rahmet devam edecektir. Kanun-ı ilahi her zaman geçerlidir" dediler.

"Dünyada ALLAH elçisi ceseden bulunmadığı zaman varisleri olan evliyaullah her zaman mevcuddur" dediler.

"Sizden bir ücret taleb etmeyen sadık kullarıma tabi olunuz- buyurdu Hazret-i ALLAH" dediler.

"Dünya hiçbir zaman boş değildir. Boş görenler küfür üzeredir" dediler.

"Delilsiz bir yere gidilmez. Rahmet hazinesi olan cennete dahi delilsiz giremezsin" dediler.

İnsan namzedi olan beni Adem-in, insan olması için mekarim-i ahlakı yaşamaya muhtaç yaratılmış beni Ademin mekarim-i ahlakla mücehhez, Hazret-i Allah-ın vazifelendirdiği Peygamper (s.t.a.v.) Efendimizin zamana göre içtihat görmüş şeriatın yaşantısında zuhuru müşahede edilen kamil mürşide biat şeriatı ile yükümlü olduğu peygamberinedir" dediler.

"Söz yalnız ve yalnız Allah-a verilir" dediler.

"Evliyaullah nezdinde terbiye görmek lazımdır. Herkesin istidadına göre faydalı ilim tahsili, teskiye-i nefis ve tasfiye-i kalb için şarttır" dediler.

"Men araf- sırrı, "nefsini bilen Allah-ı bilir" dediler.

"Şeriatın kolları mezhepler, tasavvufun kolları tarikatlardır" dediler.

"Bu rahmetler mevcud olmadan dinden bahsetmek muhaldir" dediler.

"Semavi din olarak İslam-dan başka din yok" dediler.

"Adedi Hazret-i Allah-a malum cümle ALLAH elçileri İslamiyet üzere geldiler. Mekarim-i ahlak ile ahlaklanmak her kula farzdır. Kasd-i ilahi ademken insan olmanın nelere muhtaç olduğunu anlatan pilan ve projesini muhtevi ALLAH kelamı kitaplar ve suhuflar yani sahifeler getirdiler. ALLAH elçilerinin kül olarak Hazret-i Allah-tan ne getirdilerse isimleri ile beraber zikredilen "şeriattır." Gösterdikleri yol ise "tarik"dır" dediler.

"Biz peygamberlere bir şeriat, bir de tarikat verdik" buyurdu Hazret-i ALLAH...

"Şerîat, tarîkat, yoldur varana,

Mârifet, hakîkat andan içeri" dediler.

Daha daha neler dediler, neler dediler...

Namaz kılıyor, oruç tutuyordum. İzahı mümkün değil, maddeden öteye gidemeyen, manayı zerre kadar yansıtmayan, gönül bahçesinin kapısını dahi göremeyen, satıhdan öteye geçemeyen, yalnız madde yapımı okşuyan, manasız bir terbiye almıştım. Hani sirkteki hayvanlar da, manasız bu metotlarla terbiye edilir, seyircinin tadirine mazhar olur ve alkış toplar, lüzumu kadar terbiye edilmiş hayvan. Evet, ona benzer aldığım terbiye. Yukarıda belirttiğim "dediler"i veciz ve anlamsız, hayali bir söz gibi dinler, mana ve maddeyi biri birinden ayırmadan yaşayan bahtiyarları "toplumun bedevisi" zannediyordum.

Bu düşünce ve bilgime rağmen beni manaya itekleyen gücün etkisini maddede olsun, manada olsun her an müşahede ediyor ve görüyordum. Say-i gayretimin dahli olmayıp dad-ı Hak olan ALLAH korkusu hayatım boyu hiç eksilmedi. Terbiyem ve iradem dışında büyüklerime karşı hürmetli ve çok saygılı kılınmıştım. İnsanlara hizmet hazzım ve zevkimdi. Henüz intisabım yoktu amma bilgisizce, dervişlerin de ender yaşadığı derviş hayatı yaşıyordum. Güzelliklere güzel şeylere hayranlığım fıtri idi. Dad-ı Hak idi.

1949 senesi ilticağımın kabulü ile şeyhim efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici gönderildi. Heman intisab ettim ve yaşantım boyu gördüm ki, yukarıda yazdığım "dediler" doğru imiş. Az bile demişler. Mananın bir parçasını demişler.

"Denizler mürekkep olsa, ağaçlar kalem olsa kamil mürşidi vesile kılıp kullarına ihsanını yazmaya güçleri yetmediği gibi, deniz kurur, ağaçlar biter, rahmet-i ilahiyyenin sonu gelmez."

Sakın aksini düşünmeyesin! Şahitlik bu rahmete nail olmaktır. Yaratılışım güzelliklere karşı yaklaşımım din gibi cazip geliyordu. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, o güzellikleri din-i İslam-ın dışında aramak hakiykatte gülünç olduğu gibi, güzelliklerin aslında İslam-ı müşahede edememek de gülünçtür. Şunu da iyi anladım, büyük vazife yapan büyük insanlar dinsiz olmuyorlar, olamıyorlar da.

Zaman bu yönlü rahmet-i ilahiyyenin zuhuruna gebe. Hakiykatin doğum sancıları asırlardır devam ediyor. Tıfl-ı meani, mana çocuğunun kemalatının muasır milletlerin yaşantılarında zuhuru bekleniyor.

Doğacak gerçek İslam-a isim koyacaksak şimdiden özelliklerini belirtelim; medeniyet ve teknolojiden uzaklaşmadan, insan haklarına saygıda kusur etmeden, demokrasi ile cumhuriyeti biri birinden ayırmadan, kavgayı, istismarı bırakarak belirtelim. Yalnız istismar dinde değil, dinsizliği de istismar edenler az değiller!. ALLAH-ın haram kıldıkları dışında güzellikleri yaşamanın ismi İslamiyet-tir!...

Vatan kurtarmaya ALLAH tarafından vazifeli kılınan cennet-mekan Mustafa Kemal Atatürk-ün maksadı, gayesi bu idi. Amma zemini, zamanı bu yönlü çok bekledi fakat bulamadı. Çok kerreler dile getiriyordu "dinsiz millet yaşamaz" diye.!...

Atatürk-ün yokluğunun izdırabını duyuyorum. Olsa idi neler yapmazdık birlikte? İslamiyet-in tek din olduğunu, Allah-ın varlığına inanan bütün insanların müslüman olduğunu, cümle güzelliklerin İslamiyet-in bir parçası olduğunu ve insanların kardeş olduğunu hemen, çekinmeden ilan eder, kurdu koyunla beraber yürütürdük. Bütün peygamber efendilerimizi ve getirdikleri cümle kitapları da, suhufları da kabul eder, saliklerini taltif eder, en son gelen Hazret-i Kur-an-ı da lutfen ihmal etmemelerini tavsiye ederdik. Biri birimizi kucaklar, iman edenlere yalnızca Allah-a imanı bizim ölçümüze de denk görür, çekinmeden bağrımıza basar, "kardeşim" diyebilirdik!...

Her zaman geçerlidir: Yalnız deveyi görmek yeterli olmayıp, deveyi götüreni merak ederek hakiykatı görme isteği arzusu biz acizleri deveyi götüreni bulana kadar kişi mutmain olamaz.

Sayfa Başına Dön

 

 

DEVE BURDA YÜKÜ SIRTINDA DEVEYİ GÖTÜREN NEREDE!...

 

 

 

 

Kervancı istirahat için develeri ıhdırmıştı. İstirahatleri uzun sürmedi, kervanı kaldırdı. Devenin birisi kalkmıyor... Çok uğraştı, kaldıramadı. Çünkü deve ölmüştü. Deveciye ölümün ne olduğu öğretilmemişti. Zuhuru her an görülen fizik öğretilmişti. Amma hakiykat zuhuru metafizik garibi idi, deveci. Yaratanını da bilmeye ihtiyaç duymamıştı, deveci. Hayretle dostlarını çağırdı. "Bilenler söylesin" diye feryat etti de şunu düşündü: "Deve işte burada. Yükü ise sırtında. Hepsi tamam. Amma deveyi götüren nerede?!.."

 Hep aradı. Hayatı boyu aradı. Nihayet deveyi götüren, kendini ve bütün alemi götüren, düzene koyan gücü Halik-ı Zü-l-celal-i buldu. Tertib-i tanzim-i ilahiyye üzere arar isen çabuk bulursun.

Gene devesini kaybeden ve arayan bir devecinin de halini dinle:

Sayfa Başına Dön

 

 

KAYIP DEVESİNİ ARAYAN DEVECİ!

 

 

 

Çarşılarda, sokaklarda devesinin eşkalini anlatarak arıyordu devesini. Bir de mukallit katılmıştı. Deveci ne söylerse "benim de devem kayboldu" diye dinliyenleri güldürmekti kasdi. Güldürüyordu da. Her tarafı aradılar. Deveci devesini buldu; mukallit de yani taklitçi de devesini buldu. Takliden de olsa arayan Mevlasını bulur. Arıyorsa belasını da bulur.

Sayfa Başına Dön 

 

KAYBOLAN İNEK

 

 

Hazret-i Allah-ın rahmet-i ilahiyyeye vesile kıldığı rahmet icraatını o vazifeli kullarından zuhur ediyormuş intibaını verip, tasarrufatın yalnız Hazret-i Allah-ın yedinde olduğunun gizlenme hazineleri... Zahire çıkış vesilesi üç insan-ı kamil bu tecelliyat-ı ilahinin zuhur zevkini sohbet ediyorlardı. Sohbetleri avamın ölçüsüne uyan, na-ehlin anlayacağı cinsten değildi.

Zatlardan bir tanesi:

"--Dünya benim hayatımda avuç içini dolduracak kadar yer tutmaz" diğer zat:

"--Dünyanın benim nazarımda iki dudağımın açıklığı kadar yeri vardır" üçüncü zat da:

"--Kirpiklerimin arası kadar yeri vardır" diyordu.

Birbirlerini iyi anlıyorlardı ne demek istediklerini. Hizmetlerinde bulunan derviş ise bu hikmeti anlıyamıyordu. Manasız zuhur eden yalnız maddenin geçici hayat nizamında luzumlu olup, sohbetlerinde mananın hakimiyetinden gayrıya yer kalmamış evliyaullahın mana hali avamın bilgisi dışındadır. Anlatırsın, dinliyormuş gibi görünse de!..

Zevahire hüküm verme. Bilesin ki, her kişi Allah-a olan imanı nisbetinde manadan nasibini alır. Sözde de olsa hakiykatın zuhuru ehline açıktır amma na-ehlin katında hakikat fer-e dönüşür. Hakiykatın zahirde içtihatsız zuhuru şeriatın na-ehlin elinde ne hale geldiğini görmemezlikten gelmiyelim. "Neme lazım" diyemezsin.

Hani, bir espri vardır: Derlerya na-ehil rahmetin kadrini bilemez. Rahmet-i ilahiyye zuhur etse de zararına kullanır. Lüzumlu ve kullandığı, döğme demirden yapılmış tepkili bel yapar; ince saçtan yapılmış, o anda lüzum etmeyen kürek yapar.

Şarlatan bir kul vardı. Ne istediğini, ne yapacağını bilemeyen bir kul. Daima müracaat ederdi. Amma çok kişilerin müracaatı gibi ne söylediğinin bilincinde de değildi. Diyordu ki:

"--Ya Rabbi! Hızırını bana gönder, bir dileğim var."

Bu istek ve müracaatı hayatı boyu virt edinmişti. Bir gün su getirmek için elindeki bel ile ark yani suyun istenilen yere akıtılması için toprağa kanal açıyordu. Yanında bir zat belirdi:

"--Ben Hızır-ım" dedi. "Bir dileğin varmış, Hazret-i ALLAH kabul etti. Söyle, icra edilecek."

Hayatı itimatsızlıkla geçmiş, safdirik kul:

"--Hızır olduğuna inanmam, evvelâ beni inandır" demez mi?

"--Söyle, ben seni nasıl inandırabilirim? Unutma ki, bir dileğin var! Anlamsız, lüzumsuz icraata beni zorlama."

Rahmet suyunun içeriye nufuz edemediği granit taşına benzer mana yoksunu.

Kalbi itirazında ısraren:

"--Hızır olduğunu ispat et" diyordu.

"--Nasıl ikna edeyim, söyle? Unutma ki, bir dileğin var!"

Hızır (aleyhi-s-selam)-ın uyarılarına rağmen "salak bonservisli" bilgisizce, hayrı şerden ayırtedemiyen akıl fukarası:

"--Elimdeki beli kürek yap ki, inanayım" dedi.

Hızır (aleyhi-s-selam) üzülerek, verilen vazifeyi yerine getirdi. İşe yarayan bel işe yaramayan kürek olmuştu. Vazifesi biten Hızır (aleyhi-s-selam) artık görünmüyordu. Kaybını gören, sonunun hüsranla bittiğini iyi anlayan akıl fukarası:

"--Hızır olduğunu iyi anladım. İtimatsızlık ve beceriksizliğimden, işime yarayan beli işe yaramayan kürek yaptırdım" diye hatasını anladı. Fakat iş işten geçmişti. İmanındaki mana yoksunluğundan dileği zararına tahakkuk etmişti.

Metafizikten yoksun, yalnız fiziki ve maddi bilimlerin yaratılışın sırrı ve insan olmaya müsait yaratılan beni Adem-in manasına ve kemalatlı olmasına hiç bir katkısı olamaz. Zamanımızda madde uleması ve akılcılıktan öteye yol bulamayan fizikçi emr-i ilahilerin ibadet ve taatların yeteri kadar izahcısı ve koruyucusu olamazlar....

Biz gene kadıncağızın kayıp olan ineğini anlatalım:

Yaşlı kadın çığlık benzeri feryadı ile çarşı pazar geziyordu.

"--İneğim kayboldu. Benim başka geçinecek bir şeyim yok. ALLAH rızası için, ey müslümanlar, benim ineğimi bulun!" diye avaz avaz bağırıyordu.

Üç evliyanın hizmetinde bulunan derviş kadına:

"--Ben senin ineğinin yerini bilenleri biliyorum" diye Allah-ın evliyalarını gösterdi de:

"--Senin ineğin bunlarda" dedi.

Kadın:

"--Derviş babalar! Benim ineğimi verin" diye çıkışınca dediler ki:

"--Bizde olduğunu kim söyledi?"

"--Dışarıdaki derviş baba söyledi" deyince, dervişi içeri çağırarak sordular:

"--Sen mi söyledin "inek bizde diye.?"

"--Evet, ben söyledim. İnek sizlerde. Sohbetinizi anlamadım amma dinledim. O kanaatı edindim ki, inek sizde. Çünkü birinizin dünya avucunun içinde; birinizin kirpiğinin arasında; birinizin de iki dudağının arasında. İnek dünyadan dışarı çıkmadıya!.. Ya bu türlü sohbet etmeyin, ya da ettiğinize göre kadının ineği sizlerin dar dünyasında, verin kadının ineğini."

"--Bizim sohbetimizin anlamı bu değildi amma haklısın" dediler.

Müşkil durumda kaldılar. Her şey yed-i kudretinde olan Hazret-i Allah-a boyunlarını büktüler. Üçü birden tazarru ve niyaza başladılar. Üç mübarek iltica gözlerini açtılar. Kadına: "Şu anda inek evde" müjdesini verdiler. Evine giden kadın balçıktan çıkmış, her tarafı çamurlar içinde ineği görünce: "Dervişler balçıktan çıkarmak için çok zorlanmışlardır" diye, şükrane olarak, iki tavuğu vardı, alelacele kesti, temizledi, pişirdi, kızartıp ikram etti de:

"--Derviş babalar, balçıktan çıkarmakta belli çok zahmet çektiniz, buyurun, yeyin, helal olsun" dedi de, bu hali seyreden derviş:

"--Sizin ne hakkınız var? Ben kazandım bu tavukları" diye iki ellerini biri birine vurunca canlanan tavukları kaçırmaz mı?!..

Bu kıssaya ben inandım, yazdım. Ve Hüve âlâ külli şey-in kadîr.

Metafizik tecelliyattan habersiz, bu kıssalara yeteri kadar aşina olacağının hayaline kapılmıyasın. Yunus Emre-nin gerçekleri ifşatını dinle:

 

Kadılar, müftüler hepsi geldiler,

Kitapların bir araya koydular,

Sen bu ilmi nerden aldın? dediler,

Bir kâmil mürşide varmadan olmaz.

 

"Dünyada hakiyki mürşit ilimdir." Çok doğru… İlim=mürşit; mürşit=ilim. İlm-i zahir, güzel... İlm-i batın zahire yansıdığı zaman daha güzel... Bu iki rahmetin birleştiği anda aldığı isim "şeriat"tır.

Sayfa Başına Dön

 

 

"BEN DE BUGÜN İRADEMLE ÇALIŞMIYORUM" DİYE HAZRET-İ ALLAH-A UKALALIK ETMİŞTİM. NETİCEYİ DİNLE DE İBRET AL

 

 

 

 

İş hayatımın yüzde 99-u tezgahta bizzat çalışmakla geçti. 35 işçi ile çalıştığım zamanlar da oldu. Patronluk yapmadım, hem bilfiil çalıştım, işçilerimi de işsiz bırakmadım. Bu izahımı sanatkar ustalar iyi anlarlar. Çalışmaya olan zevkim dünyaya aşırı tamahımdan değil, taraf-ı etrafıma karşı yüklendiğim maddi ve manevi vazifemin mesuliyetini müdrik oluşumdandı. Nefsimin hatasından yüzüm kızarır. Bilmeden kul hakkına tenezzülüm maddi ve manevi bu abd-i acizi kahreder. Gençliğimde bu yaşantımın zevkini müdriktim. Bu halimin peygamber efendilerimizin Hazret-i ALLAH-ın rahmeti olarak bizlere yaşantıları ile anlattıkları mekarim-i ahlakın bir cüz-ü olduğunu görüp yaşadıkça Rabbıma müteşekkirdim. Öyle rahmetine yaklaşımlı yaratmıştı bu abdini Halik-ı Zü-l-celal, hamdolsun!...

Dükkanımı mesaiye uygun besmele ile ben açar, akşam gene besmele ile ben kapatırdım. İşçilerimden evvel işe ben başlardım. İşçilerime ilk işim Hazret-i Allah-ı tanıtmak, iş ahlakı ve işini sevdirmek, hoşgörülü ve insan olma zevkini verebilmek, maddi ve manevi vazifemin odak noktası idi.

Şu hali hayatım boyu yaşamış, görmüş, iyi anlamıştım ki, imansız kişiden "ne köy olur, ne kasaba." İşini sevemeyen işçi işvereninin hiç bir zaman yüzünü güldürmez İşine hor bakan işveren ise toplumların sıkıntı ve meşakkat kaynağıdır. Müşterisini memnun ettiği görülmemiştir.

Hele tembellik... "Ocaklar başından ırak olsun!.." Bu tembellik virüsü taşıyan insanlar sanatkar olamazlar. Mesuliyet taşıyamazlar. "İzzet-i nefis" diye bir şey onların ilgisi dışındadır. Hadise ne kadar utanç verici olursa olsun, o tip insanların yüzlerinin kızardığını göremezsin. Çünkü yüz kızarması asalet ve normal duygunun simada zuhurudur. Dad-ı Hak-tır. Yapmacık zuhurunu sağlamak mümkün değildir.

Hazret-i ALLAH beni Adem-in mayasını simalarında zuhur ettirir. Bu mehengin zuhuru, tekrar ediyorum, beşerin ihtiyarında değildir. Hazret-i ALLAH buyurmuştur: "Habibim, sen onları yüzlerinden tanırsın. Konuşmalarından daha iyi tanıyacaksın." Ve şöyle bir kibar-ı kelam, hülasa-i meram vardır: "Bir kişi kazanmıyorsa dünyada ekmek parası, dostlarının yüz karası, şeytanın maskarası."

Bilmem, hangi padişah? Tebasının içinden tembelleri toplumdan soyutlayıp, "çalışkanlara kötü örnek olmasınlar" diye "tembelhane" yaptırmış. Tembelhanenin müşterisi o kadar çok olmuş ki, gerçek tembeller bilinmez olmuş. Padişah emir vermiş, tembelhaneyi yaktırmış. Sahte tembeller kaçışmışlar. Sekiz tane gerçek tembel kalmış binada.

"--Siz daha ne bekliyorsunuz, yanacaksınız!" deyince,

"--Ateşin bize gelmesine bir kaç kiriş var, telaşeye lüzum yok" demişler.

Durumu padişaha bildirmişler. Padişah:

"--İşte gerçek tembeller açığa çıktı" diyerek onları hayatlarının sonuna kadar "karantinaya almış" ihtiyaçlarını sağlamış. Bu kararı ile çalışkan tebasını tembellik hastalığından korumuş.

İş hayatım boyu çıraklarımın kalfa ve usta olmalarına bütün gücümle çalıştım. Medar-ı iftiharım çok usta yetiştirdim. İşçilerim ancak evlada yapılan muammelenin dışında muammele görmediler.

"Bunları neye anlatıyorsun?" demiyesin. Yazdıklarım hem esnafın, hem de işçinin işinde muvaffak olması için iş anayasasıdır. "Bu haller tarihe karıştı" deme sakın! Bu anlattıklarım sanat ahlakı, sanat ve insanlık klasiğidir. Her devirde görürsün. Görünüm değişse de öz değişmez.

Arzettiğim gibi, tezgahta çalışmak zevkimdi. Zaman oldu ki, manevi vazifelerim ağır basıyordu. Hazret-i Allah-ın hayat nizamımı düzenlediğini görmüş gibi hissediyordum. Çalışmak için elimi takıma uzattığım zaman bir engel zuhur ettiriyordu. Tezgahta çalışmak benim ayrıca zevkim ve hobimdi. Ne zaman harekete geçsem, ya telefon çalar "acele gel" diye, ya da yanında çalışamıyacağım sevdiğim insanları misafir gönderir... Aylarca böyle devam etti. Mutlaka bu tertib-i ilahiyye hiç şüphesiz ben acizin hayrıma idi. Şüphe yok fakat ben tezgahta çalışma hastası ve tiryakisi idim. Çalışamamanın sıkıntısı had safhada idi. Yaratanıma karşı iç alemimden küstahça tutum ve düşünceye itekleniyordum. Şahittim, Allah-tan başka ilah olmadığına. Gücün ve kuvvetin ALLAH-ın yed-i kudretinde olduğundan zerre kadar şüphem yoktu. Bu zuhuratın hayrıma olduğunu bildiğim halde bu hal her ademin nefsinin kolaylıkla kabul edeceği cinsten değildi.

Aylardır beni alışa geldiğim çalışma zevkinden değişik sebeplerle tezgaha yaklaştırmayan, elime takım almama müsaade etmeyen Rabbıma desem ki: "Ben ihtiyarımla çalışmıyorum." Tembel tembel bir köşeye çekilsem, bilmem beni nasıl çalıştıracak?! Bu merak haşa, isyan değil, mutmain olma arzusu beni küstahlaştırdı.

Atölyem iki kat idi. Zeminde makinalar vardı. Üst katta işler monte ediliyordu. Üst kata çıkmak için merdiven, merdivenin altında mütevazi yazıhanem vardı. Merdivenin ortasına oturdum. Merak ediyordum, "ihtiyarımla çalışmıyorum" der isem beni nasıl çalıştıracaktı? Bu arzumu küstahça yaptım. Hazret-i Allah-a hitaben:

"--Şu anda ben ihtiyarımla çalışmıyorum ve buradanda kalkmıyorum" dedim.

Aradan bir kaç dakika ya geçti, ya da geçmedi. Kapıdan iri yapılı, uzun boylu, gözleri kızarmış, akıl hastanesinden kaçmış, tipik bir adam azmanı (Niğdeli Mustafa Efendi), sanki benim terbiyem için hususi yaratılmış, kapıdan girerken:

"--Nerdesin ulan?! Gel arkamsıra" dedi.

Öyle celalli idi ki... Aklı da alınmıştı. Gayr-ı ihtiyari korku ve ürperti sarmıştı beni. İtiraz etmek şöyle dursun, titrek sesle:

"--Takım alayım" dedim.

Ona da müsaade etmedi:

"--Lüzum yok" dedi.

İtiraz edersem akibetimi görur gibi oluyordum. Derhal emre icabet ettim. Düştüm peşine.. Ankara-da Denizciler Caddesi-nde Marmara Hamamı-nın bitişiği Beyrut palasın zemininde bir odaya girdik. Dört tarafı tavana kadar yüksek dolaplarla çevrili idi.

"--Bu dolapları sök" diye emir verdi.

Bir keser, testere, tornavida, kerpeten... Getirdiği takımlar bu kadardı. İşçi getirmeme de müsaade etmedi. Kendisi de odanın ortasına oturdu. İş bitene kadar ayrılmadı yanımdan. Hava kararmıştı. Söküm işi de bitmişti. Ter tabanımdan akıyordu. O günkü yorgunluğumu hiç unutamam...

Cenab-ı Hakk-a yaptığım küstahlığı çok ağır ödemiştim. Dünyevi ceza verilmişti bu abd-i acize. Affu mağfireti sonsuz Rabbım affetmiştir ümidi tesellimdir.

Bilmem gerisini anlatmaya gerek var mı? Anlatayım: Hazret-i Allah-ın kullarına buyurduğu "işi ehline veriniz" cidden Hazret-i ALLAH bu işi ehline vermişti. Halik-ı Zü-l-celal için, hadiseyi zuhur ettirecekse o anda o kişiyi o olaya layık olmassa da olaya uygun oluvermesi için hemen halketmesi ALLAH için zor değil, mesafe ve zamana da ihtiyacı yok!..

Niğdeli Mustafa Efendinin ahlak ve huyunun tebettülatında bariz gördüm ki, bir anda her şeyi değiştiren yaratıcının Hazret-i Halik-ı Zü-l-celal olduğunu... Rabbımın bu sıfatını ezberlemiştim, amma bu olayda yaşadım. Hiç unutmamak üzere iyi öğrendim. Rabbımın bu ismini, bu sıfatını bir daha hiç bir hadise ve olay bu abd-i acize -büyük söz olmasın- bu tür günahı işletemez, inşallah...

Nasreddin Hoca-ya karısı sordu:

"--Yarın nereye gideceksin?"

Hoca cevaben:

"--Yağmur yağarsa ormana, yağmaz ise tarlaya gideceğim."

Karısı:

"--Efendi, "inşallah" demedin."

Hoca hiddetle:

"--Hu işin inşallah-ı kaldı mı hanım?!.. Yağmur yağacak veya yağmayacak. Ukalalık etme! "İnşallah" denilecek yeri ben senden iyi bilirim."

 Sabah baktı, yağmur yağıyor. Ormana gidiyordu. Yolda eşkiyalar hocayı yakalayıp:

"--Bizi filan köye götür" diye tehdit ettiler.

Dağ, tepe dolaşarak, ister istemez eşkıyaya kılavuzluk eden Hoca (rahmetullahi aleyh) bitkin halde sabah evine dönünce kapıya vurdu. İçeriden karısı:

"--Kim o?" deyince,

"--İnşallah benim, aç kapıyı!"

Hoca inşallah-ı çok okumuştu. Biliyordu. Biliyordu da, şimdi daha iyi anlamıştı. İnşâallah-ın şahidi olmuştu...

Yalnız ilm-i zahirle yetinen, ilm-i batının varlığından rahatsız olan hocam! İnsaf et. Yalnız ilm-i zahir ile, maddeden öteye gidemeyen, teşkilat-ı ilahiyi kabul edemeyen bir ilmin insan olmaya namzet beni Adem için tahsis edildiğini söyleyemezsin. Mananın horlanıp, kabul görmediği bir dünyada yaşamanın zulümden öteye gidemiyeceğini, bu manasız yaşantının "yer yüzünde halifemi yaratacağım" hitabına ters düştüğünü lütfen görmeye çalışalım. Fiziküstü metafiziği yaşamak amacımız olsun.

Niğdeli Mustafa Efendi durduğum evin yakınına taşındı. Komşum oldu. Mizacının sertliği doğruluğundan geliyordu. Temiz kalpli, imanlı, pırlanta gibi, örnek insandı.

O hadisenin tesirini üzerinden atamıyor, beni her gördüğünde eziliyor utancından yüzü kızarıyor, "affet beni, ben öyle insan değildim. Nasıl reva gördüm sana o muammeleyi?" diye üzüntüsünden kahroluyordu. Nedenini anlatmak istedimse de anlatamadım, münasıp bir zemin, zaman bulup da. "Bu hadise benim bilgisizliğimden kaynaklandı. Senin suçun yok" diyemedim. Belki o da o yönlü terbiye olmaya muhtaçtı. Uygun bir zamanda sordum:

"--Cinayet işlemiye müsait gibi bir halin vardı!"

"--Doğru" dedi. "O anda kendimde değildim. Muhakemem de yoktu."

Nasrettin Hocanın inşallah-ı iyi anlayıp, şahidi olduğu gibi, ben aciz de anlamıştım Hazret-i Allah-a yerli ve yersiz ukalalık edilmiyeceğini. Nefsime çok çok ağır gelen bu tertib-i ilahiyyenin zulüm olmayıp, neticenin rahmet-i ilahiyye terbiyesi olduğunun şahidiyim. Laf ile "Hazret-i Allah-ı biliyorum" demenin şahit olmaya, "şahidim" demeye yeterli olmadığını, bu şahitliğin ancak avamın imanında yadırganmayacağını Rabbım bu uyarı rahmeti ile bu abd-i acizine iyi anlattı. Tertip edip fakirine layık ve münasip gördüğü bu eğitimden Hazret-i Allah-a müteşekkirim.

Sayfa Başına Dön

 

 

ZORLAMAKLA ÇIKMAYAN RAF

 

 

 

 

Ankara-da Cebeci Caddesi-nde bir mensucat mağazası açılıyordu. Tavana kadar istenen raflarını biz yaptık. Yerlerine monte için çalışıyoruz. Mağazanın bir tarafının raflarını yerine koyduk. Ortadaki rafı da ferahlıkla yerine koyduk. Üçüncü raf ise üçünü birbirine bağlıyacaktı. Ölçüsünü iyi almış, ferahlık da vermiştim. Rafı sıkıca yerine itekledik. Yerine oturmaya 25 cm. kadar boşluk vardı. Raf sıkışmış, gitmiyordu. Geri de çıkmıyordu. İşcilerimle saatlerce uğraştık. Bir milimetre oynatmak mümkün değil! Bitkin halde idik. Caddenin karşısında kalabalık ameleler kat betonu atmışlar, istirahat ediyorlardı.

"--Amelelere söyleyin, beş dakiyka yardım ederlerse emeklerini fazlası ile veririm" diye haber göndermiştim.

Her halde çok yorulmuş olacaklar ki, hiç ilgilenmediklerini karşımda görüyordum. Bu durumda çareler bitmişti. Yalnız Hazret-i ALLAH-a yakarmaktan başka ne imkanımız ne de gücümüz vardı.

Tasavvufun askeri usul ve adabına benzer yönleri vardır. Şikayetin varsa evvela onbaşıya şikayetini bildirirsin. Şikayetinin önemine göre merciini mutlaka buldururlar. Tasavvufta da askerlikte olduğu gibi disiplin başta gelir. Disiplinsiz ne asker olur, ne de derviş.

Tasavvufta "edep" denir; edebe riayet edilerek yapılan müracaatlar ind-i ilahide reddolunmaz. Bu hal zahiri ulemanın bilgisi dışındadır. Zahiri bilgi yeterli değildir. O bakımdan "ALLAH-tan istemiyor da, kuldan istiyor" zannederler. Hele evliyaullahın merkadini ziyaret eden dervişin ne halini bilirler, ne aşkını bilirler, ne de zuhur eden manadan haberleri vardır. Bu yönlü zuhurat ve edep inançları ve bilgileri dışındadır. Bu bilgi ve tutumları ile yüzde doksan inananları rencide ederler.

Bilmezler ki, kişinin maddi ihtiyaçlarını sebeplere bağladığı gibi, kulun mana ihtiyaç ve terakkiyatını ve mana rızkını da sebeplerde tecelli ve zuhur ettirir. Kul her mevzuda sebebine tevessül eder. Bilir ki, halkeden Halik-ı Zü-l-celâl-dir. Karnın aç ise ekmeği, susadın ise suyu bul. "Allah-tan isteyeceğim" diye ukalalık etme. Bütün yaratıkların ihtiyacını o halketti. Daddi aşma. "Ben doğrusunu daha iyi biliyorum" diye yaratanına karşı bu tutumunla saygısızlık ediyorsun. İmanlı hem cinsine de bilmeden zulmediyorsun. İyi dikkat et! Bu tutumunun ümmet-i muhammedi toplum olarak ve ferden nereye götürdüğünü bariz görebilirsin. Korkarım ki, bu gidişle Hazret-i Resulullah-ın türbe-i saadetlerini ziyaret eden ehl-i aşkı küfürle itham edeceksin! Vahhabiler ve İbn-i Teymiyeciler gibi!....

Rabbıma boyun büktüm. Manevi sebeplere müracaat ettim. Gayr-ı ihtiyarı elimi dokundum. Raf sanki yürüyordu!.. Bu rahmet-i ilahiyyenin bariz zuhuru karşısında abd-i aciz o andaki halimi anlatmaktan da acizim. İşciler kapıdan girerken kızarak geliyorlardı "ameleler gelmediler" diye. Rafın çıkmış olduğunu görünce:

"--Nasıl oldu bu iş?" diye bana sordular.

Fiziki ahvali ben nasıl anlatırdım işcilere?!.. Bu olayı nasıl anlatırım fizikten öte metafizikten nasibi olmayanlara?!...

Sayfa Başına Dön

 

 

AZRAİL (aleyhi-s-selam)-IN MERAK ETTİĞİ EMR-İ İLAHİ

 

 

 

 

Hoca efendi korkmuştu. Telaşe ve heyecanla Sultan Süleyman (aleyhi-s-selam)-a korkusunun sebebini anlattı:

"--Bugün Azrail (a.s.) çok acaip baktı. Bu bakıştan ömrümün hitam bulduğunu zannediyorum ve korkuyorum. Hazret-i ALLAH zatınıza çok yetki ve tasarrufat verdi. Lütfen, beni uzak yerlere gönder."

Hoca efendinin telaşe ve korkusu Sultan Süleyman (aleyhi-s-selâm)-ı da etkiledi ki, rüzgara emir verdi.

"--Hocayı Hint Okyanusu-ndaki Serendip Adası-na bırak" diye.

Allah-ın elçisinin emri yerine getirildi. Çok geçmeden Azrail (aleyhi-s-selam) Sultan Süleyman (aleyhi-s-selam)-ı ziyaret etti. Hayret ettiğini belirtti ve ekledi:

"--Şimdiye kadar çok hadiselerle karşılaştım, böylesini görmemiştim. Bugün vefat edeceklerin listesinde falanca hocanın da ismi vardı. Serendip Adası-nda ruhunun kabzı emrediliyordu. Hocayı bugün burada gördüm. Hayret ettim. Nasıl oluyor, Serendip Adası-nda ruhu kabzedilecek hoca burada. Emr-i ilahiye uygun, Serendip Adası-na vardım. Hoca orada. Sanki beni bekliyor."

 Azrail (aleyhi-s-selam)-ın hayret ettiği gibi Sultan Süleyman (aleyhi-s-selam) da hayretle sordu:

"--Demek, hoca vefat etti!.."

"Korkunun ecele faidesi yok"! Ölümden korkulmaz mı? Elbet korkulur.

Madde hayatından manaya geçişin, fiziki hayatın hitamı ile metafizik hayata, muvakkat hayattan ebedi hayata geçiş köprüsü olan ölüm, ademlikten terakki ederek insan olan bahtiyarlar için ferahlıktır, kurtuluştur. Ölüm ceset hapishanesinin yıkılıp ruhun feraha çıkmasıdır. Ölüm şahsın dünyadaki yaşantısında bilerek yaptığı yanlışlıkların hesabının sorulacağı ilk basamaktır. Ölüm kimsenin kaçmak istese de kaçamıyacağı kanun-ı ilahidir. Takdir-i ilahi kadar dünyada kalıp say-i gayreti ile insan olmanın zevkine erip, emr-i ilahiye muvafık say-i gayretini samimi yürütebilen insan bahtiyardır! Ölümün görüntüsü acıdır fakat mukadderdir. Akl-ı selim olanlar neticeye hazırlıklı olmak mecburiyetindedir.

Sayfa Başına Dön

 

 

ÖLÜMSÜZ YER VAR MI?

 

 

 

 

Ölümden aşırı derecede korkuyordu. Ölümsüz bir diyar arıyordu. Haber verdiler:

"--Falanca yerde insanlar ölmezmiş" diye.

Adam o ülkeye gitti. İtimat ettiği kişilere sordu. Aynı cevabı aldı. Merakla sordu:

"--Burada yaşlandıkları zaman, hastalıkları iyi olmadığı zaman ölüm yoksa netice ne olur?"

"--Su dağın arkasından bir ses gelir, kişi ismi ile çağırılır. O da itiraz etmeden gider. Geri dönmemek üzere... Gidiş o gidiş!... Geri gelen yok. Kimse bilmiyor ne olduklarını."

Ölümden korkan adam:

"--Burası tam benim yerim. Ben her gel denen yere gidecek kadar akılsız değilim" dedi.

O beldeye yerleşti. Zaman geldi, dağın arkasından ölüm korkusu ile orada ikamet eden adam da ismiyle çağırıldı. Hayretle gördüler ki, "çağrılınca gitmiyeceğim" diyen ucuz kahraman hiç itiraz etmeden gidiyor. Bu halini seyredenler:

"--Hani gitmeyecektin?" dediler.

"--Gitmeyecektim amma önümden çekeni, arkamdan iteni görmüyor musunuz?"

Tedbirini terk etme. Takdir Hüda-nındır. Tedbirini aldın amma tertib-i ilahiyyeye karşı çıkmaya gücün olmadığını hakiykat gözlüğü ile bakarsan mananın da maddenin de, zerrede dahi sebepsiz yaratılmadığını görür, o zaman gönül gözü gönle rabtolmuş gönül yolunu samimiyetle görür. İşte aşığın bulduğu yolun ismi "ehlî tarik"tir. Gerçek şeriat, marifet, hakiykat, bu tertip ve tanzim-i ilahiyye karargahında bulunur ve yaşanır. "O vakit gönle bağlı kalbin arş-ı a-lâ olur" ve takdir-i Hüda-nın kanun-ı ilahinin bu hususta iltiması olmadığını görürsün.

Ölüm anında Hazret-i Allah-a muti, takva, vera sahibi kişiler eza çekiyormuş gibi görülse de tereyağından kıl çeker gibi ruhları cesetten ayrılır. Sıklet duymazlar. Cesetleri parça parça olsa da acı duymazlar.

Şahidi olduğum hadiseler az değil. Bir kaçını anlatayım, lütfen dinle:

Sayfa Başına Dön

 

 

AZRAİL (aleyhi-s-selam):
"-KORKMA! HİÇ DUYMUYACAKSIN" DEDİ

 

 

 

 

Tahminen sene 1979-larda Yusuf Akbulut efendi ve bacanağı Şehmuz Efendi muhip, mütteki, Allah-a verdiği kulluk ikrarının sahibi er kişi idiler. Sanatları mobilya cilası, zamana göre lâk vernik ve boya ustası idiler. Sanatlarında mahir oldukları gibi ikrarlarında da samimi idiler.

Sadık dervişlik sıfatı her hallerinde görülüyordu. "Mızrak çuvala sığmadığı" gibi mana da tevhit ehline tertib-i ilahiyye miktarı gizli değildir!. Bu türlü tecellileri "gayptan haber veriyor" gibi düşünmeyesin. Gayb yalnız ve yalnız ALLAH-ın yed-i kudretinde olup, ademin ve kemalat sahibi insanın, insan-ı kamilin, peygamber efendilerimizin de gücü dışındadır. Bu hususta Hazret-i ALLAH bildirdi: "O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekat verirler." (Bakara Suresi, 3)

Hazret-i ALLAH ittika sahibi, müttaki, muti, ihlas sahibi kullarının meziyetlerini bildiriyor. Gayba imanı, yapılan ibadet ve taatın başında bildirmesi, gayba iman imanın ibadet ve taatın anayasasıdır. Bu yönlü inanmayanların ibadet ve taattan mahrumiyetleri tarih boyu görülegelmiştir. Onlar gayba iman etmediklerinden, Allah-ın din olarak bütün aleme ihsan eylediği tek din olan İslam-ın akli ölçüleri ile akıllarına ve mantıklarına uygun gelmeyen yerlerini kendileri tanzim ederler. Gayba iman eden mütteki, ittika sahibi bahtiyarları da akılcı tertib ettikleri, mana yoksunu yollarına sokmaya çalışırlar. Örneğini tarih boyu görmek mümkündür...

Perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde turuk-ı aliyede tarih boyu devam edegelmiş derviş topluluğu, vazifeliler nezaretinde Hazret-i Allah-ın isimlerini zikretmekle bir hafta manevi doyum ve gıdalarını almaları için ehl-i aşkın manevi doyumunu sağlıyan zikir halakaları tertib ve tanzim ederler. Zikrin feyizinin hayranı muti derviş bir hafta resmi virdinde toplu zikrin feyzini görür. Hayatın na-hoş cilvelerini de füyuzat-ı ilahi etkisi ile manevi zevkinin dışında seyreder.

İşte ehl-i aşk, muti dervişlerden Yusuf Akbulut ve bacanağı Şehmuz Efendi abdestli zikir meclisine giderken kaldırımda bu iki temiz insanı ezerek hayatlarına son vermiye vazifelenmiş, Allah-ı tanımayan, adem suretinde mahluk bu iki temiz insanı "çirkef işlerine gayr-ı ihtiyarı vakıf oldular" diye şahitleri kaybetmek için planladıkları gibi kaldırımda yürüyerek zikir meclisine gitmekte olan iki derviş bacanağı kamyonetle takriben 300 metre sürükleyerek ezdiler.

Bunu şunun için anlatmaya çalışıyorum: Hadiseden bir hafta evvel Yusuf Efendi bu olayı olduğu gibi bana anlattı. Şahidi oldum.

Hazret-i Allah-ı bilmen için vesilelerdeki metafizik olayların zahirde zuhurunu gör ve yaşa! Bu türlü mananın zuhuruna inancın kadar muttali olursun. Bu türlü mananın zuhuru imanla bezenmiş tevhit kalasının köşe taşlarıdır. Uzak durma ki, Allah-a olan imanında ve cümle peygamber efendilerimizin Hazret-i Allah-ın elçileri olduğuna, birini diğerinden üstün görmeden, getirdikleri şeriatlara hürmetkar olup, mensubu olduğun ve yükümlü olduğun şeriata gösterdiğin saygı ve hürmet kadar şahadetinde sadık olursun. İyi dinle. ALLAH sadık kullarına neler ihsan ediyor?!.

Kazadan bir hafta evveldi. Yusuf Efendi bana geldi. Manasında gördüklerini şöyle anlattı:

"--Azrail (aleyhi-s-selam)-ı gördüm. Bir hafta ömrümün kaldığını söyledi. "Bir hafta sonra emr-i ilahiye göre canını alacağım. Hiç korkma! Başkaları gibi değilsin. Sen sadık, muhip, aşık dervişsin. Canını alacağım, hiç acı duymuyacaksın.

"--Ferah olasın diye bak, canını aldım ve tekrar iade ettim. Bir şey duydun mu?" diye sordu bana.

"--Hayır hiç bir şey duymadım" dedim.

Buyurdu ki:

"--Hiç korkma böyle olacak."

Gecenin sabahı mürşidi olarak heyecanla bana anlattı. Bu mananın tabire ihtiyacı yoktu. "Ceseden ayrılacağız" diye üzüldüm, amma "öbür aleme dergahımdan bir gelin daha götürdüler" diye ayıp olmasın, seviniyorum!...

Bu yolda Hazret-i Allah-ın emirlerine sadakatle yaşayan ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tarik erbabına ve ALLAH için, maddi hiç menfaat beklemeden yaşayan şeyh efendilere de "Allah-ın gelinleri" denir.

Yazmaya çalıştığım kuvvet ve kudret-i ilahinin varlığinin imtihan dışı, metafizik zuhuratları hikaye gibi dinleyip umursamaz isen acırım, sermayesini kullanacak yerini bilemediği için iflas eden tüccara benziyorsun diye!

Sayfa Başına Dön

 

 

BATTAL GAZİ DÖRT YOL KAVŞAĞINDA TİCARİ İŞLERİN HER DALINDA MAHİR, BEYAZ EŞYA SATAN, SERMAYESİ YETERLİ, BU FAKİRE KARŞI HÜRMETKAR CEVAT ÜNAL BEY VARDI

 

 

Sene 1980-de bu abd-i acize, dehşetinde kaldığı, uyku uyanıklık arası gördüğü hal-i yakazayı, etkisinden kurtulamadığı görgüsünü bana anlattı. Dedi ki:

"--Hacı baba, dehşetinden kurtulamıyorum. Rüyamda anarşistler geldiler. Beni, iki oğlum Necmettin ve Naci-yi ve tezgahdarı da öldürdüler. Diyorum ki: İyiki küçük oğlumu Mustafa-yı öldürmediler. Büyüyünce bu iş düzenini o yürütür. Yegane, tek tesellimdi Mustafanın yaşıyor olması."

Olaydan bir hafta kadar evvel evime gelmişti. Görüştük. Gördüğü manayı "hayırdır, inşAllah" diye dua etiysem de bu tecelliyat-ı ilahi kelimelerle savuşturulacak cinsten değildi.

Bir hafta sürdü, sürmedi her zaman haraç almaya alışık bu tür teşkilat gene gelmişler. Cevat Efendi, tabancası çekmecede imiş, çekmeceye doğru giderken şöyle diyormuş:

"--Param yok. Canımızı mı alacaksınız?"

Silahın olduğu yere yaklaştığını hissetmişler ki, tabancalarını ateşleyip, mağzada kimseyi canlı bırakmadan üçünü de öldürmüşler. ALLAH makamlarını cennet etsin. O karışık günleri milletime bir daha göstermesin, amin.

İnsanlar fiiliyatına göre mükafat veya mücazat alırlar. Fiilleri ise tıynet, edep ve imanlarının birleşik ürünleridir. Her şey ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Hazret-i ALLAH-ın ilminin dışında hiç bir ilim yoktur. Beşer için dünyevi ve uhrevi ilmin özü ALLAH-ı bilmekten gelir. Zahiri ilim zahirden alınıyormuş gibi ise de her ilim Hazret-i ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Zahirde sebebine tevessül onu istemektir. Mana rızkını istemek de aynıdır. Hazret-i ALLAH (c.c.) "benden iste, vereyim" buyurdu. "Talebenâ, vecedenâ."

"Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler." (Yusuf Suresi, 105)

Gene Hazret-i ALLAH bildirdi: "Bu ayetleri ancak akl-ı selim, kamil insan okur."

İnsanların dünyadan ayrılışlarındaki hal ve zuhurat o kişinin mana ve ALLAH-a yakınlık ve uzaklık kimliği değildir. İmansız ve zalım ferah ölümle ölmüş gibi olsa da, ölüş manasının işkence misali zuhuratı mukadderdir.

"Bu dünyada a-mâ, ahirette a-mâ." Yevm-i mahşerde bu kişiler diyecekler ki: "Ya Rab! biz dünyada görüyorduk, şimdi neye a-mâ olarak haşrolduk?" Cenab-ı Hak buyuruyor: "Sizler dünyada iken hakiykatleri görmüyordunuz. Burası hakiykat alemi. Buraya göre gözünüz yoktu ki. Hakiykatleri elbette göremezsiniz."

Hazret-i Mevlana-nın izah ettiği gibi "evvel minareyi gör, alemini gör, alemdeki kuşu gör, kuşun ağzındaki tüyü gör."

"Görüyorum" diye iddia ediyorsun amma gerçekle ilişkili değil. Olsa idin mana çirkinliklerine tevessül etmezdin. "O müttaki kullarım gaybe iman ederler" düsturun olurdu. Hazret-i ALLAH-ın manevi tertib ve tanzimine uyum sağlamak için çaba sarfederdin. Hiç olmazsa yaşayan bahtiyarları rencide etmezdin. Kabul edemesen dahi aleyhlerinde bulunmazdın. Zamanımızda bu saydıklarımın şahide gereği yok. Bütün çıplaklığı ile arz-ı endam ediyor!... Kazvinlinin sırtına dövme yaptırdığı arslan resmine benzettin:

Sayfa Başına Dön

 

 

KAZVİNLİNİN SIRTINA ASLAN RESMİ DÖĞDÜRMESİ

 

 

 

 

Kazvinli hamamda döğme ustasına hitaben:

"--Sırtıma öyle bir arslan resmi döveceksin ki, kükremiş olsun; görenler hakiykat zannetsin."

Döğmeci sanatının ehli idi. Eskiden döğme iğne ve barutla yapılırdı. Kükremiş arslan resmini yapmaya başlamıştı usta. Ucuz kahramanın canı yandı.

"--Öldüm!" dedi, "nereyi yapıyorsun?"

"--Kuyruk sokumu" deyince:

"--Bırak, kuyruk sokumu olmasın."

Usta başka yere geçti. Zevzek adamın gene canı yandı. Neresini yaptığını sordu:

"--Pençesini yapıyorum" deyince:

"--Pençesiz olsun" dedi.

Yaygaracının sızlanması devam ediyordu: "Yelesi de olmasın; kafası da olmasın" deyince usta çığlık attı:

"--Yetişin müslümanlar! Kafasız, kulaksız, pençesiz, yelesiz bir arslan nerede görülmüş?!.. Ben ne yapayım?.."

Bir nara da ben atayımda dinle: Semavi din, tevhit dini bir tanedir. Başka din olmadığı halde kendi tekelimizdede göstermeye çalışarak İslam-ı yalnız "bizim dinimiz İslam, gerisi İslam dışı, gayr-i müslim. Onlar inansın, inanmasın, hepsi de kafirdir ve gavurdur" dedik. Halâ diyoruz…

Emr-i ilahiye de muhalefet ederek, "İslam-ın beş şartı var" diye aynı vatanda yaşayan temiz müslümanlara da "kafir" gözü ile baktık. "Küfür" yaftasını babamız da olsa boynuna taktık.

Hırıstiyan misyonerleri bizim dinimize bizim kadar tahribat yapamadılar, yapamazlar da. ALLAH-ın manevi kurduğu teşkilatı kabul edemedik. Din-i İslam-ı haşa, "Allah-a biz öğretmeye" çaba sarfediyoruz.

Amma Hazret-i ALLAH manevi teşkilatın her zaman mevcud olduğunu gene bariz ilan etti. Bu ilan her zaman tetkike hazır. Değil yirminci asır, kıyamete kadar bu açık ilanı, manevi basılan bildiriyi çözemeyecekler. Onun için devletlerarası din diyaloğunu zahiri ilmin gücünün dışında. Bu, dinler arası diyaloğu ehl-i tasavvuf, mana ehli sağlayacak. Çünkü onların imanının özü olarak:

"Yetmiş iki milleti bir göz ile görmeyen,

Halka müderris olsa hakiykatte asidir" 

Denildi. Çok doğru… Maalesef bu doğruyu görme gözlüğü zahiri ulemada yok. Çünkü madde mana için vardır. Kasd-i ilahi ebedi hayatı tanzim içindir. Beni Adem için yaratılan, küllü rahmettir. Gazab-ı ilahi gibi düşünmek hahiykat dışıdır, imana da ters düşer.

Hele, dünya ceza yeri değildir. Cenab-ı Zü-l-celal ve Tekaddes Hazretlerinin fiili sıfatlarının tecelli yeridir. Bi-zatıhi değil, izafidir, mecazidir.

Sayfa Başına Dön

 

 

MELÂİKELER: "-EMR-İ HAK ZUHUR EDECEK. MÜDAHELE ETMEYİN!" DEDİLER

 

 

 

 

Kızılcahamam-la Gerede arası Ovacık köyü vardır. Ovacıklıların tasvip edilemeyen, ezadan başka görünümü olmayan tuhaf bir adetleri vardır. Cenazelerini kış, yaz demeden, binbir meşakkatle, nerede vefat ederse etsin, köy mezarlığına defnetmek için ne eza ve meşakkatlere tahammül ettiklerini köyün gençlerine soracaksın. "Köy" dedi mi, ölüler diyarı gelir akla. Diriler orada yaşamazlar. Hepsi de şehirlere kaçmışlardır. Köyde bir-iki ailenin kaldığı söylenir. Onların da bu işkenceden canları yangın. İmkansızlıktan, mecburi ikamet ediyorlar. Amma duyduğuma göre "cenaze getirecekler" diye akılları çıkıyor.

Cennet-mekan Memiş Aydın-ın babası Hacı Eyüp Efendi-ye bir mecliste dedim ki:

"--Ben de şahit olayım, haydi, vasiyetini yap. "Benim cenazemi köye götürmeyin" deye."

Hürmetli ihvanımızdı. Buna rağmen "dirilere yaptıkları eza ve zulümden hacı efendiyi kurtarayım" dedim amma hiç oralı olmadı. Vefatında evlatları benim fikrime göre Ankara kabristanına defnettiler. Hazret-i ALLAH cümlesine rahmet eylesin, amin.

Gene köydeki kabristan hayranlarından bir zat vefat etmişti. İşkenceye kararlı, cenazeyi köye götürdüler. Kabristan Ankara-İstanbul yolunda 125. km.-den sonra sola ham yolla 13 km. daha gidilecek. Kar yolları kapattığı zaman 13 km.-yi omuzlarında götürecekler.

Gene böyle bir cenaze dönüşü idi. Marangoz Durmuş-un kullandığı arabanın arka koltuğunda Hacı Mehmet Pireli ve kayınbiraderi Hacı Ali Bildik Efendi vardı. Ankara-ya geliyorlardı. Hacı Mehmet Efendi anlatıyor:

"--Üzerimize bir ağırlık çöktü. Ben arkadaşlara:

"--Konuşun, neye susuyorsunuz?" dedimse de ihtiyarımızın dışında bir hal…

Tekrar:

"--Allah-ı zikredelim" dedim.

Bir-iki, zoraki "la ilahe illAllah" dedik. O da olmadı. Bir hal-i yakaza gördüm. "Kaza geçireceksiniz" dediler. Toparlandım. Şeyhimi rabıta ettim.

Rabıtanın özetini anlatmaktan geçemiyeceğim: Rabıta, Hazret-i ALLAH-ın verdiği manevi vazifeyi yerine getirmeye vazifeli nedim-i ilahi, varisü-n-Nebi kuluna tertib ve tanzimi ilahi gereği dileğini Hazret-i ALLAH-a layık kullarının gönül kapısı, aşk mehengi mürşidine rabtolmaktır ki, na-ehlin zanettiği gibi "küfür" olmayıp her yönüyle iman tecellisidir. Bu yönlü ilticalar cevapsız kalmaz. ALLAH-a kulluk vecibesinin düstur-ı ilahi üzrere samimi olan insan rabıtanın Hazret-i ALLAH-ın tertibi ve tanzimi olduğunu bilir. ALLAH-tan başka ilah tanımıyan kullarına ihsan ettiğini bilen, samimi kul için Rabbımın inanan kuluna bahşettiği rahmet terazisidir. Bu rahmet-i ilahi hilafına "bir şeyler biliyorum" edası ile rabıtayı küfür zannedenler dikkat edilirse kendileri "küfür" üzeredirler! Bazan kulların akılları ermese dahi üstadlarından duyduğuna itimad ederek, samimiyetle yapılan rabıta da ind-i ilahide reddolunmaz. Çünkü ALLAH için muteber olan merci suret değil, sirettir.

İşte Hacı Mehmet Efendi-nin rabıtası cevabını bulmuş. Zuhurunu şöyle anlatıyor:

"--Gavsü-l-a-zam Abdulkadir Geylani Hazretleri ile geldiniz. Arabayı düz bir tarlanın ortasına bıraktınız. Melâikeler dediler:

"--Müdahale etmeyin! Emr-i Hak vaki olacak."

Bu vesile-i ilahi karşısında kader-i ilahinin kazaya dönüşmesine rıza gösterip boyun büktünüz. Melaikeler arabayı bir kayaya vurdular. Kendime geldim. Araba normal yoluna gidiyordu. Beş dakika sürmedi, bir tırın altına girdik.

Arabayı kullanan Durmuş olay yerinde vefat etti. ALLAH rahmet eylesin. Benim ayağımın kaval kemiği kırıldı. Kayınbiraderim Ali Bildik-in göğüs kaburgaları, göğüs kafesi tahrip olmuştu. Kaburgalar akciğere baskı yapıyordu.

Emr-i Hakk-ın şahsında zuhur edeceği Durmuş usta genç yaşında vesile-i kaza ile ömrü hitam bulmuş, Hakk-a yürümüştü. İyi insan olduğunu, arkadaşları ve tanıyan esnaf hep anlatırlar temiz insan olduğunu. ALLAH gani gani rahmet eylesin.

Kaza ve kader üzerinde durulması "rahmet olarak yasaklanmış." Rabbımın uyarısı olarak bazı kazalarda zuhuru görülen metafizik zuhuratı inanan insanların iman takviyesi yönünden tecelli eden, öğretici olan zuhuratları ifşa etmekte sakınca göremiyorum. Varsa Hazret-i ALLAH samimiyetimize bağişlasın.

Kaza kaderin zuhurudur. Maddede ve manada zuhur eden her şey kazadır. Kader ise tertib ve tanzim-i ilahidir. Akıl ve mantık gücü ile izahı mümkün değildir. Yaratılışın nedeni olan beni Adem-in yer yüzünde mevcudiyeti de kazadır. Kaza-kader mevzuunda dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Kudret-i ilahi karşısında beşere hayrını, şerrini az çok idrak edecek kadar Hazret-i ALLAH-ın beni Adem-in insan olması matuf, madde hayatının idamesi için tahsil ve terbiyesi miktarı yaratanını da hissedicek kadar akıllı ve mantıklı kıldı. Burasını bilmeden karıştırıyoruz.

Hazret-i ALLAH-ın elçilerini, elçilerinin vekillerini, yer yüzünde ve gökteki ayetleri okuma kabiliyetini ihsan ettiği kamil insanı, semavi kitaplar ve saifelerini lutfedip göndermese idi, beni Adem yaratınını nasıl hisseder? Nasıl kulluk yapacağının ölçeğinden mahrum, aklın ürettiği din ihdas eder. Çünkü dinsiz bir insan müeyyidesiz gemiye benzer. Tarih bu türlü hadiselerle dolu doludur. Zamanımızda bu tedirginliği bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür. Din felsefesinin bariz ürünlerinin tevhit dinini yansıtmadığı gibi… Hazret-i ALLAH-ı yeteri kadar tanıyamaz. Dolayısıyla tanıtamaz da!...

Bir sınıf ademde aşk-ı gönülden uzak, sevgi ve hoşgörüden uzak, yaratılışın nedeni güzelliklerden nasipsiz. Anlattığı şeriat da yalnız korkutucu. Çünkü zamanda zuhur eden güzellikler içtihadından mahrum bırakılmış kişi aldığı tedrisatın mahkumu. Sanırsın ki, gazab-ı ilahi deposu!... Ehl-i zikir, ehl-i aşk, ehl-i hakiykat, nasipsizi ile tarih boyu gerçek inançlarla hem fikir olamamışlardır. Nedenini yeri geldikçe yazacağım, inşAllah.

Gördüğüm kadarını üzülerek anlatmak istiyorum: Batılın müşterisi kadar hahiykat ilminin müşterisi maalesef "yok" deyecek kadar az. ALLAH cümle kullarını kulluğunu idrak ederek emr-i ilahi üzere yaşamak nasib-i müyesser kılsın. Merhum Ziya Paşa aklın ilahi emir karşısında yerini ne güzel göstermiş:

 

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez.

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

Sayfa Başına Dön

 

 

HACCA GİTMEM VE SAKAL BIRAKMAM İÇİN MANEVİ EMİR

 

 

 

 

ALLAH gani gani rahmet eylesin, çok töleranslı, çok müsamahalı, merhametli Hacı Mustafa Yardımedici şeyhim, mürşidim, efendim bir gün bana dedi ki:

"--Galip Efendi, kırk yaşında sakalını bırak."

Dedim ki:

"--Efendim, ben kırk üç yaşımdayım!"

"--Peki, elli yaşında bırak" diye müsamaha gösterdiler.

66 senesinde sabah namazdan sonra manen emir verdiler: "Sakalını bırak. Hacca giderken iki parmağınla tutacak kadar olsun." Bu ilahi emre çok sevinmiştim. Zira durumum ve imkanım haccetmeye müsait değildi. Manevi emirde "iki parmağınla sakalını tuttuğun zaman gideceksin" deniyordu. Manevi emirin "acabasız iman"a idi hitabı. O bahşettiği hasletimi Rabbım korusun, cümleye iman yoksunluğu vermesin, amin.

Sene 1966. O günden bu yana sakalımı sünnet-i seniyeye uygun bıraktım. O sene Rabbım öyle ihsan etti ki, üzerime farz olarak, kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi ile dört otobüs, hac yolculuğumuzun güzergahı Kudüs-i Şerif-i ziyareti de Rabbım kısmet etti. Kubbetü-s-sahra-da Muallak Taşı-nın bulunduğu taşın altında iki rekat namaz kıldık. Peygamber efendilerimizin ayrı ayrı mihrapları var. Mihrapsız yer yok. Hangi mihraba yönelir, namaz kılar isen caizdir. Şeriatlararası diyaloğu orada görmek mümkün. Her mihrapda namaz kılmak insan olmaya namzet, birlik, beraberlik zevkini, manasını hissederek yaşayan, dinde ayrılık görmeyen ehl-i aşkın mihrapları burada… Mümkün mertebe çoklarında namaz kıldık.

Peygamber Efendimiz-in Mirac-a çıktığı yerde kayınpederimin arzusu ile fakir zikir halakası tanzim ederek Rabbımın isimlerini o mübarek yerde doya doya zikrettik, sabah namaz vaktine kadar.

Mescid-i Aksa tamir ediliyordu. Mescid-i Aksa-nın alt katında sabah namazlarını kıldık.

Güneş doğduktan sonra diğer ziyaretleri yaptık.

Cümle peygamber efendilerimizin geçtikleri tevatüren söylenen Hutte kapısından toplu halde İslam-ın giriş kapısı kelime-i tevhit çığlıkları ile geçtik.

Hususi olarak otobüslerle el-HALİL-e gittik. Her kutsal yerin hazzı, duygusu başka başka… El-HALİL-in hududundan girerken bana öyle bir hal oldu ki, izahı mümkün değil!.. Hazret-i ALLAH-ın "HALİLİM" yani "sevgilim" hitabını mana yapım her an devamlı işitiyordu. Bu işitme kelime değil, hal tecellisi idi. Eşitiyordum. Hitab-ı ilahinin sarhoşu olmuştum. Gözlerimden yaşlar boşalıyor, ihtiyarımla değil, gayr-ı ihtiyari şelale misali akıyordu. Taraf-ı etrafımdan sıkılıyordum "riya zannederler" diye amma ihtiyarım akan yaşı durdurmama yeterli değildi. Özellikle İBRAHİM (aleyhi-s-selam)-ın merkad-i şerifinde Rabbım koruduğu için deli olmadım da, ne mi oldum?… Halâ o aşkın delisiyim.

24 saat kaldık. Yusuf (aleyhi-s-selam)-ın atıldığı kuyunun etrafında halaka kurduk. Rabbımı zikrettik.

Sakın demiyesin "Hazret-i ALLAH ümmet-i Muhammet-ten aldı da beni İsrail-e niçin verdi?" İslam ve iman ölçüsü ile bu günahımızı bilse idik elbette ruha üzüntü veren zuhurat olmayacaktı.

Rabbımı noksan sıfattan tenzih ederim; 1966 senesinde gördüğüm manevi ahvalde değişen bir şeyin olduğunu zannetmiyorum.

Sayfa Başına Dön

 

 

SELMAN-I FARİSİ (r.a.)

 

 

 

 

Ashab-ı güzinden, ehl-i suffanın ileri isimlerinden, değişik şeriatları yaşamış, Hazret-i Resulüllah (sallAllahu aleyhi vesellem)-in getirdiği en son şeriat-ı garraya tabi olan, insanların kıyamete kadar maddi, manevi hayatlarını düzenle yürütecek, yaratılan güzellikleri uhdesinde bulunduran, mekârim-i ahlakın tamamını cami şeriatta karar kılmış, kemalatlı tecrübeleri yaşadığı zamanın, ilericiliğinin hayranı, geriye bakmadan emr-i ilahi üzere yaşantısında biat ettiği ALLAH elçisinin izinden ayrılmayan büyük insan, mana anlamı ile büyük derviş!… Hendek harbinde Peygamberimiz Efendimiz-in tecrübesine itimatla istişare yaparak fikirlerine kıymet verip Medine-I Münevvere-nin düşmanın saldıracağı yerlerine hendek kazdırması ve bilfiil kazı işinde çalışması tarihi vakıadır… Hayatının çok yönü metafizik olaylarla dolu dolu…

Bir tanesini anlatayım: İyi dinle. İnanıp inanmamakta özgürsün. Bilmem, hakiykat dışında yaşıyanlara özgürlük yakışıyorsa; ben inanmıyorum, ALLAH ve elçisini tanımayanların özgürlüğünün gerçek özgürlük olduğuna.

Peygamberimiz Efendimiz Selman-ı Farisi (r.a.)-a:

"--Ya Selman, sizlerden bir kişi vefat etti. Onu sen gaslet, başkalarına gösterme. Perde çek" buyurdu.

Selman-ı Farisi anlatıyor:

Emr-i peygamberi üzere gaslediyordum. "Acaba temizlemek icab ediyor mu?" diye elimi ölünün avret mahalline götürdüm. Elimi itekledi. "Yanlış mı gördüm" diye tekrar elimi götürdüm. Gene daha şiddetle itekledi. Geri çekildim.

"--Senki ölüsün, diri işi işlersin" dedim.

Gözünü araladı da:

"--Selman! Hazret-i Resulullah sana ne emir verdi ise onun dışına çıkma. Beni vakitli yerime gönder" dedi !...

Bir hadiseye şahit olmuştuk. Benzerliği olduğu için cennet mekan kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi Selman-ı Farisi (r.a.)-ın bu metafizik olayını anlatmıştı.

A-mâ Yaşar efendinin babası vefat etmişti. O zat ehl-i takva, vera sahibi, sadık, aşık dervişti. Vefat ederken vasiyet etmiş "beni efendi yıkasın" diye. Efendiye vasiyeti bildirdiler. Efendi:

"--Ben hiç cenaze yıkamadım. Bahri hafıza haber edin, gelsin. Bana vekaleten cenazeyi yıkasın. Ben de suyunu dökeyim" dedi.

Bahri hafız hoş sohbet, dergahın naibi, bilgisi ALLAH-a kul, Peygamberimiz Efendimiz-e ümmet olmaya müsaitti. Şahidim: Her hali dervişti.

Bahri hafız anlatıyor:

Cenazeyi yıkarken bir tarafını yıkıyorum, sıra öbür tarafa geldimi kendi ihtiyarı ile dönüyor. Kolunun birini yıkıyorum, diğerine el atmadan uzatıyor. Garibime gitti. Dedimki:

"--Pezevenk, kendi kendini yıkıyacaktın da, "efendi yıkasın" diye neye vasiyet ettin?"

"Pezevenk" tasavvufta bildiren, görüştüren, ara bulucu anlamında manevi iltifattır. ALLAH-la biliştiren, özünü taşır mürşidin vazifesinin. Özet olarak ifadesi idi. Böyle safiyetli, anlamlı hitabların kanal-ı mecrasından saptırılıp kerih, insanlığın yüz karası, edep dışı biliştirmede icra-yı sanat edinip kullanılmaya başlanınca bu anlamlı taltifler mutasavvufinin iltifatı olmaktan çıktı. Ahlaksızın alameti, bilinç levhası oldu. Tavsiyem, toplumda anlamı değiştirildi, bırak onların olsun.

 Sayfa Başına Dön


 

 

ANAM

 

 

 

 

Zamana göre bilgili, okur yazar, saliha, kırık çıkık ustası, fakir ve fukaranın da anası meziyetleri ile örnek dervişti. Anamın bazı unutamadığım meziyetlerini insanlığa örnek olsun diye anlatmaya çalışacağım:

Çocukluğumuzda iki erkek, iki kız kardeştik. En küçükleri bendim. Bizlere hurafaya kaçmadan, inandığı Hazret-i ALLAH-ı ve Resülünü iyi tanıttı. Hala çocuklukta edindiğim o iman sermayesinin insancıl yönü hayatım boyu rehberim ve düsturum oldu. Hele biz çocuklarına çok zaman dilinden düşürmediği şu nasihatını levhalatmak lazım amma levha yapsan tatbik edecek kaç müşteri bulursun?

"--Birazdan babanız gelecek. ALLAH-ın tahsis ettiği sizlerin rızkınızı size ulaştırmak için ne müşkilat, ne meşakkat çekiyor, biliyor musunuz? Eve gelince adamcağızı bir de siz üzmeyin!.." diye bizlere babamı çok yücelerde gösterir, sevgi ve hürmette ALLAH ve resülünden sonra babamı sevdirmişti anam...

Babam sinirli ve biraz da huysuzdu fakat beraber geçirdiğimiz zaman içinde birbirini kıracak ne bir söz, ne bir çekiş, ne de birbirine küsü tuttuklarını bilmem. Şöyle bir örnek vereyim, daha iyi anlaşılacağını umarım:

Anam 1945 senesinde ahirete yürüdü. Şu an 1999 bitmek üzere. Ailem Hacı Fatma hanım anama muhabbetinden dolayı kaynanasının ruhuna hergün Fatiha, arasıra Yasin okur. Başka söze ne gerek var? Kaç tane kaynana gösterirsiniz ki gelini ruhuna fatiha okusun?!

Memleketimizin eşrafından müteahhit bir zatın kazada omurga kemiğinde kırıklık olmuş da, anamı çağırmışlardı. Tahminen 13 veya 14 yaşımda idim. Beraber gitmiştik anamla. Tıp doktorlarının ortopedi yönünde pek ihtisasları yoktu. Pek muvaffak olamıyorlardı. Bazan anama gönderirlerdi "bizim bu dalda ihtisasımız yok" diye. Pratik yetişmiş kırık ve çıkıkçılar haklı olarak yaptıkları ustalıklarla toplumların itimatlarını daha çok sağlamışlardı. Tıpda bu problem de çözüldü, elhamdülillah; ortopedi dalında da toplumların pratik ustalara ihtiyaçları kalmadı. Ortopedi de tıp dalında yerini buldu. İtimat edilir duruma geldi... Eski ortopediyi, icraatını haramiyyet dışındaki güzelliklere önem vermeden her güzelliği din dışı gösteren, içtihatsız şeriatıyla kendini kabul ettirmeye çalışan dini yaşantıyla kıyaslar isek, bu anlayışın manasız maddenin kuru izahına gönül mahrumiyeti ile insan olma kapısını beni Adem-e kapatmış, her yönlü ihtiyacın aşk zannedildiği, gönülsüz ve manasız yol tercih edilmiş, imanı maddi çıkarlar sağlamıyorsa hakiykatten kaçan, hakiykatlerin zuhuru ile rahatsızlık hissedenleri pratik sınıkcılara benzetiyorum...

İNŞALLAH MEDENİYYET, TEKNOLOJİ, CUMHU­RİYET, DEMOKRASİ, tamamı ile insan haklarını uhdesinde toplamış LÂİKLİK… Bu güzelliklerin İslâm-ın öz malı olduğu idrak edildiği zaman, pratik kırık çıkıkçılar ister istemez yerlerini ortopediye bırakma mecburiyetinde kalacaklardır. İşte bu gerçekleri anlatıp da kabul edecek merci bulamıyorum. Ümitliyim olacak inşALLAH.

Anam pratik sınıkçı idi. Amma ihtisası vardı. Müteahhidin beline el attı.

"--ALLAH-ın izni ile eyi olur, şu kadar para alırım" dedi.

O güne göre beğenilir bir rakamdı. Sancılar içerisinde kıvranan zat hiç pazarlığa girmeden:

"--Kabul!" demez mi?.

Yeni dokunmuş çirişli kara tezgah bezi top halinde getirtildi. Bel kemiğini yerine düzelttikten sonra mumya gibi sıkı sıkı sardı anam. Sıkı tenbih etti:

"--Bu sargıya hiç dokunulmasın. Zamanı geldimi ben açacağım!."

Şifa temennileri ile dışarıda bizi bekleyen faytona bindik. İçim daralıyordu. Anamı alışa geldiğimin dışında, değişik zihniyette görmüştüm ve çattım:

"--Ana sana hiç yakıştıramadım. Fırsat düşkünleri gibi sıkılmadan nasıl söyledin "şu kadar alırım" diye?"

Yüzü cidden kızaran anam:

"--İleri gitme. Bu hadiseleri ölçecek kabiliyette değilsin!" dedi.

"--Bunun kabiliyetle ne ilgisi var? Düpe düz fırsattan istifade ettin" dedim.

Anam benim anlıyacağım türden anlatmaya çalıştı.

"--Senin aklın ermez" diye söze başladı,

"--Hazret-i ALLAH o kişinin belini neye kırdı, bilir misin?! Bilemezsin! Ben müracatımın cevabını burda buldum. Alışa gelmiş fakir fukara elime bakıyor. Ben onlara ne vereceğim? İmkanlarım da bitmek üzere. Ne yaparım ben?!.." Anladım ki, Hazret-i ALLAH benim sıkıntılı müracaatıma cevap vermişti. Belini kırarak netiycenin şifa ile sonuçlanacağından hiç şüphem yoktu. Çünkü iyi olunca fakir fukaraya vereceğim parayı ondan almam için Hazret-i ALLAH öyle tertib etti. Şimdi anladın mı?" dedi.

Ben gene anlamamıştım. Amma anamın gözlerinin dolu dolu olması beni duygulandırmıştı. Anacığımın o mübarek sözlerini şimdi çok daha iyi anlıyor ve yaşıyorum. Makamı cennet olsun... Merhamet timsali, örnek insandı anam... Yaşlı Çorumlular iyi bilirler anamı.

Sayfa Başına Dön

 

 

İYİ İNSANLARIN ÖLÜMLERİ DE İYİDİR. ONLARA GIBTA EDİLİR

 

 

 

 

İkinci Cihan Harbinde asker idim. 1941 senesinde asker oldum. Harp bitti. 1945 senesinde terhis olduk. Askerden üç sefer izinli geldim. Evli idim. Üç kızım vardı. Ben anamı sevdiğim kadar anam da beni çok severdi. Dua etmiş "ya Rabbi! Bir gün oğlumu göreyim, başka bir dileğim yok" demiş. Öyle oldu:

Babam Fuani kaplıcasını işletiyordu. Fuani kaplıcası Çorum-Amasya hududu üzerinde. Hamam kısmı Çorum sınırında, arazisi ise Amasya sınırı içinde idi. Hamamın 37 derece ısıda, çelikli cilt hastalıklarına şifalı gür suyu vardı. Hamamın iç kısmında dışarıdan görülen, fizik üstü, metafizik yaşamış halâ Rabbımın orada metfun bulunan zatı vesile kılıp, yakın beldelerin imanlarının zuhuru olarak sadık kişilerin sıkıntılarının teselli kaynağı, rahmet-i ilahiye vesiyle, bariz görünen tasarrufatın şifa mercii, ismi pek bilinmeyen, halk arasında "UYUZ DEDESİ" diye anılan evliyanın türbesi vardı. Şahidi olduğum olayları izaha çalışacağım:

Cilt hastalıklarına şifa veren bir kaynak suyunu da Hazret-i ALLAH oraya ihsan etmişti. Vesile idi. İyi dinle: Harp bitmiş amma bütün dünyada ekonomik kriz ve yokluklar devam ediyordu. Şekerin kilosu beş liraya çıkmış, kimse alamıyordu. Milletçe uyuz olmuştuk. Koyun sürüleri de uyuz olmuştu. Hamamın atık suyu evliyanın yanından dıştaki büyük havuza akıyordu. Sürüler o arkın üzerinden sürü halinde geçirilir, geçerken de sürünün üzerlerine eller ile su serpilir, kimisine damla dahi düşmez fakat bi-iznillahi tealâ bir kaç gün içinde sürüde uyuz kalmazdı. Her taraftan sürüler gelir, şifa bulurdu. Şikayet eden, aksini söyleyen bir ferde rast gelmedik. Koyun başı ücret alırdık. O sene hamamın masrafını o sürüler karşıladı. Her beldeden akın akın sürüler gelirdi. İşte muazzam bir metafizik olay.. Fiziki izahı olmayan, imana ve ruha ferahlık veren, fiziki olayları çürüten metafizik binlerce şahitli olay!...

Terhis oldum. Hamama geldim. Maksadım babamın elini öptükten sonra 35 km. mesafede bulunan memleketim Çorum-a gitmekti. Çorum-da bizden kimse kalmamış. Hamama taşınmışlar, babam yalnız olmasın diye. Ailemin hepsini hamamda görünce sevindim. Anam hasta idi. Beni görünce "duam kabul oldu" diye Cenab-ı Hakk-a hamdetti. Anamla bir gün görüşebildik.

Tedavi için babam, "beni de geldi" diye ferahlıkla anamı Çorum-a götürdü. Doktorlar hastalığına "lösemi" demişler. Anamın nasıl öldüğünü anlata anlata bitiremiyorlar. Öleceği gün "bugün benim düğünüm, bayramım" diye eline kına yaktırıyor. Hacı Mustafa Anaç kayınpederim şeyh efendiyi çağırtıyor. Şeyh efendiye:

"--Mustafa efendi, bugün ben vefat edeceğim. Bana tövbe-istiğfar verdir" diyor.

Berabece gümbür gümbür tövbe-istiğfar okuyorlar. Bir ara şeyh efendiye:

"--ALLAH senden razı olsun Mustafa efendi. Benim derviş olmama sebep oldun. Derviş olmanın ALLAH-ın lütfu ihsanı olduğunu yaşadım. Şu an da gününü görüyorum. Gideceğim makamımı görüyorum. ALLAH sizlerden razı olsun. Beni ikna ettin. Rabbımın lutfu ile derviş oldum. Bana hakkını helal et" der.

Ali Haydar Ahıskavi Hazretlerine anamın da, babamın da biat etmelerine Mustafa Anaç efendi vesiyle ve sebeb olmuş idi.

O gün ruhunu teslim etti. Ben hamamda idim. Anamın vefatı ailemizin nizamını bayağı sarsmıştı. Eskisi gibi değildi. Teneşirde anam yıkanır iken hoca hanımlar şahadet getirirlerken herkesin gözleri önünde anam sağ elinin şahadet parmağını yukarı dikmiş! Bunu gören hanımlar hem korkmuşlar. Hem de çığlık atmışlar, "nasıl ölü bu?" diye…

Hazret-i Mevlana-nın duyurduğu gibi:"Biz öyle padişah mıyız ki, taht üzerinden inip tabuta binelim?!.. Bizi taht üzerinde gördünse hep öyle göreceksin…

Hazret-i ALLAH verdiği rahmetini geçici vermiyor. Dünyanın kadrini bil. Dünyadaki maddi ve manevi kazanç kapısını başka alemde bu kadar kazançlı bulamazsın. Bu kazancı kaçırma. ALLAH-a kul olmak kasdi ile peygamber efendilerimizin getirdiği tertib-i tanzim-i ilahiyi zamanın yaratılan güzellikleriyle çatışmayan, içtihat görmüş şeriat nizamına uygun yaşamak istiyor isen -ki, mecbursun- fiziki olaylarla yetinme. Bariz rahmet-i ilahi olan fiziküstü, metafiziği de yaşa. Madde ve manayı da yaşamak kasdiyle yaratıldın. Beni Adem insan olmaya her an müsaittir. İnsan olmanın reçetesi yalnız beni Adem-e verildi. Bir daha eline böyle imkan geçmeyebilir. Gafil olma.

Bu abd-i acizin tecrübesi ile sabit önerilerine kulak ver, evvel ALLAH. Şeriatı ile yükümlü olduğun ALLAH elçisine, elçisi hayatta değilse ALLAH-ın vazifeli kıldığı varislerine ve anacığına hürmette ve hizmette sakın kusur etme. Çünkü hiç bir evliya görülmedi ki, bu rahmet-i ilahiyi bilemeyip, nankör olsun!... Bu yönlü muhip bahtiyarların huzur-ı ilahiye küfürle gitmesi de kanun-ı ilahiye, rahmet-i ilahiye uygun değildir. Kur-ân-ı azimü-ş-şan-da ALLAH-ın bildirisi, varisü-n-Nebi evliyaya inanıyorsan anlarsın. Abd-i acizin sözlerini, mübarek olsun derim... Halâ Hazret-i ALLAH-tan da sıkılmadan, bildirisini bilerek veyahut bilmeyerek tahrif ederek, basit anlamda her sahada kullanılan "dost" hitabını varisü-n-Nebi, nedim-i ilahi, Hazret-i ALLAH-ın irşat vazifesi ile yükümlü kıldığı mürşidi belliki kasıtlı eşdeğer göstermeye çalışdığın "dost" diye tefsir ve meallerinde dahi gerçeği diyemedin! Neden? Aynı ilahi anlamı taşımayan "evliya"nın manasını basitleştirerek her mevzuda kullanılan, günahı kebairde dahi yerini bulmuş, "evliya"nın anlamında yeri olmayan "dost" kelamı ile eşdeğer göstermenin tahribatını halâ göremiyorsan bu abd-i aciz anacığımı sana nasıl anlatabilirim?!..

Hele hele yazdığım metafizik eserinin 60. sahifesine 55 sene evvel irtihal eden anacığıma halimi arz edişimin cevabı olan "kudret mührü"nü Rabbımın manevi vazifemi tasdik mührünü nasıl anlatırım?!.. el insaf ekranda yok printırın hiç dahli yok şahitler huzurunda 80 yaşındaki bu Abdi aciz şöhret ve varlık gösterisine gençliğimde bile iltifat etmedim. Olmadık bir şeyi gösterme zevki hayatım boyu olmamış, olmayacak da inşaAllah… Bu fakiri tanıyanların ve manevi vazifesine inananların imanlarına çerçeve olsun istiyorum. İstersen gene inanma ve anlama. "Üzülmeyeceğim artık" diyorum "vız gelir!..." amma gelmiyor!... Çünkü gönülle ilgin kesik. Acıyorum. Hazret-i ALLAH gönül kapını açsın. Hakiykat düşmanlığın bitsin inşALLAH!...

Sayfa Başına Dön

 

 

ALKOLİK DERVİŞ ALİ EFENDİ

 

 

 

 

"Kazara bir sapan taşı, bir altın kaseyi kırsa, ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kase" Senenin on bir ayı Ankara Hacıdoğan-daki atölyemin duvarına sızıp kalan alkolik Ali efendi vardı. Çok alkoliklerin o civar meskeni idi. Orada "elmas bakkal" diye insanlık dışı, hiç gülmeyen sanki insanların helaki için programlanmış bir robot açık içki satar bakkaldı. Ama ağırlık açık içki satışında idi. Eksilmeyen müşterisini açıktan görmek ve saymak zor değildi. Sıkıştıkları zaman müracaat kapıları benim kapımdı. Nedense o zavallılara karşı acıma hissi ile karışık bir yakınlık duyardım. Arasatta kalmış, ne cennet aşkı, ne de cehennem korkusu kalmamış, kaza-zede bu insanlara acımamak ve yardımcı olmak hissini taşımayan beni Adem-e de aynen acırı !.. Bu kaza-zedelere asalet ayrımı yapmak haddim değil.

Hayatına bir nebze israrım üzere vakıf olduğum Ali efendi vardı. İtfaiye meydanında Kurtuluş palasın sahibi; Samanpazarı Kurşunlu caminin bulunduğu ana yolun karşısı dizi evler de Hacı Ali ağanındı. Zengin, hatırı sayılır, takva bir zattı. Hacı Ali ağa her gün elmas bakkala on iki lira elli kuruş gönderirdi. Oğlu Ali efendinin günlük nafakası idi. Hesaplanmış, peynir ekmekle içkisine denk geliyordu. Bu durum Ramazanın birinci günü biter, Ali efendi üzerindeki para etmeyen çadır bezinden yapılmış elbisesini çıkarıp, o gün alınmış lacivert elbise sırtında, kravatı bağlı temiz gömlek, siyah fötr şapka, yeni ayakkabı ayağında hemen erkenden bana gelirdi. İlk senelerde garibime giderdi amma alışmıştım Ali efendinin bu haline. Benden yaşlı idi amma elimi zorla öperdi. Edepli dervişti. "Bugün nerede iyi bir vaiz var" sorardı bana. Beraberce giderdik. Namaz kılar, dinlerdik, manadan nasib almış vaiz efendiyi. Vaizin gönül kapısı kapalı ise dinlemezdik. Dinlesek de ne verebilirdi hakiykat yoksunu hakiykat yolcularına? ALLAH yolunda canını feda edip feryat edenlere ey hakiykatlerin garibi vaiz ! Nefsine vaaz etmeden bana vaaz etme! Para etmez… ALLAH kitabında nasa emredip de kendi nefislerini unutana ALLAH lanet ediyor…

 

Öyle bir söz söyle ki, sözünden ibret alsınlar;

Söz bilmez isen sükut eyle, seni bir âdem sansınlar!

 

Gönülden bir şeyler gösterebiliyorsan ne mutlu! Salâhiyyetin kadar ihsan eyle. Eğer bu hususda yetkili değilsen kuru dava ile, dinliyenlere ne verebileceksin?

Ali efendi Ramazanı çok güzel geçirir, maalesef bayramın birinci günü üzerindeki giysiler değişmiş, çadır bezinden yapılmış, satışa gelmeyen giysileri sahibini bulmuş… Ali efendi atölyenin dış köşesine sızmış… Tekrar öbür Ramazana kadar Ali efendiyi hep böyle bulursun.. Ramazanda bu anormal halin nedenini sordum. Müteessir, üzülerek dedi ki:

"--Efendi, haddi aştım. Hazret-i ALLAH-ın emirlerine derviş olduğum halde isyanda haddi aştım. Bir gece maneviyattan tarikat şamarı yedim ki, karyoladan aşşağıya düştüm! Harabat ehlinden oldum. Ramazan müddetince aslıma rücu ediyorum. Ne olur efendi, beni ayıplama!."

Muhabbetle sarıldım:

"--Seni nasıl ayıplarım?! Ayıplarsam inancıma karşı ayıp olur. Ancak dua ederim aslına rücu edesin diye."

Şunu yaşadım ve gördüm ki, merhamet imandandır. İmanın dışa yansıması, şahadetin anlamınının, esas özünün zuhurudur. Ademin acıma hissi fıtratında mevcuddur. Merhamet ise beni insanda imanın dıştan görünüşü, külli mevcudatla olan muammelatında zahiren görüldüğü gibi batınen de görülebilen, madde ve manada zuhuru yalnız insana bahşedilen rahmet-i ilahidir!..

Ali efendiye belki motamot böyle demedim. Amma mana değişmez. Sözün şekli ne değiştirir ki? Ali efendinin babası Hacı Ali ağa atölyeme geldi:

"--Galip efendi kim?" diye sordu.

"--Buyur hacı efendi, benim" dedim.

Gözleri yaşlı yaşlı kucakladı. Elini öptüm. Hali söylemeye gerek yok, anlatıyordu acı haberi:

"--Ali-mi kaybettik" dedi. "Bilemedim Alimin halini. Alim meğerse ne imiş, bilemedik. Alime bilmeden çok eza ettik. Ölümünden on beş gün evvel yıkandı, tövbe-istiğfar edip vakit namazlarını kıldığı gibi, gücü nisbetinde kaza namazları da kılıyor, boş zamanı yoktu. Hep ALLAH-ın isimlerini zikrediyordu. Kelime-i tevhit ve şehadetle son nefesini verdi. Hep "Galip efendi" diye sizin isminizi söyledi, aşkla. Merakımla geldim Galip efendiyi görmek için. Alimin sana borcu var mı? Ödeyeceğim" dedi.

İşçilerim dahil topluca ruhuna Fatiha okuduk. ALLAH kusurlarını afetsin, makamı cennet olsun. Biz beşer olarak böyle düşünüyoruz. Yoksa hayatının son onbeş günü bizlere bir şeyler anlatmıyor mu?..

Bu abd-i acizin sözüne kulak ver. Ekici ol. Haddini aşan hadiselerde bilici olma. Harabat ehline hor bakma!..

 

Her tabîbe âşikâr etme derûn-ı derdini,

Her ne derdin var ise eyler devâ, ALLAH kerîm.

 

 

Derdinin devası için ehlini bul. Bir şair şöyle yazmış:

 

Her doktorun ilacı bu derde deva olmaz.

Tabib gerçek değilse rahmet gönüle dolmaz.

Hep mi sahte oluyor? Doğrusu yok mu bunun?

Aradın da buldunsa cemale gider yolun.

 

"Nasıl bulunur? Deme. Nasip meselesidir.

Tertib-i ilâhinin kuluna hediyesidir.

Böyle emretmiş ALLAH, aramadan bulunmaz,

Kısmette yoksa eğer semtinden de geçirmez.

 

Nedim-i ilahidir, ademi insan eder.

Maneviyat olmadan neye yararki beden?

Bizce ilahi nedim Kuşçuoğlu Galip-tir;

Onun tüm dervişleri Hak yoluna taliptir.

 

Maddede ve manada onu çok seviyorlar,

Kimseye verilmeyen Hak mührü veriyorlar.

Şükrederim Rabbıma "Galibilik" lütfetti.

Varisü-n-Nebi, mürşit vesile, bu fakiri derviş etti.

Sayfa Başına Dön                                                                     İsmail Coşkun


 

 

YAKININDA MÜRŞİT VARKEN NEDEN KAHRAMANMARAŞLI MÜRŞİDE MÜNTESİP OLDUN?

 

 

 

 

Bir zaman ben de kendime çok sordum bu suali. Bunun için hakiykat garipleri bana düşman gibi tutumları ile devenin nalbanda baktığı gibi baktılar.

Şeyh Ali Haydar efendi Ahıska muhaciri Hacı Bekir Baba-nın halifesi idi. Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç efendi Ali efendinin halifesi idi. ALLAH cümlesinden razı, makamları cennet olsun.

Çorum Fuani kaplıcasının çok tarlası vardı. Heves ettik, teşkilat kurduk, tarlaları ektik. O beldede hatırı sayılan Piroğlu Halil efendinin arazisi çoktu. "Ekebildiğiniz kadar benim tarlalarımdan da ekin" diye israr etmişti. Hayli ektik. Şeyh Hacı Ali efendinin mesleği bostancılıktı. Şeyh efendinin de isteği üzerine bir tarla da onun için sürdük. O semt münbit, bol mahsül veren bir toprağa sahipti. İşittikki bire kırk veriyordu. Fakat biz bilemedik, toprağı derinden dört sefer aktardık. Çorum-da toprağın verimi öyle idi. Amma o belde yüzünden sıyrılır ekilirmiş. Derinden mahsul çıkmaz imiş. Nereden bilecektik? Mahsül cidden verimli olmadı. Şeyh efendinin ektiği bostan tarlası da ektiklerimizi büyütemedi!..

Şeyh Efendi’nin yeni koşuma girmiş genç atı ve atın koşulduğu yaylı bir arabası vardı. Çıkan mahsulü arabaya koyduk. Efendi Çorum’un kazası Mecitözü’ne bir manava götürecekti. Ali Efendi:

“--Galip Efendi, benimle gelir misin?” dedi.

Benim de işim vardı. Araba gittiğine göre “rahat olur” diye ben de yola koyuldum. Bir maksadım da biat ederek, dersimi alacaktım. "Yol boyu tarif eder" diye seviniyordum. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Efendi arabanın yanında yürüyordu, ben de edeben yürüyordum. Yürüyeceğimi bilse idim gelir mi idim? Bir ara:

"--At daha, genç olduğu için kıyamıyorum hayvana" demez mi?..

İçimden eşşek alıp beygir satıyordum amma "benim derviş olmama ne manisi var" diye nefsimle mücadele ederken geriden nefes nefese bir köylü vatandaş bize yetişti. İki kişi yürürken üç kişi olduk. Soluğunu daha toplayamamıştı zavallı; söze başladı amma beceremedi. Benim arzumdu arzusu; giriş yapamadı zavallı.

"--Efendim, burada bir zat varmış" dedi. Şeyh efendi:

"--Evet ben de duydum, varmış" dedi.

"--Büyük zatmış" dedi. Şeyh efendi:

"--Evet, büyük zatmış" dedi.

İsteği kabul edilmediği gibi istihza olunan vatandaş yavaş yavaş geri kaldı. Ben manen harap olmuştum. Dedim ki:

"--Efendi! Garib söylemeyi bilemedi. Ders isteyecekti. Lutfetseydiniz!

"--Galip efendi oğlum, bunlardan ne istifade olur?" demez mi?

Zaten yorulmuşum, dünya dar geldi bana… Babamın, anamın da şeyhi idi. Fakiri çok severdi. Dişimi sıktım. Terbiyemi bozmamam için Hazret-i ALLAH-a çok çok yalvardım. Ders istemediğime de hamdettim.

Çok seneler sonra "biz seni Maraş-a bağladık ve oradan hadiselerle biz kaçırdık seni" dediler.

İşte ledünni ve metafizik olay.. Akılla, mantıkla ölçebilir misin? "Ölçüyorum" zannedersin amma netiyce Hazret-i ALLAH-a usulüyle teslim olmuş insanların her düzenini Hazret-i ALLAH düzenler, tanzim eder. Ehl-i aşk her zuhurata teslimiyetinden ötürü netiyceyi bilemez. Amma bilir ki, merciine teslim olan dünya ve ahiret mahrum olmaz. İnsanlarda bu yönlü güç olduğundan değil, tertib-i ilahi olduğu için. İşte akılcı dinin çözemediği gerçek dervişin virdi: "Hasbünallâhu veni‘me-l-vekîl (teslim oluyorum ya Rabbi, her mevzuda vekilim sensin" der. O ne güzel vekil, o ne güzel kefildir.

Sayfa Başına Dön 

 

 

ON BEŞ SENE ÖNCE ŞEYHİMİ RÜYAMDA GÖRMÜŞTÜM

 

 

 

 

Rüyamda tek sıra dizilmiş insanlardan uzunca bir sıra.. Tek tek Peygamber Efendimiz-i ziyaret edeceklermiş. Sıranın sonuna geçtim. Hayli bekledim. Sıra bana gelmişti. Büyücek, ahşap bir kapıdan içeri girdim. Sağ tarafta topraktan yapılmış bir sedir, hasır üzerinde Peygamberimiz Efendimiz oturuyordu. Yüksek sesle kelime-i tevhidi zikrederek girdim içeriye. Peygamberimiz Efendimiz-i görünce bayıldım. Yere düştüm. Efendim gözlerimden öptü beni. "MUHAMMEDÜN RESULULLAH" diye yerden kaldırdı. Efendimiz-in cemalini hafızamda muhafaza etmem için hayli seyrettim.

Tahminen on beş sene sonra şeyhim efendime intisab ettim. Gördüm ki, nur-ı muhammedi şeyhim efendimin suretinde tecelli ediyordu. Muhammedün resulullah-ı o şahsiyette görüp, orada öğrenecektim. Halik-ı zü-l-celal öyle tanzim ve tertip eylemişti. Dini tahsil ve terbiye gören hoca efendilerimiz de sır olmayan, kıyamete kadar devam edecek bu gerçeği bilseler idi din-i İslâm-a mana düşmanlığı yapamadıkları gibi, istifade yönüne giderler, Kur-ân-ı azimü-ş-şan-da beyan edilen varisü-n-Nebi, nedim-i ilahiyi, evliyaullahı dışlayamazlar, mana gülüncü olmazlar idi. Hem de Hazret-i ALLAH-a zulüm isnadından kurtuldukları gibi, inanan, inandığını yaşamaya çalışan ehl-i aşkı, ehl-i tariki, her gün, her saat rencide edemezler, ALLAH-ın gerçek gelinlerini rahatsız etmekten hiç olmazsa imtina ederlerdi.

İnanan ALLAH dostları  "hubbul vatan mine-l-iman (vatan sevgisi imandandır)" gerçeğinin hayranı, "vatanı olmayanın imanı olmaz" düsturunu virt edinmiş, askerine küçük "muhammed" sıfatını bayraklaştırıp tarih boyu cengaverliğini imanından almış necip milletin üzerinde nazar-ı ilahi olan kahraman ordumun Hazret-i ALLAH nazarını üzerinden eksik etmesin.. Bazı çıkarcı güçlerin mevzi tutumları kahraman ordumuzun muhammetçik inancını sarsmasın. Kıyamete kadar baki kılsın, amin. Ve selâmün ale-l-murseliyn ve-l-hamdü lillâhi Rabbi-l-alemiyn...

Sayfa Başına Dön 

 

 

KIZIM SEVİL-İN KIYAMETİ

 

 

 

 

Tahminen 1955-lerde idi. Bir rüya gördüm. İbadullah Camisindeyim. Cemaat tekbir getiriyor. Ben camiden içeriye girerken bir meczup bana hitaben:

"--İki gün sonra kıyamet kopacak" dedi ve ordan kaçtı.

Dehşeti ile uyandım. Rabbım tabirinin de iç alemime manasını ihsan eyledi. Tabiri şöyle idi: Kurban bayramının üçüncü günü kıyamet kopacak! Kurban bayramına üç ay gibi uzun bir zaman vardı. Belirtilmemişti, ferdi kıyamet mi, yoksa umumi kıyamet mi kopacaktı?

Nasreddin Hoca efendiye:

"--Büyük kıyame,t küçük kıyamet nedir?" diye sordular.

Hoca efendi cevaben:

"--Bunu bilmeyecek ne var? Karım ölür ise küçük kıyamet kopar, ben öldümmü büyük kıyamet kopar" buyurdu.

Hazret-i ALLAH bizlere, kaderin kazasının zuhurunu bizim aczimize uygun rahmet-i ilahi olarak gizli tutmuş, bizim hayrımıza lutfetmiş de, bunu anlıyamamışız cehaletimizden. Bu yönlü cehlimizden keşf-i keramet isteriz!...

Kıyametin kopacağına üç ay vardı bugünden. Nasıl bir kıyamet kopacaktı? Bu merakla çok zor durumda idim. Üç ay yaşamak aczimin ürettiği ürün çekilmesi zor, her gün ayrı ayrı azap idi. Umumi kıyamet olamazdı. Böyle bildirmişti Peygamberimiz Efendimiz: "Yer yüzünde ALLAH-ı zikreden kalmadımı siz kıyameti bekleyiniz."

Yer yüzünde ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tevhit, ehl-i aşk insanlar bilinçlendikçe gün-be-gün çığ gibi büyüyor, el-hamdü lillah. Hazret-i ALLAH-ın haram kıldığının dışında cümle güzelliklerin İslâmiyet olduğunu idrak eden ve anlayan "Allah-tan başka ilah yok" deyenlerin gayr-i müslim değil de, "müslim kardeş" olduklarını idrak eden hakiykat ve gönül ehlinin mevcudiyetinin gün-be-gün çoğaldığını söylemek kehanet değil!...

"Acaba, nasıl kıyamet kopacak?" perişanlığı ile üç ay doldu. Kurban bayramına erişmiştik. Gün sayısı bitti. Saatler gün kadar uzamıştı.

Aman ya Rabbi! Bilerek yaşamak güzel; bilmeden, teslimiyetle yaşamak daha güzel. Varlığını hissedip de kulluk yapacak kadar zatını tanımamak ne feci!

Bayramın ikinci günü en küçük kızım Sevil hastalandı. Ateşi vardı. Ankara Anafartalar Caddesinde Adliyenin karşısında kuleli evde iskan ediyordum. Karşımızdaki arada Sami Ulus Çocuk Hastahanesi vardı. Annesi ile hemen gönderdim hastahaneye. Doktor muayene etmiş. Zatürre teşhisi koymuş ve çıkışmış:

"--Hanım! Geç bırakmışsınız çocuğu. Götürün, dikkat edin" demiş. İlaçlar yazmış.

"--İki gün sonra tekrar getirin, göreceğim" demiş.

Hani bir fıkra vardır. Yeri değil amma ben gene diyeyim: Efendisi köleye:

"--Köle, ben seni Çarşambaya kovacağım" demiş. Köle de:

"--Zahmet etme ben Salı günü kaçıyorum" demiş.

Bayramın üçüncü günü oldu. Bekliyorum, kıyamet kopacak diye. Akşama yakın sübyan çocuk ruhunu teslim etti. "Kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" okudum ve günahsız yavrumun çenesini bağladım. Anası ile ikişer rekat namaz kıldık. Sanki ailede zuhur edecek emr-i ilahinin tecellisine gönüllü idi yavrum. Her yönü ile metafizik olay… Hikaye gibi dinleme, ibret al! Yoksa nefsine bile bile zulmedersin...

Sayfa Başına Dön 

 

 

ŞEHİTLERLE SOHBET!...

 

 

 

 

Çorum Üçtutlar mahallesi, Sağrıcı sokak, Osmancık caddesinde iki katlı, dedemlerden miras kalan konakta iskan ediyorduk. Sokağın içerisine uzanan kısmında bilmem ne harbinde şehit olmuş iki erkek, bir kadın, bir de oğlan çocuk Tosyalı şehitler orada medfun idiler. Kabirlerinin bir kısmı komşu evde kalmış. Kabirleri çoktan kayıp olmuş. Amma o mübarek şehitler orada kıyamete kadar mevcut. Hazret-i ALLAH şefi kılsın!..

Zaman zaman orada mevcudiyetlerini belirtmeleri hadiselerle bariz görüle gelmiştir. Tevatüren anlatırlar: Babamın babası dedem şehitlerin bulunduğu yeri hayvan ahırı yapmış. Hayvanları koyduğu günün sabahı bütün hayvanlar çarpuk çurpuk çıkmışlar. Dedeme gece manasında:

"--Biz buradayız. Burayı temiz tut. Malınla sana işaret verdik. Anlayış göstermez isen canına olur" demişler.

Dedem hayvan ahırını kaldırmış. Orayı temiz tutmuşlar.

O kısım Ahmet amcama düşmüş. Amcama da görünmüşler. Amcamlar da orayı kiler olarak temiz tutmuşlar. Amcam vefat edince ailesi teyzeme bir ev alınarak orası da konağa eklenmiş. Babamın vefatı ile kardeşlerim müstakil tapulu orayı bana uygun görmüşler. İtiraz etmedim.

Ankara-da idim. Tapusu üzerime devrolduğu gece şehitlerle sabaha kadar sohbet ettik.

"--Çok sevindik buranın sana geçtiğine" dediler.

Ben de o mübarek şehitlerin orada olmalarının ALLAH-ın bir lutfu ihsanı olduğunu belirttim.

Mali durumum müsait değildi. Orayı iskana müsait hale getirip kiraya verecektik "Ankara-da benim ödeyeceğim kiraya katkısı olsun" diye. Evin yapılmasını kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi yürütüyordu. Kendisine rica ettim:

"--Efendi, şehitlerin olduğu yeri türbe gibi çevirelim" dedim.

"--Eğer türbe gibi yapar isek kimse burayı kiraya tutmaz, korkar, duramazlar. Ben orayı temiz tutulacak yatak yorgan yığmak için yer yaparım" dedi ve öyle oldu.

Ankara Sitelerdeki iş yerini yaparken mecbur oldum, damadım Hacı İzzet efendi istedi, ona sattım. "Temiz tutun!" diye tenbih ettiğim halde oraya banyo yaptırmışlar. Malumatım yoktu. Başları felaketten kurtulmadı. Onlar da evi sattılar. Başka yerlere gittiler.

“Niye bu kadar anlatıyorsun?” dersen: Orayı türbe yapma imkanı bulamadım, üzgünüm. Kitaba yazdım ki: Şimdi yerine apartman yapılmış, orada duranların rahat olacaklarını zannetmiyorum.

Orda Tosyalı şehitler yatıyor. Sabır ile makam almış evliyaya benzemezler, dikkat edin! Bu fakir hayatta iken şühedaya hürmeten bir şey yapılır ise türbeyi ben yaptıracağım imkanım nispetinde. İmanlı müteşebbise katkım elbet olacak. Orada medfun şehit kardeşlerim beni affetsinler. Kaynağı tavında dövemedik, maddi imkansızlıktan. Buna şehitler şahit, Rabb’ım şahit!...

İşte yaşayanlar için fırsat: Kıyamete kadar METAFİZİK. Rahmet-i ilahi, büyük hadise halâ mevcut olay!...

Sayfa Başına Dön 


 

 

HASANI BASRİ HAZRETLERİ VE ŞAMAN

 

 

 

 

Tabiinin efendisi el-Hasan el-Basri (r.a.)-ın ateşperest şaman bir komşusu vardı. Rivayet ettiklerine göre şaman son günlerini yaşıyordu. Öyle duyurmuşlardı. Hasan el-Basri (r.a.) "komşu hakkından Hazret-i ALLAH sorar" diye ateşperest şamanı ziyarete gitti ve gördü ki, şaman inancının icabı ibadetle meşgul. İncitmiyecek şekilde selam verdi.

"--Ne yapıyorsun, nasılsın?" diye hatırını sordu.

"--Ölüyorum Hasan, gördüğün gibi. İmansız gitmeyeyim diye tanrıma ibadetle meşgulüm."

"--Şaman, alemlerin Rabbı Hazret-i ALLAH benden sorar, niçin gerçeği söylemedin diye. Ateş ilah olamaz. İnsanlara hizmet için yarattı Hazret-i ALLAH onu. Çok mevzuda ALLAH-ın tertib ve tanzim kıldığı nisbette istifade edilir. Emr-i ilahinin takdiri dışında bir güce sahip değildir. Ben senin ilahını ilah olarak kabul etmediğim için onun kafiri sayılırım. Buna rağmen sana zarar veren ilahın tüy deye bir şey bırakmamış kafa kısmında. Amma bana ALLAH-ımın muhafazası ile zarar veremez" dedi.

Ellerini bileklerine kadar ateşe soktu. Bekletti. Dehşetle ve hayretle bakan şamana ateşe giren yerlerini gösterdi. Şaman hayretle gördü ki, ilahlaştırdığı kulunu yakan ateş kafirini yakamıyor. Metafizik bu olayı gören şaman bitkin halde dedi ki:

"--Hasan, bu sahtekarlığı ortaya çıkardın. Beni bu yaşta dinsiz bıraktın. Ben dinsiz ne yapacağım? Bütün ömrümce yaptığım ibadet ve taatın müflisi kıldın. İflas ettirdin. Niye seneler evvel uyarmadın kafir komşunu?!"

Hasan el-Basri dedi ki:

"--Şaman, geçen bir şey yok. Hatanı bilerek ALLAH-a yönel. İmanım odur ki, Rabbım seni rahmeti ile ihya edecek."

Şaman ümitsiz sordu:

"--Cennetine de kormu beni?"

"--Rahmeti sonsuz Rabbım elbette imanlı kuluna cehennemi layık görmez. Cennet-i a-lâyı imanlı kulları için yaratmıştır, şüphen olmasın" dedi.

"--Senet verebilir misin?"

"--Tabi, neye olmasın?"

Senet yazdı, verdi. Yazılı senede baktı da şaman:

"--Şahitsiz senet neye yarar?" Dedi.

Hasan el-Basri Hazretleri senedi aldı, dışarı fırladı.

"--Şaman müslüman olacak, şu senede imza atın" deyince, senedi kime uzattı ise memnuniyyetle hemen imzasını attılar. Senedi getirdi, şamana verdi. Eline senedi alan şaman Hasan el-Basri Hazretlerinin tarifi üzere, şimdiye kadar yaşadığı hayata tövbe ve istiğfar ederek kelime-i tevhit getirdi. ALLAH-tan başka ilah olmadığını şahitler huzurunda ikrar etti ve ruhunu teslim etti. Din-i İslam-la şereflenen şaman İslami prensipler üzere techiz ve tekfin olunup İslam kabristanına defnedildi.

Hasan el-Basri (r.a.) kale fethetmiş bir kumandan edası ile evradını, ezkarını okumak kasdı ile huzur-ı ilahiye boynunu büktü. Aczini ve yüce varlığa özel olarak yokluğunu itiraf edecekti, olmadı. Yapamadı. İmanı feryad ediyordu: "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!.."

Elbette din dışı olanlara İslam-ın güzelliklerini gösterebiliyor isek gösterelim. İmanın dışa yansıyan göstergesi vazifemiz fakat cennet senedi vermek ukalalığın, küstahlığın, "men araf sırrı"ndan habersiz cehlin cehli…

"--Nasıl düşünemedim, bunu? Hazret-i ALLAH-ın merhameti, af ve mağfireti sonsuz, amenna. Fakat ben haddi aştım. Senet verdim" diye Hasan el-Basri hicabından kafasını duvara vuruyordu:

"--Ya Rabbi! Beni affet" diye…

Hasan el-Basri diyor ki:

"--Tövbe, istiğfarım kabul olmuş. Affolunduğumun görüntülü tecelliyatı ilahi zuhuru imanıma ferahlık verdi. Gösterdiler; şaman cennet-i a-lada bir köşkte. Dedi ki:

"--Hasan, ALLAH senden razı olsun, ne söyledin ise hepisini fazlası ile Rabbım ihsan etti. Bağırıp durma. Artık senedine ihtiyacım kalmadı. Bağırıp durma, al senedini."

Senedi aldım. O manevi hal kayboldu. Fakat beni harabeden senet elimde idi. Varlık, güç ALLAH-a mahsus, iyi anladım. hayatım boyu bu olayı rehber edindim !..." Sayfa Başına Dön 

 

 

HASAN EL -BASRİ (Kuddise sırruhû)

 

 

 

 

Peygamberimiz (s.a.v.)-in hanımları Ümmü Seleme (r. anha) Hasan el-Basri-ye süt verdi, emzirdi, elinde büyüttü. O, küçücükken Fahr-i cihanın bardağından su içmiş, dizine oturmuş, düâ almıştır. Hasan doğduğu zaman Hazret-i Ömer (r.a.)-a götürdüler. Buyurdu ki:

"--Bu masum yavru güzel yüzlüdür: "hasan" diye isim koyun!."

Ümmü Seleme (r. anha) onun için:

"Allah-ım dinde Hasan-ı imam kıl... Ümmet ona iktida edip, uysun" diye dua etmiştir...

Hasan el-Basri (k.s.) hep abdestli gezerdi. Yetmiş yıl bu adabı terk etmedi. Zamanın en büyük alimi idi. Herkes onun manevi ilmine muhtaç idi.

Bu abd-i acize verilen icazetin, silsile-i meratib tanzim-i ilahinin üçüncü rahmet basamağıdır, Hasan el-Basri. Birinci basamak Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz, ikinci ise ALLAH-ın çekilmiş kılıcı, Rasul-ün amcasının oğlu, doğuda ve batıda at koşturmuş efendimiz Ali bin Ebi Talip-den tâbiinin Efendisi el-Hasan el-Basrî-den devam eder silsile-i meratip. İcazetimdeki silsile-i meratibi olduğu gibi yazarım amma "sahtekar ve çıkarcı din istismarcılarına yardımcı olurum korkusu" ile buraya kadar ifşa ediyorum yol büyüklerini. 

Tasavvuf vazifelilerini bi-zatihi Hazret-i ALLAH-ın emri ile tertip ve tanzim-i ilahiden başka düşünmek manevi bilgi noksanlığıdır. Gerçeklerden uzak kalışının ve hakiykat yoksunu oluşunun göstergesidir !

Tasavvufun kolları tarikatlar kıyamete kadar devam edecektir, aşikar veya gizli. Şüphe olunmaya. İşte ilm-i zahirle iktifa edip, ilm-i batını ki hakiykat ilmini aklın düzenlediği felsefe ile bağdaşdıramayıp, zaman zaman inkara dönüştürmeleri… Bakabildikleri açıdan öyle görülür. Fakat anlıyamadığım yönü ilmin her dalı güzeldir. İlim ALLAH-ı bilmektir. Hakiykatları inkara götüren ilim nedir? "Benim dediğim dedik, çaldığım düdük" iddiasında fikr-i sabit hastalığına tutuldunsa bu hastalığın tedavisine kimsenin gücü yetmez. Umulur ki, tövbe, istiğfar edile.

Menfaat-ı dünya ve hatır nesne için bildiği halde beyaza "siyah" diyerek beyazı lekeleyen menfaat hatırı yağcılarının cemiyet oldukları görülemez. Çünkü fitnenin ittifakının bakilik sıfatı olmadığı gibi zuhuru tahribatından sonra görünüm değiştirmeye mecburdur!. Tasvip edenlerin tatmin olmuşlarını toplum olarak gösteremezsin. Gerçeği gören ve yaşayan ehl-i aşkı, ehl-i hakiykati inkarlarıyla ne kadar rencide ettiğini ne zaman anlayacaklar? Bunların mana kaybının hesabını mana mahkemesinde verebilecekler mi? O özlemi duyulan mahkeme dünyada olsa idi mana şahitlerinin şehadetleri ile davayı kaybeder, hatasını anlar, hakiykate yönelirlerdi. O zaman imtihan dünyası yaratılış hikmetini kaybederdi. Şahıslar kendi üzerine alınmasın, ALLAH cümlesini zü-l-cenaheyn eylesin. Bu abd-i acizin mizacı kimseyi incitmeye ve üzmeye müsait değil.  Velakin kusura bakmayın, kimsenin hatırı için beyaza "siyah" diyemiyorum.

Ey benim mübarek kardeşim! Din-i İslam-ı dünyaya beraber tanıtalım. Dünyada mevcut, Hazret-i ALLAH-a inanmış kişilere "sen de müslümansın, bu yönlü hep kardeşiz" deme cesaret ve bilgisini bilelim. ALLAH için cümle aleme ilan edelim... Amentüye iman ettiğimizi, bütün peygamber efendilerimizi, semavi kitapların, suhuflar da dahil hepsini kabul edip, iman ettiğimizi de ilan edelim. "Beş şartı var" diye İslam-ı yaşanmayacak hale getirmeyelim. Lutfedilen rahmet-i ilahiyyi gazab-ı ilahiye dönüştürdük. Bilgisizce yaptığımız hatalardan kurtulalım. Eğer biraz daha bu yanlış tutumlarımızda direnir isek, fazla ileri gitmeden şu kadar arzedeyim: "ALLAH nurunu tamamlıyacaktır" ayet-i celiylesinin elbette zuhuru görülecektir. Dost acı söyler.

Bizden değil, muhammedi sıfatı taşıyanlardan değil, muasır milletlerden zuhur etmeye başladı bile İslam-ın gerçek güzellikleri!..

Bu depremde (17 Ağustos 1999 depremi) İslam-ı bilmeden, İslam-a yakışan icraatların samimiyetle nereden zuhur ettiğini milletçe gördük. Çok duygulandık. ALLAH cümlesine gerçek iman ve manası değişmemiş Kur-ân ihsan etsin. Örneğe ne hacet, milletçe, doğal deprem afetinin dünyada misli ender görülen bütün azameti ile bizleri perişan ederek, aczimizi ve beceriksizliğimizi bize çok pahalı ödettiren laf ebeliğinin işe yaramadığını; rüşvetle "yürüyor" zannedilen işlerin netiycesini milletçe gördük. Hüsran olduğunu, nice ocaklar söndürdüğünü, depreme karşı inşaat bilincimizin yetersizliğinin milletçe nelere malolduğunu bütün çıplaklığıyla dünyanın gözleri önünde sergileyen Rabbımın bütün aczimizle rahmetine sığınıyoruz. Bir daha cemi kullarına buna benzer kaderin tecellisi kaza göstermesin. Amin, ve selâmün ale-l-murselin. Bazı, bilgileri müsait olmayan kişiler "faideli olacağız" zannıyla "bu başımıza gelen bize ALLAH tarafından bi-zatihi verilen cezadır" diye hakiykat dışı laf ederler. Hayır, hayır! Bin kere hayır! Dünya menduptur, en büyük kazanç yeridir, ceza yeri değildir. Yanlış düşünme. Eğer dünya ebedi hayat olsa idi, gidiş gelişimiz bizim yedimize verilse idi ileri sürdüğün bu ilmini düşünebilirdik.

Sayfa Başına Dön

 

 

KADERİN TECELLİSİNİN ZUHURUDUR KAZA

 

 

 

 

"Eğer insanların günahına göre dünyada ceza verilse idi yaşayan beni Adem kalmazdı" diyen büyüklerimiz gerçeği bizlere anlayacağımız lisanla anlatmışlar. Yanlış bilgimizle adaleti bilemeyiz, amma Hazret-i ALLAH-a din öğrettiğimiz gibi adaleti de öğretiriz!

Günahsız sabi sübyanların içlerinde çok çok müttaki insanların başlarına gelen kazaların günahlarının cezası olduğunu nasıl düşünebiliriz?!.. Tecelliyat-ı ilahilerde elbette beşer için çok öğretici ibretler vardır. Dünya geçici ve muvakkat bir yerdir. Geliş ve gidiş kulun elinde değildir. Tertib-i tanzimi ilahiler kulun hoşuna gitmese de rahmettir. Hiç şüphemiz olmasın! Zulüm ve merhametsiz icraatları kula uygun görmezsin de ALLAH-a nasıl yakıştırırsın?

Şunu da hatırdan çıkarmayalım: Hazret-i ALLAH-ın takdiri kaderdir. Tecellisi kazadır. Dünyada emr-i ilahiye uygun yaşayan toplumlara kaderin zuhuru kaza mutlaka tecelli eder. Fakat hafif geçer. Bazan rüya aleminde zuhuru acısı duyulur; bununla geçmiş olur. Hazret-i ALLAH buyurdu ki: "Ben kullarımı seversem rahatsız olmasınlar diye yağmuru da gece yağdırırım."

Kader-i ilahi kazaya mutlaka dönüşecek. Kazaya dönüşmesini yadırgamak ALLAH-a bilgisizlik isnad etmektir ki, zat-ı ilahiye karşı küfürdür. Dikkat et!. Muvakkat, geçici bir hayatın her dalından istifade et de, ebedi hayatını kaybetme!...

Hani, çocuğun elinde altın top vardı. Ticari hayatı hemcinsini kandırmaktan ibaret sanan zalım çıkarcı çocuğun elindeki altın topu görünce dayanamadı. Sahip olmak için kurnazlığını sergiledi de bir sürü boncuk, cıncık teklif etti çocuğa. Çocuk dedi ki:

"--Bunlara ne hacet? Beni neşelendir; şu yüksek taşın üzerine çık, eşek gibi anır, vereyim topu."

Bu olayı izleyen seyirciler de vardı amma menfaat galebe çalmış, gözü toptan başka bir şey görmüyordu. Çıktı taşın üzerine. Öyle anırdı ki, eşşekler duysa idi o vakarsız menfaat anırmasını eşeklikten sarf-ı nazar ederlerdi. Çocuğa:

"--Nasıl, oldu mu? Beğendin mi eşekliğimi? Beğendinse ver topu" dedi.

Taklide gerek yoktu. İki ayağı noksandı hayvanın. Çocuk dedi ki:

"--Sen eşşekliğinle anladın bu topun altın olduğunu, ben insanlığımla bilemez miyim?!.."

Böyle menfaat-i dünyanın galebe çalıp hayvanlığı insanlıktan üstün tutan, beni Adem suretinde nice hayvanlar görürsün, bakmayı biliyorsan!.

Sayfa Başına Dön

 

 

FİL LOKMASI

 

 

 

 

Hasan el-Basri (k.s.) haftada bir gün vaaz ederdi. Karşısında manadan anlayan gönül ehli oldukça şevke gelirdi. Eğer öyle birini muhatab olarak göremezse sükut ederdi. Bir gün yine memleketin â-yan ve eşrafı, beyleri Hasan-ı Basri (k.s.)-nun vaazını dinlemeye gelmişlerdi. Hasan-ı Basri kürsüde oturmuş, sükût ediyor, bir türlü söze başlamıyordu. Cemaatten biri:

"--Efendim, buyursanıza!... Kabilenin bütün beyleri geldiler. Sizi dinlemek istiyorlar" dedi.

Hasan-ı Basri (k.s.) zamanının yüksek seziş sahibi, âlime ve gönül ehli Râbiatü-l-Adeviye-yi kasdederek:

"--Direğin arkasındaki ihtiyar hanım geldi mi?" buyurdular.

"--Hayır, gelmedi" dediler.

"--O halde bugün ders yapamıyacağız. Zira biz fil için hazırladığımız lokmayı, karıncanın ağzına nasıl sığdırabiliriz?" dedi ve kürsüden indi.

Hasan-ı Basri-ye sordular:

"--Müslümanlık nerde?" Cevaben buyurdular ki:

"--Toprak altında…"

Bu abd-i aciz de bugün merciine ve yetkililere soruyorum. "ALLAH aşkına" diye söze başlıyamıyorum ve garipsiyorum, çünkü 44 senedir aşk mektebinin hem öğrencisi, hem de öğretmeniyim... Sizler de öğretmensiniz amma gönül tarikinden habersiz, maddeyi küll olarak mana zannı ile yaşantınız ve izahınız beni Adem-in mana lokmasını üretmenize uygun gelmiyor.

Hani, Nasreddin Hoca-ya keçi boynuzu ikram ettiler. Reddetti ve cevaben:

"--Bir dirhem bal için bir çeki odun çiğneyemem" buyurdu.

Hoca balın halisini yiyordu. Çünkü evliyaullahtandı. İrşadı espri yönünden verilmişti. İhtiyacı yoktu, varisü-n-Nebi-nin odundan bal çıkartmasına!

Ademin ahlaklanması dıştan başlar. O ahlak-ı hamidenin mecrası içe dönüktür. İçte, mekarim-i ahlak şehrinde mesken edinmeye başlar. Bu ahlakın öğretmenleri peygamber efendilerimizdir.

İşte o hakiykatlerin zahirde zuhuru şeriattır!.. Manası, tarikattır, marifettir, hakiykattir!...

Sayfa Başına Dön

 

 

DİN OTORİTELERİNDEN RİCAM ODUR Kİ:

 

 

 

Hacı Bayram-ı Veli (k.s.) Hazretlerinin hakiykatin zuhuru sesini dinle. Gönül şehrini ne güzel anlatıyor:

 

Çalabım bir şâr yaratmış,

İki cihan âresinde (arasında)

Bakıcak dîdar görünür,

Ol şârın kenâresinde.

 

Nâgehan ol şâra vardım,

Anı ben yapılır gördüm,

Ben de bile yapıldım,

Taş u toprak âresinde

 

Ol şârdan oklar atılır,

Gelir sineme batılır.

Âşıklar canı satılır,

Ol şârın bazâresinde.

 

Şâkirtleri taş yonarlar,

Yonar üstâda sunarlar.

Allâh-ın adın anarlar,

Her taşın her pâresinde.

 

Şâr dedikleri gönüldür,

Ne âlimdür, ne câhildür.

Aşıklar kanı sebüldür,

Ol şârın bazâresinde.

 

Muhterem hocam! Medar-ı iftiharımız müftü efendilerimiz! Hazret-i ALLAH cümlenizi maddi ve manevi ilmin sahibi, zü-l-cenaheyn eylesin. Vazifeniz resmi olduğu kadar, manevi mesuliyyetiniz de resmi! Bunu müdrikim.  Garipsediğim bir şey var: Yolu gönül bahçesine uğramayan, hakiykat çeşmesinden su içemeyenler merakımı mazur görün. Şahsi susuzluğunuzu ne ile gideriyorsunuz?! Susuzlara çeşmeyi ve suyu nereden gösteriyorsunuz?

Fer-i olup gerçeği yansıtamayan, gönül kapısını açamayan, mana yoksunu, gönül dışı ibadet ve taatlar emr-i ilahi olsa da kasd-i ilahi olamaz. Yukarıya Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerinin gönül penceresini açmaya çalıştım görebiliyor musun? O pencereden bakabiliyor musun? Gördüklerini imanına çerçeve yapabildin mi?

Hazret-i ALLAH-ın iki cihan arasında bir mana şehri yarattığını ilan ediyor Hacı Bayram-ı Veli (k.s.): "Şar dedikleri gönüldür. Gönül ALLAH-ın nazargâhıdır. O şehrin kenarından da baksan didar görürsün" diyor. O şehrin Hazret-i ALLAH mürşidi kamil = nedim-i ilahi, varisü-n-Nebi-nin nazarında mevcudiyetini gösterdi. Plan ve projesi ezel-i ervahda Hazret-i ALLAH-ın lutfu ihsanı ile mevcut! "Kelime-i tevhit kalesi" diye de isim verilmiştir. Ehl-i aşkın, ehl-i zikrin gönül karargahıdır.

Muhammed İkbalin acıdığı zümreden olmayasın: "İlim yığmışsın, gönlü ihmal etmişsin: Acıyorum kaçırdığın servete."

Bizler sizlerin ilminizle ibadet taatımızın maddi yönünü götürmeye çalışıyor ve gayret ediyoruz. Sen de gönül pazarına uğrasan da biraz alış veriş etsen ne kaybedersin?!..

Hazret-i ALLAH-ın emr-i hilafı dışına çıkmadan, günah-ı kebaire kaymadan, ALLAH-ın zamanımıza mahsus halkettiği güzelliklerini arayalım bulalım. "Hikmet mü-minin kayıp malıdır. Nerede bulur ise alsın" hitabı izaha muhtaç değil. Güzellikler nedir? beraber bakalım... İmanın şartı olan amentünün ruhuna uymayan bizleri enaniyet bataklığına itekliyen gaddarca düşüncenin şerrinden iman nurunu muhafaza edelim, temiz tutalım! "ALLAH-tan başka ilah yok" diyene "müslümansın" demek ilmini, taltifini hemcinsimizden esirgemiyelim. Herkese tepeden bakmayıp, hemen kafir, gavur gayr-i müslim damgasını vurmayalım. Peygamber efendilerimizin birini birinden üstün görerek fitne çıkarmayalım. Şeriatıyla yükümlü olduğumuz peygamberimizin yolunu izleyelim. Cümlesine bildiğimiz kadar hürmette kusur etmeyelim.

Her meslek içtihatsız yürümediği gibi şeriatı da zamana göre içtihatsız götürmeye kalkışmayalım!

"İslam-ın şartı beştir" diye kanun-ı ilahiye ters düşmeyelim.

Yanyana yaşayan hemcinsimizin birinin diğerine düşman olmalarına sebep olmayalım. Şimdiye kadar bu hatayı işleye geldik. ALLAH rızası için bir daha bu günah bataklığına düşmeyelim.

Ayetin hilafına hadis-i şerif gösterme cüretinden sakınalım! "Akılcı din" ihtas etmeyelim.

Adem (safiyullah)-tan kıyamete kadar semavi din İslamiyet-tir.  Peygamber efendilerimiz din getirmediler. İnsanların kemalatına uygun, din-i İslam içinde şeriat getirdiler. Cümlesi İslamiyet üzere geldiler. Bütün insanlığa bu gerçekleri duyurmak zevkinden mahrum olmayalım.

Mana-yı tasavvufu inkar cehalettir, iyi bilelim. Bu gerçeklerin ilanını İslami yönü ile anlatabilir isek; gerçek İslam, cumhuriyet, demokrasi, laiklik, insan hakları İslamiyet-i bu güzellikler dışında mütala etmek, aslından saptırmak İslam-a vurulan büyük darbe ve gerçekleri tahrif olur. Böyle olunca ne olur? beraber görelim, bütün insanlıkla…

Dost olalım. Hiçbir ülkede İslamiyet-i bilgisizce horlatmayalım. Bu durumda ilmine herkes hürmet gösterir. Şeriatına kimse küfretmediği gibi saygılı olacağından şüphen olmasın. Din özgürlüğün kabul edilir. Teşkilatına özerkliğin verilir. Başkanını din oteritelerinin kendi aralarında seçme hürriyyeti elbet verilir. Bilenler katında yerimiz olur. Din istismarcılarının ipliği pazara dökülür. Sahte ilim adamları, sahte mürşitler, meşihat karşısında tuzun suda eridiği gibi yok olurlar!...

Müftü efendiler! ALLAH rızası için Peygamberimiz Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz hürmetine yardım edin!... Sabit fikirli ve tutucu olmayalım. İslamiyet yaratılmış güzelliklerin anlam ve ismidir; anlatalım... Bilmem yazdım mı? Yazmış isem tekrarı da rahmettir:

Nil nehrinin mevcudiyetinden habersiz bedevi Mısır sultanını ziyaret için çok kıymetli hediye bir desti su ile ziyarete gitmişti, bedevi için çok değerli olan bir desti su "herkes için aynı değeri taşıyor" zannı ile. Nil nehrinin karşı yönünden geçtiği için Nil-in mevcudiyetinden habersiz, "Mısır sultanının da su ihtiyacını temin ettim" zevki bedeviyi hakiykat yoksunu, gülünç olan varlıklı kılmıştı. Tavırları açık gösteriyordu bedevinin bilgisizliğini.

Şahsi akıl ve mantığının ölçüsü ile ne yaptığının bilincinde olmayan bedevinin bu tavrını garipseyen sultan hoşgörü ile karşıladı. İyi anlamıştı bedevinin Nil-den habersiz yaşadığını. Sultan taltif etmişti bedeviyi "hediyenin değerlisini bulmuşsun" diye.

Adamlarına emir verdi "giderken misafiri Nil-in yanından götürün" diye.

Öyle oldu. Bedevi Nil nehrini görünce inanamadı. Tetkik etti. Baktı. İçti. Sordu:

"--Her zaman bu su burada bulunur mu?" diye.

"--Evet, hep akar" dediler.

Yapmacık varlık gösterilerinin mahcubiyetinin etkisi altında fenalık geçiren bedevi feryat edercesine:

"--Ne büyüksün, ey sultanım! Benim bilgisizce tutumumu yüzüme vurmadın, ey settâre-l-uyûb! Ben bir desti suyun varlığı ile varlık iddia ederken, enaniyet ukalalığıma sabır gösterdin de, Nil nehrinin mevcudiyetini gizli tuttun. Ben haddini bilmezin bilgisizliğime tahammül gösterdin. Nil-in mevcudiyetini de sen gösterdin. Göstermese idin ayıbım olan bu varlık ve çirkin enaniyetten nasıl kurtulurdum? Yaratanıma kulluk vecibemi yerine getirmemin zevkine nasıl ererdim? Benim perdemi açtın. Artık bir katranın esiri olmam! Zira ummanı gördüm…"

Ya Rab! Bize ezel meclisinde bir damla ilim vermiştin; bu damlayı varmak için yanıp tutuştuğu ummana sen eriştir!...

Sayfa Başına Dön

 

 

TİRYAKİ SİGARAYI NASIL TERKEDER?

 

 

 

 

İlkokulda başlamıştım sigaraya. Anam sigara içtiğimi anlamıştı. Evin helası bahçe nihayetinde idi. Evlerin içinde hela olmazdı. Olmasını kabul edemezlerdi. Apartman hayatının ilk yaptığı yenilik helânın yüz numara olup dairenin baş köşesinde yer alması idi. Anam heladaki sigara artıklarını görmüş, benim sigara içtiğimi anlamış:

"--Baban helada sigara içmez, ikinizden başka evimizde erkek olmadığına göre sigara artıklarını sen atıyorsun" diye nasihata başladı.

Neler demedi ki:

"--Zehirlerin en fecisi. Yavaş yavaş insanın sıhhatını kemirir. ALLAH-ın verdiği sıhhat emanetine de hiyanetlik oluyor!..."

Daha neler saydı, döktü. Ben saygı ile dinledim. "Hayır, içmiyorum" diyemiyordum. Anacığımın terbiye sisteminde yalana yer yoktu. En büyük suç yalan söylemekti. Anama diyemiyordum. Nasıl derdim ki, herkesin yaptığı gibi ben de arkadaşlarımın yanında erkekliğimi kanıtlıyordum. Sigara içmek erkek işi, içmemek arkadaşlar arasında zül idi.

Zamanımızda erkekliğini dumanda seyredip zehrin tahribatını hiçe sayan erkeklerin adedi hayli kabarık olduğu gibi, erkek tıynetli kadınlar da sigara tiryakisidirler. Anacığım gayr-ı ihtiyari gizliyemediğim düşüncelerimi yüzümde okumuş olacak ki, babamın evde yedek bıraktığı sigaradan getirdi ve bana israren:

"--Anladım, sen sigaradan vaz geçmiyeceksin. Üzerine düştükçe daha kıymetlenecek. O kerih yerlerde gizli gizli içme, yanımda iç" diye israren içirdi.

Anam işin doğrusunu yapmıştı. Seneler, seneler geçti.. Okuldan ayrıldım. Sanatkar oldum. Evlendim. Çoluğa çocuğa karıştım. Tıynetimde mevcud, seve seve taşıdığım her şeyin zirvesine çıkma merakı tiryakiliğimde de görülüyordu. Kalın kulüp sigarasından günde iki paket içiyordum. Sigaranın dumanının israf olmasına dayanamıyordum, çekiyordum içime, dışarıya bırakmaya gönlüm razı değildi. Tekrar yutuyordum, bronşlarım tıkanmış zor nefes alıyordum. Boğazımı açmak için çıkardığım ses komşu çocuklarını korkutuyormuş. Hanıma rica etmişler:

"--Ne olur! Galip usta öyle ses çıkarmasın, çocuklar çok korkuyor" diye.

İhtiyarımla değildi. Ne yapabilirdim?!.. Bırakmayı çok denedim. Askerde parasız kaldığım zamanlar bıraktım. İmkanım oldu gene devam ettim. Hastalandım, doktorlar "içme" dediler. Hastalığım iyi oldu, gene içtim.

Biliyordum, kokusunun kerih olduğunu. israfat yönünden haram olduğunu. Vücud ALLAH-ın emaneti ona yapılan tahrifatın da haram olduğunu biliyordum. Sadık ve muhip bir derviştim. Şeyhime çok bağlı idim. Nasıl bağlanmazdım ki, Hazret-i ALLAH-tan istedim, arzuma göre ihsan etti. Şeyhim efendim iş yerimde, kasdi ben değildim amma nedense çok tesir etti, etkilendim, duygulandım, utandım, anladım, Rabbım benim için halketmişti efendimin sözlerini; diyordu ki:

"--Sigara içenin virdi ve zikri duman halinde, sigara içmeyenin ise nur halinde Hazret-i ALLAH-a arzolunur."

O kadar başımı önüme eğdim ki tarifi mümkün değil. Sanki yeni keşfetmiştim, hayatıma kasdeden, çocukluğumdan bu yana santim santim abd-i acizi zehirleyen haini! Yaptığı yetmediği gibi Rabbımın hayran olduğum isimlerinin zuhuratı nur-ı ilahiyi dumana çevirmesi bir anda kahretmişti beni. Vücuduma yaptığı tahribatı yetmemişti sanki! O anda çıplaklığı ile görüyordum. Sigaranın tahribatı hakkında neler söylenmemişti, neler... Çilem dolmuş, vakti, saati gelmiş, efendimin lisanı ile lutfetmişti Hazret-i ALLAH (c.c.)....

 

İksir-i a-zamdır nutk-ı ehlullah,

Yek nazarda hâki kimyâ ederler.

Hakk-ın esrârından onlardır âgâh,

Velâkin surette ihfâ ederler!.

 

 Efendimi yolcu ettim. Almanya-dan kenarı çakmaklı tabaka getirtmiştim. Keserin altına aldım, sigarası ile birlikte ezdim. İşçilerim "yapma usta, bize ver" dedilerse de kimseye vermedim. Ezdim. Ezerken de Hazret-i ALLAH-a müracaat ediyordum. Müracaatım cehlimden idi. ALLAH-ın varlığına, bu abd-i acizin aczime uygun değildi. Sizler sakın ayni küstahlığı yapmayasınız diye uyarıyorum. Ne mi demiştim? Dinle:

"--Ya Rabbi! Bu andan itibaren sigara içmiyorum. "Bana bu hususta güç ver" demiyorum. Kendi gücüm ve irademle içmiyorum. Gör kulunun sadakatını!"

 Şu anda sigarayı terk etmem kırk beş seneye yaklaştı. Hiç yaklaştırmadım yanıma. Cehlimden varlıkla küstahlığımın cezası sigaradaki nikotin zehrinin özlemini hala atamadım üzerimden! Bugün bırakmış gibi hasretini çekiyorum amma şurasını Rabbıma hamdederek söylüyorum, yaşadığımı seneler sonra iyi anladım: Kayınpederim Şeyh Mustafa efendiye anlatmıştım da şöyle buyurmuştu:

"--Hazret-i ALLAH-a öyle müracaat olmaz, hata etmişsin. Aczinin dışına çıkmışsın. başkalarında mazur görülse de senin manevi vazifen var. Dikkat et, avamda müsamaha ile karşılanan tutum has kullarında küfür niteliği taşır. Nefsinde enaniyete ne kadar hak tanır da yer verirsen manadan o kadar yoksun olursun. Enaniyet ve varlık ALLAH-a mahsustur. Kulda görünümü sahtekarlıktır!..."

Maksadın hayatında yaşadığın metafizik hadiseleri yazmak değil mi idi, sigarayı nereden sokuşturdun?...

Metafizik izaha dikkat edersen başkalarına fizik olan bu abd-i acize metafizik oldu.

Bu kitap küll olarak tasdik-i ilahi ile metafizik olduğu gibi;  sadık derviş sakın sadakatında cıvıklık yapma, unutmaki gönül şehrinin kapısının anahtarı itimatla teslimiyettir. 

Gavsü-l-a-zam Şeyh Abdulkadir Geylani (k.s.) manevi evlatlarına şöyle buyurdular:

"--Evladım! Sana iki şey tavsiye ederim: Birincisi, evliyaya hizmet, ikincisi, fukaraya himmet." 

Her şey ALLAH-ın yed-i kudretinde olduğuna iman eden "küllü şey-in sebebâ" hitabının anlamını idrak eden kullara, Hazret-i ALLAH-ın yarattığı hayır ve şerrin sebeblerini eş değer bilip şahit olanlara sözüm!... Diğerlerine de var sözüm. Lutfen, dikkatli olalım! Bütün sebeblere az çok itimat ediyorsun da neden rahmet-i ilahiyyeye vesile kılınan insan-ı kamili sebeblerin dışında tutmaya çalışıyorsun?! Yol sahtekarlarının mevcudiyeti ölçü değil. O zalımları sebeb gösterme. Sen de biliyorsun ki, ölçüsü bu değil!... İnan, bu abd-i acizin beşeri zaafımı her zaman görmek mümkün. Fakat Rabbımın lutfu ihsanı hayatımda ne sahtekarlığa, ne de düzenbazlığa yer bırakmamış.

Sene 1999. 44 senedir Hazret-i ALLAH-ın lutfu ihsanı olan irşat vazifemi havfu reca üzere götürmeye çalışıyorum. Lutfen bu abd-i acize itimat et. Zarar etmezsin. Tertib-i tanzim-i ilahiyyeye uygun yaşamaya yakınlığın ve meylin cüz-i iradende görülsün!... Lafla peynir gemisini dahi yürütemezsin..

"Ölmeden evvel öl" sırrını anla da memduh olan bu dünyada noksanını bil ve düzelt. Öbür aleme bırakma. Hürmetlerimle!

 Sayfa Başına Dön

ÖZET

 

 

Yazmaya çalıştığım bu kitabın özeti fiziki yaşantıdan başka metafizik hayatı ve varlığı kabul edemeyen ilim sahiplerinin yaşantılarında ve duygularında benimsedikleri ilimlerinde fiziğin gerçeğini oluşturan metafizik tecelli ve zuhurata yer veremedikleri gibi düşünemedikleririnin noksanlığını gören ve yaşayan bu abd-i aciz, hayatımda zuhurunu hayranlıkla yaşadığım, şahit olduğum metafizik olayların izahından sakınca görmediğim kısımlarını samimi izahımla hemcinsimin bir nebze gönül bahçesinin kenarından bakmasına yardımcı olabilirsem mutlu olurum.

Hacı Bayram-ı Veli (k.s.) "kenarından da baksan didarı görürsün" buyuruyor. İçeriye girmek manevi rızık meselesi; ezel-i ervah rızkı. Kul iradesini o yöne yönelttiği zaman o yolda kul şevk ile, zevki ile, görgü ve yaşantısındaki hakiykatlerin maddede ve manada zuhurunun tecellisi ile yaratanına karşı hayranlıktan başka sermaye ihtiyacı duyamaz. Bütün güzelliklerin yaratıcısı olan Hazret-i ALLAH, maddenin ve mananın tek yaratıcısı olduğuna iman eden kullarını sonsuz rahmeti ile na-ehlin nazarından gizlemiş, dünyasını rahmeti ile ihya eylediği gibi ebedi aleme mahsus kıldığı rahmeti olan tertib-i ilahiyyeden de fiziki ve metafiziki rahmetinden nasibli eyleyip, havfu reca üzere ilahi aşkın saliki kılmış.

İlahi aşkın varlığı Hazret-i ALLAH-ın maddi ve maneviyatın aslı olan varlığını, elçisinin getirdiği hakiykatın zahirde zuhuru görülen şeriatın dışında aşk-ı ilahiyi mütalaa etmek iman taşıyan kula yakışmadığı gibi, o hakiykat garibi kişinin aşk-ı ilahiden bahsetmesi hal ehli tarafından horlanır. Avam nazarında da gülünç olduğu vakıadır.

Bazı mecnunlar -ki, onları normal şeriat üstünde göremezsin- bazılarının yaşantıları gerçeği yaşamaya çalışan çok kişilere ürperti verir. O kullar ilahi nizam üzere değillerdir amma samimiyetleri ölçüsünde manevi muhafaza altındadırlar. Hayatları yalnız kendilerine mahsus, istisnaidir. Bu tür yaşayanların yaşantılarından örnek alınmadığı gibi hiçbir zaman bu şahıslar madde ve manada rehber de edinilmezler!. İşte "Hazret-i ALLAH delisinden de, velisinden de vaz geçmez" hitabının anlamı budur. Bu gerçeği bilen akl-ı selim insan onları incitmemiye çalışır, haddini bilir. 

 

Hulasa eder isek:

Nizam-ı ilahi odur ki, ALLAH-ı bilip, emr-i ilahi üzere dosdoğru yürümektir. Kasd-i ilahi mana olup yalnız fiziki yaşantının verdiği, maddeden öte gidemeyen, kişinin inancı ve hayvani istekleri insan olmaya yeterli olmadığı gibi yaşatmaya da müsait değildir. Emr-i ilahiyi yaşamasına yalnız fiziki iman yeterli olmayıp, emr-i ilahiye uygun mana ve metafizik ilmi elzemdir!...

Delilsiz hiçbir yere kul iradesi ile gidemez. Hazret-i ALLAH rahmetine vesiyle delili gerekli kılmıştır. Aczini bil, bu gerçeği iyi anla! Anlıyamıyor isen dikkat et, gurur, kibir, ucup varlığını sarmış, her yönünü. Kulu kulluktan çıkaran ilahi düzenbazlık sıfatı benliğini ihata etmiş. Maddende ve mananda Hazret-i ALLAH-a yer kalmamış. Diyemiyorsun amma ben söyliyeyim: "Sen kurnaz bir ilah olmuşsun!" Kendinden başka ilah kabul etmiyorsun. Dolayısı ile Hazret-i ALLAH-ın maddi ve manevi tertip ve tanzimini akıl kantarında tarttığın için yanılıyorsun. Manayı kabul edemiyorsun. Bu zihniyetin devam ettiği müddetce gönül yolunu tıkıyorsun.

Bu yolun başı ve intası manadır. Bu çarpık tutumunla gerçekler değişmez, iyi bilesin. Hazret-i ALLAH-ın tertip ve tanzim eylediği manevi teşkilat-ı ilahiyi kabul edecek inanç yönün zayıf! Metafizik yalnız beni Adem için değil felekiyat, cemadat, hayvanat, canlı cansız her yaratılmış içindir. Maddesi görüldüğü gibi, manası da ehlinin müşahedesine bahşedilmiştir.

Her fiziki tecelliyat beşerin ölçüsü dışında, fizikin üstünde metafizikle dolu doludur. Ama biz bu rahmet-i ilahiyyeyi fiziki zuhurattan ayrı müşahede ederek bilgimizin ve görgümüzün dışında tutmuşuz. Keçi boynuzunu biliyoruz da içindeki az da olsa balın mevcudiyeti ilgimiz dışında. Arının yapımına sebeb olduğu balı yeriz de metafizik yönünü hala çözemedik. Çözmemiz de kıyamete kadar imkansız. Hiçbir metafizik zuhuratın izahına Hazret-i ALLAH beşerin akıl ve mantığını muktedir kılmamış. İnsaf edelim, metafizikten hiçbir problem çözmeye muktedir olamıyan, yalnız fiziki yaşantımızda bizlere yön gösteren aklımızın gerçek yaratanımızı bilemeden, madde ve manadan müteşekkil beni Adem-in insan olmasına katkısı olabilir mi? Hayır! Hayır!

Şu halde ALLAH-ı dışlayıp aklı rehber edinmemiz yeterli mi? Hayır, bin kerre hayır!.. Metafiziği ve manayı yansıtmayan ilim "çok cazip imiş gibi" gösterilse de gayba iman eden müttakileri, ehl-i zikri, gerçeği itminan-i kalble yaşamaya çaba gösteren ehl-i aşkı doyuramadığı gibi, ehl-i hakiykatin manadan tecride zorlanması manayı yaşayanları tuğyan ettirir.

Her maddenin ayrıca mana yönü vardır. Mananın da metafizik yönü vardır. Madde de zuhuru görülen metafizik hadiselere beraber bakalım.  Beni Adem-in yaratılışının nedeni metafiziktir. Beş duyunun zuhur mercii fiziki gibi görülse de baka biliyorsan aslının metafizik olduğunu görürsün.  Metafizik tecelli ve zuhurat mercii ancak ve ancak beni Adem-dir !.. Ademin müşterek organlarının çalışması ilim dalında bir nebze izah ediliyorsa da küll olarak ancak fizik üstü meta olmasının inkarı mümkün mü? Milimetrik ölçülerle tanzim ve tertib edilmiş felakiyata "kendiliğinden oluşmuş" diyen zihniyet bugün gülünç olduğu gibi, bu çarpık fikir ve safsata dolu ilim yarın insanlığın daha bariz utanç menbaı olacaktır.

Darvin-in iflas etmiş, insanın maymunun tekamülünden oluştuğunu ileri sürdüğü anlamsız faraziyesini Darvin de çürüttüğü halde halâ ilimle uzaktan ve yakından ilgisi olmayan "ALLAH-ın lütfettiği ilahi kanuna ters düşsün yeter" zihniyetinin yarattığı tahribatın ürünü bozuk zihniyetleri nedense halâ atamıyoruz.

Maddi ve manevi ilmin tesadüfi hiçbir yönü olmadığı gibi tertib-i ilahiyyenin dışında bir zerrenin mevcudiyetini dahi düşünmek hakiykat hilafınadır. Kendi kendine oluşan bir zerre dahi olsa başlı başına güç demektir ki, tevhit gerçeğine aykırıdır.

Tevhidin dört mertebesi vardır: Kelime-i tevhit, tevhid-i ef-al, tevhid-i sıfat, tevhid-i zattır. Bu sıfatların cem-ini iman yönünde müşahede eden insan mü-mindir. Kelime-i şehadet merciidir. Gerçek imanı o hakiykat ehlinde görürsün. İslam-ın gerçek yüzünü orada müşahede edersin. Gerçekleri bilerek yaşayan insan şahsı için olduğu kadar toplumlar içinde önemli ve lüzumludur.. Hayvanlarda da metafizik tecellilerin az da olsa belirtileri görülür. Köpeklerin felaketleri gelmeden evvel hissettikleri deprem yıkıntılarının altındaki canlıları haber verdikleri gibi sahibine ve taraf-ı etrafına sadakatının mevcudiyetine şahit olduk. Yaratanına yeterli iman etmeyen beni Adem-le ölçüye alamazsın. Öyle ölçüye kalkışman köpeğe karşı adaletsizlik olur!..

Sayfa Başına Dön 


 

 

BEYAZIT BİSTAMİ-NİN (k.s.) KÖPEKTEN ALDIĞI HİKMETLİ HAL KELAMI

 

 

 

 

Beyazid-i Bestami (k.s.) dar bir aralıktan geçerken köpek ters istikamete gidiyordu. Yanına yaklaştığı zaman Beyazit "köpek üzerime sürünmesin" diye eteklerini topladı. Duvara sıkışıp, köpeğin geçmesini bekledi. Köpek Beyazıd-ın bu halini ayıpladı da lisan-ı hal ile:

"--Ya Beyazit, benden neye bu kadar çekindin? Beni çok mu hakir görüyorsun. Beni Adem-e bahşedilen şer--i şerife göre tüylerim ıslak ise siler, telafi edersin. Eğer kuru ise bir şey icap etmez. Bu kadar telafisi mümkün olan olayı abarttın da beni hakir gördun, incittin. Merak ediyorum, içindeki pislikleri nasıl temizleyeceksin?!.."

Beyazıt Bestami yaptığı yersiz hakaretten utandı. Özür diledi ve köpeğe:

"--Arkadaş olalım" dedi.

Köpek:

"--Benimle arkadaşlık da yapamazsın. Ben her gün tahsis edilen rızkımı almak için ne hakaretlere maruz kalırım, her lokmada mutlaka dayak yerim, hakaret görürüm. Ya Beyazit, sen bunlara mütehammil yaratılmadın, git yoluna... Benimle arkadaşlık yapmaya ne sabrın, ne tahammülün, ne de izzet-i nefsin müsait değil."

Beyazit bu hal hitabı karşısında perişan oldu da, "köpeğin bile arkadaşlığına layık değilmişim" diye üzüldü. Daha tedbirli yaşamaya çalıştı. Bu kıssa gurur, kibir ve ucubdan kurtulamayıp, kurtulmak da istemiyenlere ithaf olunur !...

Sayfa Başına Dön

 

 

  DENİZ KAPLUMBAĞASI

 

 

 

 

Deniz kaplumbağası kumu eşer, yumurtalarını çukura gömer, bir daha gelmemek üzere orayı terk eder. Zamanı gelince yumurtadan çıkan kaplumbağa yavruları kumdan çıktığı gibi denize koşar. Öğreteni bulunmayan deniz kaplumbağa yavruları yumurtadan kumun yüzeyine çıkar çıkmaz sürüler halinde süratle denize koşarlar. Ters istikamete gideni göremezsin. Yumurtadan henüz çıkıp gözlerini dünyaya yeni açan yavrunun bu şaşmayan bilgisinin akıl ve mantık yönünden izahı mümkün mü? İşte fizik üzeri metafizik olay...

Bütün metafizik zuhuratı anlatmak beşerin gücü dışındadır. Yaşayarak zevkini alacaksın. Maddenin üzerinde mananın hakimiyetinden habersiz inanca bilmem iman demek doğru mu? Bu imanın Hazret-i ALLAH-ın varlığının sonsuz rahmetini yansıttığını nasıl kabul eder, ne ile izah edersin?!...

Sayfa Başına Dön

 

 

  EŞEK ARISI

 

 

 

 

Eşek arısı öldürmeden, iğnesi ile uyuşturduğu salyangozun yanına yumurtalarını bırakır ve bir daha dönmemek üzere orayı terkeder.  Arı yavruları yumurtadan çıkar, konserve olan salyangozu öldürmeden yerler. Uçma çağına gelince salyangoz bitmiştir. Gıdalarını uçarak hayatları boyu temin etmeye çalışırlar.

İngiliz aliminin ALLAH-ın varlığını kanıtla-dığı delillerden aldım. Baştan sona her yönü ile meta-fiziktir. Bütün nebatat, hayvanat, felekiyat her yaratı-ğın madde yönü olduğu kadar mana yönü de vardır. Hele beni Adem-in maddesinden manası daha çoktur. Adem insan olma şerefine erdiği zaman küll olarak her yeri ve yönü ile manadır, metafiziktir. Mana kulu küll olarak ihata eder ki, her yönü mana olur.

Mecnun-a neşter vurdular da, feryat etti:

"--Neşteri vücudumun neresine vursanız Leylama vuruyorsunuz!" diye neşteri uzak tutmalarını söyledi.

İşte tasavvufta mertebeler vardır. O mertebelerde ifna olunur. Fena fi-ş-şeyh, fena fi-r-resul, fena fillah, beka billah, kurbiyet diye. Bunlarda yok olmak demek o varlıkta var olmaktır.

Sayfa Başına Dön

 

 

SANATTAN ANLAYAN MÜHENDİSE, KALİFİYE İŞÇİYE VE KARNI DOYURULAN KÜLTÜRLÜ SÜRVEYANLARA ÜLKEMİZDE İHTİYAÇ VAR. BÜTÜN MESULİYETİ YETİŞTİRDİĞİMİZ BU ELEMANLARA BIRAKALIM

 

 

Bilmiyen öğretmen, hazık olmayan doktor, hak ve hukuk tanımayan avukat, eline alet dokunmamış mühendis, teknisyen ve iş adamı her yerde palavracı ve geveze gezer. İnşaatın yabancısı değilim. Hayatımın belirli yönünü inşaatta geçirdim. Mizacım gereği her teşebbüs ettiğim işin aslını öğrenmek ve gereğini yapmak hayatımda hastalık derecesinde yer etmişti.

Hazret-i ALLAH buna benzer afet ve musibetlerden cümle yaratıklarını korusun. Amin, veselâmün ale-l-murselin. Her depremde ve felaketlerde aczimizin ürünü suçlu ararız. "Depremde yıkılan binaların tek suçlusu müteahhit" deriz. Gücümüz yeterse yakasına yapışırız. Gerçeği bilemiyoruz. Bilemediğimiz için bina ticareti yapan müteahhidi tek suçlu görüyoruz. Şunu iyi bilelim: Umumiyyetle müteahhit ne sanatkardır, ne alet kullanan mühendis, ne kalifiye usta, ne de kalifiye işçi değildir.. Bu meziyetlere sahip olan müteahhidi tenzih ederim. Ekseri parası olan veya borçtan korkmayan, ticaret kasti ile -bilgisi ile değil- parası ve kredisi ile inşaat yaptırandır müteahhit. İstisnaileri elbette vardır. Amelelikten yetişmiş, kürek tutmayı, kazma sallamayı, mala kullanmayı bilen ve malzemenin sıhhatine aşina, işinin ehli müteahhide değil bizim, dünyanın ihtiyacı var. O müteahhide kalifiye işçi ve kalifiye usta gerekli.

Devletin ve belediyelerin açtığı ve açacağı kalfa okullarından diploması olan, rüşvet yemiyecek, inşaat kontrölünde geniş selahiyyetli, aldığı maaşla hayatını götürebilen, ruhsatlı ve ruhsatsız yapılan binaların mesuliyetini taşıyan, selahiyyetli, imza sahibi her belediyyede, belediyyenin büyüklüğüne göre belediyye hudutlarını kontrol edebilecek, adedi lüzumuna göre, tanzim ve tertip olunan imarın esasını, mesuliyetini, güvencesini imzası ile tasdik eden, imza ettiğinin tek mesuli, masası olmayan, ALLAH-ı bilen ve korkan, hırsızlık yapmayacak tek mesul sürveyanlara şiddetle ihtiyaç olduğu gibi; işden anlayan, sanatının sıhhati belgelenmiş demirciyi, duvarcıyı, sıvacıyı,  beton kalıpcısını yetişdirecek okullara,  kurslara, bu hususta imtihan edecek imtihan heyetine ihtiyaç var!... Eğer bu teşkilat kurulmayacaksa gülünç olan bu tür suçlamalar tarih boyu devam edecek. Müsebbibi bulunamayıp, işten anlamayan kalitesiz işcilerin bilgisizce yaptıkları hataların vebalini, bilmeden üzerine alan, meydanda gördüğümüz tek mesul inşaat tacirlerinde bularak esas suçluların bilinmemesini vicdani adaletle bağdaştırabiliyor muyuz?.

"Çözüm nedir?" diye bu abd-i acize sorar isen -ki sormazsın; gene de sorulmuş gibi söylüyeyim-: yukarıda belirttiğim kalifiye işci,  kalifiye usta, inşaatın inceliklerini iyi bilen, imzasının sahibi binlerce sürveyana heman ihtiyaç var.

Diğerlerinde de aranılması elzem olduğu gibi, sürveyan için ALLAH-ı bilmek ve kormak ilk aranan meziyyet olmalıdır havfu reca üzere olanları tercih edelim !..

Bu izahımı garipseyenler zamanımızda pek çok olabilir. Bu çokluklar gerçeği değiştirmez. Hayatımız denemelerle geçmesin. "Atı alan üsküdarı geçti" biz hala atın çalındığı yerde laf ebeliği yapıyoruz, millet olarak.

Hurafa ve bidatsız bilmemiz gerekli, maddesi ve manası ile ALLAH-ın var olduğunu, fiili sıfatları ile her yerde mevcud olduğunu, zati sıfatları ile mekandan münezzeh olduğunu, "şuradadır" diye zatına mekan göstermenin bilgide noksanlık ve küfür olduğunu... Peygamber efendilerimizin cümlesi ALLAH elçileri ve ALLAH-ın kuludurlar; emr-i ilahileri bizlere anlatmak, yaşantıları ile örnek olmak için gönderilmişlerdir. Cümlesi mekarim-i ahlak üzeredirler. Birini birinden ayrı görmememizi hasseten emrediyor Hazret-i ALLAH. Tabi olduğun peygamberinin getirdiği şeriatı yaşamakla yükümlü kılındın. Zamana göre madde ve mananın daha güzelini bulan bahtiyara hayranım!...

 

******

 

Özetliyecek olur isek:

 

Yukarılarda da izah etmek istediğim semavi din İslamiyet-tir, başka din yok.

Peygamber efendilerimiz din getirmediler, cümlesi İslamiyet üzere geldiler.

Getirdikleri şeriatları ile isim almışlardır.

Şeriatın gerçek anlamı insanların üzerinden yaşama hakkını elinden alan, batıl inanç ve hurafalara itekliyen, insafsızlığı ve merhametsizliği din olarak empoze etmek saflığının verdiği duygularla "kaş yapıyorum derken göz çıkaran" tecrübesiz ve deneyimsiz ulemanın anlayışı ve uygulaması değildir!

Her devirde bilen ulemanın içtihadı ile, günah-ı kebair dışında güzellikleri uhdesinde toplamış, hakiykatın zahirde yansıdığı zaman aldığı isme "şeriat" demeyi bildiği zaman rahmet-i ilahiyyeyenin tecellisini her sahada görmek ve mutmain olmak... işte o zaman şeriat ilahidir. Doğaldır. Kişi bu imandan gerçekten uzaklaşamaz. Her şeyin aslını bulmaya ve yaşantısında gerçeği tatbikten başka yol olmadığını, pratik de olsa kişi nefsinde tatbikten başka yol olmadığını bilir.

Bu türlü gerçek iman sahibi hemcinsine hileli bir şeyin icraatını yapamadığı gibi, bilemediği san-atta da "biliyorum" sahtekarlığına cür-et edemez.

Şurasını iyi bilelim ki: Tasavvufsuz yaşanan din salikine bu iman ve meziyetleri veremez.. "Verir zannı" ilmi ve manevi gaflettir. Yaşıyoruz, örneğini dışarıda arama.  Ne tarafa baksan mananın maddeye dönüştürülmek istendiğini gözlüksüz görürsün!..

Pratik olarak, inşaat yapanlar neye dikkat etmeli:

       1- Kumun temiz olmasına dikkat etmeliyiz. Kirli kuma çok çimento koymak bir şey değiştirmez. Deniz kumu inşaatta kullanılmaz. Çünkü üzerinde tuz tabakası vardır. Kum çimento ile intibak edemez. Kum vazife yapamaz. Fevkalade yıkanır, tuzunu kaybederse kullanılır.

       Beton kumu çakıllı olacak. 1 metre küpe sıhhati malum 7 torba çimento ile iyi karıştırılıp, harcı kocatmadan kalıba boş yeri kalmayacak şekilde, fazla sulu olmamak şartı ile dökülecek. Betonun sıva yapılmış gibi düzgün çıkması bilmeyenlere cazip gelse de bilenler için pek cazip değildir.

       2 - Demir döşendikten sonra inşaate gelen mühendis veya resmi sürveyan tarafından kontrol edilecek.

       3 - Betonun canı sudur. Hele sıcak havalarda yeterli su verilmez ise beton yanar, toprak olur. Havanın sıcaklığına göre su verilmeli.

       4 - Tuğlanın dayanıklısı tercih edilmeli. Duvar örülmeden evvel tuğlaya suyu verilmeli. Su verilmez ise harcın suyunu tuğla alır. Harç susuz kalır, toprak olur. Yalnız çimento ile harç yapıp, duvar yapmak doğru değildir. İçine su hulul etmediği için çimento yanıp, toprak olmaya mahkumdur. Söndürülmüş kireç ve kumla yapılan harç içine hemen kullanacağımız kadar çimento katmak duvarı daha sağlam kılar ve harcın suyu çimentoyu besler. Çimento kattığımız her malzeme susuz bırakılmayacak.

       5 - Sıvada ister kaba, ister ince sıva harcına çimentosuz müsaade edilmeyecek ve duvarlar da susuz bırakılmayacak. Pratik izah ettiğim bu duvar kolon kadar güçlü olup, yıkımı da zordur.

       6 - Asmolinli tablalarda duvar ve kolonlar sağlam ise demir filizlerin uçları ve yukarıdan gelen kolon demirlerinin uçları bükülüp kanca yapılacak.

       7 - Bu vazifelerini yerine getirdikten sonra, ibadet ve taatta olduğu gibi, küll olarak bileceksin ki, her şey onun varlığı ile kaim olan Hazret-i ALLAH-a tevekkül edip, edeple havale edeceksin.

 

*****

 

"Yazmak istediğim yaşadığım ve gördüğüm metafizik olaylar nerede ise hayatımın tamamını kapsadı ve bu rahmet zuhuratının zevk tecellisi ile Rabbıma hamdederek, itminan-ı kalble havfu reca üzere mutmain yaşıyorum" dersem mübalağa etmiş sayılmam.

Hazret-i ALLAH-ın varlığını, tertib-i tanzim-i ilahiyeyi, manevi düzenin ancak ALLAH-ın yed-i kudretinde olduğunu bariz bildiren o kadar çok tecelliyat-ı ilahiler var ki, yazmaya çekiniyorum.

Bu abd-i acizi enaniyyet bataklığına iteklemesinden korkuyor, nefsani zevk ve duygularıma kapılmak gafletinden Rabbımız Hazret-i ALLAH-a sığınıyorum. Amma ilim adına tertib-i tanzim-i ilahiyeyi, Hazret-i Kur-an-da açık ve sarih Hazret-i ALLAH-ın beyan ettiği, Peygamberimiz Efendimiz-in hasen olan hadisleri ile tebliğ edildiği halde, bir kaç düzenbazın sahtekarlığını esasmış gibi, tetkike ve tahkiyka luzum görmeden, nefsani duygu ve icraatlarının ürünü, tertib ve tanzim-i ilahi olan mana-yı hakiykatı ve manevi düzeni ehl-i aşktan, ehl-i hakiykatten utanmadan, çekinmeden, hakiykat dışı çarpık fikirlerini ALLAH-tan başka tanıyanı olmayan ehl-i hakiykatın gözüne baka baka "maneviyat diye bir şey yok, yalnız bizleri ilgilendiren "akıl" diye bir güç var ki, bizi ancak o ilgilendiriyor; ALLAH kelamı olan Hazret-i Kur-an-ı anlayışımızda mehengimiz akıldır; onunla mütalaa ederiz" demiyorlar mı? bu abd-i aciz kahroluyorum!

Zaman ulemasının ekserisi gönül ve aşk-ı ilahiden zuhuru beklenen rahmet-i ilahiyyeden, metafizikten yoksun, ilm-i ledünniden, habersiz. Ruhi doyumdan mahrum tedrisatın mahkumu kitlelerin ilim adına yapılan icraatlarla tatmin olmadıkları gibi, cümlesi rahatsızdır. Samimi olanlarda da belirgin görülüyor: Ruhi çöküntüden cümlesi tedirgin. Hakiykat yoksunluğundan rahatsız olan milyarlar, bu akılcı dinin kaza-zedeleri müşterek tasamız ve sıkletimiz. Rabbımın lutfu ihsanı ile geleceğimizden ümitliyim. Bedevice değil, medenice ümitliyim.

Bütün azameti ile ismi bilinmese de, medeni milletlerde ümmet-i Muhammed-in ibadetine ve taatına benzerliği olmasa da, İslâmi güzelliklerin aslını yaşantılarında yansıtan toplumların adetlerinin günbegün arttığını görmek kıvanç veriyor, değil mi? Bizi yaşamaya mecbur ettikleri cumhuriyet, demokrasi,  insan hakları olarak laiklik… bu güzel idare tarzını onlardan aldık ve gördük ki, bu adalet ve güzellikleri İslam-ın dışında mütalaa etmek İslam-a ihanettir...

Adem (aleyhi-s-selam)-dan kıyamete kadar tevhit dininin "İslamiyyet" olduğunu anlıyamadık ve anlatamadık; ümmet-i Muhammet olarak bizim ilan etmemiz gerekli iken bu tür bilgisizliğimizi bilemedik ki, anlatalım! 

Ve İslam’ın özü olan güzelliklerin İslam dışı zannettiğimiz toplumlarda zuhurunu gördükçe kanun-u ilahiyi yeteri kadar anlayamadığımızın utancını duyuyorum.

En son, en mütekamil seriat-ı muhammediyi yaşayan toplumlardan bu güzellikler daha çok beklenirdi.

Hala bu noksanlığın sancısını hissedemediğimize göre ALLAHU a’lem, ithal malı gibi, din-i İslamiyet gereği cümle kullarının muhtaç olduğu güzelliklerin muasır milletlerden geleceği görülüyor.

Şunu kesinlikle bilelim ki: Bu na-hoş halimizin mesulleri Peygamber Efendilerimiz ve cemi evliyaullah elbette değiller!...

Sayfa Başına Dön

 

  ÇÖZÜM

 

Zamanı geçirmeden meşihat kurulsun. Yani tasavvufi imtihan hey-eti her devirde gerekli. Hurafa dışında kalmış ehli tarikin kadri bilinip manevi ve insani yönünden ve yaşantısından istifade edilmeli.

Bu abd-i acizin yaşadığım Hazret-i ALLAH-ın rahmetine bu yolda nail olduğum gerçekleri izah etmeye çalışmam belki garibinize gidecek. Lutfen, anlamak için iyi düşünün! Şahitler huzurunda Şeyh Nurullah Efendi-ye Atatürk-ün vaat ve ifşa ettiği gerçeği dinleyin:

"--Efendi hazretleri, biliyorsunuz, tekke, zaviye ve türbeleri ben kapattım. ALLAH bana ömür verecek mi? bilmiyorum. Ömrüm olursa zamanı gelince onları yeniden ben açacağım."

 Makamı cennet olsun. Genç yaşta vefat etti. Maddi ve manevi yaşantımda şahidim: Asla dinsiz değildi. Islahatı tamamlıyamadı ki, gerçek icraata yönelsin!... Mana vazifesi o kadardı. 

Her ne kılmışsa adâlettir, Cenâb-ı Kibriyâ,

Her kazâya her belâya kıl rızâ, ALLAH kerîm.

İman dağarcığından bu gerçeği zayi etmeyin…

ALLAH-ın selamı, selameti cümle kullarının üzerlerine olsun..

 Sayfa Başına Dön

 


 

 

SÖZLÜK

 

 


Abd-i âciz: Âciz kul

Abes: Boş şey

Âfâkî: Dış âleme âit

Âgah: Bilen, haberdar

Âguş: Kucak

Âhenk: Düzen, tertip

Âhir zaman Nebîsi: Son peygamber

Ahit: Söz verme

Ahlak: Güzel huy sâhibi olmak

Ahsen-i takvim: En güzel yaratılış

Akâid: İnanç esasları

Akılcılık: Her şeyi akıl ile ölçmeye çalışmak

Akl-ı selim: Sağlam akıl sâhibi

Âlem-i Lâhut: Lâhut âlemi, mânevî âlemlerden biri

Alleme-l-esmâ: Meali: "Ona (Âdem-e) isimleri (eşyâyı) öğretti" demektir. Fakat Hz. Âdem için "bütün isimleri, eşyânın hakîkatini bilen" anlamında kullanılan bir sıfat ve tasavvufta bir makamdır.

A-mâ: Kör

Amel-i tevhid: Allâh-ın birliği düşünülerek yapılan davranış

Angarya: Lüzumsuz

Ârif: Allâh-ı bilen kişi

Ârifân: (Tekil: ) Allâh-ı bilen kişi, (çoğul: ) bilenler

Âşinâ: Yabancısı değil, bildik

Âsûde: Mutlu, huzurlu

Ateş-gede: Ateşe tapanların ateşe taptıkları yer

Avam: Halk tabakası

Âyine-yi nur-ı Hüdâ: Allâh-ın nurunun aynası

Ayna-yı Rahman: Rahmân-ın aynası

Ayne-l-yakîn: Görerek bilmek

Bâki: Ebedî, sonu olmayan

Bâtıl: Gerçek olmayan

Bâtınî: Mânevî yönle ilgili

Bedevî: Medeniyetten uzak yaşayan insan

Bende: Köle

Bende-i dergâh-ı ehlullah: ALLAH dostlarının dergâhına hizmet eden

Benlik: Kişinin kendini düşünmesi

Beytullah: Allâh-ın evi, Kâbe

Beyyinât: Açıklamalar

Bî-harf ü savt: Harf ve ses olmaksızın

Biat etmek: Söz vererek bir kişiye bağlanmak

Bidat: Uydurma, sonradan çıkma

Bî-hadd ü hesap: Hesapsızca, sınırsız

Bi-lâ-istisnâ: İstisnâsız

Binâen: Bunun üzerine

Bî-şek: Şüphesiz

Bîzar: Sıkıntılı

Bi-zâtihî: Tam kendisi

Burhan: Kesin delil, sürekli olan kerâmet

Cebriyye: İnsanın fiillerinde irâde sâhibi olmadığını, herşeyin kader gereği yapıldığını iddia eden mezhep

Cefâ: Eziyet, sıkıntı

Cehrî: Açık, yüksek sesli

Celbetmek: Çekmek, cezbetmek

Cemâdat: Ağaç, taş gibi cansız varlıkların tümü

Cemî: Bütün

Cesâmet: Büyüklük, ağırlık

Cevir: Eziyet

Cihanı telakkî tarzı: Dünyâ görüşü

Cihanşümul: Evrensel

Cihat: Nefis ve düşmanla din uğrunda

Cıngar çıkarmak: Gürültü, kavga çıkarmak

Cüz-î hâkimiyet: Yarı hâkimiyet

Cüz-î hürriyet: Yarı bağımsızlık

Cüz-î irâde: İnsanın kendi irâdesi, fikri

Dalâlet: Düşünce ya da istek yönünden sapıklık

Darü-l-bekâ: Ebedî kalınacak yer, âhiret

Delâlet: Delil olma, işâret etme

Dem: Zaman, an

Derunî: Batınî, iç ile ilgili

Deryâ-yı vahdet: Tevhid, Allâh-ın birliği denizi, ilmi

Din bezirganları: Sahte dindarlar, dîni gelir kaynağı edinenler

Doktrin: Belli nizâmı olan fikir

Düstür: Prensip, kural

Ebrar: İyi kimseler

Edep: Terbiye, edebiyat

Ednâ kul: En düşük mertebedeki kişi

Ef-al: Fiilller

Eflak: Felekler, dünyâlar

Ehl-i îman: Îman eden kimseler

Ehl-i İslam: Müslümanlar

Ehl-i Kitab: Kendilerine kutsal kitap veyâ sahife indirilenler, Yahudi ve Hıristiyanlar

Ehl-i mârifet: Allâh-ı bilen kimseler

Ehlullah: İbâdet ve tâatleri ile kendilerini Allâh-a yakın hisseden kimseler

Emir bi-l-ma-ruf: İyiliği emretmek

Emsal: Örnek, geçmiş nesillerin başından geçenler

Enâniyet: Kendini beğenme, bencillik

Enfusî: Kişinin iç âlemi ile ilgili

Engizisyon: Ortaçağ Avrupası-nda kilise mahkemeleri

Ervah: Ruhlar

Esrâr: Bilgi melekesi, sırlar

Evliyâ: İrşad ve velâyet makâmını hâiz kişi.

Evrad: Virdler, dervişin günlük virdi

Ezel-i ervah: Ruhlar bedene girmeden önceki zaman

Ezkar: Zikirler, dervişin günlük dersi

Fakih: İslâm Hukukunu bilen kişi

Fâni evsaf: Gelip geçici sıfatlar

Fânîlik: Yok olmak

Fantezi: Merak, alâka

Fazilet: Erdem, üstünlük

Felekiyât: Gezegenler ilmi

Ferâgat: Fedâkarlık

Ferah: Rahat

Fer-î: Asıl olmayan, teferruatla ilgili

Fetvâ: Dînî hüküm

Feyiz: İstifâde

Feylosof: Filozof, aklı ön planda tutan kişi

Feyyaz menbaa: Feyizli, bereketli kaynak

Fiilî sıfat: Fiil ile ilgili sıfat

Firâset: Bir şeyin iç yüzünü görebilme kâbiliyeti

Fısk: Yanlış iş, bozuk iş

Fitne: İmtihan, bozgunculuk

Fıtrat: Yaratılış, insanın tabîatı

Futur: Tereddüt

Gâfil: Habersiz, câhil

Garip: Yabancı, kimsesiz

Gavsiyet: Gavslık makâmı

Gavsü-l-A-zam: En büyük yardım edici, tasavvufta en büyük makâmın sâhibi, Abdülkâdir Geylânî Haz.

Gavur: Hiçbir hak hukuk tanımayan, gaddar, vicdansız, dinsiz

Gayret: Çaba

Gayretullah: Allâh-ın emri

Gayri: Yabancı, başka

Gazab-ı ilâhî: Allâh-ın gazabı

Gılef: Kılıf

Güzellikler manzumesi: Güzelliklerden oluşmuş

Habip: Sevgili

Hafî: Sessiz, gizli

Hâfıza: Bellek, hatırlama melekesi

Hakikat hilkati: Hakîkat âlemi

Hakîkat: Öz, kesinlik

Hakka-l-yakîn: Hak ile bilmek, bir şeyi bütün teferruâtı ve özü ile bilmek,

Hal ilmi: Yaşanarak öğrenilen ilim, tasavvuf

Halel: Sakınca

Hâlık: Yaratıcı

Hâl-i yakaza: Uyku ila uyanıklık arası

Halvet: Birlikte olmak, bir arada bulunmak

Hasebi ile: Dolayısı ile

Hasenât: İyilikler

Hasene: İyilik

Hasmâne: Düşmanca

Hâşâ: "Olmaz böyle birşey ya" anlamına bir söz

Havîtır: Kalbe gelen şeyler

Havf u recâ: Korku ve ümit

Havfullah: ALLAH-tan korkmak

Hayâ: Utanma duygusu

Hayal: Gerçekleşmesi mümkün olan veyâ olmayan şeyleri düşünmek

Hayvânât: Hayvanlar

Hazan: Sonbahar

Hâzık: Mesleğini iyi bilen

Levh-i mahfuz: Korunmuş kitap, her şeyin yazılı olduğu ALLAH katındaki kitap

Heyhât!: Boşuna!

Hidâyet ulaşmak: Doğru yolu bulmak

Hıfz: Hıfzetmek, ezmerlemek

Hikmet: Bir şeyin içyüzü, esâsı, asıl sebebi

Hikmetullah: Allâh-ın hikmetlerinden

Hilkat: Yaratılış

Hünsâ: Kadın veyâ erkek olduğu net olmayan

Hurâfa: Yanlış ve asılsız inanç

Hüdâ-yı nâbit türemek: Her yerde çoğalmak

Hükm-i İlâhî: Allâh-ın hükmü, karârı

Hüsn-i zan: Bir kişi veyâ olay hakkında iyi düşünmek

İcmâ: Bir şey üzerindeki fikir birliği

İcrâ-yı sanat: Mesleği yerine getirmek

İçtihad: Dînî yorum

İfnâ olmak: Son bulmak, yok olmak

İfrat: Aşırıya kaçmak

İhâta etmek: Kuşatmak, içine almak

İhfâ: Gizlemek

İhlas: Samîmiyet

İhsan: Bağış, Allâh-ı görüyormuş gibi davranmak

İhtiyar: Seçme kâbiliyeti, yaşlı

İhyâ: Yaşatma, diriltme

İhyâ omak: Dirilmek, hayâta geçmek

İkrah: Nefret ettirmek, çirkin göstermek

İksir-i a-zam: En önemli ilaç

İktifâ: Yetinmek

İhtivâ: İçermek, kapsamak

İllet: Sebep, hastalık

İlme-l-yakîn: Bir şeyi hakkında bilgi edinmek sûretiyle bilmek

İlm-i dirâset: Okuyarak öğrenilen ilim

İlm-i Fıkıh: Fıkıh ilmi, dînin ibâdet ve muâmelat yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i Hıdr: Hızır (a.s.)-a verilen ilim, ledünnî ilim, tasavvuf

İlm-i Kelâm: Kelam ilmi, dînin inanç esasları yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i nâfi: Faydalı ilim, kişiye dünyâda ve âhirette faydası olan ilim

İlm-i Tevhid: Allâh-ın birliği ile ilgili ilim (kelâm, akâid, tasavvuf)

İltihak: Katılmak

Îmân-ı zevkî: Îmandan zevk alma derecesi

Îman etmek: İnanmak

İmtisal: Örnek almak

İnfisal: Ayrılmak, terketmek

İnsan-ı kâmil: Kâmil, örnek insan

İntisap: Bir kimseye veyâ yere bağlanmak

İnzal: İndirme

İrâde: Dileme, bir şeyi yapma isteği

İrfan: Allâh-ı bilme

İrfâniyyet: Allâh-ı bilme

İrfanlı: Bilgili, kültürlü

İrşad: Yol göstermek, rehberlik

İsmet: Günah işlemeyen

İstidraç: Müslüman olmayanlarda görülen fizik ötesi olaylar

İstihâre: Bir şey hakkında ALLAH-tan rüyâ yolu ile bilgi istemek

İstismar: Sömürmek, kötüye kullanmak

İçtihat: Dînî yorum

Îtikad: İnanç

İttibâ etmek: Tâbi olmak, uymak

İzâfî: Herkese göre değişen

İzn-i İcâzet: İzin, temsil yetkisi verme

İzzet: Değer, şeref

İzzete çıkarma: Şereflendirme

İzz u şeref: İzzet, şeref, haysiyet, onur

Kâl ilmi: Söz ilmi, konuşulup da uygulanmayan ilim

Kâbil: Karşılık

Kâdiriyye: Abdülkâdir Geylânî-nin (v. 561/1166) kurmuş olduğu tarîkat

Kâfi: Yeterli

Kâfir: Örten, ekin eken çifçi, gerçeğin üzerini kapatan, gerçeği gizleyen, Allâh-ı inkar eden

Kâfir: Birşeyin hakîkatini örten, Allâh-a inanmayan

Kâl ehli: İşin sâdece konuşma yönünde kalan, özüne vâkıf olmayan kişi

Kalbe hulul etmek: Kalbe girmek, yerleşmek

Kanaat: Olanla yetinme, yeterli bulmak

Kande: Her nerede

Kâşâne: Büyük ev, konak

Katre: Damla

Kavî: Güçlü, kuvvetli

Kavl-i Mustafâ: Hz. Peygamber-in sözü

Kenz-i ahfâ (mahfî): Gizli hazîne, ilahî hazine

Kerâmet: Dindar insanlardan zuhur eden olağanüstü durumlar

Kesb-i azâmet etmek: Daha da artmak

Kevn-i fesat: Var olmak ve yok olmak

Kevnî hakîkat: Madde ilmi ile ilgili gerçekler

Kibir: Büyüklenme

Kimyâ: Kimyâ ilmi, maddeyi değiştirme ilmi

Kışr: Kabuk

Konak: Büyük ev

Kurb, kurbiyet: Yakınlık

Kutsî: Kutsal, mukaddes, mânevî değeri yüksek

Küllî irâde: Allâh-ın irâdesi

Küll: Bütün

Kürre: Arz, dünyâ, kütle

Kütüb-i Sitte: Hz. Peygamber-in sözlerini toplayan en güvenilir altı hadîs kitabı

Lânetlemek: Kötülemek

Len-terânî: Allâh-ın "Beni göremezsin" anlamında Hz. Musâ-ya hitâbı

Levh-i dil: Gönül dili

Lîk: Lâkin, fakat

Mâ-adâ: ...dan başka

Ma-bûd: Kendisine tapılan, Allâh

Mahlukât: Yaratılmış her şey

Mahrem: Yakın,

Mahrumiyet: Mahrum olma, onsuz olmak

Mahv: Yok etmek, yok olmak

Mahz-ı atâ: Mutlak bağış, gerçek bağış, bol bağış

Maiyyet: Berâberlik, berâberinde olma

Makâmât: Makamlar

Makâm-ı velâyet: Evliyâlık, mürşitlik makâmı

Maksut: Maksat, gâye

Mâ-lâ-ya-nî: Boş, faydasız

Mâlik olmak: Sâhip olmak

Mârifet: Bilgi, Allâh-ı bilme

Mârifetullah: Allâh-ı bilme

Mâzur olmak: Özürlü olma, mâzereti olma

Meal: Anlam

Meçhulât: Bilinmeyen şeyler

Medar: Kaynak, sebep, vesîle

Mehdî: Kıyâmete yakın zamanda yer yüzüne geleceğine inanılan kişi

Mihenk taşı: Ölçü olarak kabul edilen

Mekârim-i ahlak: Güzel ahlak

Mekr: Tuzak

"Men araf" sırrı: "Nefsini bilen, Rabbini bilir" sırrı, bu sözün hakîkatine vâkıf olma

Menkıbe: İnsanların güzel hâtırâları

Mensuh: Hükmü lağvedilmiş, geçerliliği kalmamış

Mesmuât-ı ilâhî: Kutsal şeyler dinleme, ALLAH kelâmı dinleme

Mest: Sarhoş olmuş, gönlü bir şeye aşırı bağlanmış

Meşâyih: Büyük şeyh

Meşrep: Mîzâca uygun yol, tarz

Metafizik: Fizik kânunlarının dışında olan

Meteryalist: Maddeyi her şeyin önünde tutan

Meth ü senâ: Methetme, övme

Meyletmek: Eğilim göstermek

Mezmum: Zemmedilmiş, yerilmiş, kötülenmiş

Mezhep: Yol, dînî mezhepler

Mihman: Yakın, sırdaş

Mihrab: Namaz kılarken imamın durduğu yer

Minnet: Borç, verecek

Mestan: Sarhoş

Mistik: Gizemli, tasavvuf ile ilgili

Mistisizm: Batı dillerinde tasavvuf

Mızrab: Kendisiyle sazların tellerine dokunulan âlet

Muâsır millet: Çağdaşlaşmış, uygarlığın doruğuna ulaşmış millet

Muvâzene: Ölçü, denge

Mübtelâ: Bağımlı, düşkün

Mücâzât: Karşılık

Mücerred: Yalın, soyut, tek başına

Muvaffak: Başarılı

Muhal: Gerçeği olmayan

Muhkem âyet: Anlamı kesin olan, yorumla ilgisi olmayan âyet

Muhtar: Seçilmiş

Mukarrebun: Allâh-a yakınlık kazanmış cennetlik kimseler

Mukeddesât: Mukaddes, kutsal şeyler

Mükevvenât: Kâinât, yaratılmış her şey

Murdar: Pis, eti yenmeyen hayvan

Musahhar: Hizmetçi

Müsâmaha: Hoşgörü

Müsâvî: Eşit, denk

Mutasarrıf: Tasarruf eden, harcama yetkisi olan

Muteaddit: Çeşitli

Mutmain: Tatmin olmuş, kanaat getirmiş

Muttalî: İç yüzünü bilen

Müdrik: İdrak etmiş, kavramış

Müeyyide: Yaptırım gücü

Mülâki: Karşılaşmış, tanışmış

Mü-min: Allâh-a tam anlamıyla inanmış

Münezzeh: Yüce, kötü sıfatlardan uzak

Mürde: Bozuk, hasarlı

Mürşit: Rehber, yol gösteren, evliyâ

Mürşid-i kâmil: İnsanlara yol göteren tasavvuf büyüğü

Musevî: Hz. Musâ-nın şeriatine tâbi‘ kimse

Müsta-celiyyet: Acele etmek

Müstakim: Dosdoğru

Müstecâp: Karşılık gören

Müşâhede: Gözetleme, tasavvufta bir makam

Müteallık: İlgili

Mütekâmil: Daha gelişmiş

Mütenâsip: Uygun

Mütesellî olmak: Teselli olmak, avunmak

Müteşâbih âyet: Anlamı kesin olmayan, anlamını ancak ehlinin anlayacağı âyet

Müttakî: Allâh-ın emirlerini titizlikle yerine getiren kimse

Müzekkire: Hatırlatan, zikrettiren

Nâ-ehil: Ehil olmayan, işi bilmeyen

Nâçiz: Zavallı, beden bakımından yetersiz

Nâfi ilim: Faydalı ilim

Nahnü: Arapça-da "biz" demektir

Nâhoş: Hoş olmayan

Nâib: Veki, tarikatte bir görevli

Nâ-mütenâhi: Sonsuz

Nâsih: Kendinden öncekinin hükmünü kaldıran

Nazar ehli: Nazar, mânevî bakış sâhipleri

Nazîr: Benzer

Nebî vârisi: Hz. Peygamber-in vârisi, gerçek âlimler

Nedîm-i İlâhî: Allâh dostu, O-na yakın kişi

Nefha-i ruhü-l-kudüs: Kutsal ruhun üflemesi, nefesi

Nefsânî: Nefse bağlı, nefsin isteği

Nefs-i emmâre: Kötülüğü emreden nefis

Nehiy ani-l-münker: Kötülükten men etmek, kötülüğe engel olmak

Neşv ü nemâ: Serpilip, gelişme

Nevruz: Yılbaşı

Nizâm-ı İlâhî: İlâhî nizam, ALLAH kânunu

Nûr-ı Yezdân: Allâh-ın nûru

Nûr-ı Zât-ı Kibriyâ: Allâh-ın zâtının nuru, ışığı

Nutk-u ehlullah: ALLAH ehli sözleri

Nükte: Şaka, latîfe

Pervâz eylemek: Uçmak, kanatlanmak

Psikoloji: İnsan davranışları ve iç dünyâs ile ilgilenen ilim dalı

Polat: Demir, demir gibi güçlü insan

Rahmet tecellîsi: Rahmetin inmesi, tecellî etmesi

Rahmet-i âhî: İlâhî rahmet

Reh-nümâ: Rehber, yol gösteren

Rahvan: Atın yavaş yürüyüşü

Rakip: Kendisiyle yarışılan kişi

Ravza-i Mutahhara: Hz. Peygamber-in kabrinin bulunduğu

 mekan

Rehber: Yol gösteren

Reh-nümâ: Rehber, yol gösterici

Rencîde: Kırgın

Refik: Yol arkadaşı

Revnâk: Düzen, temel

Riâyetkar: İtâat eden, uyan

Rical: Erkekler, tasavvufta ileri gelenlerden

Rindân: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünün peşine düşen, âşık

Riyâ: Gösteriş

Riyâkar: Gösteriş yapan, sâmîmiyetsiz

Riyâzî: Matematik veyâ beden eğitimi ile ilgili

Rızâ-i Bârî: ALLAH Rızâsı

Rububiyet: Allâh-ın her şeyin Rabbi, sâhibi, terbiyecisi olması

Ruhânî: Ruh ile ilgili, mânevî

Rücu: Geri dönme

Rüsvay: Rezil, aşağılık

Rü-yet: Görme, görülme

Sadr: Göğüs, orta

Sahih îtikat: Sağlam inanç

Salât: Duâ, namaz

Sâlih amel: Sağlam ve iyi yapılan iş

Salih îtikat: Doğru inanç

Sâlih kul: Dindar, güzel ahlaklı insan

Sarih: Apaçık, besbelli

Savm: Oruç

Sây-i gayret: Çalışıp, çabalama

Şehâdet: Şehit olmak

Serâhaten: Açıkça

Şerh etmek: Açıklamak

Şeriat-i mutahhara: Tertemiş şeriat, İslâm şeriati, din kânunları

Seyran: Seyretme

Silsile-i merâtip: Tarîkatte Hz. Peygamber-e kadar ulaşan silsile

Smaç: Voleybolda, yükselerek el ile topa sertçe vurmak

Sîne: Göğüs

Sîret: İç yüzü

Sırr-ı ednâ: En düşük sır

Sufiye: Tasavvuf erbâbı

Sosyoloji: Toplum bilimi

Sübut: Sâbit olmak

Subûtî sıfat: Allâh-ın sıfatları

Süflî: Aşağı dereceden

Suhuf: Sahifeler, kutsal sahîfeler

Sû-i zan: Bir kişi ya da şey hakkında minfî zanda bulunmak, düşünmek

Sukut: Düşmek

Şule: Işık parçası

Suret: Dış yüz, görüntü

Sükut: Susmak

Süluk: Yola girmek, tasavvuf yoluna girmek

Sünnet: Hz. Peygamber-in fiil ve davranışları

Şakî: Allâh-a inanmayan

Şefî: Şefaat eden,

Şek: Şüphe

Şer: Kötülük

Şeref-yâb olmak: Şereflenmek

Şer-î hükümler: Dînî hükümler

Şeriat: Din kânunları

Şerîat-i garrâ: Parlak, aydınlık şerîat

Şeriat-i garrâ: Aydınlık şeriat, İslâm şeriati

Şerik: Ortak

Şeyh: Yaşlı veyâ büyük kişi, tarîkat lideri

Şiar: Özellik

Şimşir-i Hüdâ: Hakk-ın kılıcı

Şinto dîni: Japonların dîni

Şirk: ALLAH-a ortak tanımak

Taam: Yemek

Tâat: İtâat etmek, dînî emirleri yarine getirmek, ibâdet

Tahammül: Dayanmak, katlanmak

Tahayyül: Hayal etme, düşünme

Takvâ: Allâh-ın emirlerine titizlikle uymak

Tâlib: İstekli

Tân: Kötülemek

Tan yeli: Sabah esen rüzgar

Tanzîm-i İlâhî: Allâh-ın düzeni

Tarîkat: Yol, Allâh-a götüren yol

Tarik-ı müstakîm: Dosdoğru yol

Tasavvuf: Dînin mânevî yönü, rûhî tarafı

Tavaf: Kâbe-nin etrâfında dolanmak sûretiyle yapılan ibâdet

Tazarru: Yalvarma

Tebliğ: Duyurma

Tebşir: Müjdeleme

Tecelliyat: Zuhur etme, görünme

Tedrisat: Ders okuma

Tefekkür: Düşünce, düşünme

Tefsir: Kur-ân-ın yorum ve açıklaması

Tekâmül: Gelişme

Tekeffül: Üzerine almak, kefil olma

Tekke: Eskiden sufilerin, dervişlerin,eğitim gördükleri yer

Tekvin: Yaratma

Telakki: Anlayış

Telepati: Başkası ile duysusal bağlantı kurmak

Temâşa: Seyretme

Temâyül: Meyletme

Tenezzülen zuhur: Merhametinden dolayı yapmak

Terakkî: Gelişme, ilerleme

Tertîb-i İlâhî: İlâhî tertip, düzen

Tesânüt: Birlik, uyum

Teşrî: Dînî kânun koyma

Teveccüh: Yönelme

Tevekkül: Allâh-a dayanmak

Tevessül: Aracı edinmek, vesîle edinmek

Tevfik sâ-ye refik olanındır: Başarı çalışanındır

Tevhîd-i ef-âl: Her olayın hakîkî fâilinin ALLAH olduğu şuurunda olma

Tevhîd-i sıfât: Allâh-ı sıfatlarında bir olarak bilmek

Tevhîd-i Zât: Zât olarak Allâh-ı bir bilmek

Tevhit ehli: Gerçek dindarlar

Tiğ: Kılıç

Tiynet: Yaratılış, huy, tabîat, karakter

Tolerans: Müsâmaha, hoşgörü

Trans: Bir iş üzerinde fikri yoğunlaştırarak onu gerçekleştirmek

Turuk-ı aliyye: Yüce tarîkatler

Türbe: Dindar insanların kabirleri

Ucup: Kendini beğenme

Uhrevî: Âhiret ile ilgili

Ukbâ: Âhiret

Ulûhiyet: İlahlık

Ulvî: Yüce

Ümm-i Kitâb: Ana kitap, Kur-ân-ı Kerîm

Vâcibü-l-vücud: Var olması mecburi olan

Varak: Yaprak

Vârisü-l-enbiyâ: Peygamberlerin vârisleri, gerçek âlimler

Vârisü-n-Nebî: Hz. Peygamber-in vârisi

Vebal: Sorumluluk

Vechile: Bu şekilde

Vehâmet: Korkunçluk

Vehim: Kötü duygu, düşünce

Velâyet makâmı: İrşat makâmı

Velî: İbâdet ve tâat ile Allâh-ın yakınlığını kazanmış kul

Verâ: Yeme, içme, giyinme gibi hususlardaki dînî hassâsiyet

Verâset: Vâris olmak, bir kimseden sonra onun mülkünde kısmen veyâ tamâmen tasarruf sâhibi olmak

Visal: Kavuşma

Vuslat: Kavuşma

Yed: El, yan, yakın.

Yed-i kudret: Kudret, kudret eli

Yezdân: ALLAH

Zâfiyet: Düşkünlük

Zarurî: Mecburi

Zâviye: Eskiden dervişlerin kaldıkları şehrin dışındaki yer

Zekat: Malın belli bir kısmını fakirlere vermek

Zerre: En küçük parça

Zikir: Anmak, Allâh-ı ziketmek

Zikke: Damga

Zillet: Aşağılık vesîlesi

Zillete inmek: Aşağı düşmek

Zındıklığa düçar olmak: Zındık, dinsiz olmak

Zuhr-ı âhir: En son öğle namazı niyetiyle "Cuma namazım kabul olmuyorsa" şüphesiyle kılınan ve aslı olmayan uydurma namaz

Zuhur vesîlesi: Görünme vesîlesi, aracı

Zuhur: Görünmek, ortaya çıkmak

Zühd: Dünyâ malına meyil etmeme

Zü-l-cenâheyn: İki kanat sâhibi, hem şerîati, hem de tasavvufu bilen

Zülf, zülüf: Saç

 

Sayfa Başına Dön