www.galibivakfi.com

 

Bu Düzenleme 2011 Tarihi İtibari İle En Son Baskısı Yapılan Kitaplarla Bire Bir Aynıdır Gâlibilik İle İlgili Mevcut Bütün İçeriklere Sitemizden Ulaşabilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

METAFİZİK

II

 

 


 

 

 

 

ã Metafizik II

H. Galip Hasan Kuşcuoğlu

 

 


 

 

H.GALİP HASAN KUŞCUOĞLU

 

Kâdirî, Rufâî, Gâlibî Meşâyihi, Mutasavvıf

 

 

METAFİZİK

 


II

 

 

 

 

 

İÇİNDEKİLER

 

 

BAŞYAZI. 9

Emr-i İlâhi Ve Tertib-İ İlâhiye Karşı İtiraz Eden Şeytan. 12

Hazret-İ Allah-ı (C.C.) Kul Nasıl Bilmeli?. 12

Şehadet-İ İmanın Aslı 12

Hz. Allah-ın Sıfatları 12

İbn-i Rüşd. 12

İkinci Kitaba Neden İhtiyaç Duyuldu?. 12

Sadık Kulun Sadakatine Zamanı Durdurdu Hz. Allah (C.C.) 12

Deveyi Götüren Nerede?. 12

Şeyhim Efendime Biatım.. 12

Mübarek Adınız Nedir?. 12

Ankara-da Niçin Ve Nasıl İskan Olundum?. 12

Unutamadığım, Hiç Bir Zaman Da Unutamayacağım, Mutlak Adalet Sahibi Hazret-İ Allah-ın Bu Abd-İ Âcize İcraatını Ve Bizatihi İfşaatını Dinle. 12

Adalet-i İlâhiye Ve Hitab-I İlâhi 12

"İslâm-da Beş Şart Vardır" Diye İlâhi Bir Bildiri Yoktur 12

Yersiz Soykırım İddiası 12

Madalyanın Sahibi 12

Edebiyat Öğretmeni Fazlı Al Hoca-nın Ahval-İ Aleme Tasavvufi Bakışı 12

Deniz Kablumbağaları 12

Pala Sokak. 12

Yusuf-u Bahri Hazretlerinden Bahsetmeden Geçemeyeceğim.. 12

Rahmet Mühürü. 12

"Razıyım Senden Devam Et" Buyurdu Hz. Allah. 12

Şarâben Tahûrâ (Aşk Şarabı) 12

Kırklar Meclisi 12

Boş Kuruntularla Geçen Zamanım.. 12

Niçin Teberrük?. 12

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba-nın Cinlerle Sohbeti 12

Mahmut Ya Doğru Söyledi İse?!. 12

Ehline Göre İbret-Amiz Bir Olay Naklederler 12

Kızım Sevil-in Kıyameti 12

Tosyalı Şehitlerle Sohbetim.. 12

Kayısı 12

Kaybolan İnek. 12

Alkolik Derviş Ali Efendi 12

Azrail (Aleyhi-s-Selam):  "-Korkma! Hiç Duymayacaksın" Dedi 12

Battal Gazi Dört Yol Kavşağında Ticari İşlerin Her Dalında Mahir, Beyaz Eşya Satan, Sermayesi Yeterli, Bu Fakire Karşı Hürmetkar Cevat Ünal Bey Vardı 12

Melâikeler: "-Emr-i Hak Zuhur Edecek. Müdahele Etmeyin!". 12

"Git Enişte, Ablamla Balayı Yaparsınız" Demiştim.  Samimi Espirim İnd-İ İlâhide Kabul Edilmiş. Öyle Zuhur Eyledi!. 12

Mevlevi, Nakşi Meşayihi Şeyh Mikdat Baba. 12

SÖZLÜK.. 12

 

 

 

 


 

 

RAHMÂN VE RAHÎM OLAN ALLÂH-IN

ADI İLE BAŞLARIM

 

HÛ YÂ TABÎBE-L-KULÛB

MEDET YÂ ERHAME-R-RÂHİMÎN

MEDET YÂ EKREME-L-EKREMÎN

MEDET YÂ İLÂHE-L-ÂLEMÎN.

 

DESTÛR YÂ ÂDEM SAFİYYULLÂH

DESTÛR YÂ NÛH ŞEKÛRULLÂH

DESTÛR YÂ İBRÂHÎM HALÎLULLÂH

DESTÛR YÂ MÛSÂ KELÎMULLÂH

DESTÛR YÂ ÎSÂ RÛHULLÂH

DESTÛR YÂ MUHAMMED MUSTAFÂ        

HABÎBULLÂH.

 

DESTÛR CÜMLE PEYGAMBERAN-I İZÂM VE

RESÜL-İ KİRÂM HAZERÂTI

 

DESTÛR YÂ SÂHİBE-L-MEYDÂN

 

RIZÂEN LİLLÂHİ-L-FÂTİHA MAA-S-SALEVÂT.

 


 

 

 

KISALTMALAR

 

 

a.s.:

aleyhis-selâm (ona selam olsun)

a.s.s.:

aleyhis-salâtü ves-selâm (salât, en güzel dua ve selam onun üzerine olsun)

c.:

cilt no

c.c.:

Celle Celâlühû (Allâh-ın şânı ne yücedir!).

Hz:

Hazret-i (yüce, büyük)

k.A.v.:

Kerremallâhü vechehû (Hz. Ali için kullanılan bir ifadedir. ALLAH onun yüzünü puta tapmaktan korumuş, tertemiz tutmuştur, demektir.

k.s. :

kuddise sırruhu (sırrı, makamı mukaddes, kutlu olsun)

k.A.s.:

Kaddesallâhü sırrahû (Allah sırrını mukaddes kılsın)

k.A.e.:

Kaddesallâhü esrârahû (Allah esrârını mukaddes eylesin)

r.a.:

radıyallâhü anhü anhâ, anhüm (Allah ondan, onlardan razı olsun)

s.:

sayfa

s.a.v.:

Sallallâhü aleyhi ve sellem (Allah onun şanını yüceltsin ve ona selam etsin)

S.O.S.:

save our salves (Denizde boğulmak üzereyiz, bizi kurtarın!)

s.t.a.v.:

Sallallâhü Teâlâ aleyhi ve sellem (Yüce ALLAH onun şanını yüceltsin ve ona selam etsin)

 

 


 

 

BAŞYAZI

 

 

 

 

Kullarına rahmetinden irade ihsan eyleyip, adem olarak yer yüzüne gönderen, "yeryüzünde halifemi yaratacağım" hitabının anlamı, "ekiniz, biçiniz, yiyiniz" hitab-ı ilâhîsinden Sorumlu olduğunu müdrik, efdal ve şerefli mahluk, kamil hazret-i insan! ...

Eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan -olamayacak da- gerçeğini kelam-ı kadim-de açık bildiren, İhlas-ı Şerif-le noktalayan Hazret-i ALLAH-a hamdim, şükrüm, tazarrum ve niyazımdır.

Hazret-i ALLAH Musa aleyhi-s-selama vahyetti:

"Fir-avn-a git, çünkü o iyice azdı." (Tâhâ Sûresi, 24)

Rabbi-şrah lî sadrî ve yessir lî emrî vahlül ukdeten min lisânî yefkahû kavlî,

(Rabbım sadrıma genişlik ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını çöz. ki sözümü anlasınlar,) (Tâhâ Sûresi, 25, 26, 27, 28)

Ve üfevvidu emrî ilallâh, innallâhe basîrun bi-l-ibâd.

(Ben işimi ALLAH-a ısmarlıyorum. Çünkü ALLAH kullarını çok iyi görendir.) (Mü-min Sûresi, 44)

Musa aleyhi-s-selamın aczini itirafı, Hazret-i ALLAH-ın Kur-ân-ı Azîmü-ş-şân-da bildirdiği biz acizlere örnek yakarışı. Bu abd-i âciz de takliden senelerdir sohbetlerime aynı iltica ile başlamanın zevkini alıyorum. Aynı ilticaya takliden devam ediyorum. Çünkü gerek madde ve gerekse mana eşi, şeriki, naziri olmayan Rabbımın yed-i kudretinde olup yegane mutasarrıf Hazret-i ALLAH-tır. Emrinin zuhuruna neyi dilerse, kimi vazifelendirdi ise, onu vesile kılar. Hazret-i ALLAH-ın bir nebze de olsa zatî sıfatlarını naçiz şahsına maletmek gafletinden kurtulamayanlar rahmet fukaralarıdır. Bu rahmet-i ilâhîyeden nasib alamadıkları gibi zaman zaman onların Din-i İslâm adına mânâ düşmanı olduklarını görmek her devirde mümkündür. O türlü Benî Âdem-e metafiziği kabul ettiremediğin gibi, sözünü de edemezsin. Düşünemez ki dünya hayatının ekseri yönü fiziküstü, metadır.

Fiziki zuhurat Hz. ALLAH-ın fiili sıfatlarının yeryüzünde gökyüzünde tenezzülen zuhurudur. Bu zuhuratlar.

Bizatihi değil, izafidir, mecazidir.

emr-i ilâhi ile yapılması emredilen ibadet taatlar dahi.

Yaratılan Benî Âdem-in yaratanını daha yakiynen bilmesi için maddede zuhuru görülen cümle olaylar amaç değil araçtır.

Fiziki zuhuratların cümlesi araçtır. Yalnız ve yalnız Hz. ALLAH-ın bilinmesi amaçtır. Din dahi araçtır.

Özet olarak izah eder isek, fiziki zuhurat araçtır, metafizik zuhurat amaçtır.

Yeri geldikçe vazifem ve amentüye olan imanımın gereği abd-i âciz lutfedildiği kadar anlatmaya ve yazmaya çalışacağım. Rabbım samimiyetime bağışlayıp okuyanlara ve dinleyenlere tesirini halketsin. O her şeylere kadirdir.

Zuhurunu her an ehlinin müşahede eylediği rahmet-i ilâhîyeyi, enaniyetten, ALLAH-ın zatına mahsus sıfatlarını aciz şahsına maletmek gibi cehaletin ve gafletin meyvesi, şirkten kurtulmadıkça rahmet-i ilâhîye olan metafizikten yoksun kalırsın. Zuhurunu görsen dahi "doğal" der, geçersin. Ancak yokluk kapısından bakarsan gerçeği görürsün. Oradan bakmaya tenezzül edemeyeceğine göre hak yolda rehberlik iddiasının anlamı nedir? Tahrip ettiğin yollarda maneviyatını felç ettiğin mana kaza-zedelerinin hesabı elbet sorulur. verebilecek misin?

"Küllü şey-in sebebâ." (Her şey sebeplere bağlıdır.)

Her şey sebeplerle zuhur eder. İyi bilesin ki sebepler tertib ve tanzim-i ilahidir. Mananın aslı değildir. Sebebe hürmet ve hizmet ise Benî Âdem-in kemalatı için tertib-i tanzim-i ilahidir.

Âdemin samimi inancı ile emr-i ilahileri maddesi, manası ve nefsinde tatbiki her ne kadar cüz-i iradeye bağlı ise de peygamber efendilerimizin bildirisine veraset taşıyan mutasavvifinin idraki ve görüşüne göre kulun ibadet ve taatı Hazret-i ALLAH-ın muhip kuluna ikramı, kulunu ihyasıdır.

 Bu rahmet-i ilahiye, Âdem-in yaratılışının sırrı. Hazret-i insan olmasını sağlar. İyi biline.

Âdem insan olmaya namzettir, müsait yaratılmıştır.

ALLAH-a eş ortak koşmadan, başka mabut edinmeden yaşantısını samimiyyetle emr-i ilahiye uygun devam ettirebilen kul, Hazret-i ALLAH-ın koruması ve muhafazası altındadır.

Bu abd-i âciz imanım ve samimiyyetimin nisbetinde dünya hayatımda bunu gördüm, bunu yaşadım ... Bu yaşantımın rahmet meyvesini yiyorum. İsteyen nasiplilerin manevi vazifem icabı ihlâsı kadar yemelerine vesileyim. Rabbım öyle vazifelendirdi bu abd-i âcizi.

Zuhurat ve tertib-i ilahi ile bu biçare, yaratanıma izahı mümkün olmayan hayranlık, hayranlık, hayranlık duydum. Yaratanıma Aşık oldum. İlahi aşk ne imiş? aczim kadar gördüm yaşadım, yaşadım. İki alemde de yaşayacağım inşa ALLAH.

Gerçek sermayem bu. Başka sermaye gibi görünen zuhuratlara iltifatım yok denecek kadar azaldı. Yeri geldikçe izaha çalışacağım. Bu abd-i âcizi iyi dinle!

Mecaz olan maddeden öteye yol bulamayan nefsimin arzularını da aşk zannederdim. Bunların nefsin isteği ve arzuları olduğunu, vuslatla varlığını ekseriyetle kaybettiğini gördüm. "Halilim" hitabı ile şerefyab olmuş İbrahim aleyhi-s-selamın:

"Ben batanları sevmem" hitabını iyi anladım. Elhamdülillah.

 Sen de anlamaya çalış. Nur-u aynım, din kardeşim, yol kardeşim. Peygamberinin şeriatına bağlı ALLAH-ımız bir kardeşim. İsmin ne olur ise olsun ALLAH-ın varlığını kabul eden müslüman kardeşim.

Hayatı metafizikle uyarılmış bu abd-i âcizin manevi çığlıklarına kulak ver.

Manaya hulûl edemeyen din adamları akılcı bir din ihdas ettiler. Beş duygunun ötesinden habersiz, fizikten öteye yolu olmayan, mana nasipsizi toplumlar yetiştirdiler. "Âmentüye iman ettik" dediler. Manadan uzak kelime yakınlığı ile yetindiler. "Kur-ân-dan başkası bizi ilgilendirmez" dediler; Kur-ân-ın manasını da delik deşik ettiler. Evliyayı dışladılar, zikrullahı dışladılar, vârisü-n-Nebî, nedîm-i ilâhîyi kabul edemediler. Zamanımızın mana sahtekarları ile dolmasına bilmeden zemin hazırladılar. Ehl-i hakîkat sahte din simsarlarının, metafizik garibi materyalist bilgelerin çokluğundan aciz kaldılar. Zahir uleması manayı yaşadıkları zamana göre ölçecek terazi edinmemişlerdi. Dini tedrisatta da maddeden öteye yolu olmayan, manayı yansıtmayan ilme-l-yakıyn ile yetindiler. Ayne-l-yakıyn, hakka-l-yakıyn garibi, maddeden öteyi göremeyen, yeryüzünde ve gökyüzündeki ayetlere de itibar edemeyen akılcı bir ilim ihdas ettiler ve ilimlerini inançlarına eşdeğer kıldılar.

 Peygamberimiz Efendimiz Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v) tarafından Mekke-i Mükerreme-de 30 Ocak 1995 sabah namazından sonra hal-i yakazada hitab edildi bu abd-i âcize. Bütün insanlık alemine duyurmaklığım işaret edildi:

"Ümmetim geçmiş zamana göre değil, yaşayacağı zamana göre hazırlansın."

(Hitab-ı Resul)

 Ravisi bu abd-i âciz.

Emr-i Peygamberiyi iyi anla. Tertip ve tanzim-i ilâhinin dışına çıkmamaya çalıştığının her halinde zuhuru görünsün. Zamana göre içtihadsız Şeriatı değil, günah-ı kebair dışında güzellikleri yaşa. Cümle güzellikleri şeriatın dışında göstermekten vazgeç.

Günah-ı kebair dışında zuhurunu gördüğün güzellikler hikmettir.

"Hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın" buyurulmadı mı?

Benim alim kardeşim! Manevi zuhuratı ve tecelliyatı kabul edemediğin için teşkilat-ı ilâhiyeyi de elbet kabul edemezdin, dikkat et!

 Mazur değilsin, kanunu bilmemek mazeret olmadığı gibi ... Mana ile güzelliğini bulan akıl terazisinde tartıyı iyi bilesin.

Akıl vahy-i ilâhi ile bağdaşamadı ise kişiyi rahmet-i ilâhîyeden mahrum kılar. Rahmet-i ilâhiye ve sırr-ı ilâhi kapısını iradesi ile kapatmış olur. Bilmeden, hakîkatlere yaptığın tahribatı yaşadığın zamanın içtihadi ölçüsü ile ölçtüğün zaman hatanı sen de anlayacaksın.

Geçmişi bilesin, ibret alasın. Geri getiremezsin. Gelecek ise ALLAH-a ma‘lûmdur, bilemezsin.

Tertib-i tanzim-i ilâhinin verdiği irade ile yaratanın emrine uygun, günah-ı kebairelerin dışında güzellikleri bul. Yaratana kul olmanın zevki ile günü yaşa ... Hal budur!

Daha evvel yazdığım Metafizik kitabında aciz şahsımda zuhur eden metafizik tecelli ve zuhuratları bir nebze yazmıştım. Daha geniş anlatmak ihtiyacını duydum. İnanan kitlelerin dahi fizikten öteye yol bulamadığı, bulamadığı için de bunalımdan hurafaya meylettiğini her zaman çok kimselerde görmek mümkün.

Cenab-ı Hakk-ın "yeryüzünde halifemi yaratacağım" hitabının anlamının yalnız fiziki yönü olduğu gibi, kasd-i ilâhi "meta"dır. Peygamberimiz Efendimiz "sizin en hayırlınız ahiret için dünyasını, dünya için ahiretini terketmeyendir" buyurdu.

Fiziki zuhuratları incelediğin zaman aslının meta olduğunu göreceksin. Zira yaratıcı eşi, benzeri olmayan, şeriki, naziri olmayan HAZRET-İ ALLAH-dır.

Yaratmak ancak, ALLAH-a mahsustur.

Yaratmak cevheri ve arazı olmadan bir şeyi meydana getirmektir.

Sanat eserleri, yaratmak değildir. Çünkü sanatkar bir şeyi meydana getirmek için cevhere ve araza muhtaçtır.

HAZRET-İ ALLAH cevheri ve arazı yarattığı gibi Benî Âdem-e ihsan eylediği cevher ve arazın birleşiminden ihtiyaçlarını giderme kabiliyetini Benî Âdem-e cüz-i de olsa ihsan etti.

"Biz Adem-e eşyanın ismini öğrettik. Melaikeye sorduk, bilemedi, Adem bildi."

Ey insan olmaya namzet Benî Âdem (adem yok demektir) insan olmak imkanı iradene verilmiş. Başka mahlukata verilmeyen bu rahmet-i ilâhiye, "Yeryüzünde halifemi yaratacağım" bildirisi ile alemin yaratılış sırrının ilâhi ifşası değil mi? Ruhlar aleminde zatına secde emri verildi. Ruhlar imanlarının samimiyeti nisbetinde secde ettiler. Acabâlı secde eden ruhlar olduğu gibi, secde etmiyen ruhlar da vardı. Cenâb-ı Hak rahmetinden yeryüzünü yarattı. İnsan olmaya namzet Benî Âdem-in ruhlar alemindeki görünümünün aynı cesedini balçıkdan yarattı. "Adem-e ruhumdan ruh nefyettim" buyurdu Hz. ALLAH.

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

EMR-İ İLÂHİ VE TERTİB-İ İLÂHİYE
KARŞI İTİRAZ EDEN ŞEYTAN

 

 

 

 

HZ. ALLAH melaike ve cin taifesine Âdem-e secde etmelerini emretti. Çünkü insan olmaya namzet Benî Âdem melâike ve cin taifesinden efdal yaratılmıştı. Şeytan cin taifesinden idi.

Enaniyyeti şeytanı emr-i ilâhiye ve tertib-i ilâhiye isyan ettirdi. Çünkü maddeyi bildiği kadar, manadan nasipsizdi. Cin taifesinden olan şeytan küfrünün semeresi olan enaniyet bataklığından çıkamadığı gibi yaratanına itiraz etmeyi zevk edindi de Âdem-in hilâfete lâyık olmadığını göstermek için HZ. ALLAH-tan zaman ve ruhsat istedi.

Her zuhurat ve olayda maddeden başka ölçü bilmeyen şeytan Âdem-e secde emrine itiraz etti: "Beni dumansız ateşten, Âdem-i de balçıktan yarattın, ben Âdem-den efdalim" diye emr-i ilâhiye karşı küstahca tavır takınınca Hazret-i ALLAH şeytanı huzurdan kovdu ve lânetledi.

Her zuhuratın tertib ve tanzim-i ilâhi olduğundan şüphesi olmayan hal ehlinin şeytana verilen vazifenin şaşkınlığına HZ. ALLAH buyurdu "Zaten o kafirlerdendi."

Rahmet-i ilâhiyeden, af ve mağfiret deryasından habersiz, "her şeyi ben biliyorum, Benî Âdem-in şeytandan efdal olmadığını göstereceğim" edası ile olanca küfrünü ortaya çıkaran şeytan, ruhsat istedi Hazret-i ALLAH-dan. ALLAH (c.c) buyurdu: "Benim sadık, imanlı kullarıma bir şey yapamazsın. Senin arkandan götürdüğün imansızlar senden farklı değildirler."

Böylece şeytanın da vazifesi bilindi.

Şeytan Hazret-i ALLAH-ın gücü üstünde hâşâ güç olmayıp cin taifesindendir. İnsan olmaya namzet Benî Âdem-in, kamil insanın dahi emr-i ilâhiye sadakatını zayıflatan ve samimiyetsizliğinin gizli yönünü ortaya çıkaran ve setrini kaldırtan, seçkin kulunu da imanının korunmasından ötürü aşk-ı ilâhiye itekleyen mehenk taşı. ALLAH-ın yarattığı cin taifesinden. Küfrü ve isyanı kendi gördüğü gibi, kula cazip göstererek, tertib-i ilâhinin zıddına kulu teşvik eden! Bilâistisna cümle kulların az, çok malumu. Bariz görülen imtihan suali.

İyi bilesin ki şeytan ALLAH-ın gücü karşıtı güç değil.

ALLAH-dan başka güç yok. Hesabını ona göre yap.

 Ona fırsat verme!

Benî âdem hakkında ne diyor şeytan? Duymak ister misin?

Hz. ALLAH-a secde etmeyen enaniyyetli kullar için Hz. ALLAH emretti "Adem-e secde et" diye. İtiraz ettim, huzurdan kovuldum, lânetlendim.

Benî Âdem-e emrediyor "zatıma secde et" diye. Adem yaratanına secde etmiyor. Merak ediyorum bu ademin hali nice olacak?.

Ehl-i hal şair ne diyor, dinle:

Türlü, türlü fitneler zülfünden oldu âşikâr

Benî Âdem sandılar ki anı şeytân eyledi.

Ehli hal şair şeytanın başlı başına güç olmadığını ne güzel ifade eylemiş..

Peygamber Efendilerimiz masum yaratıldılar. Günah-ı kebair işlemekten salimdirler. Haşa, ilah değillerdir. ALLAH-tan başka ilâh yoktur, olamayacak da.

Peygamber efendilerimiz dışında cümle kullar şeytanla gelen suallerin muhatabıdırlar.

Peygamberimiz Efendimize sordular:

-Senin de şeytanın var mı, ya ResulALLAH?"

Buyurdular ki:

-Ben şeytanımı müslüman ettim. Ben de kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum, sizler gibi beşerim, yanılabilirim, unutabilirim."

Hazret-i ALLAH cümle kullarını şeriatı ile yükümlü kıldığı Peygamberinin şahsiyetinde ve hayatında zuhuru görülen tertib-i tanzim-i ilâhiden manası ve maddesi ile asra uyumlu yaşamaktan aciz kullarını mahrum kılmasın, amin.

Ezel-i ervahta, ruhlar aleminde cümle peygamber efendilerimiz masum yaratıldılar.

"ALLAH-ın peygamberlerinden hiç birini ayırmayız"

(Bakara Suresi, 285)

"Biz ALLAH-a ve onun katından bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Esbata indirilene, Musa ile İsa-ya verilenlerle rableri tarafından diğer peygamberlere gelenlere, onlardan hiçbiri arasında fark gözetmeksizin inandık ve biz sadece ALLAH-a teslim olduk, deyin."

(Bakara Sûresi, 136)

Al-i İmran 84 ve Nisa 152 ayetleri de benzer mana taşırlar.

Sebepli veya sebepsiz, dünyada yaratılışın manasını umursamayan, bilâistisna ALLAH-ın kullarına tepeden bakmayı nefsine sermaye edinmiş mana yoksunu, bakışı ve görüşü gerçeklerden uzak, bu zafiyetine rağmen hakikat alimi olduğunu iddia eden nâ-ehil kişiye, bilmem ne denir?

21-inci asırda yaşadığımız şu dünyada yaratılan mahlukatın ancak milyonda beşini bildiğimiz ehli tarafından bildirilirken, tanzim-i ilâhi olan fiziki zuhurat tecellilerini küll olarak kavramaktan aciz, nazar-ı ilâhiden yoksun "akıl" fiziküstü metayı, yaratanının ihsanını vahy-i ilâhiden nasibini almaya yaklaşmayan kul manâ zuhuratlarını nereden ve nasıl bilecek?

İmanını, aklı ile müşterek vahy-i ilâhiden nasibini almak için iradesini sarf etmeyen kul, ALLAH-ın varlığına emr-i ilâhi ile yükümlü kılındığına Peygamberinin ALLAH-ın kulu ve elçisi olduğuna şahitlik şerefi ile nasıl şereflenecek?.

Bu gerçekleri, Hazret-i ALLAH-ın buyurularını halâ anlamadı ise her hali ile yaratanına muhtaç beşer, aciz kul bildiği ve inandığı gerçekleri nasıl anlatsın? Demeyesin.. Emr-i bi-l-ma-ruf nehy-i ani-l-münker, ilmî gücün ve bilgin nisbetinde hemcinsini kötülüklerden uzak, iyilik ve güzelliklere teşvik etmen iman hazzıdır.

Adem iken insanlığa giden yolun başlangıç basamakları olduğu gibi, insan olmaya namzet kula verilen rahmet zuhuruna vesile; manası ise emr-i ilâhidir, hafife alma, yaratılan nizam-ı alemi.

İlâhi hakikatler akıldan kalbe değil, kalbden akıla doğru giderler. ALLAH-ın varlığını hisseden kalbdir.

Akıl ise yüzde yüz, ALLAH-ın varlığını isbata muktedir olmadığı gibi, yüzde yüz inkara da yeterli değildir.

Bütün kâinat ALLAH-ın ilim ve iradesinin tecellisidir. Bi-zatihi tecellisi değildir.

Kâinat ilâhi bir feyizdir.

Şeriat-ı muhammediyede vahdet-i vücud budur.

Her varlık izafi varlıktır; mutlak varlık değildir.

Hiçbir şey varlık sahasında kendi başına ayakta duramaz.

Hiçbir varlığa muhtaç olmayan yalnız ALLAH-dır.

Hayat vasfı taşısın taşımasın her varlık izafi bir varlıktır. ALLAH-tan gayrısı mutlak varlık değildir.

ALLAH-ın varlığı mutlak varlıkdır, izafi değildir. Zaruridir, mümkün değildir.

Mümkün = var olmakla yok olmak kutupları birbirine müsavidir.

izafi = bağlı olduğu nesne ile değişir.

Her varlık onun varlığından ibarettir. Aynaya vuran ışık kaynağı gibi. Aynadaki akis mecazidir ve iğretidir.

Kainatın bütün yüzleri iğretidir.

Cenâb-ı hak mutlak varlıktır. Maadası olan her şey bir görüş ve bir vehimdir

Muhalefetün li-l-havadis ALLAH-ın zati sıfatıdır. Yarattığı hiçbir şeye benzemez.

 El-evvelü ALLAH, el-âhirü ALLAH, ez-zahirü ALLAH, el-batınü ALLAH (c.c.).

Peygamberimiz Efendimiz de şöyle izah buyurdular:

"Men kâne fî kalbihî Allâh, fe-muînühû fi-d-dâreyni Allâh (c.c.)"

(Kimin kalbinde ALLAH varsa onun muini, yardımcısı Hazret-i ALLAH-dır.)

"Ve men kâne fî kalbihî gayrullâh, fe-hasmuhû fi-d-dâreyni Allâh."

(Kimin kalbinde ALLAH yok ise onun hasmı Hazret-i ALLAH-tır.)

ALLAH-ın varlığını ve sevgisini kalbinde hisseden kulun dünyadaki yaşantısının her yönünde varlığının meyvesi, zamanının güzellikleri olarak zuhuru açık görülür.

Bilcümle insan olmaya namzet Benî Âdem-in iradesi ile zuhur edeceği rahmet-i ilâhiye yaşantısında hiç görülemiyorsa o ademin kalbinde ALLAH yok demektir.

  Sayfa Başına Dön


 

 

HAZRET-İ ALLAH-I (C.C.) KUL NASIL
BİLMELİ?

 

 

 

 

Özet olarak; Kur-ân-ı Hakîm-de Ehl-i Sünnet vel Cemaat mezhebine ve meşrebine göre özetlenmiş Hazret-i ALLAH-ın sıfatlarını Hazret-i Kur-ân-da bildirildiği veçhile tekrar yazmanın ihtiyac ve elzem olduğu kanaatindeyim.

Hazret-i ALLAH-ın varlığı özet olarak:

Vücudu ile mevcud, sıfatı ile muhit, esması ile zahir, ef-ali ile malum.

Kelâm-ı Kadîm-den alınan, maturidi ve eş-ari mezhep imamlarının bildirileri ALLAH-ın sıfatları zati, subuti, fili olarak izah edilmiş. Bildirildiği gibi izaha çalışacağım. "METAFİZİK" ile ne ilgisi var? demeyesin.

Yaratılan her şeyin cevher ve arazı, aslı "meta" değil mi?

"Doğal" deyip, fazla önemsemediğimiz, yaşadığımız şu alem maddesi ve manası ile "meta" değil mi?

Yaratılan kulun yaratanını bilmesi yaratılışın aslı olduğundan, yaratanının bildirdiği kadarı ile, eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan hazret-i ALLAH-ın bildirdiği kadar kulun bilmesi "meta" değil mi?!..

"Bilinmekliğimi diledim, yeryüzünde halifemi yaratacağım" ilahi hitabına kul, "lâ ilahe illâ ALLAH" der. Kelam-ı tevhidle, ALLAH-ın iradesine bağlılığını kelâmla tasdik eder. "Müslüman" olur.

Sayfa Başına Dön 

* * *


 

 

ŞEHADET-İ İMANIN ASLI

 

 

 

 

Hazret-i Kur-ân-da ALLAH-ın bildirdiği imanın şartlarına inanarak ve inancının samimiyeti ve sadakati kadar yaşadığı nisbette rahmet-i ilâhiyenin ihsanı ile iman kalbine yerleşir. Aciz kul mü-min, ittika sahibi (müttaki), olur. Hal ve ahvalinin ilâhi aşka dönüştüğü her icraatında görülür. Müşahede zevki ile imanın zirvesine, ALLAH ve resulüne şehadetle varılır. Şehadet zevki, İhsan-ı İlâhi ile imanlı kul, hu (O) esması ile şirkin barınacak yer bulamayacağı hazret-i insan olur.

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

HZ. ALLAH-ın SIFATLARI

 

 

 

 

 Kul Hz. ALLAH-ın sıfatlarını kelâm olarak öğrenmeye çalışır. İkrar eder, müslüman olur ve fiili sıfatlarını gücü kadar zevki ile yaşar. Cevher ve arazın yaratanını bilir, müttaki, mü-min olur.

Subuti sıfatları: insan olmaya namzet kişiye beş duygu olarak bahşedilmiştir. Mahlukata verilenin fevkindedir hudutludur ufku vardır. Hz. ALLAH-ın sıfatlarının ise ufku yoktur na-mütenahidir. Yaşayan ve bilen kişi müslimdir, ehl-i imandır ...

Zati sıfatlarına gelince: yalnız ve yalnız zatına mahsustur. Yaratılan kul sıfatı ve vazifesi ne olur ise olsun, Hz. ALLAH-ın zatına mahsus bu sıfatlarının ancak zevki lütfedilir ise zuhurat ve tecellilerinin bir nebze zevkini alır. Şehadet mertebesinde yaratanına aşık olur

Amentünün manası kulun icraatlarında, ibadet ve taatlarında görüldüğü gibi, kulluğunun nedeninde imanını görmek mümkün olduğu gibi zevkini alması da mümkündür.

HAZRET-İ ALLAH-IN ZATİ SIFATLARI

VÜCUD: Var olmasıdır.

KIDEM: Evveli olmamaktır.

BEKA: Sonu olmamaktır

VAHDANİYET: Tek olmasıdır.

MUHALEFETÜN Lİ-L-HAVADİS: Yarattıklarından hiçbir şeye benzememesidir.

KIYAM Bİ-NEFSİHİ: Mekâna ihtiyacı yoktur.

 SÜBÛTİ SIFATLARI

HAYAT: Diri olmasıdır. Diriliği ebedi ve ezelidir. Hiçbir kaynağa muhtaç değildir.

İLİM: Her şeyi bilmesidir. Yegane alim odur. İlmin her dalı onun yedindedir.

SEMİ: Her şeyi işitmesidir. İşitmesinde sınır yoktur.

BASAR: Her şeyi görmesidir. Cümle yaratılmışların görgü ufku vardır, onun görüşünde ufuk yoktur.

İRADE: İstediğini dilemesidir. Hiçbir yarattığına karşı sorumlu değildir.

KUDRET: Her şeye gücü yetendir. Alemde görülen güç ALLAH-ın takdiri kadardır.

KELÂM: Söylemesidir. Her zerrenin anlayacağı lisanı konuşur.

TEKVİN: Her şeyi yaratan odur. Başka yaratıcı aramak şirktir.

Fiili sıfatları ise her yerde mevcuttur

İHYA: Diriltmek.

İMATE: Öldürmek.

TAHLİK: Yaratmak.

TERZİK: Rızıklandırmak

ALLAH-ın subuti sıfatlarından Benî Âdem-e bahşedilen bir zerreden başka nedir?

ALLAH-ın FİİLİ SIFATLARI: yaşatan, öldüren, tekrar dirilten, rızıklandıran.

Yukarıda belirtmeye çalıştığım gibi, cümle alem Hazret-i ALLAH-ın ilim ve iradesinin, yani bilerek dilemesinin zuhurudur. Bi-zatihi değildir, izafidir, mecazidir.

Yaratılmış zerreden kürreye efdal-i mahluk, şerefli mahluk olan Benî Âdem-de de zuhuru bariz görülen subuti ve gerek fiili sıfatlarının tenezzülen zuhuruna bakıp da Benî Âdem-e -haşâ- ALLAH demeyesin. Sakın ha!. Na-ehlin cehlinden de emr-i ilâhiye ters düşen yaşantısından da uzak durasın. Bu yönlü yaşantıların şirkin kapısından ayrılamadığını iyi bilesin.

Şu tüyleri dahi ürperten hitab-ı ilâhiye dikkat et:

"Habibim, onlar için dua etme. Senin de duanı kabul etmem." (tevbe suresi, 75)

Haşâ, ALLAH kul olmaz, kul ALLAH olmaz; Rab abd olmaz, abd Rab olmaz.

Ehl-i hakîkat, mutasavvifîn yaratanının lutf-i ihsanı kadar, izafi olan, yeryüzünde fiili sıfatlarının emr-i ilâhiyi,

asra uyumlu, haram olmayan, güzelliklere ters düşmeyen, tabi olduğu peygamberinin getirdiği şeriatı, Hazret-i ALLAH-ın cümle elçilerine ihsan ettiği tek din, Din-i İslâm üzere emredildiği veçhile yaşamaya, iradesini samimiyetle icra etmeye çalışır.

Sadık kul, muhip ve müttaki kul ALLAH-dan başka ilâh kabul etmediği gibi, bir nebze kulun iradesine bahşedilmiş olan subûti sıfatlarının zevki ile yaşar. Zati sıfatlarının gerek alem-i manada, gerekse eşyanın hakikatinin bildirildiği kadar hayranlıkları ilâhi aşka dönüşür.

Cümle yaratıklarda bariz görülüp aşk zannedilen mecazi isteklerin ilâhi halin zuhurundan hiçbir zaman kulu terk ettiği görülmemiştir. Nefsi istekler kulun kemalatına vesile kılınan ilâhi arzulara ters düşer gibi zuhur etse de ilâhi zuhurattır. İman nurundan ihsan edilen kula yöneltilen hal sualleri adem iken insan olmak için halkedilen mana basamaklarıdır. İlâhi yardımlara vesilelerle "Ya İbadALLAHi Ağisna" (ey ALLAH-ın kulları bize yardım ediniz) tertibine ve tanzimine sığınarak aciz kul, imtihan gibi görülen rahmet-i ilâhiyeye giden yolun basamaklarından çıkar, çıkar. Kulun ölçüsüne pek uymasa dahi nefsinin de hayrına, istenilen feragatin hal cevapları, ilâhi aşkın aciz kulda zuhuruna vesile olur ki kul için "Fena Fillâh" (ALLAH-da ifna olmak) diye ifade olunmuştur. Beka Billah, Kurbiyyet diye tasavvufi anlamda manen yükseliş ve yakınlık derecelerinden bahsedilir.. Bu makamlarda metafizik zuhuratların kelâm ve fiziki olayların etkisi ile kul Amentü-yü kabul eder. Amentünün zevki ile nefsinin de ilâhi zuhurata intibakını görür. Yarattıklarına hayranlık duyar ve yaratan HZ. ALLAH-a aşık olur. Gerçek aşk-ı ilâhi budur. Ruhlar aleminden ihsan edilmiş, alem-i dünyada zuhuru görülen ilâhi aşk kulda görülse de yaşadığı asrın ilâhi ilmine muhtaçtır. Gerçek şahitlik mecazdan, mecazın aslına dönüşür. Bu yönlü bilimler, hayranlıklar kulda yaratanına şirk koşmadığı müddetçe kalıcıdır. "Mü-minin kaybolmuş malıdır, nerede bulursa alır" hitabı, sadık ve muhip kullara bahşedilen, alemde zuhuru açık görülen, emr-i ilâhinin bariz madde alemine yansıması rahmet-i ilâhiyenin fiziki alemde görülenin aslı METAFİZİK değilmi?

Dikkat: Müslimin değil "mü-min"in kayıp malı. Ademlikten terakki ederek insan olan, ittika sahibi, mü-min kulların manevi rızıklarıdır. "Siz ALLAH-ın rızkından yiyiniz" hitabını başka yönlü anlama. HZ. ALLAH-ın ZATİ sıfatlarını aciz beşere maletmeyesin. Şirkin çıkılması güç olan bataklığına düşersin.

"Siz mü-minin ferâsetinden kaçının, onlar ALLAH-ın nuru ile bakarlar" hitabını iyi anlayasın.

* * *

Alem-i lâhûta pervâz eyleyen ehl-i safâ,

Değil İskender tâcı, taht-ı Süleymân istemez.

* * *

Dünya hayatı ve ötesinin zevki ile Hz. ALLAH-a ve hak elçilerine şahit olmuş ehl-i imanın, ehl-i aşkın dünya hayatının geçici zevklerine, yaratanını unutarak iltifatı ve o gafletini aşk-ı ilâhinin fevkinde görmesi ve yaşaması, imanının manasına ters düştüğü gibi, aşk-ı ilâhide de hiç mi hiç yeri yoktur. Fer-i olan tacın, tahtın dahi isteği nefsinde yeri olsa dahi mana ve ilâhi aşkı ile bağdaştıramadığı gibi, rahmet pazarına girmesi tertib-i ilâhiye aykırı olur. Girse de barınacak yer bulamaz; yoktur ki bulsun. Mana dışında bocalamaya mahkumdur.

Şeyh Sadi Şirazi-nin müracaatını dinle:

"Ya Rab! Senin ismin anılmadan aldığımız sattığımız her şey çürüktür."

Şunu hatırdan çıkarmayalım: Dünya hayatında gerek imanlı gerekse imansız, Rabbımızın cümle kullarına tahsis ettiği rızkı elde etmek, meşru yollardan verilen rızkı say-i gayreti ile almaya mecbur kılınmıştır. Nizam-ı alem böyle kurulmuştur. Emr-i ilâhiye uygun, bu türlü ayakta durmayı bil. Meyyit gibi başkalarının sırtına binme. Hayat öyle de geçer amma, emr-i ilâhiye ters düştüğü gibi, vakarsız bir hayatla insan olma vasfını kaybeder, sınıfta kalırsın. Emr-i ilâhi üzre elde edilen dünya serveti ehl-i aşka, ehl-i imana daha lüzumludur, fakat ehl-i imanın imanını, ehl-i aşkın aşkını gerek dünyada gerekse ebedi hayatta rahatsız edecek yönde alınmış olmamalı.

Gayri ihtiyari kabul ettirilse dahi hikmeti, zatına malum yaşadığı zamanla uyumlu umumun menfaatine uygun zuhurat-ı ilâhiyenin yalnız ehlinde manaya dönüştüğünün görüldüğü gerçek değil mi?

Peygamberimiz Efendimizin (s.t.a.v) bazı ahvalde mecburiyet hasıl olduğu zaman zararı en az olanını tercih ettiği rivayet olunur.

Bu sualin cevabı ve izahı kişinin imanı ve aşkı ölçüsünde yaratanına teslimiyettir. Bu teslimiyetin değer ve kadri maddeden öteye yol bulamayan, yalnız akılla noktalanmış felsefecinin çözeceği dava olmayıp, çözüm yeri ancak fiziküstü METAFİZİKtir. Kitaplarda ve suhuflarda mevcut, zamana göre yaşanacak, haram dışı güzellikleri kapsayan şeriattır. Her şahsın bilsin veya bilemesin gittiği yolun Arabça-da ismi tarîktir, cem-i tarîkâttir.

* * *

Her ne kılmışsa adâlettir, cenâb-ı kibriyâ

Her kazâya, her belâya kıl rızâ, ALLAH kerim

* * *

Eğer varsa elini vicdanına koy, tefekkür et. HZ ALLAH-ın yarattığı, halkettiği canlı ve cansız bir zerrede adaletsizlik görebiliyor musun? Şahsında aciz görüşünün ölçüsünün yanıltısından adaletsizlik gibi zannettiğin şeylerin ilâhi adalet olduğunu göremiyor musun?!.. Göstermeden müslümanı götürmezler, acele etme!...

Merak edersen ehl-i hale sor da bildiği kadarını anlatsın.

El-insaf, bitmesin mi yaratanına noksan sıfat yakıştırdığın zafiyetli hayat?..

Öyle ise bu abd-i âcizi dinle.

İyi bil! Tekrar eline geçmeyecek geçirdiğin kıymetli zaman. Hiç olmaz ise kazancını bilemedinse ne kaybettin, kaybını bilesin. Yaşayacağın zamanı değerlendir. Afvu mağfiret deryasından nasibini al. Bekleme ,kısmetin seni bekliyor. Kısmetlileri bekleyen, vazifeliyi bekletme.

Vazifeli hani nerede? Diye, cahil nasibsize isteği üzere verilmiş hal noksanlığına sen de ortak olma. Bilerek ve yaşayarak yemin ediyorum: Dünya "Nur-u Muhammedisiz hiç olmadı, olmayacak da! ..." Gayrı düşünmek Hz. ALLAH-a noksan sıfat isnat etmektir, küfürdür.

Nur-u Muhammedi imanlı cümle kulları kapsayan cemi güzelliklere verilen isimdir. İmanın zirvesi şahadet makamında olanlara manevi haldir.

Peygamber efendilerimiz zincirinin son halakası, ahir zaman peygamberi Hazret-i Ahmet, Mustafa, Mahmut ismi ile taltif-i ilâhiye mazhar olan, başka peygamber gelmeyeceğini Hazret-i ALLAH-ın bildirmesi ile peygamber efendilerimizin cümlesinde zuhuru bariz görülen vahy-i ilâhinin rahmet ve güzelliklerin cemi ismi Nur-u Muhammedinin son halakası "Muhammet" diye noktalandı..

Cümle peygamber efendilerimiz ve varislerinde, mü-min, müttaki, ittika sahiblerinde aynı mananın nurunu görmek mümkün olduğu gibi; veraset taşıyan vazifelilerin vazifesinde de bu türlü rahmet-i ilâhi görülür; metafiziktir. Nur-u Muhammedi kıyamete kadar da her imanlı kişide imanları nisbetinde mutlak zuhur eder. O niyyetle bakmayı bilen nasipliler hal olarak zuhurat-ı ilâhiyeye ihsan edildiği nisbette aşinadırlar.

 Peygamber efendilerimizde rabbımızın ihsanı rahmet-i ilâhiyenin tahsisi olan güzellikler hüsn-ü ahlaktır. Cemisi yol, sırat-ı müstakimdir. Küll olarak ALLAH elçilerine ve-rilmiştir varislerine de imanlarındaki samimiyyetleri kadar ihsan edilmiştir.

Mensubinden muhip, sadık ve aşıkların nasibleri vârisü-n-nebî, nedîm-i ilâhiler vesilesinde bu rahmetin sahiblerini bulana kadar emanetçidirler. Emanetler sahibine teslim edildiği zaman teslim eden de mahrum edilmez. "emanetler sahibine verilmediği zaman siz kıyameti bekleyiniz" buyurdu Peygamber Efendimiz.

Hz. ALLAH-ın cemi kullarına ihsan eylediği rahmetlerin inkarı ise küfürdür. Dikkat et! Gençliğinde dahi yalan düzen bilmeyen, manevi vazife verilen bu abd-i âciz ihtiyara itimat et, zarar etmezsin!...

Bu rahmet-i ilâhiyenin hal ve hareketlerinde zuhuratı görülen bahtiyarlar için dinle, ne buyuruldu:

"Siz onları gördüğünüz zaman ALLAH-ı hatırlarsınız."

Bu tecelliyat-ı ilâhiye küll olarak "METAFİZİKTİR.

Yalnız fiziki zuhuratlardan başka zuhurat-ı ilâhiyeyi kabul edemeyen, maddeden gayrı var olana yeteri kadar inanamıyan felsefeci, beş duygunun esiri materyalist: bu zümrelerde görülür ki HZ. ALLAH-ın peygamber efendilerimizle ihsanı olan, Benî Âdem-e tahsis edilen, nakle değil de bildiğimiz, çoğunu bilemediğimiz cümle mahlukata derece derece, kısım kısım, dünyada hayatını maddede yürütebilecek türde verilmiş aklı ön plânda tutarlar da ALLAH Elçileri vasıtası ile tebliğ edilen nakle iltifat edemezler. Tabir caizse "akılcı din" ihdas ederler.

Bu tür inanarak yaşayanları her devirde görmek mümkün. Bu türlü felsefecileri rehber kabul eder de fizikten öteye, METAFİZİĞE yolu olmayan bir düstur ki ademlikten öteye, insan olmaya namzet ilâhi terakkiyatı kabul edemez.

Bundan evvel yazdığım METAFİZİK-de hayli bahsetmiştim, yeri gelmiş iken halâ davalarını bitiremediğimiz, Türk milletinin iç yarası sevr anlaşmasına imza atanların başkanlığını yapan felsefecilerin reisi, feylesof Rıza Beyefendiyi anmadan geçemiyeceğim. Hayatında esprileriyle akılcı dini ne güzel anlatır:

* * *

 

HOCAM

Ömrümün neşesiz geçti baharı

Neyleyim baharı gülsüz olunca.

Bir tutsam gerektir yar-ı ağyarı

Gurbet illerinde öksüz olunca.

 

Bana sual sorma, cevap müşküldür

Her sırrı ben sana açamam hocam.

Hakk-ın hazinesi darı değildir

Cami avlusuna saçamam hocam.

Miracı anlatma, o değil hüner

Aşıkım badesiz pek başım döner

Özürüm var sade su içemem hocam

Bu ağır gövdeyle uçamam hocam.

 

Feylesof Rıza-yım, dinsiz anlama

Dini ben öğrettim kendi babama.

Her ipte oynadım, canbazım amma.

Sırat köprüsünden geçemem hocam.

* * *

Gençliğimde ezberimde tuttuğum kadarı ile bu hicivin neyi hicvettiğini izaha lüzum var mı, bilmem?

İşte felsefenin üst kademesinin nakille gelen emr-i ilâhiye imanı ve fiziküstü "META"yı kabul edemeyen zihniyetteki kişilerin, akılcı, beş duygunun esiri materyalistlerin yolu ...

Tekrar ediyorum: felsefecilerin ekserisi ALLAH-ın varlığını ilimlerinin nihayetinde kabul ederler. Nakli kabul etmezler. Kabul etseler de, dini meslek edindikleri için, nakli kabul etmiş gibi görünseler de, samimi oldukları zaman icraatlarında yeteri kadar kabul edemediklerini görürsün.

Yunancadan alınma "META" fiziküstü haldir, nakildir. Tamamı ile aklın ölçüsüne uymaz. Seçkin kişilerin aklının nakille uyum sağladığı görüle gelmiştir.

Bundan evvel yazdığım Metafizik kitabında Aristotoles ve İbn-i Rüşt-ten bir nebze yazmıştım. Kısa özet olarak tekrarını lüzumlu görüyorum:

Sayfa Başına Dön 


 

 

İBN-İ RÜŞD

 

 

 

 

Milâdi 1200-lerde vefat ettiği bildirilen meşhur felsefecidir. Avrupa-nın da takdirini kazanmıştır. Avrupa-da Avorveraisler denilen bir gurup, ilmi felsefeden öte gitmeyen, beş duygunun esiri ve mahkumu olmuş düşünürleri İbn-i Rüşt felsefesini vahyi ilâh-i gibi kabul ederler.

Şeriat-ı Muhammediyeye tabi olduğu halde İbn-i Rüşt-e hayranlık duyan ulema mevcudu küçümsenmeyecek kadar çoktur.

İbn-i Rüşt alimdir. Zamanının, Kurtuba-da kadı-l-kudat (kadılar kadısı) denilen meşhur kadılarındandır.

Aristotales hayranlarındandır ve onun eserlerini şerh eden büyük felsefecidir. Felsefe feylesofudur.

Felsefeyi Dîn-i İslâm-la bağdaştırmaya yegane gayret göstermiş, her felsefecide görüldüğü gibi akılcılık yönü galebe çalmış, aldığı tedrisatın etkisinden kurtulamayıp aklın ötesi vahy-i ilâhiyi az da olsa her ne kadar metafizikten bahsetse de aldığı tedrisatın etkisi olsa gerek manaya da yakınlığı fiziki zuhuratın üstündeki METAFİZİK zuhuratın garibidirler.

İbn-i Rüşd-ün inancı rasyonelliğe dayanır. Rasyonellik akıl ile vahyi aynı ölçüde görmektir. Rasyonalizm ise vahye inanmamaktır.

Pozitivizm gibi materyalizm ve hatta leninizm ve ateizm gibi insan tabiatına aykırı olan "izm"ler iflâs etmiş, büyük darbe görmüştür.

Örneği: Rusya. Buna benzer devletler tetkike değer.

İbn-i Rüşt şu senteze varır:

Akıl ile vahyin vardığı nokta aynıdır. Bunlar birbirinden ayrılmaz süt kardeştirler.

Bu ALLAH-ın fakiri, abd-i âcizde derim ki:

Zamanın icaplarına göre emr-i ilâhiye uygun Şeriat-ı Muhammediyeyi, tasavvufi içtihat görmüş zamana yansıması, günah-ı kebaire dışı güzelliklerini yaşamaya çalıştım, çalışıyorum.

Bu yönlü itmi-nan-i kalb olan halimi ilm-i kelâm üslubu ile derim ki: HZ. ALLAH-ın verdiği, elçisi Resulullah (s.a.v.)-in tebliğ eylediği, 1956 senesinden bugüne (2003) tarik-i Kadiri ve Rufai-den ihsan edilen kol Galibilik verildi. Vazifeyi lütfeden HZ. ALLAH-a aczimle hamdeder, niyaz ederim. Çekinmeden zamanın medeniyetine ve tekniğine uyumlu olma çabası Rabbıma sonsuz güvenle, aczimin idrakini müdrik, HZ. ALLAH-ın zatına mahsus sıfatlarına sahip çıkan zavallılardan uzak olmanın gerçek tarik-i müstakim olduğunun bilinci ile, Rabbımın elçisi, ahir zaman peygamberi HZ. MUHAMMET MUSTAFA (s.t.a.v.) Efendimize verilen emr-i ilâhi olan Kur-ân-ı Azîmü-ş-şân-ın mana ve anlamının emr-i ilâhiye uygun yaşantısı ve mübarek kelâmları ile, günah-ı kebaire dışında, yirmi birinci asrın bilincine uyumlu, Rabbımın ihsanı, vârisü-n-Nebî, nedîm-i ilâhî vazifesini taşıyorum. Mesuliyetimi de müdrikim. Aczimle ALLAH-ıma sığınıyorum ve ADEM aleyhisselam-a, dolayısiyle vazifelendirdiği cümle kullarına sunulan ilâhi "METAFİZİK" levha ... "Biz Âdem-e eşyanın ismini öğrettik, ona hikmet verdik. Melâikeye sorduk, bilemedi. dem bildi ..." Bu levhadan sesleniyorum ...

Aklı ve nakli karıştırmayasın. Evet, aynı kaynaktan süt içerler, doğru. Yaratan AHAT, yani zati sıfatı ile bir olduğu için başka kaynak yok.

 Akıl: "Adem ve cümle yaratılan, bildiğimiz bilemediğimiz, yeteri kadar da bilemiyeceğimiz mahlukatın cümlesine ihsan edilen cevherdir veya arazdır" tartışıladursun. Nakil, yani vahyi- ilâhi ile gelen nakil benî âdem içindir. Ademin insan olması, güzeli, çirkini, hayrına ve şerrine olacak olayları idrak edip iradesini kullanmasını bilmesi için nizam-ı alemin aslını oluşturan, elçileri vasıtası ile zuhuru kesin görülerek yaşanan vahiy yolu ile gelen emr-i ilâhiyi ihlas ile yaşamaya azmetmek ve icrasındaki hikmet "METAFİZİKtir."

1999 senesinde basımı tamamlanan birinci Metafizik kitabını ALLAH rızası için inanan kardeşlerimin ilim dağarcığında bulunsun diye vakfımızın hediyesi olarak, yalnız anlayabilmesi yeterli olan kişileri, yolu ve düşüncesi ne olur ise olsun ayrı görmeden fi-sebilillah, bütün vakfımızın markasını taşıyan, yaşı 80-in üzerinde Galip Hasan Kuşcuoğlu-nun bilgisayarda yazdığı kitapları dağıttık ve dağıtıyoruz. Rabbım tesirini halketsin, amin.

İkinci Metafizik kitabını yazmak ihtiyacının mana zevkimde hazzını duyduğum gibi, o yöne iteklendiğimin maddi ve manevi yaşantımda arzulu heyecanını yaşıyorum.

* * *

Sayfa Başına Dön 


 

 

İKİNCİ KİTABA NEDEN İHTİYAÇ
DUYULDU?

 

 

 

 

Evvelde bahsettiğim gibi, HZ. ALLAH-ın varlığını peygamber efendilerimizin ALLAH-ın elçileri olduğunu maddi ve manevi hayatımda, düşüncelerimde ve günlük icraatlarımda acabâya yer olmadığını, şimdi daha iyi anladım, anlıyorum. İmanın zıddına ayrılmış yer de bulamıyorum.

 Aczimin bildirildiği bu abd-i âcizin zuhurat-ı ilâhiye ile manevi vazifeye lâyık görülen bu naçizin sahip olduğu gücünün görünümü, yaratanın zatını zikrettirmesi tazarru, niyaz, hatalarına istiğfar ve tövbe Rabbımızın kullarına bahşettiği in-am, ihsan ve sadakası değil mi?

Haddi aşmayalım, HZ. ALLAH-a mahsus olan yaratma gücünü aciz beşerde gösterme gafletine kapılmayalım. İyi bilelim ki.

Cevheri ve arazı olmadan bir şeyi meydana getirmektir yaratmak.

Cevher ve arazı, her ne kadar dünya hayatında karşılaştığımız olayları, basitmiş gibi algılıyor isek de onun da aslı şüphen olmasın "METAFİZİK"sel olaydır:

Hiçbir şey kendi gücü ile oluşmamıştır.

Güç ise HZ. ALLAH-a mahsustur. Sakın naçiz şahsına maletmeye kalkışıp da yaratana karşı patavatsızlık yapmayasın.

Verilen cüz-i iradenle, cevher ve araz yok iken, hiçbir şeyi meydana getiremiyeceğini iyi bilmen lâzım.

"Onun emri olmadan sinek dahi kanadını oynatamaz."

"Güç, her şeyi yoktan var eden bizatihi Hz. ALLAH-a mahsusdur."

Yaratılışın nedeni, yaratılan Benî Âdem de dahil cümle yaratıklardaki güç gibi zannedilen zuhuratlar yaratanın yarattığına verdiği az çok cüz-i irade değil mi?

Misal: Bir karıncanın kendi ağırlığının 75 katını taşıdığı söylenir. Söyler misin sen ağırlığının kaç katını taşıyorsun, ey Benî Âdem?!.. Verildiği kadar değil mi? Demek ki, vücud cesameti de birim ölçü değil. Bilinen herkesin ölçüsü, bilinemeyen, beşerin ölçemiyeceği, yaratanın yarattığı maddi ve manevi Rabbımın ihsanı öyle güçler vardır ki onlara verilen manevi vesile gücü beşerin iradesinin çok çok üstünde görsen de o gücün zuhur yeri hazret-i insan, gücün sahibi ise HZ. ALLAH-dır. Vesileyi iyi bil, vesileyi sakın ilâhlaştırma!...

"Kün (ol) emriyle oluşan alem fe-yekün (hemen oluverir) emriyle yok olacak."

Bu gerçeklerde aklı barındıracak bir mekan bulabildin mi? sırât-ı müstakîmde nakle tabi yol göreceksin ki bilâ-kaydi şart akıl, aslı vahy-i ilâhi olan nakle uyacak, yeter ki vahy-i ilâhinin sebeb-i nüzulü ALLAH elçilerini madde ve manada rehber edinmeyi bilesin.

* * *

Her ne kılmış ise adalettir Cenâb-ı Kibriya.

Her kazaya her belâya kıl rıza ALLAH kerim.

* * *

ALLAH-ın halk ettiği hiçbir şeyde adaletsizlik bulamazsın.

Bulacakmış gibi gülünç tavırlarınla sakın ALLAH-a patavatsızlık yapmayasın. Her devirde her sahada maddi ve manevi yollarda da zahmet çekmeden bulabilirsin bu ve buna benzer patavatsızları.

Patavatsızlığın nasıl olduğunu merak eden hükümdar, patavatsızlığı ile isim yapmış Mehmed-i yemeğe davet etti. Mehmet edepli olmaya azami gayret gösteriyordu.

 Patavatsızlık tıynetinden başka sermayesi olmayan Mehmet patavatsızca hükümdara:

-Padişahım sen zurna çalmayı bilir misin? demez mi!..

Her halde iyi zurna çaldığını anlatacak girişimini yapıyor zannetti padişah:

-Bilmem, dedi.

-Ben de bilmem, demez mi!.

Padişah düşünedursun Mehmet gene sordu:

-Padişahım baban zurna çalmayı bilir mi idi?

-Bilmezdi.

-Benim babam da bilmezdi ...

Hükümdar patavatsızlığın ne olduğunu ehlinden öğrenmişti.

* * *

Çok tel kırılır sine-yi kanun-i cihanda

Na-ehle mızrabı tasarruf verilince..

* * *

Ehil olmayan kişiye yapamayacağı iş verilirse siz o işin kıyametini bekleyiniz.

Nasreddin Hoca-ya büyük ve küçük kıyametin ne olduğunu sordular. Onların anlayacağı hal-i lisanla cevap verdiler:

-Hanım ölür ise küçük kıyamet, ben ölür isem büyük kıyamet demektir, dediler.

Peygamberimiz Efendimiz-e sordular, "kıyamet ne zaman kopacak?" diye. Patavatsız Mehmet misali soran sahabeye Peygamberimiz Efendimiz üzülerek:

 -Kıyamet için ne hazırladın? buyurdular.

Önemsemediğin bir şeyi önemsemiş gibi tavır takınmak düzenbazlık değil mi? Sorduğun sualde samimi olsa idin hazırlıklı olurdun. Hazırladıkların da gizli olmaz az çok görünür idi.

Zamanımızda da bazıları çıkıyor Kur-ân-ı Azîmü-ş-şân-ı fal, kehanet, herkesin anlayacağı çözülmesi mümkün şifre, ebced hesabı ile rakamları dile getirdiğinin iddiasıyla kitleleri inandırarak korkunç kazanç getiren kitap satışı elde ediyorlar.

Bu gafletten ne zaman uyanacak kitleler?

 Bu yönlü zeki ve kurnaz ehl-i ticaret işine gelen ayet numaraları ile "şifre çözüyorum" edası ile icra-yı sanat eyleyen bu bilge kişiler görmediler mi, duymadılar mı ki 1924 senesinde mısırda "Kelâm-ı Kadîm-in ayetleri ilk o zaman numaralanmıştı.."

Bu düzenbazlara gerisini sen anlat.

Hani bir zamanlar Ticani Tarikatının müritleri, kesin bilemiyorum, hangi tarihte idi- 1950 -1960 arası bir tarihlerde idi, yanılmıyorsam "kıyamet kopacak" diye tarih vererek kehanette bulunmuşlardı. Bu bildiriyi bildiren ve bu kehanete inanan halk dağlara çıkmışlardı.

Neden dağa? Elbet bir bildikleri vardır. Ben halâ çözmüş değilim.. Her ne ise. Dedikleri gün geldi geçti. Kehanetleri boşa çıktı, elhamdülillah. Perişanlık çeken halk bu bilge kişilere edeple sordular, "niçin kıyamet kopmadı?" diye.

Cevap hazır, gayet sakin ve samimi:

-Biz durdurduk! Dediler ...

"Padişahım sen zurna çalmayı bilir misin? İmza: Patavatsız Mehmet."

Şunu arzedeyim Ahmed-et-Ticani Hazretleri ALLAH-ın evliyası Ticani Tariki hak tariktir.

Kemal Pilavoğlu Efendinin hukuk tahsili olduğu söylenir. Kemal Efendinin İstanbul-da Ticani Tarikinde selâhiyetli bir zatla tanıştığı, intisap ettiği ve o zatın Kemal Efendiyi hemen irşada vazifeli kıldığı söylene gelmiştir.

Böyle şeyh olur mu?

Bu fakirin bildiği kadarı ile olur. Olur amma buna benzer vazifelerin yalnız şeyh efendinin muhabbetiyle verilmesi makam tarafından kabul edilir. Yalnız şahsi muhabbeti ile hilâfet vermesi, hilâfet verdiği zatın ömrünün nihayetine kadar işliyeceği suça ortak olmaktır. O zatın manevi kazancından da nasiplidir, fakat ehl-i hakikatin bu mesuliyeti üstlenmesi turuk-u aliyyede yadırgana gelmiştir.

Musa (a.s.) Hz. ALLAH-a: Ya Rabbi, kardeşim Hârûn-u bana yardımcı verir misin? Diye, müracaatta bulundu.

Bu gerçeği anlıyor musun?

Şunu kesinlikle bilesin ki:

Asla, peygamber efendilerimiz Hz. ALLAH (c.c.) emretmedikçe peygamberlik vazifesi veremezler. Hz. ALLAH (c.c.) emretmedikçe peygamber efendilerimizin varislerinin de, varisü-n-nebi, nedim-i ilâhi vazifesi ile vazifelendirmeye yetkileri yoktur.

Gerek manevi hayatımda, gerekse yakınlarımda zuhur eden tertib-i ilâhiye rabbım bu abd-i acizi şahit kıldı. Ey hakikat yolcusu, bu fakire inanır isen bu yolda zarar etmezsin!.

 Öyle bir zata intisap edenlerin samimiyetleri nispetinde kişilere intisapdan sorulmaz. Amma gerçek bir mürşidi rehber edinmiş dervişin nail olacağı rahmet-i ilâhiyeye erişmeleri düşünülemez. Fakat hayatı müddetince yaptığı manevi hataların hesabı o şahsa sorulduğu gibi aynısı mesuliyetini bilerek üslendiği için o zata manevi vazife veren gerçek olan şeyh efendiyi de aynen mesul ve sorumlu kılmıştır HZ. ALLAH (c.c.)

Bu gibi manevi vazifenin mesuliyetini müdrik mutasavvi­finin kendi insiyatifi ile halife tayin etmekten kesinlikle çekinmeleri, HZ. ALLAH-ın zatına ihsan ettiği manevi vazifeye sadakatının ifadesi değil mi?.

Turuk-u aliyyenin silsile-yi meratibin bu yönlü kıyamete kadar devamı ihsan edildi. Aksini söyleyerek sırât-ı müstakîmi çarpıtmaya kalkışma.

Yaratanın: Benî Âdem-in Hazret-i insan olması için cemi kullarına ihsan edilen iradesini, ilâhi gücün çizdiği elçisi ile Benî Âdem-e duyurduğu dünya yaşantısı projesine HZ. ALLAH "sırât-ı müstakîm" buyurdu.

İşte bu sıratı küll olarak, gerekse cüz-i manasını bozmaya, yok etmeye kimse güçlü kılınmadı.

 Hakikat gafili olma. İradene bahşedilen müstakim olan sıratı bozma.

Emr-i ilâhiye uyum ve icraat gücü, cüz-i iradene verildi. Sakın dünya yaşantını manevi iflasa dönüşmüş hale getirme.

Onun için dünyaya "imtihan yeri" denildi. Gafil olma!.

Bu tertib-i ilâhinin şahidi olarak yazıyorum.

Kayınpederim yedi tarikten izn-i icazeti olan Hacı Mustafa Anaç Efendi, geniş bir kitleyi kapsayan dergahına halife verilmesini gece gündüz tazarru niyaz ettiği halde halife verilmediğinin hasreti ile ahirete yürüdü. Makamı cennet olsun.

Veremez mi idi, başkalarının yaptıkları gibi?!.

İşte bu gerçeği anlatmaya çalışıyorum. Sen de nefsine merhamet et, anlamaya çalış. Sırât-ı müstakîm üzere yürü ki hakîkat yolunda yürümenin zevkine eresin.

"Yeryüzünde halifemi yaratacağım" sırrını anlayasın.

Hacı Mustafa Anaç Efendi manevi vazifesini Şeyhi Hacı Ali Ahıskavi Hazretlerinden aldı. Şeyh Hacı Ali Efendinin tebliği ve açık zuhurat emr-i ilâhinin tebliği kalabalık şahitler huzurunda olmuştu ve 6 tarikten izn-i icazeti kendisine takdim edilmişti.

Hacı Ali Ahıskavi Ahıska muhacirlerindendi. Kendisi de Çorumlu Kara Şeyh namı ile anılır. Hacı Bekir Baba olarak bilinen ve tanınan Kara Şeyh Efendiden izn-i icazet almıştı.

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba ise -ALLAH cümlesinin makamlarını cennet eylesin- manevi vazifesi Mısır-da Tanta ve Nişabih-te Abdurrahim-i Tantavi, Abdurrahim-i Nişabihi Hazretlerinin verdikleri izn-i icazetle, maneviyatın açık tasdiki ile altı tarikten biat almaya ve ders vermeye yetkili kılındı. Detayları ile anlatacağım inşaALLAH.

Silsile-yi meratibi daha fazla açıklamayacağım. Çünkü zamanımız maneviyatı istismara müsait olduğu gibi, menfaat-i dünya ehlinin maneviyat adına sahte icazet yazmasındaki düzenbazlıklarının huzur-ı ilâhideki sorulacak hesabının mesuliyet ortağı olmak istemem. İleride icazeti daha geniş açmaya çalışacağım, Rabbım lütfeder ise inşaALLAH.

Tasavvuf, maneviyatın yani fiziküstü metanın zuhurunun dünyada bariz maddi ve manevi görünümünün zuhur mercii ve aşk-ı ilâhiden Hazret-i insan olmanın manevi ilim kapısı.

 Tarik ise, kişinin kendi insiyatifi ile gittiği yoldur. Yolların cemisi ise tarikattır.

Yaratıcıya ister inansın veya inanmasın, Benî Âdem-in iradesi ile her an değişen, sayamayacağı kadar çok yolları vardır.

HZ. ALLAH insan olmaya uyumlu Benî Âdem-e kamil insan olma yollarını gösteriyor. Kitab-ı Kadim, bütün semavi kitaplar ve suhuflar, gelmiş ve geçmiş cümle Peygamber Efendilerimiz, tabilerinin yaşadığı zamanlarına ve yaşantılarına uyumlu emr-i ilâhi ile çelişmeyen yolu gösterdiler.

Bu yolun ismi tarik-i müstakîmdir. Din ise tevhit dîni, İslâmiyet-tir.

Gösterilen sırât-ı müstakîm üzere yaşamaya samimiyetle uyum sağlayanlar yol ehli anlamına gelen ehl-i tarîk kelâmı ile taltif olundular. Kıyamete kadar ihsan edilen ilâhi rahmet devam edecektir. Şüphe edilmesin. Tertib-i ilâhidir. Beşerin tertibi değil ... Acaba? diye müterettid olduğun zaman yolun gerçeğini yeteri kadar anlayamazsın.

Acabasız, samimi, ihlâslı olduğun zaman tertîb-i tanzim-i ilâhiye olduğunu anlar, yaşar, zevki ile hakikatlerin mevcudiyetine şahid olursun.

Ehl-i tarîkin bir ismine de, umumiyetle doğuda "tövbe kapısı" derler, öyle telaffuz edilir.

"Tövbe kapısı kapandığı zaman siz kıyameti bekleyiniz." buyurdu Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.)

Gene buyurdular ki:

"Ene medinetün Alî bâbuhâ" (ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır).

Bu hadîs-i şerîf hasendir. Yaşıyor ve manevi vazifemin ihsanı şahit olarak yazıyorum, elhamdü lillah.

Sakın bu abd-i âciz için yanlış düşüncelere kapılmayasın. Başkasından değil benden dinle.

1950 senesinde, Şeyhim Kahramanmaraşlı Ali Sezai Kurtaran Efendinin halifesi, gene Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendiye metafizik zuhuratlarla intisap ettim. Bu metafizik olayı yeri geldimi açmaya çalışacağım. Şeyhime intisabımdan 14 sene sonra yine metafizik açık zuhurat ve tecelliyat ile kayınpederim Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendiden Tarik-i Kadiri ve Rufai-den şahitler huzurunda izn-i icazet verildi.

Makamdan verilen bu vazife teberrük idi.

HZ. ALLAH o dergaha başka halife vermedi. Kayınpeder Efendi postu boş bıraktı. "Rabbım dergahıma sahip vermedin, postu dürdüm, gidiyorum" diye, üzülerek ahirete yürüdü. Makamı cennet olsun, ALLAH rahmet eylesin, amin.

HZ. ALLAH-ın bu tertibini kabul edemeyen hakîkat fukaralarının işine gelmeyen bu tertîb-i ilâhiyi kendi çıkarlarına göre ayarlamak zor değildi. Çok dergahlarda olan bu düzenbazlar kayınpederimin dergahını da beşeri uydurmalardan mahrum etmediler. ALLAH hesabını elbet sora-cak.

Bu maneviyat hortumcuları maddede kaynatıyorlar gibi manayı da savuştururuz mu zannederler.

Bilemeden icra-yı sanat edenleri HZ. ALLAH (c.c.) affetsin.

Amelde mezhebim Hanefidir. İtikatta mezhebim ehl-i sünnet vel-cemaat, İmam-ı Maturudi. Meşrebim ise giriş kapım alevi, tarikim ise Kadiri, Rufai ve ikisinin birleşiminden verilen kol Galibilik-tir.

1956 senesinden şu ana kadar şerefle, manevi vazifemi leke sürmeden sürdürmeden taşımaya çalışıyorum, Rabbım muhafaza eylesin, amin, ve selâmun ale-l-murselîn.

Bu izahı evvelcede yapmıştım. Mevzu değişikti. Tekrarı rahmet olur inşaALLAH.

 Gazi Mustafa Kemal Paşa Atatürk -makamı cennet olsun- imanlı silah ve kader birliği arkadaşları ile karar verdiler. Şöyle ki: Mecrasından saptırılmış, dejenere edilmiş, Türkiye-deki tarikatlar, dergahlar, zaviyeler ve dolayısı ile şeyhlik, babalık, dedelik 15 sene için ağır ceza-i müeyyidelerle yasaklanmıştı. Müddeti kendi aralarında gizli tutuluyordu.

Merhum İsmet İnönü bu gerçeği izah etmişti sayın Bülent Ecevit ve arkadaşlarına.

İsmet İnönü alınan bu tarihi kararı ifşa ederek "düzeldi ise açabilirsiniz" demiştir.

(Radikal gazetesinin 28 şubat 2001 Pazartesi günkü neşriyatından alınmıştır.)

Orgeneral Kenan Evren Reis-i cumhur iken, kalabalık halk kitlesine ve milletine hitaben şu gerçeği Atatürk-ün Dîn-i İslâm ve imanlı olduğunu duyurdu. Necip milletin inancı ile fütursuzca oynayan azınlık fakat hakikatte kendi bilgilerinden başka bilgiyi kabul edemeyen ve Atatürk-ün ALLAH-a ahir zaman Peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v)-e hayranlığından habersiz, gafil ve göstermelik iman bezirganlarının çağın gerisinde kalmış, hakikat dışında, çarpıtılmış, içtihatsız, şer-î yaşantıları esas bu imiş gibi Dîn-i İslâm-ı çağ dışı gibi göstermeye yeltendiler. Metafizik yoksunu nakli yani vahy-i ilahiyle gelen tertîb-i tanzim-i ilâhiyi kabul edemedikleri gibi, Atatürk-e "dinsiz" dediler. Kenan Evren Paşa, gerçeği bilen insan "Atatürk-e dinsiz diyen dinsizdir" diye milletine ilân etti. Fizikten öteye yol bulamayan, tarih boyu görülen akılcı din uydurdular. Hayli taraf edindiler. Materyalistler dolaylı yönlerden Atatürk-ün zamana uyumlu içtihadi devrimlerini çarpık düşüncelerine hizmet ediliyormuşçasına göstermeye çalıştılar, çarpıttılar. Atatürk-ü hakikatle uyumsuz, amma çarpıtılmış zihniyetlerine uyumlu göstererek, Atatürk-ün icraatlarının çok yönünü tasvip etmedikleri halde, menfaatleri icabı sahip çıktılar.

Atatürk-ün dinsiz olmadığını bilen ve milletini her sahada muasır milletler seviyesine çıkarması için asra uyumlu içtihadın lüzumunu ve hazzını benimsemiş hayranlarına selâm olsun, diyor kim? Atatürk-ün ıslaha vazifeli kılındığını diğer yazdığı kitaplarda da ifşa eden Hadimü-l-fukara, Kadiri, Rüfai ve her ikisinin bugün zuhuru Galibi, mutasavvifinden abd-i âciz, seyyit Galip Hasan Kuşcuoğlu.

Yukarıdaki bu ifşaatın inkarı, gerçeklerden çok uzak, beşere ihsan edilen beş duygu terazisinin hemen ölçemeyeceği, zamanla elbet kabul edeceği METAFİZİK olay, zuhurat-ı ilâhiye.

Atatürk-ün yaşadığı zamanın meşayihlerinden nurullah efendiye tekke ve zaviyeler hakkında gerçeğin izahı:

-Efendi hazretleri, biliyorsunuz, lüzumuna binaen tekke ve zaviyeleri ben kapattım. Hz. ALLAH bana fırsat ve ömür verecek mi bilmiyorum, zamanı gelince gene bunları ben açacağım, buyurdular, kalabalık bir mecliste.

 Bu abd-i âcize "Atatürkçü şeyh" dediler. Yanılmıyorsam Milliyet gazetesinde.

Bazı "profösör"ler böyle düşünenleri güya uyardılar. "İnanmayın, Atatürkçü şeyh olmaz" diye. Hakikatten yoksun, ahkam kestiler.

Hazret-i ALLAH bu ve buna benzer kişilere hakikatı gösterip emr-i ilâhiye iman ederek yaşamadıkça emanetini almasın, diye dua ederim.

Medyada ATV-de Fatih Çekirge-nin tertib ettiği yayında şöyle diyordum:

Kişinin Atatürk-ün umumu ilgilendiren çağa uyumlu öneri ve icraatlerini tasvip etmesi için dinsiz olması mı lâzım?

Ben gerçek şeyh olarak Atatürk-ün zamana göre lüzumlu içtihatlarının geç dahi kalındığına inananlardanım. Eğer Osmanlı bu ve buna benzer içtihatları yapmış olsalardı millet ve devlet olarak bugünkü maddi ve manevi perişanlığa düşmeyecektik. HZ. ALLAH (c.c.) bugünümüzü aratmasın, diye yaratıcımıza aczimizi itiraf ediyor, imanlı kitlelere ve milletlere asra uyumlu yaşam, emr-i ilâhiye uygun, tabi olduğu Peygamberimizin şeriatına sadık ve muhib, sırât-ı müstakîm üzere yaşamak nasip eylesin.

Amin ve selâmün ale-l-mürselîn ve-l-hamdü lillâhi Rabbi-lâlemîn.

Atatürk-ün vefatından 15 gün önce zamanın başvekili ve hariciye vekili vasıtası ile Muhammedilere verdiği mesaj ve bilcümle insanların asra uyumlu dünya yaşantılarına yön veren örnek uyarı.:

 Ölümünden 15 gün önce kendine geldiği zaman muhammedilere, dolayısı ile dünya Müslümanlarına şu mesajı vermiştir:

"Bütün dünyanın müslümanları, Hz. ALLAH-ın son peygamberi Hz. Muhammedin (s.a.v.)-in gösterdiği yolu takip etmeli ve verdiği talimatları tam olarak tatbik etmeli. Tüm İslâmiyet-in hükümlerini olduğu gibi yerine getirmeli. Zira ancak bu şekilde insanlar kurtulabilir ve kalkına bilirler."

(Mustafa Kemal Atatürk)

Bu mesajın başbakan ve dışişleri bakanı vasıtası ile dünyaya açıklanmasını emretti. Maalesef açıklanamadı.

(Prof. Dr. Hanif Fauk, Urduca Yayınlarında Atatürk, A.Ü. Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesi Yayınları, Ankara 1979, s. 102.)

Atatürk-e "dinsiz" diyen ibadet ve taat ehli! ALLAH-tan hicap etmiyor, Resulünden de utanmıyor musun?!.

Dinsizliği bilmeden meslek edinmiş. Yaratanından habersiz yaşantısı ve güya uyarısı ile, hakîkat dışı yaşantısının etkisi ile Atatürk-ü de kendi inancında göstermeye çalışıyorsun. Huzur-ı ilâhide bunun hesabı sorulmaz mı zannediyorsun?. Heyhât!.... İnananlara zulmeden ateist vatandaşım, yolu bozuk hemşehrim! Yol yakın iken kendine gel. Bu fırsat bir daha eline geçmeyebilir. Uyan gaflet uykusundan!.

Bu hastalığın tek ilâcı var, onu kullan. İlaç "Metafizik"tir.

Kullanım reçetesini ehlinden al.

Her kişinin dünya hayatında yaşadığı, yaşadığını bildiği veya bilemediği fiziküstü meta olay vardır. Çok kişi hayrette kalır. Fakat hemen zuhurunda anlamsız gibi görünse de ahiri hikmettir.

Zamanı ve çözümü HZ. ALLAH-ın yed-i kudretindedir.

Bilemez ki o METAFİZİK zuhuratın HZ ALLAH-ın o kuluna imtihan yeri olan dünyada iltiması kulun iman yönünde ferahlatılması olduğunu.

ALLAHU A-lem, ezel-i ervahta eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan yaratanına acabâsız "BELÎ" deyen bahtiyarların dünya hayatına akseden istisnai lutf-i ilâhidir.

METAFİZİK zuhuratlara "ilm-i ledünnî"dir de diyebilirsin.

Hazret-i kur-ân-da izah edilen musa aleyhi-s-selâm ile hıdır-ilyas aleyhi-s-selam kıssası aklın ve mantığın kabul edemediği ulu-l-azm peygamberine dahi itiraz ettirdiği olay ledünni = meta değil mi?

HZ. ALLAH-ın kıyamete kadar örnek Ledünni İlminin suali ve cevabı İnd-i İlahiden ihsan edilmiyor mu, edilmedi mi?...

ALLAH-ın fakiri olan kul aciz. ALLAH-ın ilmi zuhurunda aciz olduğunu ALLAH-ın gücü ve ayrıca ilm-i ilâhinin fakiri olduğunu bildirildiği an bilmesi, aciz kulun kemalatı değil mi?

Rabbıma hamd ederek, aczimi itirafla, dergah-ı ilâhi yeboynu bükük anlatmaya çalışacağım hayatımdaki "metafizik" olayları, kul yaratanını iyi anlasın diye.

Yalnız fiziki zuhuratların ve aklın gücü gerçeklerde yeterli olamıyor.

Bu türlü ilim sahiplerinin alıcısı çok olsa da HZ. ALLAH-ı bir bilip, peygamberleri vasıtası ile ihsan ettiği vahy-i ilâhiye yeteri kadar inanamadıkları ve uyamadıkları tarih boyu görülegelmiştir.

Bu yönlü zahiri ilimden gayrıyı kabul etmeyen, edemeyen kişilere akılcı din, beş duygunun esiri, materyalist denilmiştir.

Hakikatleri, fiziküstü metafizik ve ilm-i ledünni ve vahy-i ilâhiyi kabul ediyormuş gibi dinleseler de icraatın seyrine dahi tahammülleri yoktur.

Bu yönlü ilim sahipleri felsefeci ve feylesoflardır.

HZ. ALLAH-ın "Bana din mi öğretiyorsunuz?" dediği ALAHU a-lem bu kimselerdir.

İçlerinde Arapça bilen, hatta tefsir yazanlar dahi vardır!.

Eşyanın felsefesi yapılır, mananın felsefesi olmaz.

"Mananın felsefesi tasavvuftur" diyenler de hata etmişlerdir.

Çünkü tasavvuf kâl değil, hâldir. Laf değil, yaşamaktır. Felsefe hiç değildir.

Bildiğim kadarı ile yaşadığımı, yaşantımdaki özel tecelli tasavvufu, META zuhuratları, yazdığım kitaplarda anlatmaya aczim nisbetinde özen gösteriyorum.

Maksadım -haşa- varlık göstermek değil.. Zira var olan, eşi, benzeri, ortağı ve şirketi olmayan bi-zatihi HZ. ALLAH-tır.

Yaratanın yaratılana vermediği, yalnız zatına mahsus olan varlığın aciz beşerde idraki mümkün görülenin zerresi dahi, zatına mahsus olan varlığı, ufku hudutlu, beş duygudan öteyi görmekten yoksun, kudret-i ilâhi karşısında aciz beşere maletmek cüreti ve gafletinden ve bu bilgisiz sahtekarların varlık gösterileri ile sırât-ı müstakîm zıddı tariklerinden Rabbıma sığınırım.

Evvelce yazmaya çalıştığım METAFİZİK kitabında şahsımda zuhuru görülen, imanımı katmerliyen olayları tekrar yazmayı lüzumlu ve hemcinsim için faide mülâhaza ediyorum.

 

* * *

Sayfa Başına Dön 


 

 

 

SADIK KULUN SADAKATİNE ZAMANI DURDURDU HZ. ALLAH (c.c.)

 

 

 

 

Sene 1957 idi. ALLAHU a-lem 46 sene oldu. Aklımla mantığımla halâ çözemedim, çözülemez de. Lütfen dinle. Zamanı durdurdu. Zaman içinde zaman halkeder HZ. ALLAH, demekle yetiniyor Benî Âdem. Bu kelâmın bu istisnai tecelliyatı izaha yeterli olamadığını anlatmaya çalışacağım. Fiziküstü "METAFİZİK" olay:

Dışişleri Bakanlığından kapalı zarf üsulü ile aldığım, teslim müddetini de taahhüt edindiğim işlerin bitimine yakın bir gündü. Akşam namazı yakındı. Namaza Ankara Cebeci yakınında tarihi cami Hacımusa Camisine gelmemi şeyhim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici Efendim vazife olarak tebliğ etmişti. Namazdan sonra bir yere yemek ve sohbet için davetli imişiz. Gidilecek yeri bilmiyordum, amma belirli cemaatle gidecektik.

Akşam vaktini sabırsızlıkla bekliyordum. Biliyordum, benim yürüyüşümle kaç dakika süreceğini. Atölyem Hacıdoğan Mahallesinde Denizciler cad. Börekçi Pasajının yanında, aşağıya inen merdiven bitiminden hemen sonra sağ tarafta idi

Bu davete icabet etmem benim için şeyhimin arzusu olduğu kadar, benim de emirlere icabet etmem biatım, sırât-ı müstakîm olduğundan şüphem olmayan, yoluma sonsuz hürmetim, HZ ALLAH-ın bizatihi gösterdiği Efendime saygımla, hürmetim ve hizmetim idi.

Gitme vaktim yaklaşmış, hazırlanmış dışarı çıkmak üzere idim ki, Dışişleri Bakanlığı levazım müdürü, muhasebe müdürü, satın almada bulunan mesul amir ve memurlar "işleri yerinde görelim ve hocanın kahvesini içelim, dedik" diye "geldik" dediler.

Elbet işleri yerinde görmek tabii hakları idi.

Amma benim mutlaka camiye yetişmem, Efendimin emrini yerine getirmem lâzımdı. O emir ki şahsıma yapılan manevi ahvalde sadakat imtihanı, şeyhim efendim bilsin, velev ki bilemesin, verilen ilâhi vazife, müntesiplerinin imtihan vesilesi, tanzim ve rahmet-i ilâhiyenin zuhur mercii. Rabbımın ihsanı ile bu türlü ve buna benzer sadakatımı senelerdir hiç aksatmamıştım..

Kahvelerini çaylarını hemen getirttim. İş üzerindeki yeterli izahı yaptım, ama kahvelerini çabuk içmeleri için iş icabı değil, insanlık icabı gözlerine ve ağızlarına bakıyordum. Onlar da ağır ağır, soğutarak içiyorlardı. Komşu camilerden ezan sesleri geliyordu. Ben aciz Rabbıma yakarıyordum, "bu işi ancak zatın düzeltir" diye.

Cemaata yetişmem imkansız görünüyordu.

Sakın demeyesin: Ne olurdu bu davete gitmez isen, kıyamet mi kopardı?.

O manevi halimi lisanen ne ben anlatabilirim, ne de sen mübarek kardeşim anlamaya henüz mana yapın ve düşüncelerin bilmem müsait mi?

HZ. ALLAH cümle kullarını bu ve buna benzer duygu ve düşüncelerle ihya eylesin. Tertip ve tanzim kıldığı mana aleminin mahrumu eylemesin, Amin.

Karamsar olamazdım. Hiçbir hadisede Rabbım aciz kulunu mahrum ve mahcup etmemişti, etmeyecek de. Rahmet-i ilâhiyeye dönük duygu gerçeğinin ümidi bu abd-i âcizin madde ve mana yönüme hayat veriyor. Vahy-i ilâhi ile gelen tertîb-i tanzim-i ilâhi olan imanımın noksansız muhafazası için, benzeri olmayan Rabbimin sonsuz merhametine sığınırım.

Yolumun sırât-ı müstakîm üzere olduğuna olan bilgim ve görgüm isbatlı ve şahitlidir. Elhamdü lillah.

 Düşünüyordum, cami kapansa da, yakın kahvelerde cami cemaatından bir kişi bulur isem davete nereye gidileceğini öğrenirim. Düşüncem telâşımı hafifletiyordu..

Nihayet kalktılar, "vakit geç oldu, müsaade" diye. Misafirler çıkar çıkmaz gerilmiş yaydan fırlayan ok gibi fırladım. Aklın ve mantığın kabul edemiyeceği, manaya olan sadakatımın tecellisi ki aşk-ı ilâhi ile Hacı Musa Camiine yaklaştım. Hayret, caminin kapısı açık kalmış sevindim!.

Ayrıca hayret ettim: Caminin kapısı neden açık bırakılmıştı? düşüncesi ile kapıya yaklaştım. Ezan-ı Muhammedi okunuyordu. Şok olmuştum. Acaba bir hadise mi olmuştu?.

Merak ve ürkek tavırlarla camiye girdim. Cemaat tamam ve sakin. Hiçbir şey olmamışcasına sakin idiler.

Müezzin Müslüm Efendi kamet getirdi. Kurrâ imam Hacı Mustafa Efendi akşam namazının farzını kıldırdı.

O zamanın Diyanet İşleri Başkanı -makamı cennet olsun- Ahmet Hamdi Akseki Hazretleri. Her cuma namazını Hacı Musa Camiinde Hoca Efendinin arkasında kılardı. Hoca efendi kurrâ hafızdı. Kur-ân-ı Kerîm-i galatsız okurdu.

Farz namazından sonra münferit namazın sünetini kıldık. Tesbihatı ve topluca duamızı yaptık. Cemaat dağılmaya başladı. Hayret!. Kimsede bir hadise olmuş telâş hali yoktu.

Ben Müezzin Müslüm Efendiye telâşla sordum:

-Hayırdır inşa ALLAH, niçin ezanı geç okudun, namazı geç kıldık, bir hadise mi oldu? diye.

Demez mi ki:

-İki dakika erken okudum ezanı. Hocamın davetine gideceğiz, diye. Başlayış erkendir bitiş vakittir.

Bu metafizik zuhuratın şokunu halâ üzerimden atamadım.

"Zaman içinde zaman halkeder Hazret-i ALLAH."

Tasavvufi inancım bu zuhurat-ı ilâhiyeye uygun olduğu halde şöyle derim:

Bu abd-i âcizin izahını ancak ehlinin anlayacağı gerçek. Her ne sebebten anlayamamaları normal gibi akıl ölçüsüne sığmaz ise de akıl ölçüsünü kullanacağın yer mana ve vahy-i ilâhi karşıtı değil.

Madde aleminde görüp beşerin müşahedesine verilen fizik halinden öteye bilincini kullan lütfen.

Nakil terazisine uzak durma ki aklı da naklin içinde göresin. Naklin yanında akıl Celâlettin-i Rumi Hazretlerinin bildirdiği gibi: "Naklin yanında akıl, çamur balçığa saplanmış eşek misalidir" der.

Yalnız ve yalnız akıldan öteyi kabul edemeyenlere "beş duygunun esiri materyalist" derler. Bu düşünce sahiplerinin emr-i ilâhi olan vahye, peygamber efendilerimizin dünya hayatındaki yaşantılarına ve mübarek sözlerine akıl ölçüsüne uymadı ise iltifat edemedikleri aşikardır.

Bu toplumlar müslümandırlar. Amma Hz. ALLAH-ın bildirdiği mü-min müttaki, ittika sahibi değillerdir.

İşte ayet-i celîle:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bedeviler dedilerki "iman ettik." De ki: "siz iman etmediniz, ama "müslüman olduk" deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi. Şayet ALLAH-a ve peygamberlerine itaat ederseniz amellerinizden bir şey eksiltmez. Çünkü ALLAH çok bağışlayan, çok esirgeyendir."

(Hucurat Suresi, 14)

HZ. ALLAH-a olan mana zevkimi çok zaman inancımın geniş basamaklarından müşahede ettiğim HZ. Ali (kerremallâhu vechehû) ... Gaza anında. İkindi namazının vakti geçiyordu. Güneş batmak üzere idi. HZ. ALLAH-ın "Aslanım" Hitabına lâyık gördüğü müstesna insan üzüldü diye HZ. ALLAH güneşi durdurdu. O zamanda yaşayanların şahit olduğu vakıadır.

 Gavsü-l-A-zam Seyyit Abdulkadir Geylâni Hazretlerinin kendisine varlık getiren ahçısına: "Sen hele helvanı karıştıra dur" hitabında bulunduğu gibi ... HZ. ALLAH-ın manada yaşattığı uzun bir hayatı, kişinin dünya zamanının bir zerresine sığdırıp, aciz kulun maddi ve manevi iki hayatında da sahibi kılması ender de olsa ALLAH-ın emrine samimi olan kullarının dünya hayatında görülen manevi zuhurat. istisna-i mana tecellisi "Ve hüve alâ külli şey-in kadîr" (O her şeylere Kadirdir.)

Ne yazık ki HZ. ALLAH-ın cemi kullarına bizatihi bahşettiği Dîn-i İslâm-ı öğretmeye kalkışacak kadar ahmakça bir fanatizmin peşinde koşan ideolojik İslâm savunucularının aklını iyi kullanmaları gereklidir.

Zaman yalnızca duygusallık ve akılsızlık değil, bilgi, sabır ve idrak zamanıdır.

Günah-ı kebair dışında güzellikleri görebilme, bulabilme ve güzellikleri hayata mal edip yaşayabilme zamanıdır.

O zaman bu yönlü yaşamın ismi İslâmiyet-tir.

İslâmiyet ise bir toplumun tekelinde olmayıp umuma şamildir.

HZ. ALLAH-ın tevhit dinine verdiği isim "İslâmiyet"tir.

Bilcümle peygamber efendilerimiz Dîn-i İslâm üzere gönderildiler. Tabi olanların da cümlesi "Müslüman"dır. HZ. ALLAH-ın Kur-ân-ı Kerîm-de bildirisi budur.

İslâm-ın şartı yoktur. HZ. ALLAH-ın varlığını lisanen söylemesi beşer için yeterlidir. Artı ve gayrı ölçü HZ. ALLAH-a mahsustur.

İmanın şartı vardır. İman ehlinde zuhuru görülecek emr-i ilâhiye uygun görünüm sergileyen kuluna HZ. ALLAH "Müttaki, ittika sahibi ve mü-min" sıfatları taşıyan kullarını Hazret-i Kur-ân-ın ilk ayeti Sure-i Bakara-da tarif buyurmuşlardır:

Bismillâhirrahmânirrahîm

Kendisinde hiç bir şekilde şüphe olmayan o kitap. Müttekiler için bir hidayet kaynağı ve yol göstericidir.

(Bakara Sûresi, 2)

O müttekiler ki gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan tasadduk ederler.

(Bakara Sûresi, 3)

Yine onlar sana indirilenlere ve senden önce indirilen kitab ve peygamberlere ve ahiret gününe iman ederler.

(Bakara Sureri, 4)

Onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır. (Bakara Suresi, 5)

HZ. ALLAH insan olmaya müsait, manaya kapısunu açmış, kabiliyetli kullarına anlayacağı dilden ihsanı ile bildiriyor.

Anlamaya müsait kulun SADRINI, kulun samimiyetli, emr-i ilâhiye uyumlu yolunu, erbab-ı zikrin haline intibak ettiği nispette hakikatlerin akıştığı NAZARGAH-I İLÂHİ olan sadık kul, kalbinin mana yönüne yönelik hislerinde ve yaşantısında, muamelâtında emr-i ilâhiye uyumlu icraatının maddede zuhurunu görür de dünyada da itminan-ı kalbe sahip olur. Kemalâtlı imanının sesini baş kulağı da aşk-ı ilâhinin zuhurundan hak aşıklarına müjde çığlıklarının dışa yansıyan iman şahadeti "Ene razi, ente razi" (ben ondan razı, o da benden razı) diyenleri örnek alır ve gittiği yollarını yaşadığı zamana göre manaya sadık kalarak değerlendirir.

 HZ. insana ALLAH için hürmet et. Yürüdükleri yolları sen de yol edin. Aynı yolda sen de yürümeye çalış ve azimli ol ki, bugünün şartlarına uygun, manevi rızıktan nasibini alasın.

Beyinden kalbe doğru olan akımın akışı, umuma mahsus fiziki olay. Kalpten beyine olan akışın METAFİZİK olduğunu gizlemek mümkün değildir.

Bu akışın akımından akıl da hal yolu ile yaratanını tanıyor. Tanımanın zevki ile Amentünün manasını kül olarak yaşamanın hazzı manevi ve maddi hayatında ve muamelâtında, sözünde, sohbetinde aşikâr oluyor.

* * *

"Aynası iştir kişinin lafa bakılmaz."

* * *

Mü-min ve müttaki sıfatına bürünen akıl ile nakil ilmi ve görüşü birleştimi sırat-ı müstakimin terazisinde tartılmış olur ve hakikatin mehengi olduğunun zevkine erilir.

 Avamın aklı belirli şahsiyetlerin aklı gibi değildir.

Akıl ilâ-nihaye işlenmeye ve işletilmeye muhtaç bir arazdır veya cevherdir.

İlâhi terbiye görmemiş aklın düşünce ve icraatını nefsaniyet ve hayvaniyetin ötesinde manevi mecrada görmek mümkün değildir. Zirâ bulunabileceği mahal bedii ve hayvani hazların iskân mahalleridir.

Hakîkatta bütün alem metafizik olaydır.

Zaman geçtikce Benî Âdem-in manadan soyutlanıp maddeye kayması bedii zevk ve düşüncelerine daha cazip gelmiş.

Hz. ALLAH-ın bilinmesinin, tanınmasının isteği ile yaratılan, yeryüzünde ALLAH-ın halifesi olmak şerefi ile şereflenen hazret-i insan ...

Toplumların cemaat olarak sırât-ı müstakîmin dışına çıkdığı zaman kullarını uyarıcı ALLAH elçilerini, peygamber efendilerimizi tekrar tekrar tarih boyu gönderdiği ... Adedi zatına malum. Gerçekler bu değil mi?

Peygamber efendilerimizi "birini birinden ayrı görmeyin" hitabı emr-i ilâhi değil mi?.

Ahir zaman peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.)-den başka peygamber gelmeyecek, buyruğu hitab-ı ilâhi değil mi?.

Bu ve buna benzer emr-i ilâhilere sakın muhalefet etmeyesin.

HZ. ALLAH-ın ihsanı, dünya hayatımın çok yönünde, zuhurunu mana zevkiyle müşahade hazzına erip her kulda olur zannı ile ifşasını lüzumsuz zannettiğim, çocukluğumdan bu yana yaşadığım METAFİZİK zuhuratlar ve tecellilerin şahsıma mahsus zuhurunun mühimlerini anlatmam yasaklanmadığına göre, bazılarını yazmakta sakınca görmüyorum.

Abd-i âciz rahmet-i ilâhiye olan hayatımdaki METAFİZİK zuhuratı yazarak ifşa etmekliğim yasaklanmadığına göre neden yazmayayım? Çocukluğumdaki METAFİZİK zuhuratları okuyanları sıkmamak için yeri geldikçe anlatmaya çalışacağım.

HZ. ALLAH bu abd-i âcizine ihsan ettiği gibi cümle kullarına da ihsan eylesin, amin.

 

* * *

Sayfa Başına Dön

 

 

DEVEYİ GÖTÜREN NEREDE?

 

 

 

 

HZ. ALLAH-ın varlığından habersiz düşünmek dahi hayalinden geçmeyen kervan sahibi, kervanı çöktürerek bir nebze mola vermiş.

Kervanı kaldırdığı zaman devenin bir tanesinin kalkmadığını görmüş.

Deve çöktüğü yerde ölmüş. Gayet normal.

"Yaratılan her şeyin sonu var. Baki olan yalnız Hz. ALLAH-tır."

Deveciye rahmet-i ilâhiye devenin ölümünü irşat kapusunun girişi olarak ihsan etmişti HZ. ALLAH (c.c.).

"İşte deve. Yük de sırtında. Deveyi götüren nerede?." diyor ve yana yakıla arıyordu.

Deveyi götüreni buldu deveci.

"Be hey deveci! Deveni öldürmeden bulsa idin götüreni, deven ölmese idi daha iyi olmaz mı idi?"

"Elestü bi-rabbiküm" (Ben sizin Rabbınız değil miyim?) Hitabına "belî" (Evet, Rabbımızsın) diyenlerdendin.

 Dünyada gaflet bataklığından çıkamadın. Beli demene deveyi kurban ettiler de, küfür bataklığından ihtiyarınla çıkardılar seni.

Dikkat edersen sadık ve samimi kulların hayatında bu ve buna benzer olaylar çoktur.

Ruha hitab eden nağmelerden haz duyanın maddesinde kıpırdama gibi görünen ritme uyumun manasını tamamı ile teslimiyetini görürsün.

Nur-u aynım! Peygamber efendimizin "ikinci şeyh sadi şirazi" diye mana defterine yazdırdığı bu abd-i aciz, mânâ-adaşım cümle mana ehlini ikaz ettiler "musikiden anlamayan duygusuza sakın öğüt verme" diye kuyumcunun mehenk taşı misali ölçü.

 

* * *

Sayfa Başına Dön 


 

 

ŞEYHİM EFENDİME BİATIM

 

 

 

 

Yanılmıyorsam sene 1949. Ankara Hacıdoğan Mahallesi Pala Sokak, no: 29-da mobilya atölyem var. Atölyemin üst katında oturuyorum. Kiracıyım.

HZ. ALLAH bu abd-i âcizi Ankara-da başka yer yokmuşçasına neden orada iskân ettirdi? yeri geldikçe bu METAFİZİK olayı izah edeceğim inşa ALLAH

* * *

Her ne kılmış ise adalettir, Cenâb-ı Kibriya

Her kazaya her belâya kıl rıza, ALLAH Kerim.

* * *

1941-de asker oldum. Kursa gittim, piyade çavuşu oldum. Çavuş kursunu birincilikle bitirdim. Tekrar ordumun emri ile Trabzon Tümen Muhabere bölüğünde kalede 7 ay muhabere kursu gördüm. 172-inci alay 1-inci Tabur Muhabere Kıt-a komutanlığına atandım. 4 onbaşı 24 er 4 mekareden ibaret ayrı koğuşta bulunuyorduk.

 Teftiş vermiştik. Komutanlarımın beğenisini kazanmıştım. Resmi emirle münhal bulunan alay muhabere takımına komutan vekili olarak atandım. Gümüşhane-de idi alay muhabere takımı. Takımda benden kıdemli hayli çavuşlar vardı. Ben onların başına komutan olarak vazifeli idim. Binek hayvanım da vardı. 1945-de Alman harbi bitti, terhis oldum.

Cennet-mekan anam aşılamıştı vatan sevgisini. Muhammetciğin kutsallığını, değerini. Gözlerinin yaşararak özlemini gizleyemediği emir tarzında ricası: "Oğlum, benim için nöbet tut." Fırsat buldukça diyordu.

22 yaşında Ahmet ağabeyimi veremden kaybetmiştik. Çaresi yoktu o zamanlar. Askerlik muayenesinde koluna çürük damgasını vurmuşlardı. O günkü ailemin perişanlığını hiç unutamam.

Tek erkek evlatları ben kalmıştım. Zayıftım. "Bu da ölmesin" diye neler yapılmıyordu ki...

Anamın HZ. ALLAH-a yaptığı yüksek sesle ve gözyaşları ile müracaatına şahit olmuştum.

Benim dinlediğimden habersiz konuşuyordu. HZ. ALLAH-la:

-Ya Rabbi! Bu oğlumu güçlü kıl. Uzun ömürlü eyle. Askere elimle hazırlıyayım. Hiç üzülmeyecegim" diye sanki anlaşma yaptı.

Ve vaadinde durdu. 4 sene askerlik yapan oğlu için üzülmemiş gibi dursa da, ikinci anlaşmaya girdi ve dedi ki:

-Ya Rabbi! Oğlumu gönder, bir gün göreyim (anam deveyi götüreni biliyordu.)

Öyle oldu: Anam-la bir gün görüşebildik. Neresinden bakar isen bak METAFİZİK zuhurat.

Hubbu-l-vatan mine-l-iman. Vatanı olmayanın imanında noksanlık vardır, hadisini çok söylerdi Anam. Zamanına uygun kültürlü kadındı. İbareyi iyi okur ve yazardı.

Yeri geldikçe Anamın meziyetlerini günümüze ibret olsun deye anlatacağım.

Bugünkü ve gelecek neslin bu türlü ahlak-ı hamideye çok ihtiyacı olacak görüyorum.

Ve o güzelliklerden mahrumiyetle güzeli bilenler ise güzelliklere hasret yaşıyor.

Askere gitmeden evvel ve askerliğimin devamınca beş vakit namazı kılıyor, ramazan orucunu tutuyordum.

Dîn-i İslâm-a bilerek veya bilmeyerek sokuşturulan, emr-i ilâhiye ters düşen hükümlerle kulları Yaratanından kaçıran, "vazife yapıyorum" zannı ile manevi bilgiden yoksun, nefsani duygunun sınırını aşan icraatlar inancımı sarsıyordu amma Rabbımın lütfu ihsanı ile bu abd-i âcizin imanımın kemâlata dönük rahmet-i ilâhiyeye müsait yaratıldığını, nefsani duygularım ilâhi zuhurat ve istek karşısında sönük kaldığından şer güçler bu fakiri Amentü-nün dışına itekliyordu. Amma mana zevkinden tamamı ile dışlıyamıyordu, Elhamdü lillah.

Böyle olduğunu zaman geçtikce daha iyi anlıyor bu güzellikleri, HZ. ALLAH-ın kullarına karşı ihsan eylediği rahmet ve mağfiret sıfatında veraset-i Nebi, nedîm-i ilâhi olan irşat vazifemde görüyorum.

Rabbım bu yolda samimiyetsiz kullarından eylemesin.

Ahir zaman nebisi Hz. Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) efendimizin izinden Hz. ALLAH ayırmasın, amin.

Bilcümle peygamber efendilerimizin de muhabbet ve şefaatlerine nail kılsın, amin.

Babam sert mizaçlı idi, amma anama karşı yumuşak ve uysaldı.

Anam ise babama karşı saygılı ve hürmetkardı. Biz çocuklarına babamı öyle tanıtmıştı ki, babam çocuklarının nazarında ilâhi bir hal almıştı.

Babamın hiçbir çocuğuna dayak attığını bilmem.

Kızdığı kişiye yan döner öyle azametle yukarıdan aşşağıya aşşağıdan yukarıya bir sert bakışı vardı ki çok tesirli ve etkili idi. Söz söylemeye lüzum kalmıyordu.

Hayatım müddetince babamla anamın birbirileri ile münakaşa ettiklerini -yemin ediyorum- hiç görmedim. Başkalarından da duymadım.

Babamın gelmesi yaklaştımı anam çocuklarına şöyle derdi:

-Şimdi babanız gelecek. Sizlere tahsis edilen rızkı temin etmesi için akşama kadar kimlerle uğraşıyor. Evine gelince rahat etsin. Bir de siz canını sıkmayın, diye tembih ederdi.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki:

ALLAH-tan başkasına secde edilse idi, kadınlara emrederdim, erkeklerinize secde edin diye.

Bu hadîs-i şerîfi anamdan öğrendim.

Hanım kızım öğrendin mi saliha hanımefendiyi?

Bir evlat babayı saymıyor, hatta düşman gibi davranıyorsa müsebbibi çocuğun anasıdır.

"Cennet ananın ayağı altındadır" ikazını iyi anla.

Yukarıda örnek gösterdiğim saliha kadın nasıl olmalı? anla da, evlatlarını öyle terbiye eyle. Toplumun başına belâ yetiştirme

Babaya da derim ki evladına ve ayaline haram lokma yedirme.

Derviş yabancı bir tekkeye misafir gelmişti. Eşeğini tekkenin seyisine teslim ederek "aman ha! Yemini bolca ver. Suyunu ihmal etme. Tımarını yap" dedikçe her bir kelâma hiddetlenerek Lâ Havle diyordu seyis. Birkaç gün misafir olan derviş gidecek.

Bakımsızlıktan takatı kalmayan eşeğe sahibi binince eşek yattı, kalkamadı.

Misafiri yolcu eden dervişler:

-Eşeğe ne oldu? dediler.

Adam seyise baktı da Arabi lisanla cevap verdi:

-Eşek devamlı Lâ havle yerse lâ kuvvet olur!...

Haram lokma ile beslenen aile efradından hayır bekleme.

La kuvvet olur. Manevi hiçbir kuvvete sahip olamaz

Haram lokmanın değil fertleri, toplumları ihya edip, nesilden nesile muhafaza edilerek devam ettiği görüldü mü?

Büyüklerimiz buyurdular ki, "haram olan servetin devamının en fazla yirmi beş seneyi geçtiği görülmemiştir."

"Haramiyeti bariz belirli haram lokmaya besmele çekilmez. O kazançdan sadaka dahi verilmez. İbadethaneye verilmez, cami yapımında kullanılmaz. Haram libasla namaz kılınmaz" dediler.

Bismillâhirrahmânirrahîm

ALLAH size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve ALLAH-tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa hiç kimseye saldırmadan ve sınırı aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur.

 (Bakara Suresi, 173)

Maide Suresi 3, Enam Suresi 145 ve Nahil Suresi 115, bu surelerde HZ. ALLAH haram olanı zaruret halinde kulun yapması icap eden emr-i ilâhiyi beyan eder.

İslâm da zorluk yoktur. Zaruretler mahzurları ortadan kaldırır. Bir kimse elinde olmayan sebeplerle haram olan bir şeyi yemek ya da bir işi işlemek zorunda kalırsa, Şer-i hükümler de tahakkuk etmişse, haddi aşmamak ve o şeyi de helâl saymamak şartıyle zaruret miktarınca yiyebilir. Bu durumda dinen günah işlemiş sayılmaz.

METAFİZİK zuhuratların, kendinde zuhurunu aramadan, başkalarında zuhur eden fiziküstü olayın inkar yönüne kaymadan, evvel mananın açılış kapısı olan helâli haramı bilip o yönlü emr-i ilâhiye uyumlu ve samimi olasın.

Haramla helalın eseri, gücü ayrı ayrıdır.

Helalın yolu kalbe gider, nazar-ı ilâhide yer edinir.

 Haramın ise nefisten başka yolu yoktur. Nefsin emr-i ilâhiye yönelmesine tahammül edemez.

Çünkü manevi zuhuratlar onun isteği ve hazzı değildir.

Nefis daima hayvani hazlar ve isteklerle dolmuş, gerçeklere yer kalmamış gibidir. Çirkefe düştüğü zaman iyi anlar. Ne tuhaftır ki hayat boyu kabul edemediği maneviyattan yardım diler.

Demeyesin "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?"

Bu denli bakmayı öğrendinse gerçeğin garibi olmaz, içi yanarak seyir eyleyen seyircilerden olursun.

* * *

Hak şerleri hayreyler.

Zannetmeki gayreyler.

Arif anı seyreyler.

Görelim Mevlâm neyler?

Ne eylerse Mevlâm güzel eyler.

* * *

Samimi olabiliyor ise rahmet-i ilâhiye ona da yetişir.

Tövbe istiğfarın kapısını bilâ-istisna cümle kullarına açık bırakmıştır HZ. ALLAH.

Hayrını ve şerrini bil. Verilen ömür tükenmeden kıyamete kadar kapatılmayacak tövbe kapısına yönel. Sakın banada mı? diye ukalalık etme. Yazacağım ayet-i celîleyi oku, kendine gel!.

Bismillâhirrahmânirrahîm

Eğer seni sebatkâr kılmasaydık gerçekten nerde ise onlara birazcık meyledecektin. (İsrâ suresi, 74)

Ama o zaman hiç şüphesiz, sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın. (İsra Suresi, 75)

İzahına fazla girmiyorum, bilmeden haddi aşarım korkusu ile.

ALLAH-dan başka ilâh arayanlar, bu ayet-i celileyi çok okuyun. Manasını anlayana kadar okuyun. Levha yapın, her zaman okuyacağınız yere asın.

Lâilahe illALLAH manasını bu manada anlayın ki telaffuzunu da normal yapasın.

 Sayfa Başına Dön

* * *

 


 

 

MÜBAREK ADINIZ NEDİR?

 

 

 

 

Hoca bir gün çevresinde toplanmış olanlara Timur ve askerlerinin gaddarlığından söz ediyor cezalarını bulacaklarını söyleyerek perişan halkı teselli etmeye, moral vermeye çalışıyor.

Derviş kılığında biri söze karışmış:

-Onlar öyle kıyıcı kötü insanlar değildir.

Hoca adamı baştan ayağa süzdükten sonra kuşkulanıp sormuş:

-Erenler nerelisiniz?

-Maveraünnehir-denim.

-Mübarek adınız nedir?

-Timur.

-Hükümdarlığınız da varmı?

-Var.

Hoca bu cevabı alınca yanındakilere dönerek:

-Er kişi niyetine, buyurun cenaze namazına, demiş.

Umumiyetlei, yazılarımda, yaptığım sohbetlerde bu abd-i âcizin daima HZ. ALLAH-ın rahmet ve mağfiret sıfatlarından gayriye iltifat etmediğimi sakın ayıplamayasın.

* * *

"Benim hürriyetim gözdür,

Bakar Mevlâya, Mevlâya

Hû mevlâm Hû"

* * *

diyen aşık ne güzel söylemiş!...

Ne için yaratıldığını anlayabildiğin kadarı ile rahmet, tecelli ve zuhuratlarından bir şeyler edinir de, ihsan edilen rahmet-i ilâhiyenin dışına çıkmadan, samimiyetle yaşayabilir isen, şüphen olmasın, HZ. ALLAH-ın emirlerine, emri getirenlere muhipsin ve yaratanına hayransın. Tek kelâm aşıksın.

Tasavvuf ve meta dışı ilim edinmiş bilge kişinin, gerçeği bilemeyen kişinin korkutucu ikazlarını ölçü alıp ta bu abd-i âcizi "neden böyle HZ. ALLAH-ın azap ayetlerinden edinmedin?" diye tanetmeyesin.

 HZ. ALLAH-ın gazap ve kahır sıfatlarını anlatmadığım ve anlatamadığım için müsterihim. Bu fakiri tanımadan suçlamayasın.

 Hele yaşadığımız asırda rahmet-i ilâhiyeye arkanı dönerek dünyanın, yaratılışının nedeninin rahmet-i ilâhiye olduğunu umursamadan, aciz kulu daima korkutucu olan irşatlardan ALLAH-ın azabını ve gazabını celb eder korkusu ile korkarım. Fakat yolumuz emr-i ilâhiye uygun. Yaşanılan asırdaki Rabbımın ihsan eylediği, günah-ı kebaire dışında güzelliklere intibak ederek, HZ. ALLAH-ın rahmetine nail olabilmenin ferah yolunun gereği, HZ. ALLAH-ın "kesir zikredin" emrine uyanın yolunu rehber edinerek, aşk-ı ilâhiyi o yolda bulan yol ehlinin şer-i şerifinin manasına uyumlu yolu izlemekle, dünya hayatının rahmet-i ilâhiyeye intibak edişinin zevki ile lutfedilen ömür nihayete erince, dünya hayatımda ihsan eylediğin iltifat-ı ilâhiyenden mahrum eylemeden, manevi zevkim ve aşk-ı ilâhimde, kırıklık ve noksanlık olmadan, zatına layık kul, habibine layık ümmet olarak böyle emanetini alması, eşi, benzeri, şeriki, naziri olmayan Rabbımdan, aciz kulunun tazarrum ve niyazımdır.

 Sayfa Başına Dön

* * *

 


 

 

ANKARA-DA NİÇİN VE NASIL İSKAN OLUNDUM?

 

 

 

 

Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi 7 tarikattan vazife vermeye selâhiyetli şeyh efendi idi. ALLAH makamını cennet eylesin. Tek kızının sözünü ailemize verir iken "belirli, köklü aile, kızımı Çorum-dan başka yerlere götürmezler" düşüncesi tesellileri idi.

Sonraları anladığım, tertib-i tanzim-i ilâhi Çorum-da bulunmamız "yok" denecek kadar az oldu.

Sene 1945, harb bitmiş, terhis olmuştum. Anam da "bir" gün oğlumu göreyim, demişti. Öyle oldu, Çorum Fuani Kaplıcasını işletiyorduk. Anamla "bir" gün görüştük. Babam anamı tedavi için Çorum-a götürdü. Ben hamamda kaldım. Anam 15 gün sonra Çorum-da vefat etmişti. Ben hamamda idim. Anamın vefatında bulunamadım.

Ablalarımın ısrarı ile Anamın malı medeni kanuna göre taksim edildi. Kendi hisseme düşenle ben işimi genişlettim. Mobilya atölyem faaldi. Hırdavat dükkanım vardı. Kereste de satıyordum. Ticaretim yerinde idi, kazanıyordum.

Babamın halasının çocuğu yaşamıyormuş. Sütü zehirliyormuş çocukları ve bir erkek evlatları daha olmuş. Anam da büyük ablamı dünyaya getirmiş. Anam güçlü kadındı. Rica etmişler "bu çocuğu da sen emzir" diye. Kabul edilmiş. Babası kolağası, çok geçmeden de anası vefat etmiş. Kimsesiz kalan Ali Kamit bizde büyümüş. Marangoz olmuş ve evlendirmişler. Evlendiğinde ben 5 yaşında idim.

Tahsili yoktu, fakat çok kurnazdı. Bereket kurnazlığı bireyseldi. Topluma inemiyordu.

1935-de okuldan ayrıldıktan sonra Ali ağabeyimin yanına çırak girmiştim. Bilgisizce tutum ve hareketleri taşınmayacak hale geldi. 3 ay kadar dayanabildim ve ayrıldım. Ustam yabancı olsa idi, bu durumda biraz daha sabreder mi idim? Yakınlarının eline fırsat geçince mantıksız ve cahilce, nankörce tutumlar, hazmı güç enâniyetli haller çekilmiyor.

Sen de mi oğlum Sürütüs?!.. Öl öyle ise Sezar ... benzeri.

Hamamda kaldığıma babam memnundu. Hep birbirinin benzeri hayat beni sıkıyordu. "Yerinde say" komutu bir nebze gerekli olabilir. Nedeni vardır. Yürüyüşe izin verilmez. Amma bu hayat boyu çekilemez.

Hareketli ve sportmen yapıya sahiptim. Boyum 1.82 Voleybolda devamlı smaççı idim. Çorumspor-un formasını giydim. Sağ açık oynardım. O bakımdan hareketsiz hayat beni sıkıyordu.

Babamın da tavassutu ile memleketimizin güzide sanatkarları olan üç kardeş Kadife-Zadelerden Hacı Mehmet, Hacı Ömer, Hacı Yusuf efendilerin yanına girdim. 3 sene gibi, o zamana göre kısa sayılan zamanda sanatı öğrendim ve marangoz atölyesi açtım. Her iş elde yapılırdı. Marangoz makinaları henüz Çorum-da yoktu. Sanat insan gücü ile yapılırdı. Ustalarım ailemize karşı çok saygılı ve hürmetli idiler. Beni kardeşleri gibi kabul ettiler. Sanki sanat okulu gibi beni yetiştirdiler. Rabbim cümlesinden razı olsun. Makamları da cennet olsun, amin.

Hırdavat satış yerinde babamla beraber iken Kamitoğlu Ali ağabeyim telaşla yanımıza geldi "ihale benim üzerimde kaldı" diye.

"İyi, hayırlı olsun" dedik.

 "Kardeşim, sana güvendiğim için aldım" demez mi!.

 Ben şok oldum. Çünkü çok taahhüt işlerine girdik, hepsinden zarar ettiğimiz gibi, bedava çalıştık. Ceremesini babam çekiyordu. Çünkü para yardımını babamdan alırdık. İş nihayetinde hep noksan öderdik. Her taahhüt işi aldığımızda babam sorardı: "Bu işten verdiğimi ne kadar noksan alacağım? Onu söyleyin, derdi"

Evvellerde de olduğu gibi, dibi görülmedik bir suya babamın da ısrarı ile ister istemez atlatıldım. Kabul ettirdiler. Çünkü babam da biliyordu Ali Ağabeyim kadar, ben girmez isem bu iş yapılamazdı. İyi sanatkardım, mali imkanlarım da vardı.

 Açık eksiltmede aldığımız iş 20 köy okulunun doğraması ve ahşap işleri idi. Geçen her gün için 50 Türk Lirası cezası vardı. Samsun-dan ahşap testere tezgahı delik sport, bir de 3 bıçaklı planya topu edinmiştim. Tezgahını ahşaptan yapmıştım. Ustalar seyire gelirler, beni tebrik ederlerdi.

İki vardiye çalışıyorduk. Gece vardiyesinde işçilerle ben çalışıyordum. Çünkü güçsüz olan elektiriğe gece müsade vardı.

Niye bunları anlatıyorsun? Demeyesin.. Bariz zuhuru görülen, yaşadığım METAFİZİK olayları çıplaklığı ile gösterip, senin de gazab-ı ilâhi gibi görünüm arz eden, neticesi aklın ve mantığın zuhurundan evvel kabullenemiyeceğin METAFİZİK manasına zahmetsizce ortak olmanı istiyorum.

Görmüş geçirmiş zenginken fakir olmuş, ancak belirli kimselere halini kısa kelimelerle anlatan bir kişi vardı. Beni gördüğü zaman "Kuşçu-zadem karnım aç veya sigaram yok.." herhangi bir ihtiyacını söylerdi. Ben de derhal durumunu bildiğim için memnuniyetle arzusunu yerine getirirdim.

Bu senelerce böyle sürdü gitti.

 Gece vardiyesinin yorgunluğu üzerimde tarifi mümkün olmayan sitresli, ters giden sıkletli hayatın zor çe-kilen cilveleri hepsi bir arada iken, nedenini bugün hatırlayamıyorum, çok sıkıldığım bir anda, arkamdan kalabalıklar içinden "kuşçu-zadem" diye üzerime göndermez mi garibanını? Pes ya Rabbi pes!...

Ardı arası kesilmeyen, garibanın yalvarırcasına o an içimi tırmalayan yanık sesi: "Kuşçuzadem!..."

Merhametim küfre dönüşmüştü. Güzel düşüncelerimi rahmet-i ilâhiyeden uzak, şer düşünceler istilâ etmesine nefsimin iman dışı düşünceleri sebep olmuştu.

"HZ. ALLAH-ın vermeyip, fakir bıraktıklarını ben mi doyuracaktım" ukalâlığının o anki tipik örneği.

O an fakirlikten canı yanan Bektaşi babasının fıkrasının anlamına ortak olmamak elde değil.

Bektaşi Babası çamurdan adam heykeli yapıyordu.

Bilge kişinin Bektaşiyi uyarı kasdıyle:

-Şu yaptığın günah değil mi? uyarısına cevaben:

-Bektaşi rızıksız olduktan sonra ne günahı var yap yap bırak yeryüzüne!.. diye

 sitemli espirisi ile yaratanına halini ve aczini anlatmaktı kasdı.

"Ben de sürüyü çarıksız güdeyim de köylü hatasını anlasın" diyen çobanın hali gibi akılsızca eşdeğer düşünceler.

Keskin taşların parçalıyacağı ayak köylünün ayağı değil ki, senin ayağın be salak!.

Ama o anda haddi aşa aşa, görme ufkunu daraltmış, öteleri görme rahmetini kısaltmış, ileriyi göremeyecek hale gelmiş bu ve buna benzer düşünce ve davranışların nedenini ve neticesini bu fakirden dinle.

Kabul edebiliyor, iman ölçeğin ölçebiliyor ise, belirli melanetlerden uzaklaşabiliyor isen, yol büyüklerimizin yaşantılarındaki rahmet-i ilâhiyeyi duydun ve yaşantısının zevkine erdinse, iman dağarcığında bu olayın bir parçasını koyabildinse, emeksiz ve meşakkatsiz sen de kazandın, müjdeler olsun ...

Dediğimi dinle. İbret alasın. Yalnız sen değil, cümle kullar ibret alır inşaALLAH.

Garibanın çığlıkları "Kuşçu-zadem ..." yakarışlarından kaçarcasına adımlarımı daha açtım. Uzaklaştığımı anladım. Çünkü ses zayıfladı ve kayboldu. Bu insafsız ve katılaşan hayvani tutumumu kurtuluş zannetmiştim.

Ömür boyu acısını duyacağım bir kazanın zuhuruna fütursuzca iman zafiyetimin ve merhamet duygusunun gazab-ı ilâhiye dönüşmesinin tasdikini bilgisizce imzalamışım. Bu hatamı nasıl ödedim? yazayım da ibret al.

Aradan iki gün geçmemişti. Planya tezgahında kalınlık çekiyordum. Birinci tablayı hayli indirmiş, ikinci tablaya bağladığım takozla kalınlık çekiyordum.

Yaşlı marangozlar zaruret halinde planya nasıl kalınlık oluyor? iyi bilirler.

Sabah namazına az bir zaman kalmıştı. Namazdan sonra gece vardiyası bitiyordu.

Hummalı çalışmama rağmen yorgunluk hissetmiyordum. Sol elimin başparmağını sanki birilerinin gücü ile, zannedersin ki ihtiyarımla dönen topun başına vurdum. Tırnak dibinden koparmıştı parmağımı.

O anda iki gün evvelki savuşturduğumu zannettiğim garibanın "Kuşçu-zadem!..." çığlıkları kaç sefer söyledi ise daha kuvvetli tekrar edildi. Minarelerden ALLAHu Ekber sadalarıyla, şimdi daha iyi anladın mı HZ. ALLAH-ın büyüklüğünü, mazlumun ahının zalimi ne hale getirdiğini?.

Bir parmağı amma abarttın, demeyesin.

"Dünyaya medeniyeti başparmak kurmuş" derler de inanmazdım. Gördüm ki başparmak olmayınca diğer parmaklar vazifelerini kendi başına normal yapmaya muktedir değiller.

Ceza da olsa HZ. ALLAH başparmağın kıymetini iyi öğrettiği gibi bununla cezamız bitmedi, üç ay çalışamadım.

Çok cezaya girdik, nihayet işi teslim ettik. Benim ne atölyem, ne hırdavat dükkanım, ne de kereste satışım ... hepsi tükenmişti. Aldığımız parayı ağabeyimin muhalefetine rağmen borçlara dağıttım. Babam hariç, borçlar bitti, amma maddi bir şeyim kalmamıştı. Atölyeyi hemen satıp ödeyecektik babama olan borcumuzu da. Babamla anlaşmış Ali ağabeyim. "Anlaştık, Ali bana ödeyecek" deyince borçsuz ve parasız Çankırı-ya geldim.

 Çankırı-da D.D.Yolları lojman ve istasyon binasının yapımını Garanti Bankası almış idi. Hacı Bekir amcamın Bedri Kuşçuoğlu doğrama taşaronu idi. Ben de işci olarak çalışmaya başladım. Fabrikada usta başı olmuştum. İşi ben takip ediyordum. Hikmet-i ilâhi, her halde ben geldim diye, oranın da işi bozuldu.

Garanti Bankası malzeme farkı istiyor. Demir Yolları ile ihtilâfa düştüler. Bir sıkıntı da orada geçirdikten sora nihayet iş dağıldı.

Piyasada çalışmaya başladım. Çankırı-da benim gibi ustaya çok ihtiyaç varmış. Cezam bitmişti, çok para kazanıyordum. Bu durumda Çankırı-da bir sene kalsa idim zengin olacaktım.

O zamanlar kaderimde rahatlık lutfedilmemiş, çilem dolmamış. Amma ben daha fazla çalışıyordum.

Hilmi Yağcıoğlu ile ailece görüşüyorduk. İtimat ettiğim bir şahsiyetti. Çalıştığımız müessesenin tuğlasını temin ediyordu. İşini bilir, ağırbaşlı, sözü sohbeti dinlenir, kişiliğe sahipti, ALLAH rahmet eylesin.

Tertîb-i ilâhinin yerli yerinde olduğunu şimdi iyi anlıyorum.

Aslı olmayan vaatler ile, ihtiyarımla oluyormuş gibi hadiselerle Ankara-ya doğru sanki iteklendim. O zaman anlayamadım. Şimdi iyi anlıyorum ki manevi vazifem icabı Ankara-da bulunmam gerekli olduğunu.

 Bu hadiselerin tertîb-i ilâhi ve METAFİZİK olay olduğunu iyi anladım. Bu ilâhi zevk mana hayatımda özel bir yer edindi. Nasıl mı? Yeri geldikçe daha çok anlatacağım inşaALLAH.

  Sayfa Başına Dön


 

 

UNUTAMADIĞIM, HİÇ BİR ZAMAN DA
UNUTAMAYACAĞIM, MUTLAK ADALET SAHİBİ HAZRET-İ ALLAH-IN BU ABD-İ
ÂCİZE İCRAATINI VE BİZATİHİ İFŞAATINI DİNLE

 

 

 

 

Ankara-da da iş üzerinde işi bozulmuş, borçlanmış hayli sahtekarlarla teşrik-i mesai etmek te varmış kaderde. O çileyi de tamamladık zannederken Çorum-daki işlerimin sıfırlanmasına sebep olan Ali ağabeyim ya‘nî Ali Kamit usta yanında teyze zadesi Hacı Paşa ile çıka geldiler. Sebeb-i ziyaretlerini açıkladılar. "Biz sensiz yapamıyoruz. Biz de Ankara-da seninle beraber çalışalım, diye geldik" demezler mi?

"Sizde hiç ALLAH korkusu yok mu? diye söze başladım.

Neler demedim ki?... Ama tesiri onlara olmadı, bana oldu. Ailem söze karıştı.

-Demek sensiz iş yapamıyorlar, dilemiş gelmişler. Çoluk çocukları var, reddetme! Demez mi?.

Zoraki "peki" dedirdiler. Şöyle teselli oluyordum:

Her şeyini kaybettin, şimdi neyini kaybettirecekler!.

"Kırk harami bir çıplağı soyamamışlar!"

İkisi de iyi sanatkar idiler. Amma o zamana göre büyük iş takip edip te teslim etmeye müsait değillerdi. Bahçelievlerde Yirmisekiz Öğretmenevlerinin doğrama işlerini aldık Ankara-nın belirli zenginlerinden Mustafa Çağlayan beyefendinin nezareti ve ortaklığı ile.

Bendderesinde kereste ardiyesi vardı. Atölyeyi oraya kurduk. Çorum-dan gelen makine tezgahlarını Mustafa efendi beğenmedi. Yenilerini aldı. Tomruk hızarı dahil o güne göre hepsi vardı. Makinistlik dahil bütün iş benim üzerimde gidiyordu. Huylu huyundan vaz geçer mi? Elbet geçemediler. O işi de zor şer bitirdik. Rica ettim "artık yakamı bırakın" diye.

Ali ağabeyim babama bedelini ödemediği makinaları sattı. Ödemediği gibi parasına kamyon aldığını işittim. Daha ilk seferinde kamyona yük almış, üzerine de yasak olduğu halde yolcular almış. Oğlu Özdemir de kamyonun üzerinde. Kalaycık kazasına yakın yerde uzun bir rampa var. Rampayı inerken fren patlamış. Şöför arabayı durdurmaya çalışır iken Ali ağabeyim şöför mahallinden şöförun ikazlarına bakmayarak kapıyı açıp rampaya doğru atlıyor. Bir yere tutunamayıp geri düşüyor. Janta gelen beyni parçalanıyor.

Bu olaydan iki gün evvel gördüğüm, tesirini üzerimden atamadığım gibi gece gündüz düşüncelerimden çıkaramadığım METAFİZİK olay, imanımın mehenk taşı olan o muazzam hitab-ı ilâhiyi bütün çıplaklığı ile anlatmaya çalışacağım. Dinlediğin gibi bu ALLAH fakirine itimat et, görmeye çalış.

  Sayfa Başına Dön


 

 

ADALET-İ İLÂHİYE VE HİTAB-I İLÂHİ

 

 

 

 

Hayli uzun rampalı bir yol, kalecik-e giderken sol tarafı bahçe. Kavaklar. Ayrıca yan yana uzun iki kavak. İkisinin arasında mum yanıyor. Arası yavaş yavaş ayrılıyor. Ayrıldıkça semayı ve her yeri gözleri kamaştıran ilâhi bir nur kaplıyor.

Gökyüzünde misli yeryüzünde olmayan muhteşem bir kırat. Danseder gibi hareketler yapıyor. Ayaklarının sesini ahenkli dinliyorum. Vasat bir atın yüzlerce büyüklüğünde gibi idi.

Azametli ve tonlu bir sesle fasih türkce ile Hz. ALLAH hitabediyor:

"Bizim burada öyle atlarımız vardır ki bir ayağını mağribe bir ayağını da meşrıka atarlar."

Dehşetle seyrediyorum ve hitab-ı ilâhiyi de vecdle dinliyorum. Bitti mi? Hayır. Halâ hislerimle olaya yöneldikçe halâ görüyor ve dinliyorum. Nice sonra kavaklar birbirine yaklaştı. Eski halini aldı. Gene tepesinde ufak bir mum yanıyordu. Dehşetle uyandım. Bir mana verememiştim.

Bu halden iki gün sonra kaza olmuş. Hemen haber edildi "ağabeyin kaza geçirdi" diye. Bir akrabamızla olay mahalline yetiştik. Kaza olan yeri gördüğüm zaman "aman ALLAH-ım! Kazadan iki gün evvel manamda görüp dehşetinden kurtulamadığım, bir mana veremediğim yer. Gördüğüm rampayı, bahçe içinde iki uzun kavak ve olay olduğu yeri görünce fenalık geçirdim.

Hz. ALLAH burdan hitab etmiş, olay oracıkta olmuştu.

Hz. ALLAH taksiratını affetsin, kendi haline değildi.

Daha nice olayları yazmıyorum, okuyucumu sıkarım diye.

Demeyesin "sen de amma saf imişsin, zarar gördüğün halde neden uzak duramadın bu kimselerden?"

İtimat ettiğim hoca efendinin naçiz şahsıma yaptığı veciz nasihatını dinle, ona göre hüküm ver:

-Galip Efendi ALLAH-tan korktuğunu na-ehle hissettirme. Na-ehlin elinden yakanı alamazsın.

Çorum-un medar-ı iftiharı Bilâl-zade Hakkı Efendi -makamı cennet olsun-. Çorum Cami-i Kebir-de çok seneler fahri imam ve hatiplik yapmıştır. İmanı zengin, malca da zengin, manifaturacı. Beni çok severdi. aynı mahalle çocuklarıyız. Bizden büyüktü, ağabeyimizdi. şebek Sokağı meydanında aşık oynar iken bazan bize katılırdı. İlmi ile ve ahlâken örnek insandı. HZ ALLAH Makamını Cennet eylesin, amin ...

Dîn-i İslâm-ı nakli önemsemeyip yalnız akılla ölçmeye kalkışma ki sen de zuhurat-ı ilâhiyenin nasiplilerinden sırât-ı müstakîm üzere olasın.

Her ne kılmış ise adalettir cenâb-ı kibriya

Her kazaya her belaya kıl rıza ALLAH kerim.

* * *

Bu hitab-ı ilahinin dışında hiçbir hakîkat göremezsin.

Manasız ve anlamsız bir zerre dahi bulamazsın. Aramaya kalkışma. Bu beşer için iman zafiyetidir. Bu fakire itimat et, nefsine insaf et.

İşte bu tertîb-i ilâhi neresinden bakar isen METAFİZİK zuhurat.

HZ. ALLAH bu fakirini Ankara Pala Sokak no 29-da ikamet ettirdi. Tahminen sene 1949. Zemin katı bodrumu ile marangoz atölyesi, üzeri evde iskan ettim. Eski, katılaşmış, hiç kimseye -HZ. ALLAH-a inansa dahi- "sen de müslümansın" diyemeyecek, gerçeklerden yoksun inancıma göre hiç bağdaşamayacağım, bir tarafım Yahudi mahallesi diğer tarafım Ermeni mahallesi. Durduğumuz bina o semtin güzide evlerindendi. Aynı binada duran komşularımız, ev sahibi ve biz hariç hepsi Ermeni idiler.

Ayaş belediye reisinin evi idi. Kendisi de aynı binada oturuyordu.

 Şu zamanlarda düşünüyorum; geçmiş günlerin, hatta ilâ-nihaye gelecek günlerin zuhurat ve tecellilerini tesadüflere bağlıyamıyorum. Kula bahşedilen cüz-i iradenin dahi mana derinliklerine bakabiliyor isen, Halık-ı Zü-l-Celâl-in yedinde olduğunun zevkini alırsın. Bu zevke erenler kulluğun sorumluluğunu daha iyi anlarlar. Cüz-i iradenin dahi kula elzem ve yerinde olduğunun hazzı ile mutmaindirler.

Bu bahtiyarlar beş duygunun nedenini müdrik, ufkunun nihayetine bakıp gerçek ufkun ilâ-nihaye olduğunu bilenler.

 Aklı ilâhlaştırıp inançlarını akıldan öteye görtüremeyenler, nefsinize merhamet edin, hakikate ermeye çalışın. Zira akıl ilâh değildir. Vacibü-l-vücûd Hazretlerinin cümle yaratıklarına ihtiyaçlarına binaen bahşedilen cevherdir veya arazdır. Haşa, akıl ilâh değildir.

Tarih boyu maalesef emr-i ilâhilerin mana ve anlamının nefsani duygulara dönüştürüldüğü, yaşadığımız asırda da aciz kulu yaratanına asi kıldığı çarpık telkinat ve tedrisat Benî Âdem-in mana garibine daha cazip geldiğinin inkarı mümkün olamayan asırların görülen vakıasıdır.

 Manasını değiştirip, yalnızca bir topluma mal derek, beş şart ilâvesiyle ümmetleri uzaklaştırıp, Muhammedilere de HZ. ALLAH-ın varlığını kabul etsin velev ki etmesin. İslâmiyet şerefini yakıştıramayan, katı bir düşünce ve görüşün "ilim" diye hüküm sürdüğü bir ortamda, o zamanlar garibime gitmiş ve tedirgin olmuştum. Ermeni komşularıma cümle Muhammediler gibi ben de devenin nalbanta baktığı gibi bakıyordum.

Zaman geçtikçe insancıl davranışlarını, komşu hakkına riayet ettiklerini günlük yaşantılarımızda gördükçe eski düşünce ve tavırlarımdan utanır oldum.

Gördüm ki: Bizim inancımıza göre bazı yönleri gerçeği yansıtmayan amma şüpheye düşmedikleri sadık bir inanca sahipler. HZ. ALLAH-ı İsa aleyhi-s-selâmın tebliğ eylediği şeriatı, her şeriatın maruz kaldığı beşeri zaafın samimi ve safiyetli inancı ile öğrenmeye çalışıyorlar.

Na-ehlin telkinlerindeki noksanlık ve katılıkları ile inançları yanlış ta olsa dünya çıkarcılarının hakikati yeteri kadar bilemediği halde, "biliyorum" iddiasında bulunanların ellerine düşmüşler. Cehlin hışmına uğramışlar. Öyle duruma gelmişler ki "ALLAH-a inandım" diyenlere "sen de müslümansın" desen cehlinden kıyameti koparır.

12 havariyyun "biz Müslümanlarız" diyorlar, İsa aleyhi-s-selâma. Amma bu asırda görülen odur ki İsa aleyhi-s-selâmın şeriatına tabi olanlar bizim yani ümmet-i Muhammedilerin "daha çok ibadet ve taata teşvik ediyorum" zannı ile beşeri duygu ve nefsani arzularını "hakîkate hizmet ediyorum" diye hakîkat dışı emr-i ilâhinin çok yerlerinin nefsani isteklerle ölçüldüğü ve dönüştürüldüğü gibi, Ehl-i Kitap-tan din kardeşlerimiz -dikkat et! "Din kardeşi" diyorum- şeriatımız zamana göre tertîb-i ilâhi amma gel gör ki bu garabetten habersiz yaşayan Müslüman kitleler gerçeklerden uzaklaşmış, hakîkat yerine nefsin haz duyduğu hurâfalara kaymış, Muhammediler de zaman zaman içtihatsızlıktan Ehl-i Kitab kardeşlerimiz gibi şekilden başkasına itimat edemememizle bizler de aynı hata çukurlarına düşmüşüz.

 HZ. ALLAH-ın rahmeti ve mağfiretinin sonsuzluğundan bilcümle alem istifade ediyor. Tabir caiz ise, aciz kullar Rabbımın iltimasına uğruyoruz, unutma. Maalesef Ehl-i Kitaplar da bilemiyorlar, HZ. ALLAH-a inananlara bilâ-istisna "Müslüman" denildiğini. Şeriatları ile anılması gerekirken, kabile isimleri ile anılmayı kabullenmişler.

HZ. ALLAH bildiriyor, iyi dinle de HZ. ALLAH-ın varlığını kabul eden kulların dininin İslâm olduğunu iyi bilesin.

 İsâ onlardaki inkarcılığı sezince, "ALLAH yolunda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?" Dedi. Havârîler, "biz ALLAH yolunun yardımcılarıyız" ALLAH-a inandık, bil ki bizler müslümanlarız cevabını verdiler. (Al-i İmrân Suresi, 52)

Hz. Kur-ân-da aynı manada 64 AYET var, İslâm-ı anlatan ve öğreten.

İslâmiyet yalnız bir zümrenin ve kavmin tekelinde değildir.

Benî Âdem-in yaratılışından kıyamete kadar HZ. ALLAH-ın cümle kullarına ihsan eylediği tek Dindir.

Kelâmı tertîb-i, manası taltif-i ilâhi olan tek din Dîn-i İslâmdır.

"Size din olarak İslâm-ı seçtim. Size dininizi tamamladım. İslâm-dan başka din kabul olmayacaktır."

Buyruğu ile acabâya yer bırakmayan Hazret-i ALLAH

Bu yönlü bilgiyi anlamaları için akıl, fikir, hakîkatleri tartacak ledünni, asra uyumlu, metafizik terazi ihsan eylesin, amin.

Bilcümle peygamber efendilerimiz İslâm üzere geldiler. Kâffesi "Müslüman"dırlar. Tabi olanlar da Müslümandırlar. Peygamber Efendilerimiz din getirmediler cümlesi Dîn-i İslâm üzere gönderildiler. Şeriatları ile anılırlar. Tarikleri ile Ümmetlerine örnek olmuşlardır.

HZ. ALLAH-ın varlığını lisanen kabul eden beşer ölçüsüne göre Müslümandır.

HZ. ALLAH-ın kabulü ise illâ kelam değil manadır, haldir.

Sakın duygusuzca söylenen kelam imanla karıştırılmasın. İmam-ı Maturudi ve İmam-ı Hasan-ı Eş-ari Hazretlerinin Kur-ân-ı Kerîm-den edindikleri ma‘nâ, imanın 6 şartı vardır. Amentü-de izahı ifade edilmiştir. İmana taalluk eder. Şöyledir; ezberlediğin gibi yaşamaya çalış:

Âmentü billâhi ve melâiketihî ve kütübihî ve rusulihî ve-l-yevmi-l-âhiri ve bi-l-kaderi, hayrihî ve şerrihî minallâhî teâlâ ve-l-ba-sü ba-de-l-mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlüh.

Her Müslüman manasını, manasının anlamını kabiliyeti nispetinde az çok bilerek iman etmeli.

İmanın 6 şartı vardır. Bir şartı noksan oldumu o kadar noksandır. O kişiye imansız diyemezsin.

Bütün şartlar tamam oldumu o kişideki müttaki ve mü-min sıfatının mevcudiyetini dünya yaşantısında da görmek mümkün olduğu gibi, HZ. ALLAH-ın varlığına, şeriatı ile yükümlü olduğu peygamberlerine ve cümlesinin ALLAH elçileri olduklarına dünya ve ahiret şahitlik eder, şehadetinin ise eseri ehl-i imanın maddi ve manevi yaşantısında müşahede olunur.

Hacı hacıyı bulur Mekke-de; derviş dervişi bulur tekkede, rindan rindanı bulur meyhanede.

  Sayfa Başına Dön


 

 

"İSLÂM-DA BEŞ ŞART VARDIR" DİYE İLÂHİ BİR BİLDİRİ YOKTUR

 

 

 

 

Dîn-i İslâm-da 5 şart yoktur.

Savm u salat, hacc u zekat, HZ. ALLAH-ın müttaki, ittika sahibi, mü-min kullarına in-am ve ihsanıdır. Bu rahmet-i ilâhiyeleri mutlak yapmakla yükümlü kılmıştır sadık kullarını HZ. ALLAH.

 Bilinçli olalım. Karıştırmayalım İslâm-la imanı. Yalnız, ehl-i İslâm olmak yetmiyor, HZ. ALLAH-a muti olmak için. Ehl-i iman olalım ki HZ. ALLAH hakikatlere bizleri gerçek şahit kılsın. Şahitliğin şerefi ile dünyada yaşamak nasip eylediği bahtiyar kullardan bizleri uzak kılmasın, amin.

Bu gerçekler Hazret-i Kur-ân-da bulunduğu halde, nedense gerçeklerin dışında kaldık ve dışlayarak yaşadık.

Rabbım bu aciz kuluna tahsis eylediği Hacıdoğan Mahallesi Pala Sokakta iskan ettirene kadar, ameli ve nazari yaşattı Rabbim bu aciz kulunu. İlk anda hakikat dışı kalmış inancımın etkisinde olarak ruhen rahatsız olmuştum. Amma birbirimizden uzak dursak da ceseden değil de, insancıl halin görünümü ile gayr-ı ihtiyari ruhen yakınlık duymaya başladık. Zaman geçtikce birbirimizle karşılaştığımız zaman zoraki tebessümle iktifa ediyorduk.

Şunu kesinlikle itiraf edeyim ki, komşu hakkını bizden daha iyi biliyorlardı. Kişisel muameleleri ve insancıl tutumları karşısında evvelki düşüncelerimden utanır olmuştum.

Bu gerçeği idrak edip de yaşayan, Osmanlı İmparatorluğunun 410 sene Filistin-de 3 şeriat ehlinin bir arada kardeş kardeş yaşamalarını sağlaması şimdiki Filistinli kardeşlerimin perişanlığıyla kabil-i kıyas değil. Ümmet-i Muhammet perişan. Beni İsrail perişan. Beni Nasara da huzursuz. Yarınlarından emin olunamayan, ne olacağı da belirsizlik içinde, buna yaşamak denir ise yaşıyorlar.

Sene 1966 da lutfu ihsanı ile hacca gitmeyi nasip eden Rabbim, Filistin-i günlerce ziyareti de ihsan eyledi. Sonsuz hamd olsun.

Gitmeden iki ay kadar evvel, sabah namazından sonra, hal-i yakazada emir verdiler. Verilen emir ben aciz için müjde id,i amma akıl ve mantık dışı METAFİZİK bir olay.

Emir verdiler: şu andan itibaren sakalını bırak. Hacca giderken parmakla tutulacak hale gelsin, buyurdular.

Yataktan sevinç çığlığına benzer yüksek sesle gülerek fırladım. Hava ışımış idi. Hacca gideceğim müjdesi yapılmıştı. Ama inanasım gelmiyordu. Zira hacca gitmeye mali durumum müsait değildi.

Bu müjdeden tahminen bir ay kadar sonra Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Şeyh Efendi haber gönderdi. Nüfus cüzdanımı da fotoğraflarla birlikte istemiş. Muammele Çorum-dan yapılacaktı.

Sevindiğim kadar da üzgündüm. Hacca sünnet olarak gidiyordum. Mizacım başkalarının sırtından tufeyli geçinmeye müsait yaratılmamıştı. Bunun için zevkim kadar da sıkıntı içerisinde idim.

* * *

Hak tecelli eyleyince her işi asan eder,

Halk eder esbabını, bir lâhzada ihsan eder.

* * *

Rahmet-i ilâhiye tecelli eyleyip üzerime hac farz değil iken, bir anda farz oluverdi. Bir yerde ödeneceğinden ümidi olunmayan iki bin lira alacağım vardı. O alacağımın ödeneceğinden hiç ümidim yoktu. İşte bariz METAFİZİK zuhurat: Fakir iken zengin olmuş, hac sünnet iken üzerime farz olmuştu. O senelerde bir kişinin hac etmesi için 500 türk lirası yeterli idi. Ve hüve alâ külli şey-in kadîr.

Ankara-dan katılan beş derviş kardeşlerimle beraber Çorum hac kafilesine katıldık ve Suriye üzerinden Ürdün-e geldik. Oradan da ziyaretimin küllisi tertîb-i ilâhi olan Kudüs-i Şerif-e geldik. Ziyaret mekan ve makamlarını ziyaret ettik. MESCİD-İ AKSA-DA sabah namazı kıldık. KUBBETÜ-S-SAHRA-DA çok mihraplarda ve ortasında bulunan muallak taşı altında ikişer rekat namaz kıldık. Kayınpederimin arzusu üzere zikir halakası kurdum. Sabaha kadar Rabbımızı zikrettik. Fakir on senelik şeyh idim.

Kudüs-i Şerif için manası ve madde kelamı da yasak olan bir gerçeği duyurmuşlardı bu fakire.

Orada bulunduğumda gördüm ki Muhammedi, İsevi ve Musevi şeriatlarının mukaddes mekanları ve makamları mevcud. Filistin de 3 şeriatın müşterek ve mukaddes davası. Birinin diğerine üstünlük göstermeye hakkı yok. Bu ve buna benzer davalar düşmanlıkla hiçbir zaman hallolamaz. Manaya yönelik ilim ve irfaniyetle düzeleceğine kesinlikle kaniyim. Zaman gelecek dünyayı da ilim ve irfaniyet ve gerçeklerin ifşası ve bilinmesi kurtaracak. Hülâsa arz edeyim:

Dîn-i İslâm-ın umumun tek dini olduğunu, Hz. ALLAH-ın bildirisi ve buyruğu olduğunu kabul ederek cümle kullarına da bu gerçeği anlatmayı bilerek kabul ettire-bilir isek.. İslâm-da 5 şartın olmadığını Muhammedilere anlatır, ikna edebilir isek..

Peygamber efendilerimizin ilâh olmayıp, ALLAH-ın kulları olduklarını, ALLAH elçileri olarak elçiliklerini birini diğerinden farklı görmeden kabul edebilir isek..

Hak yolda rehber olanları ilâhlaştırmak cehlinden, gafletinden kurtulabilir, gücün ve kuvvetin, sonsuz iradenin bizatihi Hz. ALLAH-a mahsus olduğu gerçeği iman, amel ve cümle muammelelerimizde görülebiliyor ise..

Peygamberinin getirdiği şeriata tabi olup emr-i ilâhi üzere yaşayanlar müttaki ve mü-mindirler.

Yalnız, ALLAH-ı kabul ediyor ise müslümandır.

Sonraki gelen şeriatı kabul edip, bilerek muktezasınca amel etmek kulun kemalatını gösterir.

Hiçbir şeriatın saliki Hz. ALLAH-ı kabul eden hemcinsine "kafir, gavur, gayr-i müslim" gibi hakaret etme hakkına haiz değildir.

Kul haddi aşdımı, Hz. ALLAH affetmez ise, hesabı dünya, ahiret mutlak sorulur.

Hüküm yalnız Hz. ALLAH-a mahsustur. Haddini bil.

Yapabiliyor isen "emr-i bi-l-ma-ruf nehy-i ani-l-münker." İlmi gücün nisbetinde hemcinsini kötülükten uzaklaştırıp, iyiyi sevdirip onunla amel etmesini sağlıyabildin ise Hz. ALLAH-ın bildirisine göre tebrikler. Hz. ALLAH-a muhip kul, habibine lâyık sadık ümmetsin. Hemcinsine karşı faideli ve luzumlusun. Mübarek olsun.

 Sayfa Başına Dön

* * *

 

 

 

 

 

HALİLİM: SEVGİLİM

 

EL-HALİL-i ziyareti Rabbım kısmet etti. Otobüslerle, yanılmıyorsam, Kudüs-i Şerif-e 75 km. kadardı. 24 saat Kudüs-i Şerif-de, 24 saat de el-Halil-de kaldık. Ziyaret yerlerini tek tek anlatmaya bu kitabcığın hacmi müsait değildir, hulasa ediyorum.

El-Halil-e, o mübarek beldeye girer iken bu fakire ilâhi bir hal oldu. Manevi zevkim maddede bütün çıplaklığı ile abd-i âcizi ihata etmişti.

Hz. ALLAH-ın "halilim" hitabını yeni oluyormuş gibi duyuyordum. Mana kaybolmuyordu ki yeni eski diye ayrı göreyim. Bu aşk-ı ilâhi abd-i acizde yeni tecelli etmişti. İrademe hakim olamadığım gibi, azalarıma da hakim değildim. Gözlerimden öyle yaş akıyordu ki fışkırırcasına. Tatlı bir aşk-ı ilâhi yakıyordu benliğimi. Utanma hissim de alınmıştı. Riya giremezdi o halime. Utanmayı da bilmiyordum ki utanayım.

Şunu iyi anladım ki aşk-ı ilâhide riyanın ve benliğin yeri yok. Yaratılmamış.

Her eşya yerini buldumu değer ifade eder.

Gördüm ki o makamda beş duyguya da yer daralmış. Sanki kalmamış. Edebiyat yapıyor, demeyesin. Onun da orada yeri yok. Yaratılmamış.

* * *

Aşktan yüce kurulmuş seyranı dervişlerin

Arş u kürsî, levh u kalem hayranı dervişlerin

Dervişleri hak sever kur-ân içinde över

Abdulkadir sultandır, sultanı dervişlerin.

* * *

Diyen Yunus-u da anmadan geçemiyorum. ALLAH makamını ali kılsın.

Cenâb-ı Hakk-ın "halilim" hitabı ile taltif eylediği, peygamberler atası İbrahim aleyhi-s-selâmın türbe-i şerifini ve yanında medfun sara validemizi de ziyaret ettim. Elhamdü lillah. Hz. ALLAH cümle aşıklarına ihsan eylesin.

Öyle buyurmadı mı Hz. ALLAH (c.c.):

Siz onlara ölü demeyin. Onlar diridir, fakat siz bilemezsiniz.

Rabbımın bu hitabını bütün çıplaklığı ile o makamda yaşadım. Cesedimle orda idim. Ama inan ruhumla gördüm. Beşeri vücudum tahammül edemez oldu.

* * *

Kim görmüş gözleri ile canının gittiğini?

* * *

İşte ben gözümle gördüm giden canımdır benim ...

Ömrüm fırsatlı olur ise, ilâhi duygularım kalır ise, Rabbım nazar eder ise, bunu bir kitab olarak ehl-i aşka sunmak istiyorum, inşaALLAH.

Şimdilik bu kadarla iktifa edelim ve inelim Hacıdoğan Mahallesine.

Hacıdoğan Mahallesinde Filistin misali Rabbım 3 şeriatın içine itekledi. Orada yaşayanların gün geçtikçe insancıl tutumları, normal ticaretleri, komşu hakkına riayet etmeleri, HZ. ALLAH-ın varlığını kabul etmeleri gibi yaşantıları bu toplumu sevdirdi bana.

Çok düşündüm, azınlık olmanın getirdiği mecburiyetten mi? diye. Osmanlı terbiyesini, İslâmi güzellikleri maalesef bizlerden iyi kavramışlar. Sözüm Ankara-daki Musevi ve İsevi vatandaşlarıma, gerisini bilemem.

İslâmiyet-i, "ALLAH-a inandım" diyenlerin Hz. Kur-ân-da beyan edildiği gibi anlamaları na-ehillerin işle-rine gelmeyeceğinden, beyan edilen gerçeklere inanıp tatbik etmelerinin bugün mümkün olamayacağının görünümü aşikâr..

  Sayfa Başına Dön

* * *

 


 

 

YERSİZ SOYKIRIM İDDİASI

 

 

 

 

Birinci Cihan Harbinde Türk milletinin zafiyetini fırsat bilip, işgal kuvvetleri ile beraber olup bu millete lâyık olmadığı, tüyler ürperten, akla ve hayale dahi gelmeyen işkenceleri reva görerek, duyulmadık nankörlük örneği sergileyen Ermeni vatandaşlarımız -Ankara-daki Ermeni vatandaşlarımızı tenzih ederim- Türk milletinin az da olsa zaferi ile neticelenen harbin neticesinde, dış güçler ülkemizi mecburi terk edince, Üçüncü Orduda mimlenen Ermenileri hainlik ettiği ülkeyi terk etmeye haklı olarak mecbur etmiştir.

Ermeni vatandaşlarımızın yanlış tutumları ve yersiz çığlıklarının faturasını bu millete ödetme arzuları tarih boyu kesintisiz devam etmiştir.

Soykırım çığlıkları ile dünya Hıristiyanlarını Türk Milletine düşman kıldığını bilmeyen kalmadı herhalde.

O türlü yaygaracıları ALLAH düzeltir inşaALLAH. Gerçekleri zaman gelecek tarih daha açık elbette yazacak.

 Birinci Dünya Harbini görmüş, itimad edilir büyüklerimi dinle­dim ve an­la­dım ki, Bu­nun adı­na soy­kı­rım de­mez­ler, Arapça-da "men dakka dukka" derler. Çalma kapımı, çalarlar kapını.

Çorum-da bir Atasözü vardır: Varışına gelişim, tarhana aşına bulgur aşım, derler.

Diyanet İşleri Başkanlığı-nın yaptırdığı Sahibini Arayan Madalya filmini görmüşsünüzdür.

Görmedi iseniz mutlaka görünüz. Muhammedisi de görsün, İsevisi de görsün.

* * *

Sayfa Başına Dön

 

 

MADALYANIN SAHİBİ

 

 

 

 

Madalyanın sahibini görmeyenler görsünler ve bu gerçeği bu fakirden de duysunlar.

Madalyanın sahibi Tarik-i Kadiri, Tarik-i Rufai, tarik-i Nakşibendiden izn-i icazet sahibi, ordunun tetkik ve tasdikinden geçmiş, cennet-mekan Sultan Reşat Han-ın da izn-i icazetine sahip olan büyük şeyh efendimiz. Bu abd-i âciz Galip Hasan Kuşçuoğlu-nun büyük şeyh efendisi. Kahramanmaraşlı, madalyanın gerçek sahibi "Seyyit Ali Sezai Kurtaran" efendi hazretleridir.

Selâhiyetli halifesi Kahramanmaraşlı Sofu Ökkeş efendi ve Hacı Mustafa Yardımedici efendiler. Makamları cennet olsun.

Şeyh efendilerimin himmeti ve rabbımın müsaade ve ihsanı ile 1956 senesinden 2003-e, bu seneye kadar bu şerefli vazifeye leke sürmemeye özen göstererek, rabbımın yardımı ile mesuliyetimi müdrik, nefsimin şerrinden emin olamayan bu abd-i âciz rabbıma sığınıp ve yardmı dileyerek şahsıma tevdi edilen bu kudsi vazifeyi seve seve, yol büyüklerimin himmeti, muhib arkadaşlarımın da yardımları ile götürmeye çalışıyorum. Rabbım ihsan eylediği bu dünyadaki ömrümün nihayetine kadar madde ve mana kirlerinden arınmış olarak ihya eder inşaALLAH (c.c.).

Abd-i âcize Kadiri, Rufai ve her ikisinin birleşiminden verilen kol Galibilik ihsan edildi. Hadimü-l-fukara Çorumlu Hacı Galip Hasan Kuşçuoğlu.

Peygamberimiz Efendimizin:

 "Beni rabbım terbiye etti, ne güzel terbiye eyledi"

* * *

Hitabını anladım. Bu abd-i âciz aczimle yaşıyor ve emr-i ilâhilere sadık kalmaya Rabbımın ihsanı olan ihtiyari gücümle gayret ediyorum. Emr-i ilâhilere uyumlu olabilmem için Rabbimin sadık kullarına ihsan eylediği rahmet-i ilâhiye zuhuratına yönüm dönük her an bekliyorum.

 İki yüzlülükten kurtarıp ilâhi emre acabâsız sadakat gösteren kullarını, ferdi olduğu gibi, umumi olarak da Peygamber Efendimizin getirdiği emr-i ilâhi ile, asra uyumlu olarak yaşamanın tertîb-i ilâhi olduğunu düşünebilen ve yaşayan, terakkiyata yönelik yaşantının ilâhi tertib olduğunu müdrik ve asrın haram olmayan güzelliklerinin hayranı, bu yönlü tecelliyat-ı ilâhiyenin zuhurunu bekleyen, benimsemiş ve önemsemiş ve yaşayan müttaki ve mü-min kullarından eylesin, amin, ve selâmün ale-l-murselîn ve-l-hamdü lillâhi Rabbi-l-âlemîn.

Pala Sokakta on seneden fazla kaldık. 60 ihtilâlinden sonra "şehir içinde marangoz olamaz" diye yalnız temeli olan hayali sitede iskan kılındık. Mekanı cennet olsun NURİ Teoman Paşa Ankara ihtilal valisi idi. Esnafın haline muttali olduğu için suyumuzu ve elektriğimizi mevzuata hiç uymadığı halde bağlattı. Sonra gelen hükümetler generali dava ettiler. Siteleri gecekondu diye muameleye koydular da NURİ TEOMAN PAŞA yakayı kurtardı. Cennet mekan Adnan Menderes esnafın feci haline muttali olduğu için esnafın mülk sahibi olmasının arzusu ile bütün menfi önerileri kabul etmeyerek, biz fakir esnafı mülk sahibi eyledi. HZ. ALLAH emeği geçenlerden razı olsun. Bu abd-i âciz ilk kurulan marangozlar derneğinin ve kooperatifinin kurucularından olup her ikisinin de yedi numaralı üyesiyim.

Pala Sokaktaki iskanımızla çok şeylere şahit olup yerinde öğretildiğim gibi, Din-i İslâm-ın umumun dini olduğunun zuhuratlarının başlangıcını burada edindim. Na-ehlin menfaatlerine halel gelmemesi için gizlenen gerçeklere de burada yaşayarak muttali oldum.

Hakîkat yolunun, tasavvufi yaşantının hacıdoğan mahallesinde yokluğunun acı gerçeğinin özlemini daha çok çektim. Ve bu iskan ettiğim yer bu fakiri hakîkate öyle itekledi ki manevi hayatımın hakîkata dönüm noktası, Dîn-i İslâm-ın gerçek yaşantısı olan tasavvufi yaşantım burda ihsan edildi. Anlatayım. Can kulağınla dinle ki bu metafizik tecelliden senin de rızkın var ise nasip olur alırsın inşaALLAH.

Sene 1949 -1950 arası. İhsan edilen ilâhi aşkla tutunacak yer bulamayan, boşlukta bocalayan bu fakir mecnuna benzer olmuştum. LAFZA-İ CELAL anlamında ses çıkaran ayakkabılarımın tıkırtıları beni vecde getirmeye yetiyordu. Hissediyorum ve yaşıyorum, manen yükseldiğimi biliyorum, ama ne duracak durağım ne de tutunacak bir dalım var. Sahipsizdim. Sahipsizliğin ne olduğuna, yol büyüklerimin sohbetleri iç alemimde dolu dolu idi. Zevki vardı fakat fer-i idi, kalıcı değil geçici idi. Namaz kılıyor, Ramazan orucumu da tutuyordum. Gücüm nisbetinde yeri gelir ise hayır hasenatımı da yapıyordum.

Çok ulemayı dahi şaşırtan, bu maddeden ve akıldan öteye yolu olmayan fer-i hal bu fakiri doyuramadığı gibi manaya yol bulamayan ilmin beni mecnunluğa doğru iteklediğinin farkında idim. Aşk-ı ilâhinin böyle olmadığı hakkında çocukluğumdan bu yana dinlediğim sohbetlerden bir şeyler edinmiştim. Edindiğim bilgiler kâldi, hal değildi ki derdime derman olsun.

 Bu maddi, akıldan öteye ve manaya erişemediğim için, güzelliği bulamayan özlemlerimle bu hayatı sanki taşıyamıyordum. İntiharı dahi düşünmedim değil. Günah-ı kebaireden olduğunu biliyordum.

Duymuştum, gece yarısında olan müracaatlar red olunmuyor diye.

Gece yarısında kalktım. Abdest aldım. İki rekat kaza namazı kıldım. Dua için ellerimi kaldırdığım zaman manam değişmişti. Meğer hacet kapıları açılmış, arzu ve isteklerimin kabul olduğunun peşinen müjdesini almış gibi idim. Beşeri duygu ve hislerim ilâhi bir hal almıştı. Gözlerimden sel gibi akan yaşlar ihtiyarımla değildi. İlticamdaki kelâm ve manayı da abd-i âcizin bu anlamda beşeri gücümle üretmem imkansızdı.

ALLAH için kalbi gözyaşları ile sulandırdığın zaman müracatını kainat bilir.

Bir gerçek ama bu geçek de ihtiyarınla oluyormuş gibi görünse de beşeri gücümüzle olamıyor, yanılma.

Her ne kadar Benî Âdem-e cüz-i irade verilmiş ise de yaratılan her beşer mutlaka ilâhi yardıma muhtaç yaratılmıştır.

HZ. ALLAH buyurdu:

"Talebenâ vecedenâ" (kulum sen iste ki ben vereyim.)

Bu rahmetin tecelli yeri vesile zuhur mercii insan-ı kamildir.

İki alem sahibi Gavsü-l-A-zam Seyyit Ahmet er-Rüfai Hazretleri müracatında:

"Yâ ibadâllâhi ağisnâ" (ey ALLAH-ın kulları bize yardım edin) diye müracaat etmiştir. Öyle tertip ve tanzim eylemiş Hazret-i ALLAH.

Zahiri ulemanın bu tertîb-i ilâhi ilimleri kifayet etmediği için mahrumdurlar, mahcupturlar. Çünkü ilimleri ile fizikten öteye, METAYA yol edinmemişlerdir.

Beşeri zaafımla, lutfedilen ilâhi zuhuratın meyvesi şöyle müracaat ettim:

"Yâ Rabbi! Ben aciz kulun bir mürşide intisap edemedim. Kararsızlığımdan dolayı bu yönden zatına rica ediyorum. Bana mürşidimi yarın öğleye kadar gönder. Bekliyorum.

Göndereceğin mürşidim "ben şeyhim" desin yalnız ki. Zatının gönderdiğini bileyim. Manevi ölçülerim bugüne kadar beni mahrum bıraktı. Zatından istiyorum. Göndermez isen emanetini al. Zira artık taşıyamıyorum. Anlamı kalmadı, hayat taşıyamıyacağım yük olmuştu."

Mürşitsiz yaşamak istemiyorum. Hiç şüphem yoktu, gönderecekti. Çünkü bu yakarış kulun acziyle mütenasip değildi.

İbadullah Camisine Diyanet İşleri genç bir imam tayin etmişti. Sesi güzel ve yanıktı. Kur-ân-ı çok güzel okuyordu. Sabah, öğle, akşam namazlarını kaçırmıyorduk. daha birkaç gün olmuştu.

Gece müracatımın sabahı beklemeye başlamıştım mürşidimi. Hiç şüphem yoktu, mutlaka gönderecekti HZ. ALLAH. Çünkü geceki halim beşerin gücü dışında idi. Kesinlikle kör atışı değildi.

Saat onu geçiyordu. Sabırsızlanıyordum. Genç imam Şerafettin Yardımedici gelmezmi. İsmimi de öğrenmiş. "Selâmün aleyküm Galip Usta" diye, "bu dükkanı siz veriyormuşsunuz bize verir misin? Seveceğin bir kişiyi getireceğim. Kirası ne kadar?" dedi. Anahtarı eline tutuşturdum, öğleden evvel mutlaka getir diye.

Atölyemin bitişiğinde ufak boş bir dükkan vardı. İsteyen bir esnafa verilsin yetkisi ile anahtarını bana vermişlerdi.

Şerafettin Hoca işin vehametini anlamış olacak ki babası mürşidim efendimi hemen getirdi. Dışarıda karşıladım. İsmimi o hitabtan dinlemek ne zevkti:

-Selâmün aleyküm Galip Efendi oğlum!..

53 sene geçti. Halâ o hitabın zevkini taşıyorum. Efendimi gördüm, bana yeniden doğmuş gibi bir hal oldu. Mecnunluğum geçiverdi. Karanlık dünyam aydınlandı. Nasıl aydınlanmasın, ilticam kabul olmuş, mürşidim efendimi göndermişti HZ. ALLAH!...

Elinde Hazret-i Kur-ân. Dükkanın kapısından evvelâ Hz. Kur-ân girdi. Mürşidim efendim de sağ ayağıyla içeriye girdiler. Ben de girdim. Tazimle elini öptüm. Beni evvelce tanıyor gibi, halimi hatırımı sordu ve niçin bu dükkânı istediklerini şöyle izah etti:

-İbadullah Camiine yakın. Namaz aralarında sağda solda dolaşmasın Şerafettin. Bizim de arkadaşlarla sohbet edecek bir yerimiz olur. Sandalye masa alalım, deyince:

-Efendim, onlar tamam, siz düşünmeyin, dedim.

Ertesi sabah gelmek üzere gittiler.

Kahramanmaraşlı Mustafa Yardımedici Mürşidim Efendim. Tahminen 1.90 gibi boyu ile geniş omuzlu idi. Mollalığında güreşirmiş. Soyunduğu zaman sırtına çam kömürü ile MaşâALLAH yazarlarmış. Sünnet-i seniyyeye uygun sakalı ve bıyığı. Tirendez giyinimi, her ayın elbisesi ayrı idi. Başa tam girmeyen kasketi, ayakkabısı da elbiseye uygundu. Kahramanmaraş-a mahsus yeleğini terziye tarif eder, başında durur, tarifi üzere diktirirdi ...

Hazret-i Kur-ân-ın manasının gerçek anlamı bu fakirde çok çok etkisini gösterdi. Kulun bilmesi gereken umuma bahşedilen Dîn-i İslâm-ın bu bildirisini geç de olsa yaşayarak anladım ve mesullerine haykırıyorum: hz ALLAH İslâm-ı bize nasıl bildirdi ise Hazret-i Kur-ân-da elçileri vesilesi ile, sizler de öyle bildirin. Hz ALLAH-tan korkun. Hesap günü gelmeden düzeltin yanlışları!...

Yetsin artık Hz. ALLAH-a inanan Ehl-i İmanın, Ehl-i İslâm-ın, Ehl-i Kitab-ın, birbirini "kafir, gavur, gayr-i müslim" görerek, Hz. ALLAH-ın rahmet sıfatlarını gazab-ı ilâhi gibi algılıyarak, lutuf ve ihsan edilen ve aciz kula ihsan edilen yaşam güzelliklerini yok etmeye çalışmanız bitsin artık!...

Bilenler emr-i ilâhileri doğru öğretsinler toplumlara, Hz. ALLAH aşkına ...

Bilmeyen de sussun, yeter. Nasıl inanıyorsa inandığının hürmetine!..

Hz. ALLAH-ın varlığını bu sonsuz zuhurat karşısında dahi düşünemiyor, yüce varlığın yarattığı günah-ı kebaire dışındaki güzelliklere halâ küfür gözü ile bakarak, kul için kazancı sonsuz olan dünyada, küfürden gayrı bir şey göremiyorsa, aklından zoru olan bu zavallının düzelmesi için bir tedavi yolu mutlak vardır. Derdin devasını bilemiyor isek araştıralım. Çünkü Hz. ALLAH (c.c.) Devasız dert yaratmadı.

 

* * *

 Sayfa Başına Dön

 


 

EDEBİYAT ÖĞRETMENİ FAZLI AL
HOCA-NIN AHVAL-İ ALEME TASAVVUFİ BAKIŞI

 

 

Etme Kardeşim

 

Hakîkat alemi Hakk-ın has mülkü

Bilmiyorsan inkar etme kardeşim.

Basiret gözüyle görülür çünkü,

Görmüyorsan inkar etme kardeşim.

 

Tasavvufta tarikat hakikat yolu

Fıkhın kolu mezhepler içtihat yeri

Tarikat kolu da tasavvufun yolu

Hak yolları inkar etme kardeşim.

 

Asıl olan şeriat halk için libas

Takvâ,verâ, ihlâs tasavvufa has

Sırât-ı müstakîm için tarikat esas

Hak yolda yolsuzluk etme kardeşim.

 

Tarikat Hak için Hakk-ın yoludur

Fakat yollar sahte canbaz doludur

ALLAH-la aldatan zalim kuludur

Aldatmayı sanat etme kardeşim.

 

Tarikatı inkar arttı giderek

Cahili bilmeden alim bilerek

Bu inkara hem de cihat diyerek

Din ile aldatmaya gitme kardeşim

 

Elinde bir kara, herkese sürme

Kafir, gavur, deyip kimseyi yerme

ALLAH-tan utan da kulu hor görme

Yeter, sahtekarlık etme kardeşim.

 

Sahtenin sıfatın doğruya verme

Çürük olanlarla sağlamı yerme

Şeytanla, mürşidi bir diye görme

Yanlış yerde dua etme kardeşim.

 

 Dervişin varlığı benliği varsa

Şeyhini uçurup, şöhret ararsa

Katı kurallarla dini yaşarsa

Bu softaya rağbet etme kardeşim.

 

Dini sömürüye düşmandır herkes

Rezil eder ALLAH çünkü ölçü ters

Bunların elinden şeytan eder pes

Şeytanları rehber etme kardeşim.

 

Evliyama eza eden ademe

Harb açarım diyor Mevlâ baksana

Rab değil bunlar rahmet insana

Kork ALLAH-tan zulüm etme kardeşim.

 

Tarikata karşı gelen ey nadan

Tasavvufsuz din yaşanmadı hiç bir an

Böyle tanzim eylemiştir yüce yaratan

İnsaf et de küfre gitme kardeşim.

 

Fazlı der kurulur Hakk-ın divanı

Sorulur insana bunca yalanı

Galibi mürşidin irşat zamanı

Bir anını heder etme kardeşim.

                              (Fazlı Al, Edebiyat Öğretmeni/ISPARTA)

 

Mürşidini bulmak için sakın benim yaptığım hatayı sen de yapmaya yeltenme. Ben çok ağır ödedim bedelini ve halâ ödememin ömür boyu devam edeceğine inandım. Neden bilmem, umuma bahşedilen tertib ve tanzim-i ilâhi ile güya yetinmedim.

Tanıdığım ehl-i hal bu fakire gücendiler, "bizler ne güne duruyoruz?" diye.

Haklı idiler, mana ehli idiler, hürmete ve hizmete lâyık idiler, cümlesinin makamları cennet olsun. Cümlesinin üzerimde nazarlarını hissediyorum.

 Bu hususta neden bilemiyorum, biraz müşkülpesent idim. Derdimin deva ilâcı onlarda değil gibi idi.

Yukarıda arz ettiğim gibi, şeyhim efendim geldi. Beni mecnuna döndüren ateşim bir anda söndü. Değiştim. HZ. ALLAH-a müracaatım kabul olmuştu.

O günden on beş sene evvel Peygamberimiz Efendimizi manamda ziyaret nasip oldu. Yüzlerce ehl-i aşk sıra bekliyordu, sıra bana gelmişti. Çift kapıdan içeriye girdim. Peygamberimiz efendimiz hasır ile döşenmiş, fazla yüksek olmayan bir sedirde bağdaş kurmuş oturuyordu. Kelime-i tevhit okuyarak mübarek ellerinden öptüm. "lâilahe illALLAH" diye diye bayılmıştım. Peygamberimiz Efendimiz "Muhammedün Resulullah" diye beni ayağa kaldırdı. İki yüzümden öpmüştü. Bir daha unutmayayım diye mübarek cemaline hayran hayran baka kaldım.

İşte o kaldırılışımın benzeri bugün tahakkuk etmiş idi.

İşte o günkü cemal karşımda duruyordu.

 O gecenin zevki verilmişti. Ama düşünemiyor ve hatırlıyamıyordum. İç alemim nefsime pay çıkarmadan yaşıyordu manayı. Ben bu mana ve cemal güzelliğini biliyordum ama nasıl? Hayli zaman geçti, hatırladım o ziyaretimi. Çünkü cemal aynı cemal, hal aynı hal. İşte kulun ihtiyarı dışında her hali metafizik zuhurat.

Mürşidim efendim ertesi sabah geldiğinde:

-Galip Efendi, kâğıdı kalemi al da gel, diye seslendi.

Geldim, elini öptüm. Gösterdiği sandalyeye oturdum.

-Yaz oğlum, dersini, diye başladı söze:

Hasbünallâhu veni-me-l-vekîl: 100 adet

Allâhümme salli alâ seyidinâ Muhammed: 100 adet

Estağfirullâh el-azîm min küllî zenbin ve etûbû ileyh: 100 adet.

-Bu esmaları günde bir kere çek, dedi.

Kalktım, elini öptüm:

-Kabul ettim, dedim.

Sonra gördüm ki başkalarına vazife öyle verilmiyor. Biat ettiriliyor, kesin söz alınıyor. Benim intisabım ve ikrarım ise manen tamamlanmış. Şeyhimin yazdırması kalmış. O da tamamlanınca manam ve maddem değişti. Cidden derviş olmuştum. Darısı dostlar başına.

Şeyhim Efendim her sabah geldiğinde kağıdı ve kalemi getirmemi söyler, her gün bir esma yazdırırdı. Zaman geldi, gece yarısından sonra postun üzerinden kalkamıyordum. Dersim üç saat kadar devam ediyordu. Dersimi alalı altı ay kadar olmuş idi.

Ailem anlamıştı, "yoksa derviş mi oldun? Diye. İlâhi zevkle "evet" dedim. Çünkü yabancısı değillerdi.

-Galip Efendi, gel, bugün kâğıt kalem getirme, dertleşelim dedi.

Mübarek elini öptüm. Her zamanki yerime oturdum.

-Oğlum Galip Efendi! diye söze başladı.

-İçinden her halde diyorsun ki: Efendinin gece aklına bir esma geliyor, bunu Galip Efendiye yazdırayım, diye yazdırıyor. Öyle değil oğlum. Görüyorum, bakmaya mecbur olduğun çok horantan var. Gece gündüz çalışmaya mecbursun. Ben de her gün vazifeni artırıyorum. İçim yanıyor senin halini gördükçe. Ne yapayım, elimde değil! Ben bu esmalara bir ömür verdim. Sana hemen veriyorlar, dedi.

Ağladı.

-Efendim, zatını Rabbimden istedim, elhamdü lillah bu fakirini ret etmedi. Zat-ı alinizi gönderdi, deyince göz yaşları daha fazla kabararak:

-Sus! Anan Arap olsun. Kahramanmaraş-tan beni de senin için gönderdiler, dedi.

Ben de ağlıyarak ellerinden tekrar tekrar öptüm. Kucakladım efendimi. ALLAH makamını cennet eylesin, amin.

İşte neresinden bakar isen bak, zuhur eden her olay metafizik.

Kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendi Ankara-ya misafir gelmişlerdi. Ailece otururken kızı dersimin çok sürdüğünü anlatmış olacak ki:

-Ne kadar dersin var? Ne yapıyorsun? Şeyh Efendi ne vazife verdi? Diye sordu.

Günlük virdimi olduğu gibi anlattım.

-Bunları yapa biliyor musun? dedi.

Mana görgüleri mi de dinledi de:

-Yaz oğlum, şunları da oku, diye çok dualar ve esmalar yazdırdı.

Kızı dayanamadı:

-Baba, hem Galip Efendinin dersi çok diyorsun, sen de ilâve ediyorsun?!

-Bu merhamet işi değil. Galip efendiye maneviyatın ilgisinin icabı böyle olması lâzım, diye kızını susturdu.

İlk zamanlar Efendimle Kayınpeder Efendimin araları çok iyi idi. Şeyh efendim daha yaşlı olduğu için görüştüklerinde elini öper, hürmet ederdi.

Zaman geçtikçe fitneler çoğaldı. Senlik benlik davası iki dergah arası tutumları değişti. Bu hale sebeb ben garip olduğum için, ara yerde bu fakir eziliyordum. Şimdi anlıyorum ki benim bu yolda pişmeme yardımcı olması için tanzim edilen mana imtihanı değil mi ...

Hacı Mustafa Anaç Efendi dünya hayatında feleğin çemberinden geçmiş, tasavvufi bilgisi yeterli ve natıka sahibi idi. Fakat turuk-ı aliyyeye sonradan sokuşturulan katı kuralların koruyucusu gibi idi de, Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa Yardımedici şeyhim efendim ise hal şeyhi idi. HZ. ALLAH cümlesinden razı olsun. Bu abd-i âcizin manama yaptıkları hizmet tartışılmaz.

Makamları cennet olsun, her ikisinden de kadiri ve rufai tarikinden izn-i icazetim var.

Kayınpederimden 1969 senesinde icazet teberrük olarak bu abd-i acize verildi. "hatıra mebni değil, Hz. ALLAH-ın emri ile veriyorum" dedi. Başka türlü veremezdi ki. Eğer ihtiyarı ile verilebilse idi, dergahını mürşitsiz bırakır mı idi? Ama başka dergahlarda da olduğu gibi, bu dergah da uyduruklardan nasibini aldı.

Hani derler "vermeyince mabut, ne yapsın sultan mahmut?."

Vermez ise vermesin mabut, işine geleni bilir sultansız mahmutlar!...

 Hakîkatler çeşitli sebeblerle istismar edildi.

Hakîkat yaşantılardan habersiz, yalnız nefsani duygulardan öteye yolunu bulamayan, asra uyumlu olmayan katı kuralları benimseyip, cehaletin eline düştümü mana cahili, gerçek dışı olan, yalnız nefse dönük, materyalist yaşantıyı yeterli zevk zanneder. Amma, mana güzelliklerinin özlemini çeken ehl-i iman ferdin ve toplumların tabii hakkı olan yaşama hakkının ilâhi duygu özgürlüğü elinden alınıp, yalnız nefsi duygu ve hayali özlemi ile iktifa ettirmeye mecbur kılındığının zoraki kabul ettirilmek istenilmesi ve na-ehilden bu yönde tazyik görmesi ehl-i iman, ehl-i aşk için zulüm ve haksızlık değil mi?!...

Benim başka şeyh efendiden vazife almamın tertîb-i ilâhi olduğunun yabancısı olmadığı halde, gene de kayınpederim ve ihvanında tarifi mümkün olmayan senlik benlik yaratmıştı. Böyle olacağını hiç düşünememiştim. İki tarafta tertîb-i ilâhiyi kabul ve tasdik ediyor, icraata gelince birbirinin düşmanı gibi.

Bu ortamda iki dergahın dayağını ben yiyordum. Bu hallerin bu fakiri manen zayıflık değil hakikate iteklediği zevkimdi. Üzülmeme nazaran iyi anladım.

Yedi şeyh efendilerin terbiyesinden terbiye edindim. Yeri geldikçe yazarım inşâALLAH. HZ. ALLAH cümlesinin makamlarını cennet eylesin, amin.

* * *

Her ne kılmışsa adalettir Cenâb-ı Kibriya

Her kazaya her belâya kıl rıza ALLAH Kerim

* * *

Yegane tesellim bütün alemin adalet üzere tertîb-i tanzim-i ilâhi üzre yaratılması idi. Yaratıcısı ise eşi benzeri olmayan HZ. ALLAH-tır. Aksini düşünmek tahkiki imana hiç uymadığı gibi, taklidi imanda dahi garipsenir.

Hacıdoğan mahallesinde kimler yok tu ki:

Artin, Bedros, Kımis, Garabit, Kirkor beyler, efendiler, ustalar.

Teşrik-i mesai ettiğim daha niceleri ... Hacıdoğan Mahallesi sakinleri, nedenini çözemediğim, cidden sakin kişiler idi.

Bir kişinin kişilik ölçüsünü anlamak için alış veriş yapacaksın. Tıynetini anlamaksa muradın, menfaatine hafif dokunacaksın. Mayasının ne olduğunu anlarsın. Bu ölçüler basit ölçülerdir.

Esas ölçü ALLAH korkusudur. İmanı nispetindedir. Gizlenmesi ise ilm-i zahirin kurnazlığa ayrılan ölçüsü nispetindedir.

Başkalarına zarar sağlayan, hemcinsini aldatmak için elde edilen ilmin kesinlikle ilâhi yönü olmayıp külli şeytanidir. Bu şeytani ilimlerini, ilm-i ilâhi gibi göstermeye kalkışarak menfaat-ı dünya elde etmeye çalışanlar için Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki.

Mürşit olmadığı halde mürşitlik iddia edenler ümmetimin en şerlileridir.

 HZ. ALLAH bütün kullarını bu türlü hakîkat dışı cehlin şerlerinden emin eylesin, amin.

İki yönlü ilimden bahsedilir VEHBİ VE KESBİ diye.

Vehbi ilim: ALLAH elçileri peygamber efendilerimize ve varislerine Hz. ALLAH-ın istisnai verdiği ilimdir ve kalıcıdır.

Kesbi ilim: Kulun irade ve say-i gayretine bağlanmış, umuma mahsus hayatını idame ettirmesi için fiziki alemde ihtiyarı ile elde edilen ilimdir.

Bu ilimde ihlas bulamazsın. Bu ilmin saliki HZ. ALLAH-ı yüzde yüz bilemez. Yüzde yüz inkara da ilmi gücü yeterli değildir ilm-i zahirin.

Geçici vehbi ilimler vardır, ana karnındaki çocuğun yaşama hali, doğunca ağlamayı, meme emmeyi bilmesi gibi. Hayvanlardaki harikulade haller ne ile ifade edilir? Cümlesi vehbi değil mi?.

 Kul, "Hz. ALLAH-ın ve resullerinin şahidiyim" diyebilmesi için vehbi ilme muhtaçtır.

Vehbi ilim dahi kulu tatmin etmesi için zamanında geçerli kesbi ilime muhtaçtır.

Bu ilimlerin her ikisi de Benî Âdem-e insan olması için bahşedilmiştir.

İlm-i zahir, ilm-i batın olsun hayvanlar aleminden ölçü alır isek, daha çok vehbi ilimle bezendiklerini görüp hayret etmemek ne mümkün. Bunlardan birkaç misal verelim: Ademken insan olmanın cümle hayvanlardan farklı ve emr-i ilâhi üzere yaşıyor ise şerefi yalnız Benî Âdem-e ihsan edilen insan olma yeteneğine sahip Benî Âdem efdal ve şerefli mahluktur.

Eşek arısının görünen külli metafizik yaşantısını dinle de, lutfen beş duygunun ötesinden ihsan edilen ilm-i vehbiyi iyi anlamaya çalış ki, kuvvet ve kudret-i ilâhiyi anlamana yardımcı olur, inşaALLAH.

 Sayfa Başına Dön

* * *

 

 

EŞEK ARISI

 

 

 

Eşek arısı yumurtalarının yanına salyangozu iğnesi ile öldürmeden sanki konserve yapar ve bir daha dönmemek üzere orayı terk eder.

Günü gelir arı yavruları yumurtadan çıkar. Konserve olan salyongozu öldürmeden yerler.

Uçma çağına gelince salyangozu bitirirler. Ondan sonra gıdalarını kendi gayretleri ile elde etmeye çalışırlar.

Efdal-i mahluk, şerefli mahluk yaratılan Benî Âdem, tufeyli geçinmeye ömür boyu kendini adamış kişi eşek arısından daha mı duygusuz? Eşek arısı ile Benî Âdem-in vurdum duymaz halini mukayese eder isek, eşek arısına haksızlık etmiş olmaz mıyız?

Başkalarının sırtından geçinmenin insan olmanın yolunda bulunmadığını istediğin kadar anlat ona; arı misali vız, vız, vız gelir, demek lâzım. Sen o vız vızı ömür nihayete erdiği zaman hesap günü dinleyeceksin, HZ. ALLAH affetsin.

İngiliz aliminin ALLAH-ın varlığını kanıtladığı delillerden aldım. Baştan sona kadar anlattıkları METAFİZİK-tir. Bütün nebatat ve hayvanat, felâkiyat her yaratığın madde yönü olduğundan daha çok mana yönü de vardır.

Hele Benî Âdem-in maddesinden manası daha çok ihsan edilmiştir.

Adem insan olma şerefine erdiği zaman küll olarak her yeri ve yönü ile manadır, metafiziktir.

Mana, kulu külli olarak ihata eder ki her yönü mana olur.

"Biz arıya vahyettik"buyurdu HZ. ALLAH (c.c.).

* * *

Sayfa Başına Dön

 

 

DENİZ KABLUMBAĞALARI

 

 

 

 

Ana deniz kaplumbağası sahilde kumu eşer. Yumurtalarını derince eştiği çukura gömer. Bir daha gelmemek üzere orayı terk eder. Zamanı gelince yumurtadan çıkan kaplumbağa yavruları, kumdan çıktığı gibi hiçbir araç ve gerece ve delile dahi ihtiyaç duymadan sürüler halinde denize koşarlar.

Ters istikamete gideni göremezsin.

Na-ehlin şerrinden ve belâsından kurtulup denize erişen kaplumbağa yavruları yeryüzü tehlikesini az da olsa o an için atlatmış sayılırlar.

Aklın ve mantığın gücü ile bu olayların izahı mümkün mü?

İşte fiziküstü METAFİZİK olay.

Alemde zuhuru görülen METAFİZİK olayları anlatmak, hatta dinlemek de beşerin tahammülü dışında bir gerçek. Beşer için nihayeti bulunmayan gerçekleri "doğal" deyip de geçiştirdiğini zannetmeyesin.

Senin bu ilmin de dünyada geçerli fakat bir yere kadar geçerli.

Fiziki ölçünü tertîb-i ilâhi ölçeği yanında örnek göstermek mümkün değil. Misal mi:

Karıncanın kendi ağırlığının 75 katını taşıdığı söylenir

Söyler misin sen ağırlığının kaç katını taşıyorsun?

İlminle göstermek istediğin her şey araç ve gereç, amaç değil.

Amaç yaratıcın Hz. ALLAH-ı bilmektir.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular ki:

"Sizin en hayırlınız dünya için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyendir."

  Sayfa Başına Dön

* * *


 

 

PALA SOKAK

 

 

 

 

Pala Sokağa dönelim. HZ. ALLAH-IN varlığına inandığı için müslümanlığını kelâmı ile ifade eden, HZ. İSA aleyhi-s-selâmın tebliğ eylediği şeriatın ahkamına uyumlu yaşamaya çalışan, HZ. ALLAH-a şirk koşmayan, mü-min mütteki kardeşlerimizden bahsedelim.

ALLAH-ın var olduğuna kelâm ile ikrar edenlerin "müslüman" olduklarını, Kur-ân-ı Azîmü-ş-şân-da HZ. ALLAH buyurduğu ve bildirdiği halde, Ümmet-i Muhammed olarak, biz de bilemiyoruz, hangi sebebten ise bildirmediler, Kur-an-ı Kerim-de bu gerçeği ifade eden ayetleri gizlediler veya tahrif ederek, başka mana verdiler.

MAİDE SURESİ 51. ayete yanlış mana vererek Musa ve İsa aleyhima-s-selâm ümmetlerine ve şeriatlarına Muhammedileri ezeli ve ebedi düşman kıldıkları gibi.

Tarihi bî-taraf tetkik ettiğimiz zaman açık seçik görülüyor ki, sonra gelen şeriatı kabul etmemek zalimane onlardan miras kalmış Muhammet Ümmetine.

Yalnız HZ ALLAH-ın var olduğuna inanmanın İslâmiyet olduğunu ne onlar biliyor, ne de biz biliyoruz. Dünya bu gerçeği bilmiyor. Şu bir gerçek: bilmek de istemiyorlar. Bilselerdi, ALLAH-dan başka ilah edinmezler, Benî Âdem birbirilerine haksız yere kafir, gavur, gayr-i müslim diyemezlerdi.

Bu HZ. Kur-ân-da manası açık emr-i ilâhiyi şu zamanda dünyaya anlatmak çok zor olduğu gibi, yakınlarına anlatmak da müşkül ve zor ...

Yakınlarımda da görüyorum, bu gerçeği anlamaya ilmi müsait olmayanlar bilemediklerinden nefsin ürettiği ters anlayış o kadar yaşantılarında yer edinmiş ki gerçekler anlatıldığı zaman kabul etmiş gibi görünseler de icraatlarında görürsünki değişen bir şey yok.

Eski hamam eski tas.

Dikkatle bakarsan icraatlarına, tellakların da değişmemiş olduklarını görürsün.

Elbetteki bir gün düzelecek dünya.

Bu tertib-i tanzîm-i ilâhi benimsenip önemsenerek kabul edildiği zaman İslâm-ın tek din olduğunun, başka din olmadığının bilincine varılarak gerçekler kabul edildiği zaman bu ortam düzelecek inşaALLAH.

Amma dünyanın ömrü olacak mı?

Peygamber efendilerimiz din getirmediler.

Cümlesi, Dîn-i İslâm üzere geldiler.

Ümmetleri ALLAH-a inanıyorsa müslümandırlar. Getirilen şeriat üzere yaşıyorlarsa mü-mindir, müttakidir, ittika sahibidir.

Bilen insanların hasretini çektiği, semavi kitablardaki mevcut gerçeklerin bir gün yeryüzünde zuhuru görülecek inşaALLAH.

Bu rahmet ve zuhurat-ı ilâhiye neden bu zaman olmasın?.

Artin Usta meslektaş, mobilyacı. Fevkalâde usta değilse de atölyesi vardı. Birşeyler yapıyordu. O zamanlar isminin Artin olması da resmi yerlerden iş alması için avantaj sağlıyordu. Buna benzer isim taşıyanların avantajları vardı.

Ecnebi isim alan kurnaz sanatkarlar çok idi: Alman Sait Usta, Bulgar Hasan Usta Aliman Usta Ankara-da mobilya ustaları olduğu için hepsini de iyi tanıyordum ve isimlerinin hatırına iyi büyük işler alırlardı.

Bedros Usta da meslektendi. Onun da ufak bir dükkanı vardı. Çok çalışkandı.

Bazan işçi tutardı, işçi seyreder kendisi çalışırdı. Camiye gidişte ve dönüşte yolumun üzeri idi. Görür ve ayıplardım; "İşçiye iş vermeyi bilemiyorsan, niçin işçi tutuyorsun?" diye. Yarı şaka yarı ciddi çatardım Bedros Ustaya, ALLAH rahmet eylesi.n Temiz insandı. Taraf-ı etrafı ile tanıştırmıştı beni. Temiz ve garip insanlardı.

Bedros Usta bizi kırmazdı ve severdi. Birkaç kerre müslüman olmuş idi fakat sünnet olmaktan korktuğu için çabuk dönüş yapardı.

Bilemiyor idik ki bugünkü gibi kendisine söylese idik, HZ. ALLAH-a inanıyorsan, ALLAH-ın bildirisine, beşerin yetki ve ölçüsüne göre "sen de müslümansın" diyemedik. İsa Aleyhi-s-selâmın şeriatına bağlı beşer şehadetine uygun müslüman kardeşim ...

Dükkan sahipleri Bekir Koç vefat etmişti. ALLAH Rahmet eylesin, iyi adamdı. Cenaze namazını Hacı Bayram Camisinde kılmıştık. Cemaatın görünümü çok acayipti. Neden mi?

Ermeniler bizimle cenaze namazına aynen iştirak ettiler. Cenazenin yakınları Muhammediler karşıya geçtiler. Namaz kılınana kadar bizleri seyir ettiler.

Namaz kılan Ermeni kardeşlere alaylı tavırlarla sordum: "Siz nasıl namaz kıldınız?" diye.

-Sizin gibi abdest aldık, sizin gibi yaparak namaz kıldık. Hürmet ettiğimiz bir kişinin namazını ne diye kılmayalım? dediler.

Ben onlar hakkında uydurulan fetvalardan bahsetmedim. Dilimin ucuna geldi, geri yuttum.

* * *

Şu anda Şair Eşref-in hicvi geldi hatırıma:

Bana "kafir" demiş müftü efendi

Ben ona diyeyim "müslüman"

Huzur-ı ilâhide ikimiz de çıkarız yalan.

* * *

Bu keşmekeşlikten ve nefsin hazzından öteye yolu olamayan, edinildiği cehaletten, hazret-i kur-ân-da mevcut emr-i ilâhileri çarpıtmadan, aslına uyumlu, selâhiyetli kişilerden tebliğ eyledikleri zaman, bütün insanlık alemi bu gerçek emr-i ilâhiyi duyup anladığı zaman, kardeşliğe dönüş mutluluğu idrak edildiği gibi, yaşanılacak dünyanın rengi değişecek; hiç şüphen olmasın.

Yeri gelmiş iken duygusu ile yaşayıp tertîb-i ilahi zevkini unutamadığım metafizik, yasaklanmayan hitab-ı ilâhiyi ifşa etmemde bir sakınca göremiyorum. Hz. ALLAH samimiyyetime bağışlasın.

Hal-i yakazada Hz. ALLAH bu abd-i âcizine hitab ediyor:

"Kulum ne istersin: Yarın bir ilim meclisinde mi bulunmak, yoksa bir cenazeye hizmet edip, namazını kılıp, kabre kadar refakat etmek mi?.

İkisini de eşit gösterdi Hz. ALLAH (c.c.)

Kurnazlık asla değil.

"Ben acizim ya Rabbi, sen bilirsin" dedim.

O gün bu fakirini hem LEDÜNNİ ağırlıklı ilim meclisinde bulundurdu HZ ALLAH, hem de gene o gün bir zatın cenazesinde bulundurup kabre kadar da refakatçi kıldı.

Cenaze namazının ve cenazeye hizmetin değerini anlayasın diye, değerini ve faziletini HZ. ALLAH böyle bildirdi. Sakın acabâ demeyesin. Lütfen nefsine merhamet eyle.

Cenazenin karşısına geçip de seyreyleme.

Artin Usta sanatkar olduğu gibi bilgisi müsait inançlı İsevi Ermeni idi. İşitmiştim cenazeleri olduğu zaman papaz bulamaz iseler ARTİN Ustanın papazlık yaptığını. Onun için dini mevzuda münakaşamız çok olurdu. Manevi hallerimiz samimi idi. İkimizin de ilmi kulaktan dolma idi, amma gerçeklere önü açıktı. Buna rağmen bana karşı çok hürmetkardı. Bu acizin ALLAH-a olan inancımı, Muhammedi Şeriata karşı samimiyetimi takdir ederdi.

Bir gün yeri gelmişti, açıkca söyledim kendisine "niçin müslüman olmuyorsun? Diye.

 Hitabındaki manayı aynı yansıtmaya özen gösteriyorum, yemin ve samimiyetle dedi ki:

-Galip usta, senin İslâm-ı yaşantının mahsulü olan ahlak ve muamelâtına hayranım, yemin ediyorum. Senin yaşadığın İslâm-a gıpta ediyorum. Çok düşündüm, nefsimde o gücü göremiyorum. Galip usta, şu arastadaki sanatkar ve esnaf arkadaşların yaşadığı İslamiyeti, ALLAH korusun, istemem.

-Haydi ordan sen de kara sürme insanlara, dedim.

-Galip usta, bütün esnafın şeceresi var, getireyim beraber bakalım, dedi ve devam etti:

-Bu esnafın hiç doğru söylediğini duydun mu? Elini versen kolunu kurtaramazsın. Sen de biliyorsun!..

Bazılarını tenzih ederim, ama laf aramızda çoğunluğun muammelesi İslâmi değildi. Artin haklı idi. İkimiz de aynı arastanın esnafı idik. Birbirimizi az da olsa tanıyorduk.

-Niçin ahir zaman peygamberi ni kabul etmiyorsun?

-Etmez olur muyum? Hz. ALLAH-ın elçisi hak peygamberdir.

-Kabul ediyorsun da neden müslüman olmuyorsun, getirdiği son şeriatı yaşamak istemiyorsun?

-Bir gönlüm vardı isa aleyhi-s-selâmın şeriatına bağladım. İkinci bir gönlüm yok ki başka yere vereyim. Halimden memnunum ve mutmainim.

Hz. Kur-ân-da ALLAH-ın bildirisine göre artin müslüman idi.

Hz. ALLAH-ı kabul ettiğinden, isa aleyhi-s-selâmın şeriatına bağlı olduğundan müttaki idi. Şimdi diyorum: artin usta, ALLAH taksiratını affetsin, makamın cennet olsun, hakkını helâl et ...

Lütfen umuma mahsus bu hitab-ı ilâhiyi tekelimizde tutmayalım. Cümle peygamber efendilerimizin yaşadığı dinin adı İslâm-dır. Tabi olanlar da müslümandırlar.

İnanmaz isen Hazret-i Kur-an bak.

Hacıdoğan Mahallesi Pala Sokakta 10 seneden fazla iskan ettik. 60 ihtilâlinden sonra marangoz esnafını sadece temelleri atılmış, hiçbir imkan olmayan siteye taşınmaya mecbur ettiler. Esnaf ister istemez şehri terk etti, isterse etmesin. Atölyenin kapısını mühürlediler. Biz mührü bozmadan gene çalıştık. Nihayet ceryanı kestiler. O zamanın Ankara ihtilâl valisi Nuri Teoman Paşa-nın kanunsuz ve nizamsız su ve elektrik bağlatması ile biz sanatımızı zor da olsa devam ettirdik, makamı cennet olsun. Nuri Teoman Paşanın cesur icraatından sanatımızı icra eyleyip hayatımızı idame ettirdik.

Kur-ân-ı Kerîm-de beyan edilen İslâm-ı bu fakir hz ALLAH-ın lütfu ihsanı ile Hacıdoğan Pala sokakta nazari ve ameli yaşadım, demek caiz ise yaşatıldım. Kânûn-ı ilâhiye uygun "gavur, kafir, gayr-i müslim kime denip kimlere denmiyeceğini orada öğrendim.

Birşey daha öğrendim: Dîn-i İslâm-ın Şeriat-ı Muhammediyenin, diğer şeriatların evvelki gelenlere tepeden baktıkları gibi bizlerde de aynı hastalığın nüksettiği görüldü ve benimsendi.

Gerçeklere giden yolların az da olsa yanlış tedrisatla tıkanıp düşmanlığa giden yolların açık bırakıldığı tarihi gerçektir. Bunu her devirde görmek mümkün.

Hemcinsine karşı düşmanca tutum ve zihniyetin insancıl düşünce ve davranışlardan daha cazip gösterildiğini gördüm, yaşadım ve iyi anladım. Amma bu gerçeği dünyaya, cümle ALLAH kullarına kânûn-ı ilâhinin böyle olmadığını, peygamber efendilerimizin böyle bir emr-i ilahi getirmediklerini sadık kullara gerek yok diğerlerine nasıl anlatacağız?

Bugünkü insanlar bu gerçeği idrak etmeye hatta yaşamaya daha müsait, amma nasıl münasıp bir lisan bulalım ki anlatılsın? Nasıl anlatılacak ve kim anlatacak?

Yok mu çaresi ilâhi dostlar, fesubhanALLAH?!

Atölyemin karşısında tarihi bir çeşme. Çeşmenin hemen bitişiğinde bir de metruk yalnız hece taşı kalmış türbe görünümlü kabir. Orada yatanın kadın olduğunu söylerler. Kabir hayatının var olduğuna inananlar cuma gecesi hürmeten bilinsin, diye başkaları da istifade etsin zihniyeti ile işaret olarak mum yakarlardı.

Daha ilerilerde aynı mahalde karyağdı hatun türbesi imarlı ve bakımlı idi. Bazı kişiler oradan manevi zuhuratlara sahip oldukca -niçin yadırganıyor bilmem?- Halk arasında daha fazla itibar gördükleri gerçek. Hazret-i ALLAH cümlesini şefaatçi kılsın.

Katı dini kurallarla yaşayan çağın güzelliklerini, İslam dışı göstermeyi kendisine meslek edinen, ayrıca akılcı dini tedrisat görmüş, fiziği bildiği kadar "metafizikten habersiz kişilerin" şerlerinden Hz. ALLAH-a sığınırız.

 Rahmet-i İlâhiyeye vesile yaratılan zevatın kabirlerini ziyaretten men ederek, bir de rahmet vesilesi o mübareklere hakareti reva gören, ALLAH-ın emrine muhalefetle güya bir şeyler biliyormuş eda ve yersiz pozları ile "taştan topraktan ne istiyorsun?" Diyerek, tertib ve tanzim-i ilâhiye bu türlü çarpık bilgisi ile ters düşen zihniyete "icabında uyumlu olmayı bilen ülemamız" hazret-i ALLAH-ın uyarısı Mümtahıne sure-i celilesinin 13-üncü son ayetinin anlamını yazmamakla emr-i ilâhinin manasının hilâfına ne yapmak istiyorlar?!..

Hacı efendilere dağıtılan, tefsir mahiyetinde hazırlanmış kur-ân meallerine imza atan din profösörlerimiz bu büyük tahrifatın farkında değiller mi?

 Yeni baskılarda 13-üncü ayetin manasını -ne sebepten bilmiyorum vermişler- ne yazık ki benzetmeye çaba göstermişler. Ama mana de­ği­şik. Ka­bir ha­ya­tı­nın var­lı­ğı­nı bil­di­ri­yor Haz­ret-i AL­LAH (c.c.).

"Ey iman edenler! Kendilerine ALLAH-ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin. Zira onlar kafirlerin kabirlerde-kilerden (onların dirilmesinden) ümit kestikleri gibi ahiretten ümit kesmişlerdir. (Mümtehine Suresi, 13)

2002 senesinde dağıtılan Suudi baskısı aslının manasını yansıtmayan Kur-ân-ı Kerîm Meali kabir hayatının anlamını HZ. ALLAH-ın bildirisini çarpıtmış olmuyor mu?

İmanın şartından olan ve-l-ba-sü ba-de--mevt (öldükten sonra da cesetli olmayan bir diriliş olduğunu yevm-i mahşerde cesetli olarak haşrolacağımızı, Kur-ân-ı Kerîm-de bildirdiği halde bu yönlü iman etmeyene kafir diyor Hz. ALLAH c.c

"Biz hurafaya kaçılmasını önlüyoruz" iddiasında bulunulmasın sakın ha!..

O zaman "siz ALLAH-a din mi öğretiyorsunuz?" Hitabının muhatabı olmaz mısınız?

Ayet-i kerimeyi olduğu gibi alıyorum, lutfen hatanızı telafi edin. İmanlı insanlara emr-i ilâhiye uygun imanlarının icabı kabir ziyareti yaptığı için "kafir oldun" demeyin ALLAH-tan korkun.

Dikkat edilirse Hazret-i ALLAH kabri ziyaret edenlere kafir demiyor. Kabir hayatını kabul edemeyenlere kafir diyor.

Lutfen, ALLAH-tan başka ilâh olmadığını, vesilelerin ilâh olamayacaklarını iyi bilen ehl-i imana dolayısı ile ehl-i aşka zulmetmeyin.

Kabir ehlinden ümit kesenler ahiretten de ümit kesmişlerdir. O gibi çarpık inanç sahiplerine hazret-i ALLAH "kafir" diyor.

"Ey iman edenler! ALLAH-ın kendilerine gazaplandığı topluluğa tabi olmayın ki onlar, kafirlerin kabir ehlinden ümit kesdikleri gibi ahiretten de ümit kesmişlerdir."

(Mümtahıne Suresi, 13)

Ayet-i Kerimenin ehil kişiler tarafından verilen gerçek anlamı budur. 1987 senesi dağıtılan KUR-ÂN-I KERÎM MEAL-inde 13-üncü ayetin meali kasten yazılmamış. Tabii ki inançlarına ters düştüğü için!

Peygamber Efendimizin merkad-i şeriflerini ziyaretten kimseyi mahrum etmeye cüret edemeyecekler inşaALLAH.

Bu ayetin gerçek manasını anlayarak, acabâsız iman ettikleri zaman, bilerek şirke düşmeden, kabir ziyaretini icra eden kişileri ziyaretten men edemeyecekleri gibi, "benim kabrimi ziyaret eden hakîkatte beni ziyaret etmiştir, şefaatim ona vacip olmuştur" iltifat-ı peygamberiyeye nail olma vasfına ermiş ümmetini ziyaret şerefinden mahrum etmezler inşaALLAH.

"Siz onlara "ölü" demeyin. Onlar diridirler, fakat siz anlamazsınız. Hazret-i ALLAH-ın bu buyruğu da sizler için bir anlam bir mana taşımıyor mu?

HZ. ALLAH-ın bu buyruğunu iyi oku. Bir daha oku. Anlayarak oku ki, başkalarının hakîkatle ilgili kabir ziyaret zevklerine mani olmaya kalkışma. Hakîkat dışına çıkan cahilleri uyar. Bir tavsiyem daha var, ALLAH aşıklarına, dikkat et!.

Ehl-i aşka sakın gazapla dokunayım deme. İlâhi aşkın mesken tuttuğu yerde kahr-ı gazaba yer yoktur.

Ravza-i Mutahhara-da Peygamber Efendimizin merkadine karşı edep harici uyukluyormuş gibi duran bir ehl-i aşkın "ikaz ediyorum" zannı ile, bilgisiz ukalâ ayaklarına şiddetle vurdu da "nerede olduğunu unutma!" diye sert tavırla hata ehlini uyarmış. Zevki ile yaşarken, rahatsız eden, güya ilim sahibi, gerçekte irfaniyet garibi kişinin "kaş yapıyorum" zannı ile nasıl göz çıkardığını dinle.

Cismani cezaların cezası cisme olduğu gibi, ruhi rahatsızlık verenlerin cezaları da ruha olur.

 Haddini bilmez uyarıcı mana ukalası, yeni uyumuştu. Manevi emniyet güçleri geldiler. "Hakkında davacı var" diye, adamı apar topar yüce divana götürüp suçlu mevkiine koydular. Büyücek bir salon. Kürsülerde oturan başları kavuklu mana hakimleri ayrı duran bir kişiyi göstererek:

-Senin manevi huzurunu mahveden bu mu? diye beni gösterdiler.

-Evet, bu, dedi.

"Huzur-ı Peygamberide toparlan" diye uyardığım insan değil mi?!.. Hayrette kaldım. Anlatmaya başladı:

-Huzurda Peygamberimiz Efendimizle sohbet anında ayaklarıma öyle vurdu ki, o anda sanki rahmet-i ilâhiye gazaba dönüşmüştü. Manevi makamın dışında buldum kendimi. Bu maneviyat yoksunu haddini bilmeze haddinin bildirilmesi için "adalet istiyorum!.."

Bana:

-Ne diyorsun? Dediler.

Ağlayarak yeminler ettim, bilmiyordum diye.. Cehaletime bağışlayın, beni affedin, diye yalvardım.

-Bizim salahiyetimiz dışında affemek. İşlediğin bu suçu cezasız bırakamayız. Biliyoruz mana yoksunu olduğunu, senin cahil olman bu zatın mana mahrumiyetini telâfi eder mi? Senin yüzünden manevi mahrumiyete düçar olmuş bu kaza-zede hakkını helâl eder, seni affederse ancak o zaman affolursun.

Davacıya sordular "ne dersin" diye, perişan halime baktı da:

-Hakkımı helâl ederim, amma şartım var, dedi ve ilâve etti:

-Bundan sonra ne maddi ne de manevi, ister aklı ersin velev ki ermesin kimsenin işine karışmayacağına söz verir ise ...

Tekrar özür diledim, eline ve ayağına kapandım. Affolundum. Kan ter içinde yatağımın içinde perişan halde buldum kendimi.

Bu kıssalardan şahsına hisse çıkarabildin ise mübarek olsun, tebrik ederim.

* * *

Mana ve ehl-i edep buyurdular ki:

Aklının ermediği ve buyurulmadık hizmette bulunmayasın.

* * *

"Boğaz kırk boğumdur" dediler. Her sözü boğumlarda bekletmeden çıkarma. Söz ok misalidir, yaydan çıktımı bir daha geri çekemezsin. Ok yaydan çıkmadan oka ihtiyarınla sahip olabilirsin, iyi düşün.. "Söz gümüş ise sükut altındır" ata sözünü sakın unutma.

  Sayfa Başına Dön


 

 

 

YUSUF-U BAHRİ HAZRETLERİNDEN
BAHSETMEDEN GEÇEMEYECEĞİM

 

 

 

 

Metafizik kitabında maddi ve manevi halinin bariz zuhuru ... Bilâ-istisna Çorumluların unutamıyacakları, yakın tarihin METAFİZİK olayı, itimada şayan makbul şahıslardan dinleyerek maddi ve manevi zevkleri ile şahit olduğumuz Hazret-in hayatında açık görülen sırat-ı müstakimin metafiziksel zuhuru ... O kanı taşıyan yakınlarında bugünlerde de kalan güzelikleri icraatlarında ve yaşantılarında bizatihi gördüm. Cemal Kuşçuoğlu-nu müderislerden evlendirmiştik. Evlerimiz de karşı karşıya idi. Asaletin halâ devam ettiğine şahit oldum.

Asil azmaz, bal kokmaz. Kokar ise yağ kokar. Onun da içinde ayran vardır.

Taze iken her kişi farkedemez, yağ biraz bekledimi içindeki gizlenen ayranın mevcudiyeti kadar yağın bozulduğu görülür.

Bazı kişilerin yağın bozulması damak zevkine pek tesir etmez, çünkü onun da aslı ayranlıdır.

 Fakir buna muttali oldum. Halâ bu zevki taşıyorum. Bariz görülen, Çorum-da Müderrisler diye anılan Sağrıcı Mahallesinde ev komşumuz Tevhit Camimizin ve külliyesinin hemen bitişiğinde Hazret-in kütüphanesi.

Mahallelim hane komşum hısımım.

Müderris Yusuf Efendi iken peygamberimizin iltifatı ile "Bahri" diye taltif olunup, "Yusuf-u Bahri" diye anılan ilâ-yevmi-l-kıyame anılacak bu zatın makamını cennet eyleyip bizlere de şefaatci kılsın Hz. ALLAH (c.c.)

Türbesi Çorum Hıdırlık kabristanında. Sahabe-i kiram hazeratından Kerebi Gazi hazretlerinin türbesinin bitişiğindedir. Kabir ehline "hay (diri)" diyenlere ziyarete her an açıktır.

Kabir hayatının ilâ-yevmi-l-kıyame devam edeceğini bazı şahısların Hz. ALLAH-ın ihsan eylediği kadar yeryüzünde tasarrufatlarının devam ettiğini ve edeceğini ...

İmanın şartlarından ve-l-ba-sü ba-de-l-mevt (öldükten sonra tekrar dirileceğine iman etmek imanın şartı olduğu gibi ...)

Metafizik olay ...

Hz. ALLAH-ın bildirisi: kabir ehlinden ümit kesmeyin.

1-inci Metafizik kitabında anlatmıştım:

Ravza-i Mutahhara-yı ziyareti anında taşa oyularak yazılmış hadîs-i şerîfe "bu hadis hasen değil, gariptir" bildirisi ile ceza alması için kadı huzuruna çıkartıldı. Biliniyordu ki bu türlü suçun cezası ölümdür.

Kadı efendi sordular

-Bu hadîs-i şerîfin garip olduğunu ne ile isbat edeceksin?

-Sahibinden sorarak, deyince; METAFİZİK zuhuratı garipseyen kadı efendiye sordu:

-Peygamberimiz Efendimiz meyyit midir, hay mıdır?

İlm-i kelâmdan öteye yol bulamayan kadı efendi kelâm ilminden öğrendiği kadarıyla:

-Elbette haydır, dedi.

-Hay ise hadîs-i şerîfin sahibine niçin sormuyoruz? Hadîs-i şerîfin hasen olanını, gerçeğini yazacağım. Ravzadan içeriye atalım, eğer yazdığım hadis tasdik edilmez ise cezama razıyım.

Yazdığı hasen olan hadîs-i şerîf heyet huzurunda Ravza-i Mutahhara-dan içeriye atıldı. Bir gün sonra heyet huzurunda verilen arzuhal çıkartıldı.

Heyettekilerin heps ide gördüler ve okudular; pırıl, pı­rıl nur­dan ya­zıl­mış ya­zı ve mühr-ü pey­gam­be­ri bu­yu­ru­yordu ki:

"Bahrisin ya Yusuf".

Zincirlere bağlı bahri olan Yusuf-u çözdüler. Hadisin gerçeğini selâhiyetli kişiler tekrar Ravza-i Mutahhara-nın giriş kapısındaki taşa hasen olanını yazdırdılar ve Yusuf-u Bahri olan hemşehrimden çok özür dilediler. Hürmette ve hizmette bulundular.

* * *

Sakın terk-i edepten, kûy-ı mahbûb-ı hüdâ-dır bu

Nazargâh-ı ilâhidir, makâm-ı mustafâ-dır bu.

* * *

Diye zamanın sadrazam paşasını gafletten uyaran Şair Nabi-yi ve nur-u aynlarını bilir misin? Bilirsen kimseye ölü diyemezsin.

Ölüm yok olmaktır, yok olan kişinin hayvani yönüdür.

Ruh ise bakidir, kabir hayatı ruhidir.

Ahiret hayatında ise dünya hayatında olduğu gibi cesetli olarak tekrar yaratacağını bildiriyor Hz. ALLAH (c.c.)

Ebedi alemde ölüm öldürülecek. Yani ölüm diye bir şey kalmayacak.

Metafizikten nasip alamayanlar, yalnız ve yalnız fizikden öteye ihtiyaç duymayan ilim erbabı mananın zuhuratından yeteri kadar nasipli olamadıkları için, yaşantılarında ve muammelatlarında emr-i ilâhinin mana yönüne intibak edemediklerini her haliyle görürsün.

ALLAH-tan kaçıran katı kuralların özlemi değil muradım. Yazılarımı okudukca anlarsın.

Şunu unutmayalım ki din ve iman yalnız dünya için değildir.

Gerçekleri, iman edinip madde ve manasından taviz vermeden zamanın güzelliklerini yaşamak emr-i ilâhi tertîb-i ilâhidir.

İnancı ile yaşamlarını devam ettirmek zevkinin zevkini alanlar için fiziki zuhuratlar dahi o bahtiyarlar için metafizik hükmündedir

Fiziki diye isimlendirdiğimiz zerreden kürreye bütün alem ilâhi bir gücün tertib ve tanzim-i ilâhi bir feyiz değil mi?

Kendiliğinden oluşan bir zerre dahi mevcut olmadığına göre, fiziki görünümlerde de yaratanı hissederek meta dersek, ehl-i hale yanıldığını izahı ile söyleyebilecek erbab-ı ilim var mı? .

Cevheri ve arazı, yani su ve toprak mevcut iken ikisinin karışımı çamur yapıp kerpiç yapan kişinin "ben yarattım" demesi kadar gülünç bir olay düşüne bilir misin?

Bir şeyin cevheri ve arazı yokken meydana getirmek yaratmaktır. Yaratmak ise yalnız ve yalnız Hz. ALLAH-a mahsustur

Bu gerçek ehl-i halin hayatının düsturu olduğu gibi füyüzat-ı ilâhiyedir de. Zuhuratı bizatihi olmayıp, bu alemde beşerde gözle görülen zuhuru izafidir, mecazidir.

Yahudi mahallesinde: Vitali, Salomon, Şalom, Eli ... teşrik-i mesai ettiğim daha niceleri ... -telaffuzum yanlış olur ise de halk arasında öyle anılır, mazur görülsün- umumiyetle tanıştıklarımın ALLAH-ın varlığına inandıkları, ALLAH elçisi Musa aleyhi-s-selâma olan saygı ve hürmetleri yaşantılarında ve muammelerinde görülüyordu.

 Muhammedilere hürmetkar idiler. Bilmem başka seçenekleri olmadığından mıdır nedir?. Sanat hayatımda olsun, ticaret hayatımda olsun inandıkları gibi Türklere çok hürmetli gördüm. Bizler onlara daima kafir, gavur, gayr-i müslim dediğimiz halde.

 Maalesef Muhammedi olmayanları bizlere öyle tanıttılar. Halâ öyle devam eder. Yalnız biz değil, dünya böyle, amma bir gün hakîkatın bilineceğinden ümitliyim. Nasıl mı?

Süper güçler dine ilgi gösterirler, kânûn-ı ilâhiyi de önemseyerek, benimseyerek, iman ederek hayat programlarının başına alırlarsa bu dava düzelip, kurdun koyunla yan yana yürüdüğü görülür.

 Bu yönlü gerçek tedrisat verilecek. O zaman dahi bir neslin yaşadığı çağın anlamını bilen, PEYGAMBERLERİNİN getirdiği şeriatlarını samimiyetle kabul edenler, sonraki gelen şeriatlara tabi olmaları emr-i ilâhiye uyumlu elzem ve kemalat olduğu gibi, evvelki şeriatında bağlılık ve sadakatli olanlar, HZ. ALLAH-a şirk koşmayanlar emr-i ilâhiye sadakat gösteriyorsa, herhangi bir peygamber efendilerimizin şeriatına samimiyyetle bağlı olduğu müddetce ilâhi bildiriye göre müttakidir, mü-mindir.

Hz. ALLAH-ın varlığını kabul eden kimse beşere lütfedilen ölçüye göre müslimdir.

Hz. ALLAH kimin kalbini İslâm-a açmışsa rabbından bir nur üzerinde olmaz mı?

Kalpleri ALLAH-ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.

(Zümer Suresi, 22)

İmanın yeterli ölçüleri yalnız Hz. ALLAH-a mahsustur.

Beşer kulun icraatından bir şeyler anlar. Bu biliş o an içindir. Yüzde yüz bu mevzuda bilim beşere verilmemiştir. Kulun geleceğinin ölçüsünü ölçmeye kul hiç muktedir değildir.

Bu bilim ancak ve ancak Hz. ALLAH-ın yed-i kudretinde olup ancak zatına mahsustur.

Hz. ALLAH-dan ümit kesmek ise büyük günahdır.

"Ey iman edenler! ALLAH-a, peygamberine, peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman ediniz. Kim ALLAH-ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve kıyamet gününü inkar ederse tam manası ile sapıtmıştır."

 (Nisa Suresi, 136)

ALLAH elçilerini birini diğerinden ayrı görmeden ve ilâhlaştırmadan, getirdiği şeriatı nefsinde tatbik etmek küfür değildir. Sonra gelen ALLAH elçilerinin getirdiği şeriata tabi olmak ise kemalattır. Ayrılık değildir. Bulunduğu zamanın icaplarına göre emr-i ilâhiye uyumlu, insanca tertip ve tanzim-i ilâhiyi yaşamak ve yaratanına samimi olabilmektir.

 

* * *

Sayfa Başına Dön 

 

 

NİNALYUM:
KAHVERENGİ İTHAL YER MUŞAMBASI

 

 

İnancımı, zatina olan hayranlığımı daha çoğaltıp değerlendiren, varlığını şüphesiz tanıtan, naçiz şahsım için ve okuyup inananlar için muhteşem bir metafizik olay ...

Manayı kelâma sığdırıp anlatabilir isem, anladığın kadarı ile sen de hissedar olursun, aziz okuyucum ve nur-u aynım.

ALLAHu A-lem 1957-lerden sonra idi. Ankara Kızılay semtinde Vali Konağına yakın Amerikan Şirketine bir hayli büro masaları yapmıştık. Masaların üzerlerini "Ninalyum" muşambası ile kaplamıştık.

Zaman geçti, aynı masalardan tekrar istediler.

Masaların ahşap kısmını yaptık, bitirdik. NİNALYUMUNU yapıştırıp teslim edecektik. Ankara-da bulamadım. Gerekçe yerli muşambalar Türkiye-de yapıldığı için muşambaların ithali durdurulmuş. Saltıfıranko diye bu işlerin toptancısı vardı. İstanbul-dan uçakla getirteceklerini söyledilerse de İstanbul-da da bulamadılar.

Şirkete durumu anlatmak için gittim. Tercüman vasıtası ile görüşüyordum. Tercüman Türk-tü. Türkleri küçümseyip hor bakan, daima milletinin başına kakmak için noksanlık arayan nankör bir mahluktu.

Durumu arz ettim. Ne pahasına olur ise olsun masrafı kabulüm, Amerika-dan getirtmelerini rica ettim. "İmkansız" dediler. "Bulunan muşambalardan örnek getir bakalım" dediler.

Bana acayip bakışlı, eline fırsat geçen tercüman bozuntusunun tavrı ve iğneli dili ile "işte bizler böyleyiz" ile başlayan sözleri çekilir gibi değildi.

Türkiye-de bulunan muşamba örneklerinden getirmem için oradan öyle bitkin ve perişan ayrıldım ki ... Vakit daralmıştı. Bekliyorlardı. Hemen örnek getirip gösterecektim.

Örnekleri aldım alelacele Kızılay-a gitmek için bir kişi bekleyen hazır dolmuşa bindim. Hemen hareket etti. Saat beşten evvel yetiştirmem lazımdı.

Hayret! Bana bir hal oldu. İhtiyarım alındı. Acele ettiğim halde büyük sinamanın karşısında Sıhhiye dolmuş durağında "inecek var" diye inmişim. Araba gidince düşünmeye başladım. "Ben burada niye indim?"

Alışkanlığım da yoktu. Hiç inmemiştim o durakta.

Zaman geçiyordu. Şok olmuştum. Şuursuzca sağıma soluma bakınıyordum.

Karşımda top ile "ninalyum" görüyordum. Kafayı yedim zannettim. Serap görüyordum. Çölde susuz kalan kişinin gördüğü gibi.

Amma hoşuma gitmiyor değildi. O seraba bakıyordum. Azameti ve cesameti ile karşımda duruyordu. Trafiği düşünmeden, büyük sinemanın yanına yaklaştım. Bitişiğinde mefruşat mağazası açılmış. Serap değilmiş, rulo halinde ninalyum duruyordu. Elimi dokundum; hakîkatti.

-Bu ninalyum satılık mı? diye sordum, oranın sahibi olduğu tavrından belli, konuştuğu zaman anladım Musevi vatandaşa. (Ku-ân-ı Azîmü-ş-şân-da ALLAH-ın beyanı ile hz ALLAH-a inanıyorsa müslim kardeşim..)

-Evet be kuzum, bir saat evvel getirdiler, bunu isteyene sat, diye.

Açtırdım ninalyumu. Ölçtüm. Tüylerim diken diken oldu. Benim ihtiyacım kadar. Ne bir santim fazla, ne de noksan. Gözlerim ve içim dolu dolu hesabı ödedim.

Biliyordum kimin gönderdiğini.

Her an hamdederim. Etkisinden kurtulamıyorum, kurtulmak da istemiyorum. Okuyan ve dinleyen kardeşim! Her hali metafizik olan bu zuhuratın zuhuru imanın zevkinden sen de hisseni al.

* * *

Kalb göz yaşları ile sulandığı zaman duanı ve isteğini kainat bilir.

* * *

"Hz. ALLAH kulunu sevdiği zaman mukarrebun melâikelerine emreder: ben bu kulumu seviyorum, sizlerde seviniz, diye. Melâikeler de iman ehli kullarının kalblerine bu sevgiyi ilka ederler" buyurdu peygamberimiz efendimiz.

* * *

Hak tecelli eyleyince her işi asan eder.

Halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.

* * *

Masaları götürdüğümde insanlıktan habersiz, adem bozuntusu, güya tercüman, kahraman edası ile bir şeyler ima edercesine yılışarak:

-Nasıl buldun gönlün olunca, demez mi?

Onun zaviyesinden bakar isen o da haklı. Çünkü benden kirli kandiline yağ damlamıyor. Çünkü hortumu çekeceği çirkefi bulamıyor.

Büro masalarını yüzümün akıyla teslim ettiğime üzüldüğü her halinden belli olan, kötü düşüncelerin istilâ ettiği tercümana ne söyledim, merak mı ediyorsun? Sen tahmin et yahut benim namıma sen söyle, benim kabulüm.

HZ. ALLAH-ın varlığından, eşi, şeriki ve naziri olmadığının, gücünün na-mütenahi olduğunun, bizler için muazzam iman çerçevesi, rahmetinin ve merhametinin zuhuru rahmet-i ilâhiye değil mi? Türkiye-de bulunmayan ninalyomu nereden bulduğunu, yaptığım masalara ne kadar gideceğinin milimetrik ölçüsü malumu bu tecelliyat-ı ilâhi ...

Bir katre içinde umman gizli. Alemin yaratılışının sırrı mevcud derya denizinden bir damla.

Ademlikten iradesiyle sıyrılıp, rahmet kapısının ümitli sadık bekçileri, insan olmanın omür boyu özlemini aşk edinen, az da olsa rahmet-i ilâhiyenin zuhuruna vesiyle kıldığı hazret-i insanın niçin bazı kişilerde özlemi duyulmaz ki?!.. Bunun cevabını şu hitab-ı ilâhide buldum:

"De ki: herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu rabbimiz en iyi bilendir. (İsra Suresi, 84)

Bu kıssadaki manayı anla da bahşedilen rahmet-i ilâhiyeye sen de hissedar ol.

* * *

Her ne kılmış ise adâlettir Cenâb-ı Kibriyâ,

Her kazâya her belâya kıl rızâ, ALLAH Kerîm.

* * *

Rabbımın lutuf ve ihsaniyle sen niye imanına engel olan acabâları kaldırmıyorsun veya kaldıramıyorsun?

Zira bu yazdıklarım kopya bilgiler değil. Bizatihi rabbımın lutf-u ihsanı. Duymaya ve görmeye çalış

Cilve-i rabbani, kasd-i ilâhi nedir? Zuhurundan evvel anlayamazsın ki teselli olasın.

Zuhurunu görmeden "biliyorum" demek mana sahte-karlarına mahsustur "çünkü metafizik olaylar, ilm-i ledünni" zuhurundan evvel gaybdır, bilinmez. Ancak zuhuru ile gene nasiplilerine bildirilir.Gaybken ancak Hz. ALLAH bilir.

"O müttaki kullarım gaybe iman ederler."

İyi anla! Kul iman eder, Hz ALLAH bilir ve halkeder. Halik-ı zü-l-celal bizatihi her şeyi halkedendir.

* * *

Deme niçin bu böyle

Yerindedir ol öyle

Sen sonunu seyreyle

Görelim mevlam neyler

* * *

Mevlâm ne eylerse güzel eyler.

* * *

Evet, yoluma olan sadakatimin, iman meyvesi, mana duygularımın fiziküstü tecelliyata sonsuz hayranlığımın, alemleri "ol" emri ile halkeden Halik-ı Zü-l-Celâl-e olan itminan-i kalbimin kıyameti kopuyordu. Kısmetin olsun inşa ALLAH.

Fiziki ilmin dünyada gerekli olduğu kadar metafizik zuhuratın ilmine de mana kısmetin kadar ihtiyacın var. Aşina olman için kulun say-i gayretini kullanmasını elzem ve zorunlu kıldı Hz. ALLAH.

Ebedi hayatın için madde ve mana, ikisi de elzemdir.

Bu duyguların ve görgülerin takdir-i ilâhi kadar yaşantında eseri görülecek ki, manadaki ve maddedeki zuhur eden hal, haline ve ahvaline ve emr-i ilâhiye uyumlu olsun.

Bu halinle maddesi ve manası kanıtlanmış ind-i ilâhide sadık kulların listesinde bulunasın.

O listeyi de anlatayım da ibret al.

Kur-ân-ı Kerîm-i türkçe-ye meal veya tefsir ederken Hz. ALLAH-ın Kur-ân-ı kerîm-in çok yerlerinde "evliya" diye sıfatlandırdığı bahtiyarlara, manayı hiç yansıtmayan "dost" lafzını kullanmayasın lutfen.

O yanlış manalandırman ile Ümmet-i Muhammedi Ehl-i Kitab-a "kafir, gavur, gayr-ı müslim" demek mecburiyetinde bıraktın.

Örnek mi: Maide Suresi 51. Daha niceleri..

Vaiz efendi kürsüde konuşur iken adamın birisi oturduğu yerde uyukluyordu. Yanında oturan zat uyardı: "Dinle de istifade et" diye ikaz etti. Tebessümle "olur" diyen kişi tekrar uyuyordu. Tekrar dürterek uyardı ve ikaz etti "dinle" diye.

Bu uyarı üçüncü kere devam edince, adam çok sinirlendi de:

-Beni rahat bırak, yoksa senin hızır olduğunu cemaate duyurur isem, hepsi de hayat boyu seni arıyorlar, yakanı kurtaramazsın ellerinden!...

Cidden telâşe kapılan Hızır aleyhi-s-selâm oradan hemen uzaklaştı da:

-Ya Sabbi! Verdiğin evliyalar listesinde bu kuluna raslamadım.

 Hz. ALLAH buyurdu ki: yeryüzünde öyle evliyalarım vardır ki onları zatımdan başkası bilemez.

Gavsü-l-a-zam Seyyit Abdülkadir Geylani hazretlerine buyurdular ki:

-Ya Gavsü-l-A-zam! Öyle kullarım vardır ki, o kullarımı ne dünya, ne ahiret için yarattım. Zatım için yarattım. Ya abdülkadir sen de onlardansın. (Risale-i Gavsiyye-den)

 Beni Âdem-in en büyük rütbesi yaratanına kul, habibinin tebliğ eylediği emr-i ilâhiye zamana uyumlu, içtihat görmüş yaşantısı ile örnek müslüman olmaktır.

"Bal, bal" demekle ağız tatlanmayacağını bilirsin. Bal yemek lazım ki tadına aşina olasın. Bal davasındaki şahadetinde haklı çıkasın.

Hani müflis tesellisi derler..

-Koç yumurtası ne tatlı oluyor! Deyince, arkadaşı merakla:

-Nerede yedin? Deye sordu.

-Ben yemedim, ama ağalar yerken gördüm, demez mi!.

Alem-i dünyada benî adem-in ihtiyacına binaen adem aleyhi-s-selâma "ekiniz, biçiniz, yeyiniz" hitabına uyumlu yaratılan adem, ihtiyacının elde edilmesini ise zamana ve emr-i ilâhiye uygun kişinin say-i gayretine bağlayan maddenin müflisliğini taşımanın tahammülü çok, çok güçtür..

Ahir zaman peygamberi hazret-i muhammet mustafa (s.t.a.v.) buyurdular ki: "yokluk küfür olayazdı." Dikkat et!.

Ebedi hayatının tanzimi için yaratılan mana yönünün, -aman ha, dikkatli ol!- Ebedi hayatını karartacak mananın müflisi olmayasın.

Çünkü gönül ilmi ile takviye görmeyen fiziğin mana yapısı olan metafizik yoksunu erbab-ı ilim geçinen zümrelerin bu alemde çok cesur olduklarını görürsün.

Bu cesaretlerinin nedeninde yalnız akıl yolu ile her dava ve tertîb-i ilâhiyi çözebileceklerinin zannı ile yaşarlar da ne yazık ki çözemediklerini itiraf etme doğruluğunu gösteremezler.

 Zira akılcı din buraya kadardır. İleriye yolu yoktur. Gönül ehlinin mana hallerine de vakıf olamadıklarından ehl-i tasavvufun "Zikren Kesire" (beni kesir zikrediniz) yani nihayetsiz, emr-i ilâhiye uyumlu, ALLAH (c.c.) elçilerinin verdikleri reçeteye uygun, ind-i ilahide bugün dahi adedinin tasdiki görülen, ehl-i aşkın, ehli halin virdi olan HZ. ALLAH-ın isim ve sıfatlarının zikrinin ve fikrinin aleyhine dönüşmüş menfi ilmin her yerde mevcudiyeti görülür ...

Mana ehli mutasavvifinin cümle gönül ehlinin imanını rencide eden, hakikat yoksunu, çarpık ilmi, ilmin salikini ve alıcısını her yerde her zaman bulmak ve görmek mümkündür.

Bu tahrifatı gerçek düzene uygun hale getirmek isteyen mana düzenbazlarının düzenlerinden kurtarmak için yasaklamak o an çözüm görüldü. Bir müddet ıslah için ehl-i tevhidin, zikir ve sohbethaneleri ve araçları ellerinden alındı. Dejenere olan teşkilâtın faaliyeti resmiyette durduruldu.

Durdurmak gerekli oldu o an. Yerinde idi icraat. Bu yasağın istisnai olanları yok değildi. Ehl-i hakikat her zaman vardır. Onlar Hz. ALLAH-ın eminindedirler.

 

* * *

Sayfa Başına Dön 

 


 

 

ATATÜRK TARİKATLERİ İLÂ-NİHÂYE
YASAKLAMADI

 

 

 

Cennet-mekan Atatürk-ün bildirisine göre bu yasak ilâ-nihaye değildi.

Zira bu yasağın dışında tutulan istisnai toplumlar vardı.

Atatürk-ün gönül ve kader birliği yaptığı silâh arkadaşlarının da beyanlarına göre yasakların 15 seneyi geçmiyece­ğinde itifak etmişlerdi.

İlâ-nihaye kaldırmaya kimsenin gücünün yetemiyeceği gerçeğinin bilincinde idiler.

Zira imansız toplumların hayatlarının insani yönünün hayvani duygulardan öteye yol bulamayıp ahlaken toplumların felç olduğunu halâ göremeyen kaldı mı?.

Peygamber efendilerimizin zamanın icaplarına uyumlu Hz. ALLAH-ın tertip ve tanzim eylediği hayatları ile bizlere örnek oldukları halde bugün içtihat noksanlığı ile günümüze getiremediğimiz ve istesek de hemen düzeltemiyeceğimiz, mevcudun da sıfıra düştüğü ahlâk-ı hamidenin, insanca yaşamanın hasretinin hissedildiği, Hz. ALLAH-a inandığını iddia eden toplumlarda dahi bî-taraf bakıldığında inanç zafiyetini görmemek mümkün mü?!...

 "Atatürk-ün ilkesidir, taviz veremeyiz" demeyesin.

Vatanı ve milleti için hayatını hiçe sayıp gayrıyı umursamayan, verilen dini tedrisatın, yaşanılan içtihatsız bırakılan şeriatın değişen hayat nizamına uyum sağlaması gerekirken, bilgisizce, bu gerçekleri geçmiş kavimlerin hatalarından ders almayı da bilemeden ihmal ettik.

Şahidi olduğumu evvelki kitaplarda bahsettiğim ıslâh icraatına vazifelenen büyük insan, milletinin hayat nizamını zamanın terakkiyatına mani olmayan, uyumlu, cumhurun hayrına cumhuriyeti getirdi. Bugünün icabı hayat nizamında kaçınılmaz idare tarzı demokrasiye kapı açtı.

Zamana uyumlu olmayan içtihada tabi, değişmeyen büyük günahlar dışında, içtihatsız kalan toplumların yaşantı tarzını tanzim ve düzene koyma gücünün ve yetkisinin olmadığından günün güzelliklerine uyum sağlayamıyan içtihattan da yoksun hükümleri geçici yasaklamakla vazifesini icra etmiştir.

Yasaklar arzu edilen hale eriştikce yasağın kaldırılması cennet-mekan Atatürk-ün maksadı ve gayesi idi. Hz. ALLAH-a ve Resulü-ne acabâsız iman eden büyük insanı ruhen rencide etmeyelim. Lütfen, bu gerçeğin farkında olalım.

Bu abd-i âciz bu gerçeğin de şahidiyim.

O istisnai yaratılan insan ne Hz. ALLAH-ı, ne Resulul­lah-ı, gerek lisanen, gerekse halen hiç inkâr etmedi.

Onun yegane düşmanı ilim ve irfaniyetten yoksun fakat manayı yaşıyormuş gibi tavır takınarak, masum insanların madde manasını sömüren sahtekarlar ve düzenbazlar idi.

 İçtihat görmemiş, yaşadığı şeriatın zamana yansımadığı bilincinde olmadığı halde, inancında samimi kişileri de örnek almasa dahi, bu toplumlara da samimiyetlerine binaen hürmet ediyordu.

O günleri yaşadım. Daha önde yaşayanlardan itimada şayan yaş büyüklerimin bu mevzuda yaşantılarını yaşarcasına dinledim.

Rabbımın lutuf ve ihsan eylediği kadar mana şahidiyim. Bu sözlerime itimat et ki hayrını göresin.

Telafisi imkansız olan küfür bataklığına düşmemek için milletce dikatli olalım.

Hazret-i ALLAH-a lutfettiği Dîn-i İslâm-ı öğretmeye kalkacak kadar, duygusuzca bir fanatizmin peşinde koşan ideolojik İslâm savunucularının, yaratanının bildirdiği kadar bilebilen, çağa göre emr-i ilâhiye uyumlu, aklını iyi kullanmaları gerekli olduğunun milletçe bilincinde olalım. Lutfen başka çıkar görebiliyor musun? Çekinme söyle...

Zaman yalnızca duygusallık, akıl dışı değil; bilerek sabırn ve gerçekleri idrak edebilerek emr-i ilâhiye yönelik uyum zamanıdır.

Günah-ı kebairler dışında güzellikleri görebilme, bulma, yaşayabilme zamanıdır. İşte bu yaşamın ismi de İslâmiyettir.

"Bana yönelenlerin yoluna uy."

(Lokman Suresi, 15)

"Her insantopluluğunu önderleri ile birlikte çağıracağımız günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse onlar en küçük bir haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okurlar." (İsra Suresi, 71)

Bu ayet-i celîlenin manasına dikkat et.

Mürşidini ona göre bul. Bu yolda safiyet, bilgisizce düzenbazlara kapılmak değil.

Hamdolsun yaşattı Hz. ALLAH bu aciz abdini.

İmanıma aşkıma yön veren, rahmet-i ilâhiyeden başka yönü olmayan bu ve buna benzer inanç, safiyet ve sadakate ihsan edilen rahmet-i ilâhiye "METAFİZİK" olayları anlatabilirsem bahtiyar olurum.

Ademlikden terakki ederek, insan olabilmenin özlemini duyanlar bu duygunun zevkine ererler.

Hz. ALLAH imanın ürünü olan bu türlü rahmetinden cümle kullarını nasipli kılsın, amin.

 

* * *

 Sayfa Başına Dön


 

 

"BEN DE BUGÜN İRADEMLE
ÇALIŞMIYORUM!" DİYE HAZRET-İ
ALLAH-A UKALALIK ETMİŞTİM

 

 

 

Netiyceyi dinle de ibret al.

Buna benzer hataya sen bari düşmeyesin.

İş hayatımın yüzde doksandokuzu tezgahta bilfiil çalışmakla geçti. 35 işçi ile çalıştığım zamanlar da oldu. Tembelce oturup patronluk yapmadım. Hem bilfiil çalıştım, hem de işcilerimi işsiz bırakmadım. Bu izahımı sanatkar ustalar iyi anlarlar. Çalışmaya olan zevkim dünyaya aşırı tamahımdan değil, taraf-ı etrafıma karşı yüklendiğim maddi ve manevi vazifemin mesuliyetini müdrik oluşumdandı. İhmalimle gelen aciz nefsimin hatasından çok rahatsızlık duyar, kahrolurdum.

Bilmeden kul hakkının üzerime az da olsa bulaşması beni kahrederdi.

Gençliğimde bildiğim kadar hakka ve hukuka karşı titiz ve duyarlı olarak yaşantımın bugün dahi zevkini taşıyorum.

Peygamber Efendimizin HZ. ALLAH-ın rahmeti olarak bizler için yaşantıları ile anlattıkları ve yaşamamıza yaşantılarını örnek gösterdikleri mekarim-i ahlâkın yaşantılarımızda zuhurunu görüp, küllü rahmet olduğunu görüp de yaşadıkça dün ilâ bugün Rabbıma sonsuz müteşekkirim.

Rahmetine yaklaşımlı yaratmıştı HZ. ALLAH. Bu kuvvet ve kudret-i ilâhiye karşısında aczini müdrik bu biçare olan abd-i âcizi Hazret-i İnsan sınıfına katan Rabbıma aczimle binlerce hamdolsun.

Dükkanımı mesaiye uygun, besmele-i şerifle ben açar, akşam gene ben kapatırdım.

İşcilerimden evvel işe ben başlardım. Çalışan işçilerime ilk işim HZ. ALLAH-ın var olduğunu tanıtmak, iş ahlâkı ve işini sevdirmek, hoş görülü ve insan olma zevkini verebilmek maddi ve manevi vazifemin odak noktası haline gelmişti.

Şu hal-i hayatım ve devamında yaşamış görmüş iyi anlamıştım ki imansız kişiden "ne köy olur ne de kasaba olur." İşini sevemeyen işçide bu iman zafiyeti görüldüğü gibi, eline aldığı işi sonuna kadar yüz akıyla götürdüğü vaki olamaz.

Çünkü her şeyin başı ve neticesi Hz. ALLAH-a olan imanıyle güzelleşir.

Ya Rab! Sensiz aldığımız, sattığımız verdiğimiz söz de çürüktür.

Muvaffak olmuş toplumlar bu hal güzelliğini daha iyi anlayan toplumlardır.

Hele tenbellik "ocaklar başından ırak olsun." Tenbellik virüsü taşıyan insanların sanatkar olduğu hiç görülmemiştir.

Taraf-ı etrafının iteklemesi ile olsa da neşvü nema bulmadığı gibi netice hep husrandır.

O tip insanların sıkılması icap eden olay karşısında hicap ifadesi olan yüzünün kızardığını göremezsin. Hz ALLAH buyurdu ki:

"Habibim sen onları yüzlerinden tanırsın."

Hz. ALLAH: Benî Âdem-in haya ve edep mevcudiyetinin zuhuru yüzünde imanının mehenk göstergesidir.

Ve şöyle kibar-ı kelâm hülâsa-i meram vardır:

* * *

Bir kişi kazanamıyorsa dünyada ekmek parası,

Dostunun yüz karası, şeytanın maskarası.

* * *

Bilmem hangi padişah, tebeasının içinden tenbelleri toplumdan soyutlayıp "çalışkanlara kötü örnek olmasınlar" diye tembelhane yaptırmış. Tenbelhanenin müşterisi o kadar çok olmuş ki gerçek tenbeller bilinmez olmuş.

Padişah emir vermiş, tenbelhaneyi yaktırmış. Sahde tenbeller hemen kaçışmışlar. Sekiz tane gerçek tenbel kalmış binada.

-Siz daha ne bekliyorsunuz? Yanacaksınız, diyenlere:

-Ateşin bize gelmesine birkaç daha kiriş var, telâşeye ne lüzum var demişler.

Durumu Padişaha bildirmişler. Padişah:

-İşte gerçek tenbeller açığa çıktı, diyerek o tenbelleri hayatlarının sonuna kadar muaveneti altında ihtiyaçlarını sağlamış. Bu kararı ile çalışkan tebaasını tenbellik hastalarının hastalığından korumuş.

İş hayatım devamınca çıraklarımın kalfa ve usta olmalarına bütün gücümle çalıştım. Piyasanın dahi medar-ı iftiharı çok usta yetiştirdim.

İşçilerim evlâda yapılan muamelenin dışında gayri muammele görmediler.

Bunları neye anlatıyorsun? demiyesin. Yazdıklarım hem esnafın hem de işçinin işinde muvaffak olması için işin mana anayasasıdır. "Bu haller tarihe karıştı" deme sakın. Bu anlattıklarım sanat ahlakı, sanat ve insanlığın klasik yaşantı biçimidir. Her devirde geçerlidir. Görünüm değişse de öz değişmez.

Arzettiğim gibi tezgahta çalışmak zevkimdi. Zaman oldu ki manevi vazifelerim ağır basıyordu. HZ. ALLAH-ın hayat nizamımı düzenlediğini ve tertîb-i ilâhinin bu fakirini tezgahta çalıştırmadığını hissediyor ve yaşıyordum.

Beşeri hazzım ve zevkim çalışmaktı. Ama HZ. ALLAH müsaade etmiyor, türlü bahanelerle, dezgahta çalışmama izin vermiyordu. Tezgahta çalışmak ise benim ayrıca zevkim ve hobimdi. Ne zaman çalışmak için harekete geçsem ya telefon çalar "acele ge"l diye, ya da yanında çalışamıyacağım sevdiğim insanları misafir gönderir idi.

Aylarca böyle devam etti. Mutlaka bu tertîb-i ilâhi hiç şüphesiz ben acizin hayrıma idi. Buna şüphe yok, fakat ben tezgahta çalışmanın hastası idim.

Çalışamamanın sıkıntısı beni rahatsız ediyordu.

Yaratanıma karşı iç alemimden küstahca tepkiler geliyor ve aksi düşüncelere iteklendiğimi hissediyorum.

Şahittim, HZ. ALLAH-tan başka ilâh ve güç olmadığına. Gücün ve kuvvetin ALLAH-ın yed-i kudretinde olduğundan zerre kadar şüphem yoktu. Bu tertîb-i ilâhinin hayrıma olduğunu bildiğim halde, bu hal daima çalışan bir insan için kolaylıkla kabul edilir cinsten değildi.

Aylardır alışageldiğim çalışmanın nefsime verdiği zevkten tezgaha yaklaşıp elimi takıma uzattığım zaman hemen bir engel halkeden Rabbıma:

-Ben ihtiyarımla çalışmıyorum, desem, tembel tembel bir köşeye çekilsem, işte ihtiyarımla çalışmıyorum desem, o zaman merak ediyorum, -merakımı lütfen mazur gör- nasıl çalıştıracaksın aciz abdini"

Dedim ve iki katlı, alt katta makinalar vardı, üst kat ise işlerin montaj yeri olan atölyemin merdiveninin altında mütevazi yazıhanem vardı, ortasına inançsızlığımdan değil merakımın verdiği küstahca duygularla oturdum.

-Bugünde ihtiyarımla ben çalışmıyorum ve buradan da mesai bitene kadar kalkmıyacağım! Dedim ve oturdum.

Maksadım kudreti, kuvveti na-mütenahi olan ve yalnızca zatına mahsus olan Rabbımı noksan sıfattan tenzih ederim. Merakım METAFİZİK olayın nasıl zuhur edeceğini görerek, imanımın zevkine daha nice zevkler ilâvesiyle, insan olmanın yollarının açılması yegane aczimle karışık arzumdu.

Hz. ALLAH insan olmanın bariz yoluna sırât-ı müstakîm buyurdu.

Merakımın o yönlü rahmet-i ilâhiyenin zuhurundan ihsan edildiğinden hiç şüphem yok.

"Lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke lehû lehü-l-mülkü ve lehü-l-hamdü ve hüve alâ küllî şey-in kadîr" olan Rabbımı noksan sıfattan tenzih ederim. İman dağarcığımda Rabbıma noksan sıfat isnat edecek küfür bataklığından gene Rabbimin ihsanı ile bir zerre dahi bulamazsın. Peki, öyle ise neydi? Bu tutumun izahı yok. Dur da dinle.

 Aradan bir kaç dakika geçti veya geçmedi, kapı açıldı. İri yapılı, uzun boylu, gözleri delilik emaresi kızarmış, sanki adam azmanı ama temiz giyimli, akıl hastanesinden kaçmış tipik bir adam örneği ... Anladım, benim küstahlığıma uygun yaratık. Bu işi ben acize öğretmek için tahsis edilmiş.

Tek cümle etti:

-Neredesin? Gel benimle, dedi. Döndü yürüdü.

Beni gayr-i ihtiyarı dehşet ve korku sarmıştı. İtiraz etmek şöyle dursun titrek sesle:

-Takım alayım, dedim.

Ona da müsaade etmedi.

-Lüzum yok, gel, dedi.

İtiraz edersem olacak akibetimi görür gibi oluyordum. Derhal ister istemez emrine icabet ettim. Düştüm peşine. Ankara-da Denizciler Caddesinde Marmara Hamamının bitişiğinde Beyrut Palasın zemininde büyücek bir salona girdik. Üç tarafı tavana kadar sabit tik kaplamalı yapılmış dolaplarla çevrili idi.

-Bu dolapları sök! diye emir verdi.

Takım istedim, getirdi. Bir keser, bir kerpeten, büyücek bir tornavidadan ibaretti.

Yardımcı işci getirmeme izin vermediği gibi, kendisi de odanın ortasına bir sandelye koydu, oturdu. İş bitene kadar yanımdan ayrılmadı. Hava kararmıştı. Söküm işi de bitmişti. Ter tabanımdan akıyordu. O günkü yorgunluğumu hiç unutamam. Hayatımda öyle perişan hiç çalışmamıştım.

Cenâb-ı Hakk-a karşı yaptığım küstahlığı çok ağır ödetmişti bu abdi acizine. Zatına yaptığım kelâm küstahlığının kısasını kıyamete bırakmamıştı. Yegane tesellim zatına karşı küstahlığımı bununla affetmiştir inşaALLAH.

Bilmem gerisini anlatmaya luzum var mı?

Anlatayım. HZ. ALLAH-ın kullarına buyruğu:

"Emaneti Ehline Veriniz" buyurduğu.. Cidden, HZ. ALLAH benim o küstahlığımın ceza infazını ehline vermişti. Halık-ı Zü-l-Celâl hadiseyi dilediği gibi zuhur ettirecekse her hangi bir kişiyi uygun olsun velevki olmasın, o anda o olaya uygun oluvermesinde ALLAH için güçlük olmadığı gibi, mekana ve zamana da mühim değil, ihtiyacı yok.

Niğdeli Mustafa Efendi cidden efendi adammış. Ahlak ve huyunun tebeddülâtında gördüm ki bir anda her şeyi değiştirenin, yaratanın gücü ve kuvveti ... Rabbımın bu sıfatını iyi ezberlemiştim.

Peygamberimiz Efendimiz buyurdular:

"Zarar gördüğü deliğe iki kerre elini sokan da mü-min sıfatı yoktur."

O deliğe -büyük söz olmasın- bir daha elimi sokar mıyım? Rabbım korusun.

Nasrettin Hoca-ya karısı sordu:

-Hoca efendi yarın nereye gideceksin?

Hoca cevaben:

-Yağmur yağarsa ormana yağmaz ise tarlaya gideceğim.

Karısı:

-Efendi, inşaALLAH demedin!

Hoca hiddetle:

-Bu işin inşaALLAH-I kaldı mı hanım?.. Yağmur yağacak veya yağmayacak. Ukalalık etme, ben inşaALLAH denecek yeri senden iyi bilemez miyim?.

Hoca sabah kalktı. Havaya baktı, yağmur yağıyor. Ormana gitmek için yola koyuldu. Zahiri ilim bencilliği ile gayretullaha dokunan Hoca Efendiyi eşkiyalar yakalayıp "bizi filânca köye götür" diye tehdit ettiler.

İster istemez eşkiyalara kılavuzluk eden Hoca Efendi sabah vakti evine bitkin döndü ve kapıyı vurdu. İçeriden karısı:

-Kim o? Deyince:

-İnşaALLAH benim, aç kapıyı!..

Hoca inşaALLAH-ı çok okumuştu. Kelâm olararak iyi biliyordu. Fakat inşaALLAH-ın META zuhurundan habersizdi. Bu olay Hoca Efendiyi inşaALLAH-A şahitlerden kılmıştı.

Yalnız ilm-i zahirle yetinen, ilm-i batının varlığından rahatsız olan hocam, insaf et!.

Yalnız ilm-i zahir ile maddeden öteye yolu olmayan, ilâhi teşkilatı kabul edemeyen ilmin, insan olmaya namzet Benî Âdem için ihsan edilen sırât-ı müstakîmi inanarak ve yaşayarak hemcinsine, illâ nefsine anlatmak, kabul ettirmek gücünü ilm-i zahiride bulabiliyor musun?.

Mananın horlanıp iltifat göremediği dünyada zahiri ilimle itminan-i kalbe sahip olup, "Yeryüzünde halifemi yaratacağım" hitabının anlamını düstur edindin mi hiç?.

Niğdeli Mustafa Efendi durduğum evin yakınına taşındı. Komşum oldu. Mizacı sertti. Bu sertliği doğru oluşundandı. Temiz kalpli, imanlı, pırlanta gibi örnek insandı.

O hadisenin şokunu üzerinden atamıyor, beni her gördüğünde eziliyor, utancından yüzü kızarıyor, "affet beni, ben öyle insan değildim. Nasıl reva gördüm zatına o gaddar muammeleyi?!.." diyor ve üzüntüsünden kahroluyordu.

Ben "senin suçun yok, esas suçlu benim. O hadise benim bilgisizliğimden oldu, senin suçun yok" diyemedim.

Belki o da o yönlü terbiye olmayı haketmiş olabilirdi. Uygun bir zamanda sordum:

-O gün cinayet işlemeye müsait gibi bir halin vardı"

Ağlar gibi bir sesle:

-Doğru dedi. "Nasıl oldu bilmiyorum, o anda kendimde değildim, muhakeme kabiliyetim de yoktu."

 Ben abd-i âciz iyi anlamıştım. Hazret-i ALLAH-a ukalalık şöyle dursun lâubalilik dahi ehl-i hali perişan ettiği az görülmüş değil.

Nefsime çok çok ağır gelen, benim hatamdan zuhur eden bu tertîb-i ilâhinin zulüm olmayıp neticenin rahmet-i ilâhiye olduğunun bilincine vardım.

Laf ile "HZ. ALLAH-ı biliyorum" demenin hakîkatin şahidi olamayacağını iyi anladım.

Bu şahitliğin bedeli nefse en ağır gelen ücret karşılığı ödenildiğinin ehl-i imanın yadırganmayacağının zevki ile yazıyorum.

Tertîb-i ilâhi olan, fakirine münasıp gördüğü bu acı verici bir olay görünümü halkeden zuhuratın neticesinin rahmetle neticelenmesinin mana zevkini Hz. ALLAH cümle okuyan ve dinleyen kullarını iman zevkine hissedar eylesin. Amin, ve selâmün ale-l-murselîn ve-l-hamdü lillâhi rabbi-l-âlemîn.

Bu olaydan "bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?.."

Her şeyi yaratan, tanzim eden, düzene koyan halik-ı zü-l-celâl-dir dersin. "amenna ve saddakna" diye ilm-i kelâm ile tasdik edersin.

İlm-i hale gelince; zafiyet-i iman umuma ihsan edilen bildiri ve zuhuratla yetinmez, nefsinin bencil arzusu görmek isteğinin mahkumu olursan. Netice öğretirler amma çok pahalı ödetirler. Bu yönlü bildiri ve zuhurat-ı ilâhiye mevcut iken ferdi istek ve bencil arzu olduğu için şahsi istek ve şahsi arzuların umuma ihsan edilen bildirilerden yeteri kadar halâ tatmin olamıyorsan.

Hz. ALLAH-a ferdi yakarmaların samimiyetin nisbetinde cevapsız kalmaz amma çok zor ve nefse ağır gelen halle ödetirler isteklerini.

Dikkat! Yaşanması güç, çağın ilâhi güzelliklerine uyum sağlayamayan, katı kurallara yaklaşımı ehlinden sor ve öğren.

Kitap, sünnet ve zamana uygun, umumu ilgilendiren içtihatla yetinmeyi bil.

 

* * *

Sayfa Başına Dön 


 

 

YAZDIĞIM SAHİFEYE BASILAN BİZATİHİ İLÂHİ MÜHÜR

 

 

Merhamet ve rahmetinin hududu olmayan, eşi, benzeri, şeriki ve naziri de olmayan Hz. ALLAH (c.c.), Yazmaya çalıştığım manevi olayın mahviyet ve yokluk yakarısı:

Anamın bu fakiri yeri geldikçe sık, sık ikaz eylediği "Oğlum ALLAH adamı taş eder!" Uyarısını istihza ederdim. İşte taş olma olayı Gavsü-l-a-zam Seyyit Abdülkadir Geylani Hazretlerini ziyaretim anında başıma gelince feryat ettim.

"Ana, oğlun taş oldu!" Diye bu olayı yazıyordum. Bilgisayarda, yüksek tahsil görmüş iki arkadaşımın yanında sesli okuyarak yazıyordum. Üçümüz de ağlıyorduk. Sahife düzenine de uygun olmayan levha, ilâhi mühür bir anda vuruldu.

 Yazıcı yani prıntırın dahli olmadan, yazdığım sahifenin başına şahitlerin şahadeti ile Hz. ALLAH şu mührü ilâhiyi bastı:

 

Yirminci asrın mana levhasını, fiziksel varlığı ALLAHu a-lem kıyamete kadar mevcudiyeti muhafazası inancım odur ki Hz. ALLAH-ın yed-inde "metafizik" olay ihsan eyledi.

Sakın inkâra yeltenmeyesin.

Alemdeki her zerre Halik-ı Zü-l-Celâl-in rahmet mührü değil mi? Niçin bir mühre "acabâ" gözü ile bakar, alışkanlığınla her şeyde aradığın noksanlığı ilâhi mühürde de ararsın?..

H.Z ALLAH-ın rahmetine lutuf ve taltifine her an muhtacız.

Ukalâlık etmiş olmayayım, manevi vazifem ALLAH-ın varlığına, Peygamber Efendilerimizin HZ. ALLAH-ın elçileri olduğuna, hülâsa küll olarak amentünün anlamında rahmet-i ilâhiyenin lutfu ile hiç inanç boşluğu yok, dersem Rabbımın rahmetine hamdimi ve şükrümü anlatmış olurum, inşaALLAH.

 Dünya yaşantımda abd-i âciz manevi zuhuratlardan etkilendiğim gibi, gene bizatihi Rabbımın ihsanı olan manevi vazifemin verdiği hazzımla nefes nefes, yudum yudum yaşantım boyunca yaşadım, yaşıyorum. Mana zevkinin tecellisi ile maddemi ve manamı ihya edenin rahmet-i ilâhiye olduğundan zerre miktarı şüphem yok.

Rahmet-i ilâhiyeden soyutlanmış hayatın madde ve manasının o ademde manasız ceset olsa da değişmediğini, Benî Âdem-de gerçek ölümün manasız yaşanılan hayat olduğunu gördüm, yaşadım, bilgi edindim.

İhsan edilen rahmet-i ilâhiyeden dışlanmak en büyük korkum ve dinmeyen ızdırabım.

Dünya hayatımın madde ve manasında o kadar çok METAFİZİK zuhurat ve tecelliler zuhur eyledi ki.. Beşere göstermek vazifem icabı duyurmaklığıma inanıyor, aczim icabı da anlatmak ve yazmakta zorlanıyorum.

Madde ve manası ile şahitler huzurunda zuhur eden, çok çok sadık kullarının manalarında açık seçik manalandırılan, hayli manevi şahitler olduğu gibi orjinali tetkike değer, HZ. ALLAH-ın lutuf ve ihsanı zat-ı ilâhiyeden lütfedilen, hasseten ihsan edilen manevi vazifemin maddede bariz zuhuru METAFİZİK olay.

Zuhur yeri METAFİZİK kitabının 153-üncü sayfasının başı olan fiziki zuhuratın ötesinde büyük rahmet-i ilâhiye ve METAFİZİK olay.

Yazdığım kitapların kapağına şerefle aldığım mührü ilâhiyi Rabbıma olan minnet ve şükranımla müsait olan kullarına bildirmekliğim vazifem olduğu gibi, bu abd-i âcizin hamdim, şevkim, aşkım, şükrüm ve kıvancımdır.

Hazret-i ALLAH sadık kuluna buyurdu:

"Biz bu mührü Galip Efendiden başkasına basmadık."

Mührü ilâhi abd-i aciz şahsıma lütfedildi. Dolayısı ile Dergahımın da şeref madalyası oldu. Yazdığım tasavvufi kitapların dış kapağının yüzünde aynen belirttiğimiz gibi, HZ. ALLAH-ın bu abd-i âcize ihsanı olan mührü ilâhiden "Hece taşımı da mahrum etmeyin. Vasiyetim ve ricam olur."

Yazının dışında altın yaldızlı tabloda büyütücü cihazlarla orjinaline bakıldığı zaman derinden Kur-ân yazısına benzer harflerin su gibi aktığı görülüyor.

Ne yazıldığını manasında gördüğü sadakatinden hiç şüphe edilemiyen Şenol Çelik Efendinin manasında şöyle belirtiliyor, teferruatı dosyada mevcut:

"Gökleri ve yeryüzünü taşıyanlara andolsun ki.."

İlahi mührün maddede zuhur etmesine vesile olay.

Silsile-yi meratip ilâhi sevgi ve saygıda tertîb-i ilâhi ve

Abd-i âcize metafizik uyarı.

Ehl-i halin ind-i ilâhiden vazifelendiği manevi düzen.

Hz. ALLAH-ın kabul buyurduğu silsile-yi meratip mü-min kulların bilmeleri gerekli sevgi örneği.

Hz. ALLAH-ın varlığını, birliğini bildiği kadarı ile başkalarını bu yönlü uyarmaktan çekinmeyen, bu hareketinden de zevk alan hazret-i insan, bilinçli olarak ALLAH elçilerine hürmette kusur eder mi?

Elçi varislerine bilmeden yaptıkları çarpık benzetmenin huzur-ı ilâhide hesabı sorulurken -merakımı mazur görün- gene cevapları: "ALLAH-la kul arasına girilmez" mi olacak?

İki eşit parça gibi, anlamsız ve manasız, şaşı görüşlerinin küfrünü devam ettireceklerini düşünebiliyorlar mı?.

 


 

 

OĞLUM! ALLAH İNSANI TAŞ EDER ...

 

 

 

 

Yaşadığım bir olayı bütün çıplaklığı ile anlatacağım, iyi oku ve dinle.

Yanılmıyorsam sene 1970-lerde idi. Hususi arabamızla beş arkadaş Bağdat-a gittik, beş altı gün Bağdat-ta kalacaktık.

Ziyaretleri yaptıktan sonra hac için güzergahımız üzerinde Basra, Kerbelâ, Necef ziyaretlerinden sonra Taif üzerinden Mekke-i Mükerreme-ye gidecektik. Dergaha yakın bir otele yerleştik. Saat 10 gibi otele yakın Gavsül Azam Seyyit Abdülkadir Geylâni Hazretlerini ziyarete gittik.

Cümle kullarına merhamet ve rahmet-i ilâhiden lutfedilen Ahir Zaman Peygamberi Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v) Efendimizin Varis-i Nebiy, nedîm-i ilâhi, kullarını rahmetinden mahrum bırakmayan rahmet deryasının, HZ.ALLAH-ın ihsanı kadar dağıtım vesilelerinin değerli şahsiyetleri kıyamete kadar mevcudiyetleri HZ.ALLAH-ın yed-i kudretinde olan Makam-ı Gavsiyetle taltif edilmiş, aşk-ı ilâhinin örnek zuhuru.

"Ben ilim şehriyim ali kapusudur"

Hitabı ile Resulullah-ın işaret buyurduğu rahmet-i ilâhiyeye vesile, ehl-i aşkın büyük kapısı Gavsul Azam Seyyit Abdülkadir Geylâni KaddessALLAHu Sırrahu Hazretlerini ziyarete gelmiştik.

Her tarafta dolu dolu, edepli, mekarim-i ahlakın içten ve dıştan görüldüğü ehl-i aşk Gavsul-Azam-ı ALLAH için ziyarete gelmişler, cümlesinin manevi doyumları belli, tavırlarında ve yüzlerinde bariz görülüyor.

Musluğu kapanmayan, yaşaran gözler aşk sarhoşluğu belli, umumun hallerinde, gıpta ile seyrediyordum.

Hayret! Bu abd-i âcizde, gördüğüm mesut simalardaki rahmet-i ilâhinin zerresi bu fakirde yoktu, nedense verilmemişti.

Maneviyat fukarası ve hakîkat müflisi olmuştum.

"Taştan topraktan ne istiyorsun?" diyen hakîkat gariplerinin taşıdığı imanını yiyen virüs bu abd-i âcizde olanca cesameti ile sırıtıyordu.

HZ. ALLAH-a karşı utancım kadar sitemlerimde sonsuzdu. Zira başka kapım yoktu ki ... Orada bulunan arkadaşlarımın nazarlarının da üzerimde olduğunun farkında idim. Ziyaretimin görüntüsünü örnek alacaklardı. Ve mânâ müflisliğimin yapmacık aşk gösterilerini takliden icraata tıynetim de müsait değildi. Kimseye hissettirmeden, benim için o an rahmet vesilesi alınmış, imanımın nurunu yansıtmayan, başkaları için rahmet-i ilâhiyeye vesile kılınmış, benim için rahmet manası taşımayan, imanlı kullarına rahmete vesile kılınmış, Gavsul-Azam-ın türbesinden Yaratanıma sitem dolu halimle dışarı fırladım.

Rahmetli Anacığımın HZ ALLAH-ın emrine ters düşen bir hal gördüğü zaman bizlere yaptığı ikaz ve uyarıyı hemen hatırladım.

Sık sık söylerdi Anam:

-Aman oğlum dikkat et, ALLAH adamı taş eder!.

 Derdi. Bu söz benim için istihza konusuydu.

-Ana isbat edemeyeceğin iddiada bulunma. Taş olmuş bir insan göster ki inanayım, derdim.

Anamı aciz bıraktığımın güya zevkini alırdım. Aciz kalan anacığım:

-Deme oğlum, HZ ALLAH gücenir, derdi.

Ben aciz ise anacığımdan daha çok bilgili olduğumun kıvancını yaşardım.

İşte anacığım o mübarek sözlerini şu anda iyi anladım:

"Oğlun taş oldu ana" diye iç alemimden feryat ediyordum, kimsenin duyamayacagı çığlıklar atıyordum.

Denizler deniz olalı öyle fırtına görmemiştir inan.

İşte evvel yazdığım Metafizik kitabının 153. Sahifesine, yazıcının dahli olmadan, sahife düzenine de aykırı, şahitler huzurunda manevi vazifemi ve verilen Galibiliği de tasdik eden, mühr-ü ilâhi basıldı, elhamdülillah.

Bu halimi yazıya aktarırken bu feryadıma rahmet-i ilâhiye maddede zuhur eden taltif-i ilâhi ile ihya eyledi bu abd-i âcizini. Rabbım nazarını almasın abdi acizlerinden.

Evveline dönüş ne kadar zor, rahmet-i ilâhiyeden gazab-ı ilâhiye.

İbret-i alem için anlatalım, dinle:

Mana müflisi olmuştum.

Ne beklentiler, ne duygularla binlerce kilometre yol gelmiştik. Gönül kapım kapatılmıştı. Bu halimle kafirin küfrü-nün güya nedenini iyi anlamıştım.

Belki rahmet kapusu açılır zannı ile taraf-ı etrafımıza karşı utancımdan yapmacık aşk gösterileri yapmaya yeltendim, yaptımsa da beceremedim, olmadı.

Çünkü maddi ve manevi hayatımda düzenbazlık ve sahtekârlığa yer yoktu. Delirmiş gibi dışarıya fırladım.

Sitemlerim yâratanıma idi.

Otel yakındı, otele gidene kadar neler demedim ki RABBIMA neler?

Hamdolsun ki müracaat kapımı açık bırakmışlardı küstahça daldım içeriye, birazda şımarmıştım.

Yaratanıma mırıldanıyordum amma kendim duyacak kadar yüksek sesle.

Oteldeki odamda kimse yoktu, sırt üstü uzanmıştım elbisemle yorganın üzerine.

Diyordum ki:

-Hani zatının nerede rahmeti, merhamet-i ilâhiyen? Binlerce kilometre yolu bu abd-i acizini taş etmek için mi getirdin?

Gözlerimi gayr-ı ihtiyari diktiğim karşı duvarda, yüksekte bağdaş kurarak oturan merhum Şeyhim, Efendim, Hacı Mustafa Yardımedici-yi gördüm. Gülüyordu benim halime ve:

-İyi bil. Yağma yok, burayı sevmeden ilerdeki makamlardan sevgi mi bekliyorsun? Diyordu ve halime gülüyordu.

İki ayağını ayak bileklerinden tuttum, aşk ile çaprazlama kıvırdım da dedim ki.

-Seni sevmek ne demek, yerim seni çıtır çıtır aşkımdan.

O mübarek ayaklarını kıvırmakla, gayrı ihtiyari meğer rahmet kapısını açmışım. Rahmet kapısından içeri girdiğimi hissettim. Çünkü bir anda inkar zail olmuş, kaybettiğim yolum Rabbımın lütuf ve ihsanı ile yeniden verilmişti, gayr-ı ihtiyari giriverdim içine.

Halim değişti, alınan manevi duygularım hemen ihsan edildi. Tekrar Gavsül-Azam-ı ziyarete gittim.

Hz. ALLAH cümle kullarına ona benzer ziyaretler ihsan eylesin, amin ve selâmün ale-l-murselîn.

Şunu itiraf edeyim ki: Şeyhim efendime hürmette kusur etmemeye özen gösteriyordum, amma bu gazab-ı ilâhi hangi gafletimin cezası idi, halâ çözemedim.

Ahde vefa olarak, verdiğin sözünde sadakat, rahmet vesi-lelerine muhabbet, silsile-i meratip üzere devam etmesi gerekli iken, nefsani duygularla, her ne sebeble olur ise olsun, rahmet-i ilâhiyeye vesile olan, tertîb-i ilâhi, mecrasından saptırıldı mı, rahmet-i ilâhiyeye vesile yaratılan tertip ve tanzim-i ilâhiye, salikin hoşuna gitmeyen gazaba dönüşür.

İşte yaşadım, gördüm. Bu hadisede bilgi edindim. Ey nur-u aynım sende ayni perişanlığı yaşamayasın diye; istifade et temennilerimle.

Hemcinsine hizmet için, hasseten yaratılan, zamanı zaman içinde değerlendirme ölçüsünü bil ve bu yönlü ihsan edilen kabiliyetinin de ilâhi lütuf olduğunu unutma. Emr-i ilâhiye uyumlu, amentüye acabâsız iman eden hazret-i insan olmaya çalış.

Mekarim-i ahlakını hemcinsine yansıtma vazifesi ile ve her halinde görülen ind-i ilâhiden vazifeli, kabir hayatında da vazifesi devam ettirilen örnek insanları iyi anladım. Az da olsa cümlesine her gün okuduğum ruhlarına üç ıhlas ve fatiha ile tazim ve hürmetlerimi arzediyorum.

Zahiri ülemanın maalesef anlayamadığı, anlamak da istemediği, ehl-i aşkın kabir ziyaretlerinin bilgisizce yapılmasının nedeni bu mevzuda bilgi noksanlığından değilmi?

Bu noksanlıkların zuhuru bariz görülürken, ekseri ziyaretcilerin bilgisizce yanlış icraatlarının mesuliyetini nefsinde hissetmeyen ulema, Rabbına yönelip hangi inancından ve şahitliğinden bahseder?.

Cehli, ayıbı gizli değil aşikar. Kabulü Hz. ALLAH-a kalmış.

Halkı bilgisizce, yalnız yasaklarla eğitmek, bu hali benimseyip bilge olduğunu iddia eden kişiden, huzur-ı ilâhide bu noksanlığının Hz ALLAH-ın bildirileri ile bilinen gerçeklere muhalefet ettiği sorulmayacak mı? Hesapsız mı kalacak? Öyle mi zannederler?

Bu abd-i âciz bu kısasın kıyamete kalmıyacağını söylersem kehanet mi olur?

Yazmıştım, tekrarını lüzumlu görüyorum. İçtihatsız bıraktıkları toplumların işlerine gelmeyen, yaşadığı çağa uyum sağlayamadıklarının vebalini düşünmeden, HZ. ALLAH-ın bildirisinin anlamını bildirmeleri inançlarına ters düşen bilge kişilerin, bu gerçek bildiriyi okudukları zaman yüzleri kızarıyor mu görmek isterdim. Bakınız HZ. ALLAH ne buyurdu:

Ey iman edenler. ALLAH-ın kendilerine gazaplandığı topluluğa tabi olmayın ki onlar; kafirlerin kabir ehlinden ümit kesdikleri gibi, ahiretten de ümit kesmişlerdir.

(Mümtahine Suresi, 13)

Dikkat! Kabir ehlinden ümit kesenlere Hz. ALLAH "kafir" diyor ve örnek gösteriyor.

Bu tür bilen insanların ahiretten ümit kestiklerini de bildiriyor Hz. ALLAH (c.c.).

"Taştan ve topraktan ne istiyorsun?" Diye sırât-ı müstakîmden, tertîb-i ilâhiden saptırdığın insanların vebalini düşünebiliyor musun? Şunu iyi bil:

Hz. ALLAH-ın varlığına inanan insanlar, taşın ve toprağın yarattığı cümle mahlukatın rızkına vesile yaratıldığının bilincindedirler ve taştan ve topraktan ALLAH-ın ihsan eylediği çok çok ürün ve nice hizmetler beklerler.

Taş ve toprak rahmete vesile olduğu gibi, oradaki yatan belirli kişiler de rahmete vesile kılınmıştır. Bu rahmeti inkar eden kişiye Hz. ALLAH "kafir" diyor.

Merhum aşık veyselin dediği gibi;

"benim sadık yarim kara topraktır derken, bu yakarış, vesileyi yaratana teşekkür değil mi?

Haşa toprak ilâh değil. İyi bil ve böyle bildir.

Orada medfun olan zatın manasına hürmeti de, bilerek kusur etmeyenlerin, gerçeklere olan sadakatında samimi olanların yakarışlarının ind-i ilâhide ret olunmadığının bilinci ile yaşayanları her yerde bulabilirsin.

 Rahmet-i ilâhiyeye vesile kulların mevcudiyetlerini, zatı alilerinin dışında, sağır sultanlar da duydu ve biliyorlar.

Dikkat! Uyarım kabir hayatına inanmayanlar için:

Mümtahine suresi 13. Ayette Hz. ALLAH-ın bildirisi:

Kabir hayatına iman etmeyenlere Hz. ALLAH "r" diyor.

De ki: herkes kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbımız en iyi bilendir. (İsra Suresi, 84)

Bu Ayet-i celilede beyan edilen manayı iyi anlayalım.. Kişilerin mizaç ve meşrebini HZ.ALLAH-tan gayri kimsenin bilemeyeceğini ve ölçemiyeceğini.

* * *

Yalnız Hz. ALLAH "ben bilirim," buyuruyor.

"Seher zevkin ne bilsin, müstecânî püsterî kalbler?!..

Füyûzât-ı sabâhı hasta-yı hicrân olandan sor."

* * *

Seheri görmeyen ve bilemeyenler seherin zevkini nereden bilecekler?

Sen seherin değer ve zevkini gece boyu hicran çeken hastadan sor.

Hikmet-i ilâhiye cümle hicran çeken hastalara, seher vakti tarifi mümkün olmayan ferahlık verilir. Bu feyzi hicran çeken hastalar iyi bilir. Her gün göbeğine güneşi doğduran, güneşin doğmasını da göremeyen kişi seher zevkini nereden bilecek?

Benî Âdem-in ekserisinin ilmi yaşayarak değil, kulaktan dolmadır, ademdir, hakikatte yoktur.

Füyüzat-ı ilâhiyeden haberi, hal ehline göre yetersizdir.

Ya Adem! İtminan-i kalbin garibi iken, ruhen mutmain olmanın, yaratanının ihsanı kadar bilmesi gerçeğinin arzu ve temennisi ile ...

Emr-i ilâhiye itaatı, ve ilâhi emre uyumu, Hz. ALLAH-ın tertip ve tanzim eylediği vesilelere yakınlığı say-i gayretinle, sağlamaya çalış ki, taşın toprağın ne olduğunun zevkini aldığın gibi ...

Dikkat et! Say-i gayretine bağlı görünümlü, nazargah-ı ilâhi olan kalbi taşlaştırma.

Muhterem Hocam, taşı, toprağı niye ziyaret ederiz? anlatabildimse mutlu olurum.

"Görmediğim ALLAH-a ibadet etmem" diyen yol büyüklerimizin mezhebi ve meşrebi olan aşk-ı ilâhiyi ve şeriat-ı garrayı bu yolda bulacaksın.

Yok ise şahsi ve nefsani duygularımıza pek hoş gelmeyen, Benî Âdem-i korkutarak cehennemden başka tesirini göstermeye muttali olamadığın aşikar,

 Günahı kebaire dışı yaratılan güzelliklerin zamana göre tanzim ve tertip edilip beşere sunulması emr-i ilâhi gereği iken, aldığın, maneviyatın yanına uğramayan tedrisatının gereği, Aşk-ı ilâhiden nazar-ı ilâhiden mahrum edilmiş, zamana göre içtihattan mahrum bırakılmış, içtihada tabi emr-i ilâhiler mahrumu, en son ihsan edilmiş şeriat-ı Muhammedi böyle mi ihsan edildi, insaf et.

İlim adına yanlış anlatıyor ve bazılarını bilmeden yanlış aktarıyoruz. İcraatlarımız ise aşk-ı ilâhiden uzak, zikren "kesira" emr-i ilâhisini anlamaktan ve anlatmaktan uzak, sonsuz rahmet-i ilâhiyenin af ve mağfiret vesilelerini beşere yansıtmaktan uzak, mekarim-i ahlâkı gerektiren tasavvufi yaşantıdan uzak.

Günah-ı kebaire dışında, yaratılan güzellikleri çok yerde kabul edemeyen bir ilim ihdas edildi. Manaya yani ruha muhtaç olduğu gıdayı da veremeyen düstur ve prensipler insan olmaya namzet Benî Âdem-in yaratılışının sırrını yansıtamadığını henüz anlayamadık, anlamakta istenmiyor tutumu halâ maalesef devam ediyor.

Mana kalıcıdır, manasız kalan madde ise ruhsuz ceset misali, her an kokuşmaya müsait yok olacak halde yaratılmış-tır. Mevcudiyeti tükenmeye, bitmeye, çürümeye müsaittir.

Küfür bataklıklarından rahmet-i ilâhiyeye vesile olacak ibretler alınır.

Gazab-ı ilâhinin toplu zuhur ettiği bilinen mercilerden rahmet beklenmez. O türlü yerler rahmet-i ilâhiye ve nur-u ilahiye nail olma yeri değildir.

Ey iman edenler! ALLAH-ın kendilerine gazaplandığı toplu-luğa tabi olmayın.

(Müntahine Suresi, 13)

Devamını evvelki sahifelerde yazmış idim, buradaki verilen gerçeklere dikkat edelim.

Ehl-i kitaba, Hz. ALLAH-ın varlığını lisanen kabul edenlere sakın kafir, gavur, gayri müslim demiyesin.

İslâm-ın anlamını Hz. ALLAH-ın bildirdiği anlamda bilmeye çalış. Sakın nefsinin çarpık fikirlerinin mahkumu olmayasın.

Bilgin var ise "emr-i bil-maruf, nehy-i anil-münker"den ileri gitmeyesin. Hemcinsini bariz küfürde görüyor isen incitmeden Hz. ALLAH-ın rahmetinden ümidini kestirmeden uyarabiliyor isen uyar o kardeşini. O türlü kabiliyetin varsa eyvALLAH, yoksa seni aşan olaya karışma ALLAH için.

Na-ehil küfür bataklığında olamayacak rahmet güzelliklerini ararlar, elbet bulamazlar, yaratılmayan bir şey nasıl bulunur? Bulamadıkları için aşağılık kompleksine kapılarak hep ikinci sermayeleri olan manayı inkar yolunu seçerler. Manayı da madde gibi tahayyül ettiklerinden, zuhur eden rahmet-i ilâhiye dahi "doğal" der de geçerler, yahut geçtiklerini zannederler.

Hakikatte yaratanını yeteri kadar kabul edemediklerinden, onlar için tek açık kapı inkâr kapısı kalmıştır, ister istemez oraya iltizam ederler.

Rahmet-i ilâhiyeyi aldığı ilimle bağdaştıramayan bilginlerin göstermeye çalıştığı ilâhi güzelliklerle bağdaşmayan, içtihatsız şeriatı kabul eden de etmeyen de geçmişten ders alınamadığından, sonra gelenler de evvelkiler gibi aynı hataya düştüler, hakikat böyle imiş gibi sürdürmeye devam eylediler.

En son ihsan edilen, Benî Âdem-in kolayca insan olabileceği rahmet-i ilâhiyenin rahmetine vesile kıldığı Şeriat-ı Muhammediyenin özünde kardeşlik ve dostluk var iken, ferden, cemiyet ve toplum olarak bu düşmanlıkların anlamı ne ifade ediyor?

En son lutfedilen Şeriat-ı Muhammedi-nin dahi yanlış anlaşılıp yanlış uygulanması bazı toplumlarda sevgi, muhabbet ve hoşgörünün yerini cehaletin istilâ ettiği ve şiddete dönüşerek din adına korkunç cinayetler işlendiği, ocaklar söndürüldüğü 21. asır uzay çağında bu cehalet maalesef acı gerçek.

 HZ. ALLAH-ın kullarına olan merhameti ve rahmeti gereği tertip ve tanzim eylediği Enbiyayı, varisi olan Evliyayı, veliyi, bu tertîb-i ilâhiyi, aldığı tedrisatla bağdaştıramayan, rahmet hazinelerini inkar ettiklerinde hatır için üzülmüş görünümüne bürünerek hemcinsi avamı saflarına çekip ehl-i irfâna cephe almakla kandırdıklarının zevkiyle yaşadıklarını zanneden hakikat gafilleri.

Benî Âdem-in yaratılışının nedenini bilmekten aciz, bu aczini de gizlediğini zanneden hakikat müflisi. İnançsız adem olmaz diye hatır için ahkam kesen kişilerin ehl-i irfâna ehl-i aşka yutturamadıklarını bilselerdi...

Deve kuşu misali. Avcıdan gizleniyorum zannı ile yalnız başını kuma gömer de gizlendim zanneder, fakat bilmez ki olanca cesameti ile gövde dışarıda. Amma deve kuşunun gizlenme kabiliyeti bu kadar.

Küfrün manadan gizlendim zannı gibi. Mana nasipsizi. Bilemez ki, iki zıddın bir arada bağdaştığı görülmemiştir. Küfürden kurtul ki yerini ilâhi mana alsın.

"Padişah konmaz saraya hane mamur olmadan"

 peygamber efendimizle ihsan edilen tertîb-i ilâhiyi, şeriat-ı garrayı asra uyumlu taptaze yaşayan ehl-i tasavvuf, yani mutasavvufin, ehl-i aşk, Hz. ALLAH-ın muhafazası ve koruması altındadırlar.

Ezel-i ervah-da iman ölçüsü beliğ cevabının zuhuru ve tecellisi olan beşerin beliğ imanının dünya hayatına yansımasının rahmet toleranslı zuhuruna verilen isim; hikmet, marifetullah, ilâhi aşk. Cümlesinin özeti: ilâhi emre uyumlu kulluk.

Bilerek veya bilmeyerek ters yola girmiş, ALLAH korkusu olmayan, HZ. ALLAH tarafından vazifelendirilmemiş, şeytani rüyasında şeyh olmuş Ezel-i Ervah-ta ve zuhuru meşrep yapısında manaya uyum tiynetinde olmadığı halde kurnazlıkla kendisini mana ehli gösteren dünya ve ahiret düzenbazı.

Böyle kimselere saflığından tabi olan, günahı kebaireye düşmemek için titiz davrananların Rabbım emeklerini zayi etmesin temennisiyle.

Peygamber efendimizin Hz. ALLAH-tan ihsan edilen tebliğini dinle, saf olabilirsin amma salak olma, asalak hiç olma.

"İnsanların en şerlisi, mürşit olmadığı halde mürşitlik taslıyanlardır."

Rahmeti ve merhameti na mütenahi olan, eşi ve benzeri ölmayan, olamayacak da. Yaşadığım fizik ve metafiziki olayların etkisi ve nefse verdiği Hz. ALLAH-ın zatına mahsus, varlığından arınmış, yokluk duygusu ve göz yaşlarımızla feryad edilirken, yazıcıda yazdığım sahifenin üzerine manevi icazetimi tasdik eden şahitler huzurunda kudret-i ilahiye mühür bastı.

HZ. ALLAH-ın rahmetine, lutuf ve ihsanı olan taltifine her an muhtacız ukalâlık eylemiş olmayayım.

HZ. ALLAH-ın varlığına Peygamberimiz efendileri-mizin ALLAH-ın elçileri olduğuna, iman anayasası olan Amentü-nün maddesine ve manasına olan inancım, icraattaki samimiyetimden Yaratanıma Hamd ederim.

Çocukluğumdaki temiz hislerim, gençliğimdeki emr-i ilâhiye karşı samimi tutumum ve sonraları Rabbımın lutfu ihsanı olarak verilen manevi vazifemin verdiği zevkimle yaratanıma duyduğum yakınlığımı nefes nefes, adım adım, yudum yudum yaşamaya gayret ediyorum.

 Aczimle ve kulluğumdan ötürü noksanlığımı yaşarken, yaşıyorum mana hazzımın noksanlığına tahammülüm azaldı fakat naçar, gene yaşıyorum.

Rahmet-i ilâhiyeden soyutlanmış hayatın, ceseden mevcut olması, manadan yoksun ise bilmem ne anlam taşır, ne ifade eder.

Dünyadaki yaşantımın maddesinde ve manasında elhamdülillah o kadar çok METAFİZİK olaylar var ki.

Bir nebze hemcinsim olan beşere göstermek vazife ve arzumun tahakkukunda zorlanıyorum amma aczimle bir şeyler yapmaya azimliyim.

Cenâb-ı Mevlâ-ya olan tazarru niyazımı, yapmacık tevekkül maskesine sığınarak tembelliği ve asalaklığını sureti haktan imiş gibi göstermeye kalkışan gafillerin gafletleri ile karıştırmayasın.

HZ. ALLAH, cevheri ve arazı da yaratmış anlamı, suyu ve toprağı yarattı. İkisini karıştırıp kerpiç, daha neler yapacaksın, amma sen yapacaksın. Haşa HZ. ALLAH-a demeyesin bunları da sen yap diye, yaratanına küstahlık olmaz mı?

Kulluk vazifeni bil, emr-i ilâhinin tebliğine elçilerini vazifeli kıldı. Sakın deme Ben elçi melçi tanımam zatının bildirisi bana yeter. Bütün alem HZ. ALLAH-ın halk ettiği hikmetli ve anlamlı rahmet-i ilâhiyelerle bezenmiştir. Yarattığı şeylerden kulun hayatını devam ettirmesini dilemiş.

Adem aleyhi-s-selâm, hikmeti zatına mahsus dünyaya çıkarıldığında, hitab-ı ilâhi, kulun vazifesinin tümünü özetleyen: ekiniz, biçiniz, yiyiniz ...

Hitab-ı ilâhi kulun vazifesinin kanıtı değil mi?

"Bu dünyayı ben yarattım, sen düzene sokacaksın "

Hitabı her hadisede zuhur ederken yaratılışındaki hikmetler ve emr-i ilâhileri umursamadan veya unutarak günlük karşılaştığımız say-i gayretimizi sarfetmemiz gerekirken yaratanına "beni yorma, onu da sen yap" diye, edep dışına çıkmayasın. Hz. ALLAH-a karşı terbiyesizlik, küstahlık olur.

Derviş vird edinir, "Hasbün Allâhu ve ni-mel vekil" (sen bizim vekilimizsin) der, amma haddini bilir. Gücünün yettiği yerde verilen gücünü kullanır, gücünün yetmediği yerde yardım diler. Dikkat et zülf-i yare dokunma.

* * *

Hz. ALLAH senin ne avukatın, ne de hizmetçin.

* * *

Na-ehle karşı gülünç oluyorsun.

Emr-i ilâhiye karşı müşvik ve itaatkar olalım, ademken insan olmanın başka tariki yok, yaratılmadı ki bulasın.

Peygamberimiz efendimizin doğum gününde bayram ettiğimiz mevlit kandili günü 1999 senesi 24 haziran bilgisayarda yazdıklarımı dosyalamak için printere yazdırıyordum 60. sahifenin başında çift çizik çerçeve içerisinde, çerçeveler alışa geldiğimiz çerçeve cinsinden değil 12,5cm boyunda 12mm eninde altın yaldız rengi, kırmızı yeşil noktacıklarla sahifenin kenarında, üstünde yukarı kenardan sahife nizamına ve düzenine uymayan, ekranın ve printerin dahli olmadan, ekranda dahi görünmeden, bir daha yazdırmamıza da imkan olmayan, çeşitli renklerle bezenmiş, bazı yerlerine Kur-ân-ı Kerîm-in nazil olduğu kûfi yazıya benzer çıplak gözle zor görülen esmalarla, mühürlerle bezenmiş ilâhi bir olay zuhur etmişti.

Bu olayın izahında Teknolojinin ve akılcı din bilginlerinin aciz kaldığı gerçek.

* * *

Her ne kılmışsa adalettir Cenâb-ı Kibriya.

Her kazaya her belâya kıl rıza, ALLAH Kerim.

* * *

Bu türlü zuhuratlar ve olaylar ehl-i imanı rahatsız etmediği gibi, imanına muhafaza oluşturur, ehl-i aşkın zevkine zevk katar.

Olay, yüksek tahsilli mana cilvelerine az çok aşina Mehmet Şen Efendi ve Tarık Küçükkalıpçı Efendilerin de huzurunda zuhur etti.

HZ. ALLAH onları da bu zuhurat-ı ilâhiyenin şahidi kılmıştı. O sahifenin üzerine hiçbir cihazın dahli olmadan, gökten düşer gibi zuhuru, o efendileri de hayretler içinde bırakmıştı. Her tarafı göz ile zor fark edilen kûfi yazılarla ve mühürler ile bezenmiş levha üzerine siyah lâtince yazı ile, akıldan öteye yol bulamayan akılcı ülemayı şoke edecek Lâtince harflerle bu abd-i âcizin kimliğini ve icazetini bizatihi yazıyor:

 

Dosyanın 60. sahifesi metafiziğin 153. sahifesinde perişanlığımı anlatıyordum. ANAMA yeteri kadar bilmediğim için bocaladığım hiçliğimi sergilemeye çalışıyordum. YARATANIMA neyi gösterecektim ki? Tertip ve tanzim HZ ALLAH-ın halketmesi değil mi? Amma bu abd-i âcizin başka kapım yoktu ki yakaracak. Sonradan anladığıma göre biat ettiğim Şeyhime karşı saygısızlığımın cezası imiş. Bizatihi Şeyhim Efendimin görünümü ve lisanından ihsan ettiler. Bu uyarı ile abd-i âcizi bilcümle ALLAH-ın kullarına ibret olsun diye, normal yaşamaları için tasavvufun inceliklerinin sevgi, muhabbet, ALLAH-a iman ve peygamberine ve getirdiği şeriata saygılı, yaşadığı zamana uyumlu dosdoğru yol almanın esas olduğunu izah etmeye yetkili kıldılar.

Bu METAFİZİK olayı bütün çıplaklığı ile ıhvanıma ve okurlarıma anlatmak istiyorum. Aczimi itirafla yetiniyorum başka gücüm yok.

Aynı mührü kitaplarda göstermeye çalışıyoruz, nedenini araştır. Ruhi zevk alacağından, inancını muhafaza için çerçeve oluşturacağından şüphem yok. Lütfen bu hikmet-i ilâhiyeye aşina olmaya çalış, yaşa. Şunu iyi bil ki;

HZ. ALLAH-ın gücü, kuvveti, varlığı karşısında bu abd-i aciz, yaratılışım ve Rabbıma olan imanım, Peygamber Efendilerimizin tebliğ buyurduğu ahkamın zerresine dahi itirazkar olmadığım gibi, gene Rabbımın rahmetinin tecellisi, sahtekarlığa, düzenbazlığa, din istismarına dünya yaşantımda yer bulamazsın.

Hz. ALLAH-ın rahmeti ile ihsan eylediği mühr-ü ilâhi, imanım odur ki, hem madde ehline, hem de na-ehlin yersiz tasallutundan ezilegelen mana ehline, maddede zuhur eden mana tecellisini baş gözü ile görmekle itminan-ı kalbe ereceklerinin temennisiyle, şahsıma münhasır görmeyip, bütün insanlığa mahsus rahmet-i ilâhiye olarak görüyorum. Sakın aksine imanında yer verme.

"Ve hüve alâ küllî şey-in kadîr."

Susamış kişinin çeşmenin yanında durmakla susuzluğu geçemeyeceği gibi, Bal bal demekle ağzın tatlanmayacağını bil.

Benim aczimi değil; Hz. ALLAH-ın büyüklüğünü bil ve görmeye çalış. Yemin ediyorum, abd-i âcizin manevi vazifemi manadan aldığımı tasdik eden mühr-ü ilâhiyi Hz. ALLAH ihsan eyledi.

Bu mühr-ü ilâhi ile duygulanan ehl-i aşk Edebiyat Öğretmeni dini tedrisata aşina Fazlı Al Hoca Efendinin dile getirdiği duygusunu dinleyelim.

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

RAHMET MÜHÜRÜ

 

Hamolsun ALLAH ımız bir müjde verdi.

Alemlere rahmet, rahmet mühürü.

Gaibden aleme rahmetler serdi.

İnsanlığa rahmet, rahmet mühürü.

 

Bir keramet verdi yüce Hak bize.

Manayı mühürle çıkardı düze.

Acizim, yazamam bu sırrı size.

Asrın kerameti, rahmet mühürü.

 

Güç kuvvet ALLAH-ın, mühürler perde.

Bu mühür hem şifa hem deva derde.

ALLAH dilemez ise icraat nerde?

Gönüllere şifa, rahmet mühürü.

 

Manaya sınır yok şekiller perde.

Her suret bir mühür hepsi ayni yol.

Hepsinde mana bir, Hakk-a teslim ol.

Suretlerde imza, rahmet mühürü.

 

Efendim niyazla makama durmuş.

Rahmet coşmuş dalga açığa vurmuş.

Bu mührü şahitlerle taltif buyurmuş.

Merhameti ilâhi, rahmet mühürü.

 

Bu mührün içindede mühürler vermiş.

İç içe suretler ayetler sermiş.

Alın çözün diye imkan göstermiş.

Hikmetlere şifre, rahmet mühürü.

 

Teknoloji aciz çözemez ilim.

Bir değil yüzlerce çekildi film.

Metafizikdir bu edilmez dilim.

Bir bahri ummandır, rahmet mühürü.

 

Altın çerçevede sonsuz manalar.

Bu manadan ancak ehl-i hal anlar.

Güç kuvvet ALLAH-ın ey ehl-i canlar.

Rahmetin tellalı, rahmet mühürü

 

Eseri mühürle methetmiş ALLAH

Coşturdu rahmeti bu eser billah

Manada vesile var illâ ALLAH.

Tevhidin tasdiki, rahmet mühürü.

 

Bu kitaba rabbım icazet vurdu.

Ledünnü manayı böyle buyurdu.

Efendim haliyle sesin duyurdu.

Alemlere rahmet, rahmet mühürü.

 

Ya rab! Mührünle bizi manana daldır.

Rahmetin zevki ise rahmet deryanda vardır.

Efendim vesile, vesile haldir.

Haşre kadar baki, rahmet mühürü.

 Sayfa Başına Dön

(Edebiyat Öğretmeni FAZLI AL)

 

* * *

 

 

 "RAZIYIM SENDEN DEVAM ET" BUYURDU HZ. ALLAH

 

 

 

 

Tahminen 80-li senelerde idi. Ankara Hüseyin Gazi, Ekin Mahallesi Tevhit Camisi-nin yanında, evin orta katı bahçeye bakan odamda, gecenin nısfında Teheccüt Namazından sonra günlük virdimle meşguldüm.

1956 senesinden bu yana Hz. ALLAH-ın tertibi, Kadiri ve Rufai şeyhi olarak vazifeliyim.

Manevi vazifemin icabı velevki, nefsimin hazzına uyumlu yaşantımda, zaman, haramiyeti belirlenen günah-ı kebaireler dışında, yaratılan güzelliklere hayranlığımdan birşey eksiltemedi.

Dini tedrisat görmüş, ne yazık ki, Hz. ALLAH-ın haram kıldığı dışında yaratılan güzelliklerden mahrumiyeti bariz görülen, mana ve metafizik ilmininden bilgisizce soyutlanmış, ilme aşina olduğu kadar muhafaza ve bekçiliğini de üstlenmiş, binikiyüz küsur senedir "fitne oluyor" evhamı ile içtihatsız bırakılan Muhammedi Şeriatını, zamanın olmaz ise olmaz, yaşanılması mutlak lüzumlu kılınan tertib ve tanzim-i ilâhi yaşam gerçeğinden mahrum bırakıldığı gibi, "zamana uydurdum" zehabına kapılıp, zamanında yaşanılması tertîb-i ilâhi olan, cemi kullar için hasseten yaratılan güzellikleri umursamayarak, dünya hayatını nefsani duygu ve akıldan öteye yol bulamayan nakil ile ilgisiz, akılcı din uydurmaya çalışan, Hz. ALLAH-ın "bana din mi öğretiyorsunuz?!" Hitabındaki incelikleri de düşünemeyen ulema ve içtihatsız katı kurallarla, bilgisizce şeriat-ı garraya sadık toplumların çoğunlukta olduklarını zamanımızda görmek zor değil...

Hz. ALLAH emeklerini zayi etmesin, ibadet ve taatlarını kabul buyursun, ama bilinsin ki, zamanın özlemi duyulan, emr-i ilâhiye uyumlu Şeriat-ı garrayı Hz. ALLAH-ın örnek gösterdiği ehl-i halin yaşantısının yadırgandığı ahval-i alemde neşvü nema bulduğu görülmemiştir.

Manevi beklentilerimin ve manevi arzularımın ardı arkası kesilmiyor.

Müflisin imkansızlıklar içinde nefsini teselli edecek çıkış yolu aradığı gibi, aciz nefsime bakıyorum. Aczimden başka bir şey göremediğimden, Rabbımın varlığı ile teselli olmaya özen göstermeye gücümü kullanır iken, samimi göz yaşlarım ihtiya-rımın dahli olmadan akıyordu.

Gözyaşların kalbini sulandırdığı zaman müracatını kainat bilir.

Niyazım Rabbıma idi. Gayri müracaat yeri düşüncesinden Rabbıma sığınırım.

"Ya Rabbi, zatından başka sığınacak imkanı ve yeri olmayan bu abd-i âcizini rahmetinle yarlığa." Gayr-ı ihtiyari niyaz ediyordum.

-Affetmeyeceksen bitir dünyamı."

O anda nasıl oldu bilmiyorum, bütün benliğimi saran fasih bir Türkçe hitab-ı ilâhi:

"Devam et kulum razıyım senden!"

Kuvvetli bir hitab-ı ilâhi ile mest oldum.

Bu hitab-ı ilâhi yan odada uyuyan ailem Hace Fatma hanım yataktan fırlayıp odama geldi, hıçkırarak ağlıyordu, şimdi Hz. ALLAH-la konuşuyordun diye.

Neden ihtiyaç duydun Hz. ALLAH-a bu tazarru niyaza

Sen de inanıyorum ki benim kadar dertlisin, dinle:

İçtihadın her devirde ortaya çıkardığı yorumlanmış din tablosuna şeriat ve diyanet denir.

Peygamber efendimizin irtihalinden sonra şer-i hükümlerdeki içtihat biraz devam etti, nedense içtihat fitne oluyor diye heman durduruldu.

İmanımla ayrılık olmayan, emri ilahiyeye aykırı telkin edilen, hatta kabul edilemiyen, maneviyatla ilgisi olmayan çarpık telkinat ve çarpık yaşantılar, dünya yaşantımdan dışlanmama yeterli idi.

Hz. ALLAH devam etmemi bizatihi emretti.

Tefsire muhtaç olmayan emr-i ilâhi ile sanki yeniden hayat buldum gayr-ı ilme prim vermedim.

Ya Rab! Emr-i ilâhine uygun götürmeye çalıştığım naçiz hayatımı gene kullarına öğrettiğin dua ile bu olayı noktalamak istiyorum.

Ve şöyle niyaz et:

"Rabbım, gideceğim yere sadakatle gitmemi sağla.

Çıkacağım yerden de sadakatle çıkmamı ihsan et.

Bana tarafından hakkı ile yardım edici bir kuvvet ver."

(İsra Suresi, 80)

  Sayfa Başına Dön


 

 

ŞARÂBEN TAHÛRÂ (AŞK ŞARABI)

 

 

 

 

Herhangi meyve suyunu bekletmek suretiyle ekşiterek elde edilen HZ. ALLAH-ın haram kıldığı, Benî Âdem-in madde ve manasının anormal hale düşmesine ihtiyarı ile tevessül ettiği emanet-i ilâhi olan, Benî Âdem-in sağlığını tahrip ettiği de tartışılmayacak, vakı-a cümle günahların da giriş kapusu melanetlerin çıkış yeri yani ANASI.

Hele içki içerek araba kullanıp ocaklar söndüren, kendi canına da kast eden TRAFİK CANAVARI, kusura bakmasınlar daha henüz yakışır bir isim bulunamadı.

Anlatmak istediğim günah-ı kebaireyi doğuran şarap değil.

Hz. ALLAH-ı kesir zikreden mü-min kullarına, ittika sahibi kullarına ihsan eylediği "şâraben tahûrâ."

"Kulum beni kesir zikreder zatıma aşık olur. Öyle hal olur ki ben de kuluma aşık olurum." Hitabını iyi anla.

İhsan edilen şarabın kişinin mizacına ve tahammülüne göre verildiğini dinle.

Manamda Çorum Hıdırlık Camiine girdim. Caminin ortasında sacayak üzerine oturtulmuş büyücek bir kazan, içindeki kaynıyor, buharı çıkıyor, kazanın altında ateş görmedim.

Cumhuriyetin ilanından evvel hıdırlığa resmen irşat için atanmış hıdırlık nakşibendi şeyhi abbas efendi, elinde kütük gibi bir şeyle dumanı çıkan şarabı karıştırıyor idi. Camide benden başka kimse yok idi. Ayakta heyacanla seyrediyordum. Şeyh Abbas Efendi büyücek kalaylı bakır kabı aşk şarabı ile doldurdu bana uzattı. "Galip Efendi oğlum" diye taltif ederek şarap dolu tası içmem için elime verdi, tası ağzıma götürüyordum ki, müntesib olduğum şeyhim efendim Kahramanmaraşlı Hacı Mustafa yardımedici efendim, bileğimden yapıştı, ağzıma yaklaştırdığım tası aşağı indirerek, sadece 6 damlaya müsaade ediyorum diye tas dolusu aşk şarabını ağzımdan uzaklaştırdı. İçtim amma 6 damla nasıl içirdiler bilmiyorum?

Rahmet-i ilâhiyeye, müntesibine vesile yaratılan şeyhim efendimin müdahelesinin yerinde olduğunu sonraları daha iyi anladım.

İç alemimde halen şöyle hitap olundu:

"yolun mecnunu olmana maneviyat razı değil. Onun için fazla içmene müsaade etmiyorum."

Şeyh Abbas Efendiye müntesip olanların ekserisi o şarabı kaldıramıyordu. Huriye ablamın efendisi Yaşar Kılıçkıran eniştem kaldıramayanlardan bir tanesi idi. Hz. ALLAH cümlesine rahmet eylesin.

Sayfa Başına Dön 


 

 

KIRKLAR MECLİSİ

 

 

 

 

Bilinmesini teferruatı ile lüzumlu gördüğüm, bildiğim kadarı ile kırklar meclisinden bahsedeceğim:

Beni içeri aldılar. Yanımda bulunan ailem hace fatma hanımı almadılar kapıda alıkoydular, Kırklar Meclisine kadın giremez diye.

Mihrabda oturan, kutub olduğu söylenen sakallı, saçı olmayan, etine dolgun, başı açık yaşlıca bir zatın elini öptüm. Beni yanına oturttu ve emretti:

-Galip Efendi için tahsis olunan şarabı getirin, diye.

Büyük bir tepsi içinde, vasat su bardakları ile geldi, bir tanesi ufak idi, anladım onu bana verdiler.

Evvelce şeyhim "altı damla" diye tahdit etmişti. O saygımın devamı olacak ki, ufak bardakla verdiler. Açık çay renginde, kekremsi bir tadı vardı. Müsaade ile dışarı çıktım. Kapının önünde beni bekleyen eşim hacı fatma hanıma ağzımda bir şeker ıslattım ve yedirdim.

Islattığim şekerdeki ilâhi şarab bazan hace Fatma Hanımda aşk-ı ilâhinin zuhuruna vesile olduğu, zaman zaman aşk-ı ilâhinin mevcudiyeti görülür.

Arap lisanında içilen her maiye şarap denir.

"Kırklar Meclisinin yarıdan çoğu kadındır" diyenler, hata ettiğinizi, yazdığım gerçekleri okuyun da, lütfen kırklar meclisinde kadın vazifeli vardır, diye günaha girmeyin.

Manevi vazifeme itimat edenler için anlatıyorum:

Lütfen dikkat! Tekrar ediyorum, "kırklar meclisine burdan içeri şimdiye kadar kadın girmedi" diye Hacı Fatma Hanımı içeri almadılar.

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

BOŞ KURUNTULARLA GEÇEN ZAMANIM

 

 

 

 

Sahipsiz yaşayıp, tertibi tanzim-i ilâhiye uygun, sebebine riayet etmeden de rahmet-i ilâhiyeye nail olunacağının zehabına kapılarak, izahı imkansız olan, kimseye hayat hakkı tanımayan, cehennemden başka bir yeri göremeyen, mecnunluğumun ilâhi aşk olduğunu zannederek hayli zamanımı anlamsız ve manasız boş yere geçirdim.

Ve çarpık yolları, "böyle olur" zannı ile her nasılsa beğenmiştim. Fakat hakîkatlerin zuhurunu az da olsa rabbımın lütfu ihsanı ile gördükce ister istemez tetirgin oluyordum. Alışageldiğim, aşk-ı ilâhi zannettiğim delilik, yerini tertîb-i ilâhi olan normal yaşantıya terk edince, bu tertîb-i ilâhi, normal yaşantıyı gerçek aşkımı kaybettim gibi bir his bırakmıyordu düşüncelerimi.

 Mürşidim efendimi Hz. ALLAH-ın gönderdiğinden az da olsa şüpheye hakkım olsa idi eskiye dönüverecektim. Çünkü intisabımdan evvelki halim nefsime daha cazip geliyordu. Efendime hürmetim sonsuzdu. Vazifelerime, yani evrat ve ezkarıma karşı noksansız olması için çok titiz idim.

Buna rağmen yaratanıma karşı küstahca tutum ve müracatlarım oluyordu. Haşa isyan değil, aciz kulun bilgisizce yaratanına sitemi idi.

"Şarabınızda da tesir yokmuş hani, hiç tutmadı. Aşk şarabını içirmeden evvel daha sarhoştum, daha aşık idim. İçirdiğiniz şaraplar bana hiç tesir etmedi" diye sitemlerimi Hz. ALLAH cevapsız bırakmadı.

"Neye boş yere sitem ediyorsun? Mecnun olup yerinde tepinmek mi istiyorsun? Sen mecnunluk için yaratılmadın. Gideceğin uzun yolların var, bu yollar da mecnunlukla gidilmez, yersiz sitem etme" dediler.

Bu uyarıdan gerçeği az da olsa anladım. Ustasız sanatın haram olduğu gibi, ifrata kaçan madde ve mananın iyilik getirmediği gibi, ibadet ve taatın da ifratı ind-i ilâhide de makbul olmadığını yaşadım iyi anladım.

Gazab-ı ilâhiden başka yaşantı ve duyguya yer vermeyen katı kurallar ve hisler yakamı bırakmıyorlardı, bu hitab-ı ilâhi, bu uyarı ile kurtarmış idi bu abd-i âcizini çarpık gidişattan.

Benim bilgisizliğime uygun kıssayı şöyle anlatırlar:

Esrar müptelâsı bakkaldan aldığı esrarı içmiş, yıkanmak için hamama gitmiş. İçtiği esrarın etkisini "görmüyorum" zanneden esrarkeş peştamal ve ayağında takunya ile çarşının kalabalık yerinde bulunan bakkala çıkışarak:

-Haram olsun aldığın para, sattığın esrar bozukmuş tutmadı, diye çıkışınca kalabalığın da gülerek seyir eylediği esrarkeşin perişan haline bakkal da kahkaha ile katılırcasına güldü:

-Tutmadı diyorsun, şu haline bak. Bir de dediğin manada tutsa idi acabâ ne hale gelecektin?!..

Diye, bu gerçek nüktesi ile seyredenlerin hayatı boyu unutamayacağı hikmet sergilemişti.

"Kara şeyh" diye anılan Çorumlu Hacı Bekir Babaya altı tarikattan Mı­sır, Tan­ta ve Ni­şâ­bi şeh­rin­de izn-i ica­ze­tin ve­ri­li­şi­nin an­lamı ve hikmet-i ilâhiye zuhuru

Hacı Bekir Babanın Halifesi Müştakoğlu Ahıska-lı Şeyh El-Hac Ali Efendi ve Ali Efendinin Halifesi Çorumlu Hacı Mustafa Anaç Efendilerden (Makamları Cennet olsun) defalarca şahıslarından dinleyip zevkiyle yaşadığım, noksansız anlattıklarının izahlarının zevkini bu gün dahi yaşıyor, bu zevkimi ben de ehl-i aşkın zevkine zevk katmak istiyorum.

Bu abd-i âciz de ayni icazetten Tarik-i Kadir-i ve Tarik-i Rufai-den izn-i icazetin verildiği için şahidi olduğum tertibi tanzim-i ilâhiyi anlatmaya çalışacağım.

Bu abd-i acize itimat ederek iyi dinle de inancının eseri şahsında ve halinde rahmet zuhuru görülsün.

HZ. ALLAH-ın ihsan eyleyip yeryüzünü maddesiz bırakmadığı gibi manasız da bırakmayacağını bilginin dışında tutuyor isen, elbette ki ara sıra şahadet getiriyorsun söyler misin sen neyin şahidisin?

Fiziki olaylardan başka bir olay ve tertip kabul edemiyorum diye nefsine zulüm etme.

Diyemezsin ben fiziki olayların şahidiyim. Görülmesi her an mümkün olan şeye şahit gerekmez ki.

 Metafizik zuhurata iman edip rahmet-i ilâhiyi yaşayan, HZ. ALLAH-ın İstisnai kullarını ilim adına hakaretinle rencide ediyorsun dikkatli olmanı tavsiye ederim.

Kutsi hadiste Hz. ALLAH kullarını uyarıyor:

"Evliyama eza edene harp açarım" buyruğuna dikkat et!

Gayretullaha dokunuyorsun. Hz ALLAH-ın verdiği kıymetli zamanı yalnız fiziki olaylarla iktifa edip mananı öldürme.

Maddende zuhur eden tertîb-i ilâhiyi manasız yalnız fiziki olaylarla ilâhi mecrasından saptırma, zira maddi olaylar da peygamber efendimizin mana şehrine giriş kapısıdır.

"Ene medinetün Ali babuha"

Ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır, buyurdu Peygamber Efendimiz.

Mana fiziki olaylarla hitam bulsa idi, metafizik ve mananın zuhuratı lüzumsuz anlamsız kalır, ebedi hayat için imtihan gereksiz ve anlamsız olduğu gibi, yaratıcımızın zati sıfatının da maddeden başka yerde aranması anlamsız, imkansız ve lüzumsuz olurdu.

Kabirdeki hayatı ve ahiret hayatını kabul etmemize gerek olmazdı.

Hz ALLAH bu zümreye kafir demekle hata etmiş olurdu. Taştan topraktan ne istiyorsun diye kabir hayatını kabul edemeyenlere Hz. ALLAH kafir dediği için, mana fukaralarına ALLAH-ı dava etme yolu açılmış olurdu.

Dahası var: "Onlar ahiretten de ümit kesmişlerdir. Onlar kafirlerdir" buyurdu Hazret-i ALLAH.

(Mümtahine Suresi, 13)

Bu gerçeklerin hilâfına, bu yönlü iman zafiyetinin temsilcileri bilerek, gerekse bilmeyerek ehl-i imanı uzun zamandan beri inançlarını rencide değil tahrip ettiklerinden; Hz. ALLAH-ın her kulun anlayacagı açıklıkla bildirdiği kabir hayatını tekrar tekrar yazmamı mazur görün.

Yazdıkça yaşantım boyu, na-ehlin tecavüzlerinin imana sürülen karanlıklar Hz. ALLAH-ın açık rahmet bildirisi ile aydınlanıyor elhamdü lillah.

Her şeyi biliyorum iddiasında bulunup bu yönlü hakikatin dışında kalmış, ALLAH-ın varlığına acabâsız iman etmiş şirk koşmamaya özen gösteren, zaman zaman buna rağmen mana yoksunu, küfür bataklığının içinde bulunmakta mahzur göremeyen, anlamsız cesaret gösterisinden de rahatsız olmayan anlamsız cesaret ehli kardeşim.

Zamana yansıyan rahmet-i ilâhiyenin zuhurundan habersiz olduğundan, rahmet-i ilâhiyeyi zamana yansıtamayan. Buna rağmen, günahı kebairin dışında kalmaya özen gösteren, müttaki kardeşim.

Her yaşanılan zamana tahsis edilen rahmet ve mağfiret-i ilâhiyeyi gör. Maddeye verdiğin önemi manaya da vermeyi ihmal etme lütfen.

Hz. ALLAH-tan gayrıyı ilâh edinmeden hayatını idame ettirmeye çaba gösteren, buna rağmen dünyaya gönderilişinin nedenini umursamadan, yükümlü olduğu zaman yaşantısını, içtihatsız bırakılan şeriatını, emredildiği gün gibi bu gün de aynen yaşamayı götürmeye çaba gösteren, "zamana yemin ederim" bildirisi ile yaşanılan zamanın değerini bizlere yeminle anlatan, Hz. ALLAH-ın değerli kıldığı zamana uyamayan imanlı kardeşim, lutfen zamanın değerini bil.

Yaşantılarından çektikleri tatminsizliğin ızdırabından başka bir şeye nail olamayan, inançsız kişinin taşınması zor dünya sıkıntılarının çekilmesi imkansız gibi görünen, bir vakıadır.

Taşıyıcısına ruhi eza ve cefadan başka bir şey veremeyen, imansız yaşantısını benimsettirmeye özen gösteren bir ortamda yaşıyoruz.

Adem, anlamsız hayatı taşımaktan bunalmış, her an yaşantısında beş duyunun esaretinden kurtulmak, bu karmaşıklığı unutması kasdi ile, gençlerimizin alkolik ve uyuşturucu bağımlısı olmaya iteklendiğinin aksini kim söyler.

Hz. ALLAH, Kur-ân-ı Azimü-ş-Şan-da kullarına bildirdiği halde, "ALLAH-ın varlığını kabul eden Benî Âdem-e" sen beşer ölçüsüne göre müslümansın müjdesini ne zaman çekinmeden bildireceğiz?

Hangi şeriata tabi olur ise olsun, beşeri ölçüye göre Hz. ALLAH-ın varlığına inanan kul, müslüman olduğunu ne zaman kabul edecek?.

Yeterli olmaktan uzak kıldığımız dini telkin ve tedrisatın, yetersiz olduğunun farkına ne zaman varacağız?

"Sizin en hayırlınız dünya için ahiretini, ahireti için dünyasını tereketmeyendir."

Hadîs-i şerîfinin anlamını ne zaman anlayacağız?

Kesinlikle bilinsin ki ocaklar söndüren bu ve buna benzer anormallikleri üreten nesnenin kaynağında HZ. ALLAH-ın varlığına yeteri kadar inanmamanın eserini görmek zor değil.

Bu yönlü iman zafiyeti olan Benî Âdem-i de her an normal hayatı anormal duruma tebeddül eden, ademi insan olma rahmetinden mahrum eden belirli nedenlerin anası, uyuşturucu belâsının neden olduğunu görmek kehanet değil, çünkü o melânet hiç bir zaman gizli kalamaz ki.

Hacı Bekir Baba-yı seyri sülükünü tamamlaması için aldığı manevi emirle şeyhi zamana göre şartlı seyahat vermişti.

Manevi halinin istisnai zuhurunu müşahede eden Şeyh Efendi dervişlerini günün şartlarına uygun manevi işaretle eğitime tabi tutar, çünki

Dervişin kemalatı ALLAH için şeyhine olan bağlılığındaki mana, dervişin imanının ölçüsüdür.

Hacı Bekir Babaya Şeyhi Efendisi hususi cübbe diktirmişti. Cübbenin cebi yoktu.

Bugün bu gündü, yarın için bir şey bulundurmayacaktı, üç gün aç kalmadıkça kimseden bir şey istemeyecek, takva sahibi bildiği kişiye halini edeple arz edecek, anlamadı veya anlatamadı ise üç gün daha sabredecek yüzsüzlük ve acizlik etmeyecek diye, bu şartlarla seyahat izni verilen seyahatı ile seyri sülükünü tamamlayacak olan Hacı Bekir Baba, verilen direktiflere harfiyen uyarak Tanta-da medfun Seyyit Ahmet El-Bedevi Hazretlerinin türbesinin bulunduğu, dergahında yetkili zatının müsadesi ile yanında getirdiği postunu gösterilen yere sermiş, evrat ve ezkarı ile zamanını geçiriyor, tertib ve tanzim-i ilâhinin tecellisinin zuhurunu merakla ve sabırla bekliyordu.

Manevi kemalâtı bu tertibin seyrine bırakılan Hacı Bekir Baba, salikin ne kadar intibak edeceğinin, ne kadar sabır göstereceğinin manevi iman ve sabır ölçüsü.

Zamana göre istisnai kişilere uygulanan nefis imtihanları zaman zaman ahval-i aleme göre değişiklik arzederdi.

Dergaha geleli üç gün olmuştu. Hazretin midesine sudan başka bir şey girmemişti. Yemek vakti geldiğinde dergahta dervişler ne pişirildi ise yiyorlar, Bekir Baba-ya "sen de buyur, ye" demiyorlar.

Hazret üç gün aç kalmış, şeyhinin tembihine göre isteme hakkı doğmuştu. Hazret Tanta-ya geldiğinde edepli, hürmetkar, derviş bakkalla tanışmıştı. Derdini anlatmak için şeyhinin anlattığı meziyetler bakkalda görülüyordu. Üç gününü dolduran Bekir Baba bakkala gelerek halini münasip lisanla anlattı ise de bir hikmet bakkal anlamadı.

Tekrarı ve ısrarı yasaklanan halinin anlaşılamadığı üzüntüsü ile dergaha geldi, yine postuna oturdu, üç gün daha geçmişti ki takati kalmamıştı. Namazda kıyama kalkamıyor, oturarak namazını eda ediyordu. Gayr-i ihtiyari iç aleminden isyan belirtileri zuhur etmeye başlamış ve şöyle sitem ediyor:

-Demek ki, Seyyit Ahmet el-Bedevi beni misafirliğe kabul etmedi. Bu hale göre resmen kovuldum.

Diye postunu dürmüş ve dergahı terk ederek tanıştığı bakkala, "ALLAH-a ısmarladık" demek için vardığı zaman bakkal altına sandalye vererek dükkan içinde kapının yanına oturtmuştu.

Tanta-da bir meczup varmış, elinde büyük bir sırıkla arastaya gelir, herkes kaçışır, yetiştiğine sırıkla vururmuş. O meczup arastada görüldüğü zaman esnaf dükkanını hemen kapatır kaçarmış.

Esnaf kaçmış, Efendi kapının yanında oturuyor diye edeben bakkal kaçamamış, meczup Bekir Babanın yanına gelmiş elindeki sırığı yere vurarak:

-Nereye gidiyorsun dön geri!demiş ve uzaklaşmış.

Dükkan içine gizlenen bakkal heyecanla efendiye:

-Bir şeyin yok ya, meczup sana bir zarar vermedi ya? Fakat çok korktum sana bir şeyler söyledi, ne söyledi diye merak ettim?

-Misafir olduğum yeri terk ettim, sana ALLAH-a ısmarladık demeye gelmiştim. Fakat gitmeme müsaade edilmedi geri dönüyorum.

Tekrar dergaha gelip postunu sermiş oturmuş biraz sonra bir kişi başında büyük üzeri kapaklı bir tepsi ile:

-Çorumlu Hacı Bekir kim? diye arıyor.

-Hacı Bekir benim dedim.

Başındaki tepsiyi indirerek:

-Bunu sana gönderdiler, yedikten sonra aşağıda bekliyorlar dedi ve gitti. Tepsinin kapağını açtım ne göreyim pirinç pilavı üzerinde kızarmış tavuk. altı günün açlığının serabı değil sıcak sıcak gerçekti, seyreden dervişleri de çağırdım, hep beraber yedik midemdeki altı günlük boşluğu doldurmuştum, dizlerime derman gözlerime fer gelmişti. Ellerimi yıkadım, ferli ferli abdest aldım.

-Seni aşağıdan istiyorlar diye bir derviş geldi, beraberce bir odaya girdikten sonra beni getiren derviş gitti.

İçeride; sonradan öğrendim ki dergahın Şeyhi Abdurrahim-i Nişabi Hazretleri imiş. Sinirli sinirli ayakta yüksek sesle bir şeyler söylüyor. Bir şeye kızdığı belli ama kime? Benden başka kimse olmadığına göre bana kızıyordu ve diyordu ki:

-Bu kadar zayıf irade dervişe yakışır mı? ALLAH için tahammül göstermesi gerekmez mi? daha neler, neler.

İçeri giren meczuba beni teslim etti:

-Götür dedi.

Meczup beni başka bir alem gibi bir odaya götürdü. Pir Efendilerimiz Ricali Gayp divanı kurmuşlar, kapıdan edeple girdim.

Gavsül-Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri bana hitaben:

-Aferin oğlum hacı bekir. ALLAH-ın tertib ve tanzimi olan tarikatımı emr-i ilâhi ile sana verdim.

Seyyitahmet el-Kebir Rüfai hazretleri baş parmağını kaldırarak:

-Ben de verdim.

Seyyit Ahmet el-Bedevi hazretleri:

-Ben de tarikimi verdim.

Seyyit İbrahim Düssuki hazretleri:

-Ben de tarikimi verdim.

Şeyh Ebül-Hasan Ali Şazili hazretleri:

-Ben de tarikimi verdim dediler.

Daha devam edecekti, Gavsul-Azam Abdulkadir Geylani Hazretleri müdahale ederek:

-Kafi, dedi.

Beni tekrar Şeyh Abdurrahim-i Nişabi Hazretlerine götürdüler, altı tarikten selâhiyet verildiğinin izn-i icazetini yazılmış ve mühürlenmiş olarak verdiler ve memleketim olan Çorum-da ve her yerde irşada vazifeli kıldılar.

Manevi yol büyüklerimden ve selâhiyetli, yetkili şahsiyet-lerden dinlediğim bu gerçekleri naçiz yaşantımda zuhur eden manevi tecelliyatlar nedeni ile abd-i aciz şahit olarak garibi değilim, o bakımdan acabâsız naklettim.

Şahitliğim HZ. ALLAH-ın lutf-u ihsanı ile Tarik-i Kadiri ve Tarik-i Rufai-den bu abd-i âciz ALLAH fakirine silsile-i meratip hazrete ihsan edilen izn-i icazetin iki tarikinden teberrük olarak ihsan edildi.

Bu fakirden başkasına da çok rica ve iltica edildi ise de başka kimseye izn-i icazet verilmedi, dergahın yegane mesulü kayınpederim Hacı Mustafa Anaç efendi (makamı cennet olsun) ahirete yürüyünce makam vermediği halde maddenin hortumcuları olduğu gibi mananın da hortumcuları manayı hortumladılar ve hortumlamaya devam ediyorlar.

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

NİÇİN TEBERRÜK?

 

 

 

 

Bu tarikten izn-i icazet verildiği zaman on iki sene halifesi olarak vazife yaptığım Kahramanmaraş-lı Hacı Mustafa Yardımedici Şeyhim Efendim 1968 senesinde (Makamı Cennet olsun) ahirete irtihal ettiler.

Bu fakir kadiri ve rufaiden kahramanmaraş-ın manevi fatihi ali sezai efendi hazretlerinin dergahında rabbımın in-am ve ihsanı mürşit idim. Onun için ikinci bir icazet teberrük olur.

Dervişin ancak bir şeyhi vardır, maddi ve manevi mürebbisi rahmet-i ilâhiyeye vesile,

Bazı tariklerde baba diye hitab edilir, mana itibarı ile yerinde bir hitabdır.

O bakımdan baba bir tane olur, iki baba olursa evladın ismi değişir o çocuğa halk lisanında piç denilir.

Zahiri ilim ile iktifa edip manayı degersiz bulan, inanıp inanmamakta muhayyersin. Amma sakın inkar yo-luna sapmayasın.

Bu abdi acize itimat et, zarar edenlerden olmazsın korkma.

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba-nın dergahının halifesi.

Hacı Ali Ahıskavi hazretlerinin halifesi Hacı Mustafa Anaç Çorumi-den Galip Hasan Kuşçuoğlu Çorumi-ye verilen izn-i icazetin naçiz şahsımda zuhuru görülen tecelliyat-ı ilâhi:

Çocukluğumda dahi Hacı Bekir Baba-ya karşı sonsuz hayranlığım vardı. Örnek yaşantısı, halk arasında anlatılan menkibeleri ailece bizim HZ.ALLAH-a olan inancımıza ışık tutan vesilemizdi.

Hz. ALLAH-a tazarru ve ni­ya­zım­la, göz­yaş­la­rım, red­de­dil­me­yen sa­mi­mi il­ti­ca­la­rım ile mür­şi­di­mi gön­der, bek­li­yo­rum, ya­rın öğ­le­ye ka­dar diye beklediğimi arz ettim yaratanıma.

Umuma ihsan edilen tertibi ve tanzim-i ilâhiyenin dışında beni Hz.ALLAH sana gönderdi diyecek özel bir mürşit istedim.

Müracaatım reddolunmadı, amma bu hususi müracaat ve istekler kulun samimiyetine göre kabul ediliyor. Fakat umuma tanınan töleranslı, musamahalı hayat imtihanın dışında muammeleye tabi tutuluyor. Özel istek, özel imtihan.

Mana kısmetinden bir şey eksilmiyor amma bir nevi ayrıcalığa benzer özellik istediğin için, maneviyatça özel programlanmış zuhurata tabi tutuluyorsun. Özel isteklerin ise karşıtı kulun zor kaldıracağı özel imtihanlar oluyor.

İbrahim aleyhisselâmın özel arzusunun ihsan edildiği gibi: Hz. ALLAH-a niyaz etmişti "bana bir erkek evlat ver." En kıymetli şeyi şükrane olarak kurban edeceğini nezretmişti.

Hz. ALLAH haliline, "ALLAH-a söz verirken, bir şey vadederken beşeri aczini hesaba katarak dikkatli olup, beşeri aczini hesap ederek nezr et anlamında halilini uyardı.

Kurban olayı malum ...

Mevcut olan tertib ve tanzim-i ilâhi ile yetinip de özel bir muamele isteğiyle müracaat etmese idim, elhamdülillah arzuma uygun gönderdi amma şeyhimin vazifesi hususunda ve hürmetimde olan noksanlığıma hiç müsamaha ve tolerans kabul edilmedi.

İmtihanım çok ağır geçti, Rabbım kusurumu affeylesin. Eğer böyle bir müracaatım olmasa idi gidecek başka dergah düşünemezdim.

Kara Şeyh Hacı Bekir Babanın dergahının devamı Ali Efendi Ahıskavi, dolayısı ile halifesi, kayınpederim Hacı Mustafa Anaç Efendinin manevi yaşantım üzerinde bir hayli katkıları vardı.

Elhamdülillah o dergahında izn-i icazetini teberrük de olsa kayın pederimin fevkalade rızası olmadan ihsan eyledi Hz. ALLAH.

Kayınpederim Hacı Mustafa Efendiye makam ne emir verdi bilmiyorum, izn-i icazet nasıl verildi, aczimle anlatmaya çalışayım.

1978 veya 1979, tahminen buna benzer bir zamandı. Çoruma ziyarete gitmiştik, bana oğlum sadık dervişlerinden 5 veya 6 sına benim niyetime göre istihare yaptır, görgülerini bana bildir dedi.

Ankara-ya geldiğimde ilk işim o emri yerine getirmek oldu. 8 dervişe istihare yaptırdım, sabah manalarını yazdırdım, imzalattım, Kayınpederime neticeyi gönderdim. Bütün arkadaşların görgüsü benim iki tarafın şeyhi olduğumu, Kahramanmaraş-tan mesuliyetini tamamen yüklendiğim dergahın mürşidi, Çorum-daki kayınpederimin mesuliyetini taşıdığı topluma Kadiri ve Rufai-den halifesi olduğumun açık bildirgesi idi.

Bir mektupla bana bildirisi şu şekilde idi:

Oğlum Galip Efendi, ben istihareyi kendim için değil, senin ihvanın dedikoduya düşmesin diye istedim, ben makamdan emir aldım. Kadiri ve rüfaiden icazet vermem emrolundu. Kim ne derse desin bundan sonra bizim dergahımız namına dervişin biatını kabul edip dersini vermeye, mekarimi ahlak üzere götürmeye mezunsun yazılmış, kadiri ve Rufai-den, oradan da şahitler huzurunda imzalanmış icazeti verdiler. ALLAH makamlarını cennet eylesin.

İcazeti alınca bu hakka dair gördüğüm manayı anlattım. Manam şöyle idi:

Manamda bizim müstecir olarak işlettiğimiz Paşa Hamamındayım. Elimde bir çıkı sulanmış Çorum yufka ekmeği, sağ elimde en büyük ışıl ışıl pırıl pırıl petrol lambası. O şekilde hamamdan içeriye giriyorum, göbek taşının kenarına Hacı Hekir Baba postunu sermiş ve üzerinde oturuyordu. İçerisi kalabalıktı.

Cin taifesinden hizmet için verilmiş, efendinin anlatageldiği, biri 800, birisi de 1000 yaşın üzerinde cin taifesinden huddemlerle de görüştüm.

Hacı bekir baba oturduğu postunda bana yer açtı ve yanına oturttu. Elimdekileri postun kenarına bıraktım, gördüm ki bir çıkın ekmekle aynı lambadan, benim bıraktığımın yanında duruyor.

Hazret buyurdu ki, "bu da bizden sana" ve devamla, "Galip Efendi bizden nazar mı istiyorsun, zikrullah mı?"

Düşünmeden gayr-ı ihtiyari, "zikir istiyorum" dedim. Havan topu mermisine benzer bir mermiyi kalbime yerleştirdiler, öyle bir rabbımı zikretmeye başladım ki, Hz. ALLAH-ın isimlerini benim gibi okuyan kimseye rastlamadım.

Kayın pederime anlattım bu durumu, tebrik etti de, "oğlum keşke nazar istese idin, nazarınla insanları irşat ederdin" buyurdular.

Ben hayatımdan memnundum. Tertib ve tanzim-i ilâhi ne ise odur, "hatırın kırılmasın" diye sana sorulan sualin cevabının gerçeği yansıtmayacağını bilesin, amma hakîkatın yegane cevabıdır.

Efendiye hizmet için verilen huddemlerle görüştüm.

-Nerelisiniz? Diye sordum.

-Mucurluyuz, dediler.

Bina ortağım gazocağı malzemesi ve hırdavat satardı, aksi ve nakıs idi, o da mucurlu idi, dervişimizdi. Mucurlu Mehmet Ercan Efendiyi tanıyor musunuz? Diye çok uğraştım, tanıtamadım. Ertesi gün mehmet efendiye çattım:

-Nasıl bir insan isen seni hemşerin cinler dahi tanıyamadılar.

  Sayfa Başına Dön


 

 

KARA ŞEYH HACI BEKİR BABA-NIN
CİNLERLE SOHBETİ

 

 

 

 

Çorum-da olan biten olaylardan malumat edinmesi

Kara Şeyh Hacı Bekir Baba Seyit Ahmet el-Bedevi Hazretlerinin Türbesinde evrat ve ezkarı ile meşgul iken, nizamlı ve intizamlı yürüyüş kolunda bir kalabalık Hazret-in yakınından geçiyorlardı. Bazı kişilerin selâm verdiklerini, içlerinden bazılarının "hemşerim" diye hitab ettiklerini duyuyordu.

Olayın devamını kendisi anlatıyor:

Aradan çok geçmedi, sekiz on kişi kadar bir topluluk tekrar selâm vererek, hemşerim diye yakınlık gösterip yanıma oturdular. Selâmlarını aldım, hemşerim dedikleri için sordum:

-Çorumlu musunuz?

-Evet, Çorumluyuz, dediler.

-Kimlerdensiniz? Hangi mahallede oturuyorsunuz? dedim.

-Melekgazi-de dururuz, deyince, orada mahalle ve ev olmadığı için "cin yatağı" denildiği Çorumlularca malumdur.

-Yoksa siz cin taifesinden misiniz? Dedim.

-Evet, dediler.

-Ne işiniz var burada? Ne zaman çıktınız Çorum-dan? Memlekette ne var ne yok? diye sordum cin hemşerilerime. Ben çıkalı aylar olmuştu.

-Bir davamız vardı, temyiz mahkememiz var. Tanta-da davamızı temyiz etmiştik, beraat ettik, elhamdü lillah. Zamana gelince, yeni çıktık Çorum-dan, bizler için sizler gibi yolculukta müddet ve meşakkat yoktur.

-Bana Çorum-u anlatın, neler oldu yakın zamanda? Hayli zamandır uzaktım sılamdan.

Dediler ki:

-Filânca zat filân gün vefat etti. Felân tarihte falanca yer yandı. Filanca zaman bir kaza oldu, kazada filâncalar vefat ettiler.

Ben cin hemşerilerimin bütün söylediklerini not aldım.

İzn-i icazetimi alıp da maneviyatın emri üzere Çorum-a dönünce ilk işim cin hemşehrilerimin sözlerinin doğruluğunu araştırmak oldu ve ziyarete gelen Çorumlu kalabalık ıhvana sordum:

-Filân tarihte filân zat vefat etti mi? diye.

-Keramet buyurdunuz, dediler.

-Filân tarihte falan yer yandı mı? diye sorduğumda; hayret ettiler, gaipten haber veriyor zannının verdiği heyecanla yine:

-Keramet buyurdunuz, dediler.

Cin hemşerilerimden neler duydumsa hepsini anlattım, ayni nakarat keramet dediler ve mana sarhoşu oldular. O cemaate gerçekleri söyledim, keramet olmadığını ve cin ve din kardeşlerimin bana anlattıklarının doğruluğunu anlamak içindi, sözlerinde hilaf yok hepsi doğru çıktı dedim.

Bu olaylar metafizik olay olduğu için nakletmeden geçmek istemedim.

Sakın cin diye bir şey yoktur diye tertîb-i ilâhiye ters düşmeyesin, küfre gidersin. ALLAH kelâmı Kur-an-ı Azîmüş-şân-ı da inkar edenlerden olursun.

Bismillâhirrahmanirrahim

"De ki: cinlerden bir topluluğun Kur-ân-ı dinleyip şöyle söyledikleri bana vahyolunmuştur. Gerçekten biz doğru yola ileten, harikulade güzel bir kur-ân dinledik. Biz de ona iman ettik. Kimseyi rabbımıza ortak koşmayacağız.

(Cin Suresi, 1-2.)

Kur-an-ı Kerim-den Cin suresinden yalnız 1. ve 2. ayeti yazdım. HZ. ALLAH-ın Kur-an-ı Azîmü-ş-Şân-ın çok yerinde bildirdiği halde sen halâ Cin-in mevcudiyetini inkar edecek misin?

HZ. ALLAH-ın bu yönlü bildirilerini inkara devam ederek Kur-ân-ı Kerîm ALLAH kelâmıdır, ben iman ediyorum diyebiliyor musun? Desen de:

Metafizik olay ve zuhuratları inkarınla -ALLAH-ın ne yapacagına akıl erdiremeyiz amma- hakîkat fukarası olduğun gibi gerçekleri bilen ve yaşayanlara gülünç oluyorsun.

"Dinin cüz-ünden feragat, küllünden feragattır" denildi.

Onlar da Benî Âdem gibi teklifata tabidir, nefsani duygu ve yaşantı, erkeklik dişilik onlarda da vardır. Benî Âdem-le evlilikleri de görülür. Cin taifesine uygun çocukları da olur. Bu çocukların zuhuru cesetli olarak dünyaya gelse de, Benî Âdem gibi maddeye intibak edemez. Bu yönlü evliliklerin yaklaşımında cinni yaklaşım daha baskındır, ceset anormal duruma düşer. Halk dilinde sara denir, tıbbın müdahalesine uygun saralar da vardır, bunları birini diğerine karıştırmamak lâzım.

Bildiğimiz bilemediğimiz, na-mütenahi yaratıkların efdali hazret-i insandır.

Hazret-i insanın kemalâlatına eşdeğer başka bir mahluk yaratmamıştır.

Şerefli mahluk, efdal-i mahluk, Hz. ALLAH-ın indinde, gerekse madde aleminde olsun ademlikten hazret-i insandır.

"Yer yüzünde halifemi yaratacağım." Hitabının zuhur mercii olarak yarattığı kamil hazret-i insandır.

"Yer yüzünde halifemi yaratacağım" müjdesinden nasibli olabilmen için, Hz. ALLAH-ın elçileri vasıtası ile gönderdiği mekarim-i ahlak üzere yaşamaya dikkat et.

Rahmet-i ilâhiye, sa-y-i gayretini sarfederek, elde edilen ademlikten sıyrılıp, insan olan, hatta kemalata ermiş, hazret-i insanda müşahede edilir.

Yaşadığı zamanın değerini müdrik, Hz. ALLAH tarafından ihsan edilen emr-i ilâhiyeye uyumlu güzelliklerden istifadeyi bilen bahtiyar insan.

İmanında amentünün şerhi, mekarim-i ahlak-ı hamide görülen kamil insan.

Sen yaratılışın sırrısın, iyi bilesin ve bildiğin zaman da sakın şımarmayasın.

Bilesin ki yerli yersiz, affolmayan şımaranları ararsan, meskenleri küfür bataklıklarıdır.

Buna rağmen merhamet-i ilâhi olan tövbe kapusu kıyamete kadar açıktır.

Geç kalma. Hemen mana yönünü rahmet kapısına yönelt. Kişinin günahından nedamet duyup, af dilemesini bekliyor affu mağfiret kapusu.

Hz ALLAH-ın zatına mahsus olan sıfatları, aciz ve naçiz şahsına maletmeye kalkışma, şirke düşersin.

Benî âdem için hasseten yaratılan ibadet ve taat güzelliklerini, ittika sahibi, müttaki, mü-min olmadan bu rahmet-i ilâhiyelerin lutuf ve ihsan olan zevkine nail olman mümkün değil.

O bakımdan Hazret-i ALLAH, kelâm-ı kadîmin baş ayetinde müttaki kullarından bahsediyor ve o müttaki kullarım gaibe iman ederler, namaz kılarlar, verdiğimiz rızıktan muhtaçlara tasadduk ederler. Yine onlar, sana indirilene ve senden önce indirilen kitab ve peygamberlere ve ahiret gününe iman ederler. Onlar rablerinden bir hidayet üzredirler ve kurtuluşa ermişler ancak onlardır.

(Bakara Suresi, 2-5)

Hz. ALLAH-ın müttaki kullarına şartsız in-am ve ihsanıdır, Dîn-i İslâm şartlı değildir.

Gerçekler dışı olan bu anlatım, beni ademi, biri birine nedense zaten düşman iken, İslâm-ın şartı beştir diye, kanun-u ilâhiye de ters düşen, yersiz bildirilerimizle toplumların biri birine olan düşmanca tutumlarına din düşmanlığını da ekledik.

Ayrıca içtihatsız da bırakılan, maddesi ve manası ile o güzelim Dîn-i İslâm-ı yaşanamayacak hale getirdik.

İslâm, cümle peygamber efendilerimizin tebliğ eylediği müşterek dinin ismidir.

O bakımdan peygamber efendilerimiz, getirdiği şeriatları ile anılırlar ve zamana göre gösterdikleri tarikleri zamanına en uygunu ve doğrusudur.

Hz. ALLAH buyurdu ki: Biz peygamberlere bir şeriat, bir de tarik verdik.

Yaratılan güzelliklere ve yaşanılan içtihat görmüş zamanına uyumlu ve düzenli yolunu bulmuş adem toplumları.

Tasdikli yaşantısını düstur edinmiş, yaratanını kulluk vecibesini icra edecek kadar bilen, peygamberinin getirdiği şeriatı, gösterdiği tarik-i müstakîmi, yaşadığı zamana göre, içtihat görmüş şeriatı ile yaşayan toplumlar, Hz. ALLAH-ın bildirdiği Dîn-i İslâm üzere olduğu gibi, müttakidirler de.

Lütfen yanlış hüküm verme. Dünya nizamı ve idare tarzını HZ. ALLAH kullarının iradesine bırakmış ve emretmiş:

"Ey insan! Dünyayı ben yarattım, sen düzene koyacaksın."

Kur-ân-ı Kerîm-i, manasını anlayarak okur isen bu hitab-ı ilâhiye muttali olacaksın.

HZ. ALLAH-ın günah-ı kebair olarak belirttiğinin dışında, her güzelliği İslâm-da göreceksin. Bilen toplumların ısrarla benimsedikleri cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları olan lâikliği,** muasır milletler seviyesine çıkarmaya mani olduğu zannedilen semavi dindeki umuma lutfedilen Dîn-i İslâm-da ve cümle Peygamber Efendilerimizin tebliğ ettikleri emr-i ilâhinin ismi olan Şeriattte de bulacaksın.

Geriye itekleyen, güzelliklere karşı bir tebliğ ve emir görmedim. Yaşayarak ve bilerek şahitlik ediyorum, cümle güzellikler, semavi din olan İslâm-a ve içtihat görmüş şeriatlara karşı değildir.

Karşı göstermeye çalışan çarpık bilgi ve zihniyeti ile bilginlik taslayan, ilâhi ölçüye göre dalâlettedir. Bu ve buna benzer kişiler, bilmeden de olsa yaptıkları günahın hesabını verebilecekler mi?

HZ ALLAH-ın af ve mağfireti sonsuz. Amenna. Umumu tahrip etti ise, davası HZ. ALLAH-a kalmış. Yanlış yönlendirdiğin kulların haklarını hatırdan çıkarma, işte ehl-i hakîkat, Dîn-i İslâm-ı ve şeriat-ı garrayı böyle istiyor ve izah ediyor..

Peygamber efendilerimizin getirdikleri şeriat nedir? Ne ifade eder? Dinle:

Hakikatın zahire yansıdığı zaman aldığı isim şeriattır.

Tarikat şeriattır, marifet şeriattır, hakikat de şeriattır.

İşte bazı tertîb-i ilâhiden yeterli malumatı olmadığı halde dindar görünüm sergileyen kesimler.

Şer-i gerçeklere yeteri kadar aşina olmadığı halde, hareketleri, tavırları, ve çarpıtıcı sözleri ile, Dîn-i İslâm-a ve tatbiki ile yükümlü kılındığı ve bi-at eylediği peygamberinin tebliğ eylediği şeriatının ve gösterdiği tarikının, elbette yaşanılan zamanın içtihadına tabi olması gerektiğini bilemeyerek, koruyorum zannı ile daha yaşanılmayacak hali empoze etmek istediğinin farkına ne zaman varılacak.

Türk milletinin olduğu gibi cümle muhammedilerin de medar-ı iftiharı, prof. Dr. Süleyman Ateş hoca efendi bu hakka dair, Tempo (sayı 27/812, 2003) dergisinde ne diyor dinle.

Zamanın ulemasını itham ederek: "dinin ruhunu gizliyorlar, bin sene önceki şeyleri tekrar ediyorlar. İnsanlar bu yüzden dinden uzaklaşıyor. Bu kabuğu kırmamız lâzım. İnsanlar ve din uzmanlarının iyi yetişmeleri gerekiyor, sorun eğitimde."

Bin sene evvelki şeyleri tekrar ettirirseniz insanların kafaları onunla şartlandıkdan sonra, 50 yaşından sonra gerçeği söylesen de kabul etmez artık.

Din eğitimi verenlerde asıl problem. Kötü niyet yok, onu öyle biliyor, öyle anlatıyor. Biz Kur-ânı anlayamıyoruz diyorlar.

"İçtihada tabi şer-i hükümler kendisini her zaman tazeler" anlayışının tazelenmesi gerekir.

Din kısıtlayıcı hükümler getirmemiştir. Genel hükümler, evrensel hükümler vardır. Kur-ân-da ayrıntı hükümler zamanın anlayışına bırakılmıştır.

Yeni şartlara göre yeni kanunların çıkarılması lâzım. Bunu müçtehit denilen din uzmanlarının yapması gerekli, amma maalesef bu içtihat kapısı kapatılmış bin sene önce.

Peygamberimiz Efendimizin yaşadığı asra bakalım.

Muaz bin Cebel (r. A.) Efendimiz Yemen-e vali tayin edilmişti. Hazreti resulullah (s.a.v.) efendimiz sordular:

-Ya muaz, ne ile hükmedeceksin?

-ALLAH-ın kitabı ile ya Resul Allâh.

-Orada bulamaz isen ya muaz?

-Hazret-i Resulullah-ın sünneti ile.

-Orada da bulamaz isen ya Muaz?

-İçtihadımla Yaresul Allâh.

Diye cevap verince, Peygamber ya Resul Allâh ... efendimiz böyle bilgili alimler ihsan eylediği için Hz. ALLAH-a hamd-ü sena etmiştir.

(Hadis hasendir, zira bugün dahi geçerlidir, sıhhatlidir. Bu gün böyle düşünen bir çok müçtehide ihtiyacımız var, muhtacız.)

İşte bazı dindar kesimler gerçeğe aşina olmadan hareketleri ve tavırları ve çarpık sözleri ile Din-i İslâm-a ve şeriatlarına elbette bilmeyerek zarar veriyorlar.

Bu duruma muttali olan dini bilgisi yeterli ve zamana içtihada az çok aşina, şahidi olduğum, davası için yaratılıp Hz. ALLAH tarafından vazifeli kılınan, yıkılan Osmanlı İmparatorluğunun yerine Cumhuriyet Devletini kuran Mustafa Kemal Atatürk, yaşadığı zamanın büyük meşayihi Nurullah Efendiye çok kişilerin bulunduğu bir mecliste gerçeği şöyle anlattı:

-Efendi hazretleri, biliyorsunuz tekke, zaviye, dergahları, türbeleri lüzumuna binaen ben kapattım. ALLAH bana yeterli ömür verecek mi, bilmiyorum; zamanı gelince onları ben açacağım.

Bu olayı tekrar tekrar yazmak ihtiyaç olduğunu biliyor, bu kadar da olsa o müstesna insanın gerçek halini anlattığım için haz duyuyorum.

Bu gerçekleri ihmal mi, kasıtlı mı? Bilemiyoruz, bekletmekle zamanı sebepsiz geçirerek, sahte mana bezirganlarının adedini artırdıkları bir gerçek.

Mesuller bunun hesabını ind-i ilâhide verebilecekler mi? Onların namına mesulü olduğum manevi vazifem etkisi olacak, inan üzülüyorum.

HZ. ALLAH-ın varlığına yeteri kadar iman edemeyen, maddede gördüğünden başka bir şeyi kabul etmeyen materyalist ademde hakîkatı ve manayı aramak gülünç olmuyor mu?

Temenni ve niyaz ederiz, onları da HZ. ALLAH hidayete erdirsin, amin.

Metafizik zuhurat ve tecelliler Hz. ALLAH-ın yedinden tertip ve tanzim edildiği mana düzenini kalbi ve hali tasdikiyle imanı kemalata eren kulda merhamet-i ilâhiyenin her an zuhuru görülür ki, o bahtiyar kulda kardeşlik ve hoşgörünün mevcudiyeti küll olarak yaşantısında ve muamelâtında halkedilmiştir, onun malı olmuştur.

Bu halin zıddını mana yoksununda gördüğün halde, gerek halle gerekse kelâmla güzeli göstermeye güçlü kılınmadın ise duadan başka gücün var mı?!.

Manayı yansıtmayan, beş duygudan öteye yol tanımayan din, semavi din de olsa netice putperesliğe dönüşmeye müsaittir. İstese de istemese de küfre mahkumdur. Tarih boyu böyle olmuştur.

Muhtaç Olduğumuz Kardeşlik kitabında mufassal olarak yazmaya çalıştığım, Mustafa Kemal Atatürk, okul ve dava arkadaşı Ali Feti Okyar, Sultan Samit Han ... Hazret-i ALLAH cümlesinin makamlarını cennet eylesin.

Cennet-mekan Sultan Hamit Han Cumhuriyet-ten evvelki yetişmiş, mana yoksunu muvcut din ulemasını nasıl anlatıyor? Dinle de haksız yere vatanı için bildiği kadarı ile samimi çalışanlara nankörlük etme:

Cumhuriyet deyince de hatıra elbetteki ve rakipsiz olarak Mustafa Kemal Atatürk gelir. Onu takip eden şahsiyet de İsmet İnönü-dür.

Anlatacağım ifşaatla ilgili olduğundan Harbiye Mektebinde düşünce ve kader arkadaşlarından aynı kurmayyüzbaşı rütbesini taşıyan, -makamları taltif-i ilahi olan cennet olsun- Ali Fethi Okyar-dan kısa da olsa bahsedeceğim.

Atatürk 1930 senesinde çok partili demokrasiye geçmek kasdi ile muvafık gördüğü okul arkadaşı, düşünce ve gaye arkadaşı Fethi Okyar-a Serbest Fırka-yı kurdurdu.

Atatürk gördü ki, millet çok partili demokrasiye uyum sağlayamadı. Dört ay sonra Atatürk-ün emri ile Ali Fethi Okyar-a Serbest Fırka-yı kapattırdı.

Cennet-mekan Sultan Hamit Han sadaretten, iktidardan el çektirilip, Alâattin Köşkünde gözaltında geçirdiği günlerde ben de vazifeli idim. Geçirdiği günler içinde bana bazı şeyler soruyordu. Öğrenmek istediklerinin çoğunun çözemediği mevzular üzerinde olduğuna dikkat ettim.

Bunlar arasında Balkan devletlerinin bu kadar kısa zaman içinde yüzlerce sene idaresinde yaşadıkları Osmanlılara karşı isteklerini kabul ettirecek kudrete nasıl erişebildikleri de vardı ve benim çok uzun olmamakla beraber hizmetimi bu çevrede görmüş, şahsen de oralı olmamı, muhiti bilmemi yeter sayarak sualler sorardı. Bir gün dedi ki:

-Bulgarlar, Balkanların en iptidaî kavmi olarak bilinirdi, bunu Rus sefirlerinden bile dinlemiştim. Kısa zamanda derlenip toparlandılar. Nasıl, sebebini izah edebilir misin?

Bu sualini mümkün olup da Sofya-da dört yıl Elçilik yapmış olmamdan sonra sorsaydı daha açık ve inandırıcı cevaplar verebilirdim. Fakat o gün de aynı teşhisimin üzerinde durdum:

-Papazlar, şevket meab; papazlar, din adamları!..

-Çünkü bu Ortodoks papazları sadece din bilgileri öğretmiyorlar, milli istekleri de kalplere ve kafalara aşılıyorlar. Bilgileri de buna kafi geliyor. Her Bulgar papazı yetiştirilmesini üzerine aldığı halkın cehaletten kurtulmasına kazanmak ve iş sahibi olmak için öğrenmesi şart malumata da sahip olmasında yardımcı oluyor. Dini esas temel olarak kullanılırken, karşısındakilere hem siyasi, hem hayati hatta mesleki bilgiler veriyor. O iptidaî adamı elinden geldiğince yaşanılan devreye eriştirmeye gayret eder hale getiriyor.

Beni, o güne kadar rastladığım dikkat ve alakasının sanırım mümkün olanı ile dinledi. Kendisini çok üzen olaylarda teselli arama ihtiyacı ile yaptığı gibi doksan dokuzluk kehribar tesbihini iki avucu içine alarak uğuşturdu. Bir an daldı sonra konuştu:

-Şimdi size hicran olmuş bir hatıramdan bahsetmenin sırasıdır efendi oğlum.

-Tarihini sarih olarak söyleyemeyeceğim. Fakat Ruslara karşı kazandıkları zaferin arefesinde idi. Japon imparatorluk ailesine mensup bir Prens beni ziyarete geldi. İmparatorundan hususi bir mektup getiriyordu. Benden İslâm Dini-nin muhtevasını iman esaslarını, gayesini, felsefesini, ibadet kaidelerini, izah edecek kudrette bir dini ilim heyeti istiyordu.

Bunun sebebi vardı; Orada İslâmiyet-i yaymayı mukaddes vazife sayan Abdurreşit İbrahim isimli aslı Kazanlı olan bir müslüman alimden mektup almış. Japonya-da İslâmi Tamim Hareketine yardımcı olmam istenmişti. Şeriat-ı Muhammediye ile yükümlü İslâm aleminin halifesi idim.

Bir taraftan daima iftihar ettiğim ve hizmetkarı olmaya çalıştığım bu ali vazife, diğer taraftan ruhumda bu mahiyette şerefli hizmete duyduğum hasretle mümkün olan her şeyi yaptım. Fakat bu yardımım daha çok maddi sahada kaldı. Çünkü Abdurreşid İbrahim Efendi bizim din adamlarımızdan başka hüviyet içinde idi. Türkçe, Arapça ve Farsça-dan başka Rusça ve Japonca biliyordu. Avrupa-yı baştan aşşağı dolaşmıştı. Çin-i bile görmüştü. Kırk yaşından sonra Fransızca ve Latince-yi de öğrendiğini yazmıştı. Japonya-da Şinto Dininin değişen şartlar içinde Japon münevverlerini tatmin etmediğini mantık, akıl, ilim, ruh birliği ve cihanşumul (evrensel) felsefeyi temsil edecek bir dini manevi hareketin, Japon milletince benimseneceğini, İslâmiyetin de aslında bütün bu vasıfları ihtiva ettiğini, sadece hakîkatleri izah edecek kudret ve ilmi -mânevi kifayette şahsiyetlere ihtiyaç olduğunu yazmıştı. Japon imparatorundan, ailesinden bir prensin ziyareti ile böyle bir mektup da alınca mevzuun ehemmiyeti hadise olarak önümde idi.

Onların istedikleri din alimlerini bulabilse idim. Japonlardan evvel kendi milletimin ve halife yani peygamberimizin vekili olarak İslâm aleminin istifadesini temin ederdim.

Fakat bizdeki din adamlarının ilmi ve manevi seviyelerini çok iyi biliyordum.

Pederim merhum Sultan Abdülmecid-in büyük ümitlerle genişlettiği Tıbbiye için Avrupa-dan getirdiği ecnebi muallimlerden ders alanların kafir olacağını söyleyen ulemâ benim saltanatımda da yerindeydi.

Bugün gördüğünüz ve sizin de yetiştiğiniz mekteplerin çoğunu ya ben açtım yada buğünkü hale getirdim.

Mektebi Sultani (Galatasaray) ve herkesin serbestçe okuyabileceği mekteplere bakınız; nufusa göre en az olan Türk talebedir.

Bu sadece iktisadi sebeblerle değildir. Bilhassa Anadolu-da bu mekteplerde okumanın selâbet-i diniyeyi zedelediği halâ telkin ediliyor.

Eğer Harbiyeye Hırıstiyanları alma izni verilse, değil bizdeki ekalliyetler Yunanistan-dan hatta belki Rusya ve diğerlerinden dahi talebe gelir.

 Ben saltanata geldiğim zaman sadece Kuleli İdadisi vardı.

Ülkede yedi yerde askeri idâdi, Selanik Harbiyesi, Selanik ve Konya-da Hukuk Mektebini ben açtım. Bunlardan gayem mülkiyeyi de ilmiyeyi de tatminkar hale getirmekti.

Ne ise ... bunları tarih bir gün elbette yazacak.

Düşündüm ki, Japon İmparatorunun istediği Müslüman din alimleri kendi ülkemizde olsa ve onları ben bulabilseydim, Japonlardan evvel kendi milletimin ve Halife yani Peygamberimizin vekili olarak İslâm aleminin istifadesini temin ederdim.

Şöhret yapmış ilmiye mensublarını tanıyordum. İçlerinde şahsen hürmete şayan çok şahsiyet vardı. Ekseriyetle de şahsen faziletli idiler. Fakat ilmi kudretleri olduğu kadar cihanı telakki tarzları bu kadar büyük ve İslâmiyetin mukaderatı üzerinde tesir yapacak mevzuu ele almaya, neticelendirmeye müsait değillerdi.

Daha evvel tanıdığım, İngilizlerin elinden alarak emniyete aldığım ve İstanbul-da şahsen misafir ederek ömrünün sonuna kadar huzurunu temine gayret ettiğim, meselâ Cemalettin Afgani gibi içtihat sahibi büyük alimler de yoktu. Zaten Cemalettin (gibilerin) akibeti, Hırıstiyan dünyasının artık İslâmiyet-e yeni çığırlar açacak o ilk günlerin heyecan ve vecdini büyük ve şerefli neticelere ulaşma kudretini temsil edecek MÜRŞİTLERE kolaylıkla hayat hakkı tanımıyacaklarını gösteriyordu.

Bu elbetteki böylelerinin var olmasına mani değildi.

Fakat japon impaatorunun istediği müslüman din alimlerini yetiştirecek feyyaz membalar da artık mevcud değildi.

Medreselerimiz birer ilim irfan kaynağı olmaktan mahrumdu.

Şimdi siz neden otuz şu kadar sene içinde "sen yapmadın. Ecdadın nasıl yapmış?!" sualini sorabilirsiniz."

Cümlesinin burasında durduğunu ve başını eseflenircesine iki tarafa salladığını hatırlarım.

-Beyefendi oğlum, bu gibi işlerin muayyen başlama devri ve zamanı var. Saltanat müddetim sırasında en çok hatırladığım hakikatlerden birisi "demir tavında dövülür" darb-ı meselimiz olmuştur ..."

Bu ibret-amiz olayların günümüzdede mevcudiyeti bariz görülen ve acısı ruhen duyulan, fakat sonsuz müsamahalı rahmet-i ilâhîyenin tesellisi olmaz ise dayanılması müşkül.

Hurafe ve bid-atlar ilim adına ısraren devam ettirilmeye çalışılan, maddeden öte manayı hal yolu ile yansıtamayan, rahmet-i ilâhiyeyi yeteri kadar göstermeye müsait olamayan, akıldan öteye yol bulamayan, tek başına fiziki ilim, fiziküstü, meta-ilim garibi şunu iyi bilmelidir ki; fiziküstü, metafizikle zahiri ilmini müşterek yürüterek, hurafeden, bid-atlardan arınmış, emr-i ilahi olan şeriat-ı muhammediyeyi asr-ı saadette olduğu gibi manasını göstermek; maddesini de, bugüne mahsus yaşanması mümkün, ehil ulamanın içtihadı ile tanzim ve tertîb-i ilahiye uyumlu yaşayan şahsiyetler;

Hz. ALLAH-ın lutfu ihsanı ile yeryüzünde mevcudiyetleri kıyamete kadar devam edeceğinin haberi verilmişken, imanlı kişilerin metafizik zuhuratlardan nasibini alamamaları, mana mahrumu olmalarına halâ rahmet-i ilahiyenin izahının tesiri olmadığını görüyorum.

Ne zaman? Gerçeğe yöneldiği görülüp, ümmetçe, milletçe, ALLAH-ın emrine muvafık kulluk vecibesini hemcinsimize karşı da yükümlü olduğumuzu idrak etmenin zamanı gelmedi mi?!.

Fiziki olaylarla ilgilendiğimiz gibi, mana ilmi olan metafizik zuhuratlara da ne zaman ilgimiz olacak.

Dünün hasretini çekerek, bugünü emr-i ilâhiye uygun, yaşadığı zamana da uyumlu yaşamak muhaldir. Hatta imkansızdır!. Nasıl, niçin bu hale geldik? Suçlu aramaya ne hacet? Davayı rahmeti ve mağfiteti bol sahibimize bırakalım.

Sırât-ı müstakîmin yaşanmasında gerçeklerin anlamını Hazret-i ALLAH açık beyan ediyor; sadakatle ve samimiyetle dinle.

(Resülüm): Sabah akşam Rablerine sırf onun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini bizi zikretmekten gafil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.

(Kehf Suresi, 28)

Anlayabildikse ne mutlu!!!.

 Sayfa Başına Dön

* * *

 


 

 

MAHMUT YA DOĞRU SÖYLEDİ İSE?!.

 

 

 

 

 

Marangozlar sitesindeki atölyemin yakınında kahve vardı. Bu kahveyi çalıştıran Mahmut halkın taktığı isim, bıyıkları aşırı derecede büyük olduğu için "Pala" diyorlardı.

Bize karşı çok hürmetkardı. Erzurumlu, kimi kimsesi olmayan Pala, kahve yaptığı yeri benim tavassutumla vermişlerdi. Ben de şart koşmuştum: kumar oynatmayacaktı, söz vermişti.

İşittim geceleri kumarcılar Mahmud-u kandırmışlar; gizli, gizli kumar oynattığını eşittim.

Manevi bir olaydan dolayı Mahmud-un hakkını üzerime geçirmemeye özen gösteriyordum. Yakınımızda başka kahve olmadığı için atolyeye Mahmud-un kahvesinden, çay kahve oradan içiliyordu. Marka alıyorduk. 100 marka on iki buçuk lira idi. Sene 1968. Marka bitiyor, hesap öyle ödeniyordu. Usül öyle idi.

Öğle namazını kılmaya hazırlanıyordum. Marka bitmiş, Mahmut yeni marka getirmiş. Evvelki 100 markanın hesabını ödedim.

Pala demez mi:

-100 marka daha hesabınız var!..

Borçtan korkan ben, lüzum eden malzemeyi dahi peşin alırım. Yüz marka hiç Mahmud-a takıntı bırakır mıyım!

Benim itirazıma Mahmut cevap vermedi.

-Doğrudur abi, ile yetindi.

 Ben de biliyorum ki doğru idi. Mahmut gitti. Ben de namaz kılmak, için atolyenin merdiven altını 6 kişinin cemaat olacağı namazgah yapmıştım, öğle namazının sünnetini kılmak için iftitah tekbiri almak istedim; hayret "ALLAHU EKBER" diyemiyorum!.

Unutmuştum Mahmut olayını. Ellerimi kulaklarıma kaldırdım. İçimden benim anlayacağım bir ses: "Ya Mahmut doğru söyledi ise?! HZ. ALLAH-ın büyüklüğünü bu hatana istinaden kullanmaya nasıl cüret edersin?. Nasıl da susturdun Mahmud-u?" anlamında, iç alemimde kuvvetli bir duygu namaz kılmama mani oluyordu.

Hemen Mahmud-u aradım, buldum. Yüz marka parası daha verdim. Çok üzüldü "ben yanılmışım" diye, amma ısraren verdim.

Geri geldim. Hiçbir engel kalmadan huzur ve huşu ile miraç misali namazı kıldım.

Hayret ediyorum hakka hukuka riayet göstermeyen hortumcunun, hortumun incesinin veya kalınının ceza ağırlığını bilemem amma, huzur-u ilâhiye yönelenlerinin içinden rahatsız edici bir ses gelmiyor mu? Veya geliyor da niçin duyamıyorlar?.

"Biz kur-ân-dan öyle bir şey indiriyoruz ki o mü-minler için şifa ve rahmettir. Zalimlerin ise yalnızca ziyanını artırır."

(İsra Suresi, 82)

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

EHLİNE GÖRE İBRET-AMİZ BİR OLAY
NAKLEDERLER

 

 

 

 

ALLAH- tanıyamıyan, tanıması da yaşantısına mani olan, fırsat düşkünü KADI EFENDİYE şikayette bulundu:

-Filan hacı efendide benim 200 lira alacağım var, vermiyor. Adalet isterim, diye.

Hacı efendiye kadı efendi sordu:

-Bu adama borcun var mı? diye.

-Hayır, bu kişiyi tanımam dahi.

-Yemin teklif ediyorum, deyince hacı efendi keseyi açtı. İddia edilen parayı ödedi.

Kadı efendi esefle ve hakaretamiz sözlerle hacı efendiye çıkıştı:

-Bir de tanımam, borcum yok, diyordun. Yemini duyunca nasıl ödedin?

-Kadı efendi! Benim borcum yok. Gene diyorum, bu adamı tanımam.

-Fakat bugüne kadar doğruya dahi hiç yemin etmedim, etmek istesem de edemezdim ...

Aman fırsat düşkünlerine hacı efendinin adresini vermeyin ...

Çorum-un medar-ı iftiharı, makamı cennet olsun, bilal-zade Hakkı Efendi bana şöyle bir nasihatte bulundu:

-Galip Efendi! ALLAH-tan korktuğunu kimseye hissettirme. Yakanı na-ehlin elinden kurtaramazsın.

Ustam, cennet-mekan Hacı Ömer Gadife de beraberdi. Bu nasihatının nedenini anlattı.

Benim nezaretimde Hazrete bir bina yaptık. Her işi bitiren ustaya soruyordu

-Hakkını helâl ediyor musun?.

Fırsatı ganimet bilen, haramdan helâlden gafil cahil:

-Şu kadar daha verir isen hakkımı helâl ederim, demez mi?.

 Razı ediyordu, veriyordu istediğini. O da bütün çalışanlara haber veriyordu: "Ne kadar isterseniz veriyor, aza razı olmayın" diye.

Hesabı tutan ustam öyle söyledi:

-Binayı iki katına malettik!.

"Ey iman edenler! Mü-minleri bırakıp da kafirleri evliya edinmeyin. ALLAH-a aleyhinizde apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? (Nisa Suresi, 144)

Hz. ALLAH bu ayet-i celîlesinde cümle kullarına peygamber varisi, silsile-i meratip, sizden bir ücret istemeyen evliyaya tabi olmayı emrediyor.

Küfür üzere olup manevi bir kanıtı olmayanlarına değil.

Makarim-i ahlak üzere yaşayan kullara Hz. ALLAH tarafından verilen sıfatlar mü-min, müttaki, takva, vera sahibi.. Cemi kullarına bu türlü yaşamalarının küll olarak Hz. ALLAH-ın verdiği özel isim "mekarim-i ahlak"tır.

Cümle peygamberimiz efendilerimizin Hz. ALLAH-ın ihsan eylediği ve cümle mü-min kullarına da bu tertîb-i ilâhi üzere yaşamalarını emreylediği mekarimi ahlak hakkında ahir zaman peygamberi Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimiz buyurdular ki:

"Bilcümle ALLAH elçileri mekarim-i ahlak üzere geldiler. Ben tamamlayıcıyım. Çünkü benden başka peygamber gelmeyecek."

 

* * *

Sayfa Başına Dön 

 


 

 

KIZIM SEVİL-İN KIYAMETİ

 

 

 

 

Tahminen 1955-lerde idi. METAFİZİK bir rüya gördüm:

Ankara İbadullah Camisindeyim. Cemaat tekbir getiriyor. Ben camiden içeriye girerken bir meczup bana hitaben:

-İki gün sonra kıyamet kopacak, dedi ve oradan kaçarak uzaklaştı.

Rüyamın dehşeti ile uyandım.

Rabbım rüyamın tabirini iç alemime ihsan eyledi. Tabiri şöyle idi: Kurban bayramının üçüncü günü kıyamet kopacak. Kurban bayramına üç ay gibi uzun bir zaman vardı. Belirtilmemişti, ferdi kıyamet mi, umumi kıyamet mi kopacaktı?

Nasreddin Hoca Efendiye sordular:

-Büyük kıyamet, küçük kıyamet nedir? diye

Hoca Efendi cevaben:

-Bunu bilemeyecek ne var: karım ölür ise küçük kıyamet kopar, ben ölürsem büyük kıyamet kopar, buyurdu.

HZ. ALLAH bizlere, kaderin, kazanın zuhurunu, bizim aczimize uygun rahmet-i ilâhiye olarak gizli tutmuş. Bizim hayrımıza ihsan eylemiş. Bu tertîb-i ilâhilerin gizli bırakılmasının bizim hayrımıza olduğunu anlıyamamışız, cehaletimizden.

Kıyametin kopacağına üç ay vardı. Bugünden nasıl bir kıyamet kopacaktı? Kestirmek mümkün değildi. Bu merakla çok zor durumda idim.

Üç ay yaşamak ... Aczimin ürettiği fikri karışıklıklar çekilmez, zor, her gün azaba dönüşmüştü. Umumi kıyamet olamazdı. Böyle bildirmişti Peygamberimiz Efendimiz:

"Yeryüzünde Hz. ALLAH-ı zikreden kalmadığı zaman siz kıyameti bekleyiniz."

Yeryüzünde ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tevhit, ehl-i aşk olan insanlar, yaşadığı zamana göre bilinçlendikçe umumi kıyametin uzaklarda olduğu anlaşılıyor.

Hz. ALLAH-ın haram kıldığının dışında, cümle güzelliklere İslâmiyet denildiğini idrak eden, anlayıp da yaşayan,, ALLAH-tan başka ilah edinmeyenlerin "gayr-i müslim olmayıp müslim kardeş" olduklarını bilen, samimi gönül ehlinin günbegün çoğaldığını bildirmek kehanet değil.

Acabâ mecnunun bildirdiği kıyamet nasıl kopacak? perişanlığı ile üç ay doldu. Kurban Bayramına erişmiştik. Gün sayısı bitti. Saatler gün kadar uzamıştı.

Aman ya Rabbi! Bilerek bilerek yaşamak güzel.

Bilmeden imanlı, teslimiyetle yaşamak daha güzel.

Varlığını hissedip, kulluk yapacak kadar zatını tanımamak ne feci!.

Bayramın ikinci günü en küçük kızım Sevil hastalandı. Ateşi vardı. Ankara Anafartalar Caddesinde Adliye-nin karşısında Kuleli evde iskan ediyordum. Karşımızdaki sokakta Sami Ulus Çocuk Hastanesi vardı.

Annesi ile hemen gönderdim. Doktor muayene etmiş, zatürre teşhisi koymuş ve çıkışmış;

-Hanım geç bırakmışsınız çocuğu. Götürün ve dikkat edin, diye tenbih edip ilâçlar yazmış.

-İki gün sonra tekrar getirin, göreceğim, diye de tenbih etmiş.

Hani bir fıkra vardır. Yeri değil amma ben gene anlatayım:

-Köle ben seni Çarşambaya kovmak istiyorum, deyince, köle de:

-Zahmet etme ben Salı günü gidiyorum, demiş.

Bayramın üçüncü günü oldu. Bekliyorum "kıyamet kopacak" diye.

Akşama yakın, 3 yaşındaki sübyan Sevil kızım ruhunu teslim etti.

"Kâlû innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn"

Okudum ve günahsız yavrumun çenesini bağladım. Anası ile ikişer rekat namaz kıldık. Ailede zuhur edecek emr-i ilâhinin zuhuruna gönüllü gitmişti yavrum.

Her yönü ile metafizik olay.

Hikaye gibi dinleme. İbret al. Yoksa bu rahmet-i ilâhiyeden nasipsiz olursun.

Sayfa Başına Dön 


 

 

TOSYALI ŞEHİTLERLE SOHBETİM

 

 

 

 

Çorum Üçtutlar Mahallesi Sağrıcı Sokak Osmancık Caddesinde, iki katlı, dedemlerden miras kalan konakta iskan ediyorduk. Sokağın içerisine uzanan kısmında, bilmem ne harbinde (şehitler söylediler amma ismini hatırlıyamıyorum), iki güçlü erkek, bir kadın, bir de 7 veya 8 yaşlarında erkek çocuk Tosyalı olduklarını söylediler. Orada medfun idiler. Kabirlerini gösterdiler. Bir kısmı bitişik komşu evinde kalmış. Kabirleri çoktan kayıp olmuş. Amma o mübarek şehitler orada kıyamete kadar mevcut, cesetli insanlar gibi. Rabbımın ihsanı kadar tasarrufatları da bazan açık görülen: "Metafizik olay. Hz ALLAH cümlesini şefi kılsın."

Zaman zaman orada mevcudiyetlerini belirtmeleri hadiselerle bariz görülegelmiştir de tevatüren anlatırlar.

Babamın babası Hüseyin dedem şehitlerin bulunduğu yere hayvan ahırı yapmış. Hayvanları koyduğu günün sabahı bütün hayvanlar çarpık çurpuk çıkmışlar. Dedeme gece manasında:

"Biz buradayız. Burayı temiz tut. Malınla sana işaret verdik. Anlayış göstermez isen canına olur!"

Dedem hayvan ahırını kaldırmış. Orayı temiz tutmaya özen göstermiş. Dedemin vefatından sonra konağı paylaşmışlar. Şehitlerin olduğu kısmı Ahmet Amcama vermişler.

Ahmet Amcama da görünmüşler. Amcamlar da orayı kiler olarak kullanmışlar. Temiz tutmuşlar.

Amcam vefat edince ailesi teyzeme bir ev alınarak orası da konağa eklenmiş.

Babamın vefatı ile kardeşlerim müstakil tapulu orayı bana uygun görmüşler. Konağı kendilerine almışlar. Ben itiraz etmedim.

Ankara-da idim. Tapusu üzerime devrolduğu günün gecesi Tosya şehitleri bana:

"Buranın sana geçtiğine çok sevindik" dediler.

Ben de mübarek şehitlerin tapum altındaki arazimde mevcudiyetlerinin ALLAH-ın bu fakire bir lütfu olduğunu belirttim.

Mali durumum müsait değildi. Orayı iskana müsait hale getirip kiraya verecektik. Ankara-da benim ödeyeceğim kiraya katkısı olsun, diye evin yapılmasını kayınpederim Şeyh Hacı Mustafa Efendi yürütüyordu. Kendisine rica ettim:

-Efendi, şehitlerin olduğu yeri türbe gibi çevirelim, diye.

-Eğer türbe gibi yapar isek, kimse burayı kiraya tutmaz. Korkarlar duramazlar. Ben orayı temiz tutulacak yatak yorgan yığmak için yer yaparım, dedi ve öyle oldu.

Ankara Sitelerdeki işyerini yaparken mecbur oldum, damadım Hacı İzzet Efendi istedi. Ona sattım. "Temiz tutun" diye tenbih ettiğim halde, orayı banyo yaptırmışlar. Malumatım yoktu. Başları felâketten kurtulmadı. Onlar da evi sattılar. Başka yerlere gittiler.

Niye bu kadar anlatıyorsun? Der isen, orayı türbe yapma imkanı bulamadım, üzgünüm. Kitaba yazdım. Şimdi yerine yedi katlı apartman yapılmış. Orada duranların rahat duracaklarını zannetmiyorum. Giriş kapısının olduğu yerde, bir kısmı da bitişik binada. Orada Tosyalı Şehitler yatıyor.

Bu fakir hayatta iken orada yatan şühedaya hürmeten bir şey yapılır ise türbeyi ben yapacağım.

Orada medfun tosyalı şehit kardeşlerim beni affetsinler. Kaynağı tavında dövemedik, maddi imkansızlıklardan. Buna şehitler şahit. Rabbım da şahit.

"Ey iman edenler! ALLAH-ın kendilerine gazaplandığı topluluğa tabi olmayın ki, onlar kafirlerin kabir ehlinden ümit kesdikleri gibi ahiretten de ümit kesmişlerdir."

 (Mümtahıne Suresi, 13)

  Sayfa Başına Dön


 

 

KAYISI

 

 

 

 

 

Enaniyetime haddimi bildiren, insan olabilmemin yolunu açan metafizik olay, vesile kayısı, ledünni uyarı ...

Hazret-i ALLAH-ın tertib ve tanzimini bariz görüntüleyen hoşgörünün dışlanıp, halimin fanatizme dönüştüğü, fiziki inançtan başka metafiziği yansıtan yeterli inanca iç alemimde yer verilmediği, yaşantımı fanatizimden kurtarıp hoşgörü deryasına girmeme vesile-i ilahi olan kayısının maddi ve manevi hayatımda neler yaptığını dinle:

Derviş olmuştum. Amma yaşantım ve duygularım sathi idi. İç alemime yeteri kadar yansımıyordu. İnancımın etkisi bir nebze yer etmişti zannediyordum. Amma hayatımda yeteri kadar etkisi görülmüyordu. Zarfı okuyordum amma mazrufa yani zarfın içindeki mektuba erişememiştim. Hele mektup ledünnü ise bu tecelliyat-ı ilahinin hayli garibi idim.

1954 veya 1955 senesi idi. "Kayısı yılı oldu" diyorlardı ve hayli ucuzdu. Hacıdoğan-daki atölyemde Dış İşleri Bakanlığı-nın taahhüt edindiğim işlerini yapıyordum. Teslim günü yaklaşmış, durumumuz sıkışıktı. O gün öğleden evvel Şeyhim Efendim Maraşlı Hacı Mustafa Yardımedici elinde büyük bir sepetle geldi:

-Oğlum, bir sepet de sen al, Keçiören-den kayısı alalım. Kilosu on kuruşmuş" dedi.

Efendimde benim de istifade etmemin zevki vardı ama nerden bilsin ki, başımı kaşımıya zamanımın olmadığını. İşleri gününde yetiştirmeye mecburdum. Geçen her gün için para cezası vardı. Fakat nereden bilirdim ki, benim için gazab görünümünde olan olayın netiycesinin rahmet-i ilahi olduğunu. ALLAH için tabi olmanın, şeyhine meyit gibi teslimiyetin anlamını kitaplarda okuyordum. Mana alemime yer etmediğinden henüz o güzelliğin sahibi değildim.. Mana kimliğimi bu abd-i acize göstermek için tertib-i tanzim-i ilahi imiş.

Hazret-i ALLAH-ın bu tertib ve tanzimini zuhur mercii olduğu halde şeyhim efendim de bilmiyordu. Bu ilahi imtihanı bilse idi bu abd-i acizin muvakkat de olsa zararına vesile olacak bu tertibi üstlenmezdi. Efendimden zuhur eden emirlerin şeyhimin her gün şahidi olduğum halleri ile kabil-i kıyas değildi. İç alemime de yansıdığını sandığım imanım dıştan görünen nefsani duygularım yaşantıma uygundu. Amma onunla Hazret-i ALLAH-a yakınlık iddiamın alem-i manada "geçmeyen akçe" olduğunu zaman zaman daha iyi anladım.

Benim geçirdiğim imtihanın ağırlığı avamın imtihanına eş değer değildir. Ezel-i ervahda verilen manevi vazifemle şumullü idi. Bu tür imtihanla avam sorumlu tutulmaz, inşALLAH. Zira birine gıda olan lokma diğerini boğar, helakine sebep olur. Şimdi daha iyi anlıyorum ki, şahsen nefsini dahi tatmin edemeyen, fiziksel kaideden öte gidemeyen, fizik ötesinden nasip almamış, metafizik yoksunu, ilm-i ledünni garibi sathi imanım irşat vazifemde beni nereye götürebilirdi ki?!..

Arzedeyim: Aklı din eyleyip manevi teşkilatı inkar, metafizik zuhuratı inkar, tasavvuf ve tariki inkar edip İslam-ın şartını beşe çıkaran, hiç kimseye "müslüman" sıfatını layık göremeyen, ALLAH-a olan yalnız sathi inancının etkisinde kalmış, başka bilgiye sahip olmayan bilge(!), bedeviye "imanın beş şartını yerine getirmez isen müslüman olamazsın" diyerek, ALLAH-ın emrine de ters düşen, çarpık ilminin ölçüsü ile rahmet-i ilahinin ümidi ile yaşayan, masum, garip toplulukları katı telkinlerinle ya cehenneme veya "yapamıyorum" kırıklığı ile küfre iteklenmeye müsait olan kişileri ilmi tutumun elbette ilm-i ledünniden ve hakiykatten uzak, nefsani hazzından öte gidemeyen ilminin doğal görünümün zuhurunun ilahi olmasını mı bekliyordun? Kusura bakma! Bu yayığın yoğurdu elbette bu kadar olur..

Bedeviden istedikleri şehadet.. "Fizikten ileriye manevi yolu bulamayan ulemanın hakiykat şahidi olması tertib-i ilahiye aykırıdır." Kat-iyyen olamaz. Olması elbette muhaldir. Çünkü kelime-i şahadet mü-minlik sıfatının rahmet tecellisinin zirvesidir. Kusura bakma, "dost acı söyler." Ama gerçeğin ta kendisidir. Şahit olmanın yollarını ara ve bul. Bu aramaya gönülden başla. Aşk yolunu seç. Zamana uygun içtihat görmüş güzellikler kaynağı şeriatını bul. ALLAH elçilerinin getirdiği ilahi emirler dışında hakiykat yolu olmadığı gibi aşk yolu hiç olamaz; arama bulamazsın!. Tavsiyem odur ki: Manaya giden yolları bul ...

"Ene medînetün, Ali bâbuhâ" (ben ilim şehriyim, Ali kapısıdır) hitabına iyi sarıl. Aradığını ve kayıplarını bu yolda bulacaksın. Şüphen olmasın. "Hikmet mü-minin kayıp malıdır, nerede bulur ise alsın." Bu hitab-ı peygamberiye dikkat edersen "mü-minin kayıp malıdır" diyor, müslimin değil ... ALLAH-ın varlığını daha henüz kabul etmiş, İslam-a yeni adım atmış bedeviye "Hazret-i ALLAH-ın varlığına, Hazret-i Muhammet Mustafa (s.t.a.v.) Efendimizin hak peygamber olduğuna şahadet getir" diye, daha henüz muttali olmadığı iman zirvesini bedeviden beklemen ALLAH-ın bildirisine de ters düşüyor. Bedevinin şahsında şehadetin zuhurunun ısrarı zatınızın da bedeviliğini ilan ve isbat ediyor!.. Başka yol şahadete götürmez. İnadı bırak. Enaniyetten kurtul. Vesileyi iyi anla da kayısıdaki beni rahmet-i ilahiye götüren hikmetleri dinle:

-Efendim" dedim, "manavda çok güzel kayısı var. Sepeti doldurtturayım" deyince ters tepki yaptı efendime. Beni işimi bilmez ve israfatla tersledi.

-Taksi çağırayım" dedim.

-Hayır, otobüsle gideceğiz" dedi.

-Sepetle otobüse almazlar" dedimse de olmadı.

-Ben aldırırım" dedi.

Ben de bir sepet aldım. Almazlar ümidi ile otobüse yaklaştık:

-Buyur hacı baba!" diyerek, biletçi arka kapıdan bizleri içeriye aldı. Meğer bahçelere giden otobüslere bu hususta belediyenin yolcuları yükleri ile almaları emredilmiş. Her durakta bekliye bekliye Keçiören iki yol kavşağına geldik ve indik.

Sağ taraftaki kayısı bahçelerine efendimle bahçenin ortasından girdik. Dibine dökülmüş, altın gibi sararmış, sahipsiz kayısıları efendim yerden alıyor, üfleyip üfleyip yiyordu. Benim ise iç alemim harap olmuştu. Bu kadarına pes doğrusu! Sahibi olmayan bir şey nasıl yenebilirdi? Mollalığım tuttu. Mürşidimi ayıplıyordum, "şeriat dışı hareket ediyor" diye! Gene üfledi kayısıyı, bana uzattı:

-Galip efendi oğlum, ye" dedi.

İç alemim eşşek alıp beygir satıyordu. Güya terbiyemi ve saygımı bozmuyordum:

-Yemiyeceğim efendim" dedim.

-Neye yemiyorsun?!" hitabına:

-Hastayım" cevabını verdim.

Efendim bana uzattığı kayısıyı da yedi. Bitişik bahçeye girdik. Bahçe sahibi koşarak geldi. Efendimin elini öptü, ALLAH-a hamd ederek. Sebeb-i ziyaretimizi anlattık. Adamlarına seslendi. Ağaçtan toplayıp sepetleri doldurmalarını emretti. Sepetler doldu. Efendimin çok ısrarına rağmen para almadılar. Ayrıca bir tabak dolusu yememiz için de olgunlarından kayısı getirdiler. Efendim yiyordu. Ben evvelce yemediğim için utancımdan yiyemiyordum. Tahminen 45 yaşlarında gibi görünen bir zat koşarak geldi. Gözleri dolu dolu efendimin elini öptü. Muhabbetle kucakladı ve rica etti:

-Efendim, mübarek ayaklarınız benim bahçeme de bassın" diye.

-Bahçen nerede?" diye sorunca:

-Hemen bitişik" diye efendimin kayısı yediği yeri göstermez mi?!..

Efendim manidar, gözüme baktı. Yontulmamış, yobaz nefsim "sen işin doğrusunu yaptın. Usul-i şeriata daha uygun değil mi?" diyordu. "Senin halin, efendin gayba teslim olurken sen zahire hüküm verdin" diye nefsim beni alkışlıyordu. Efendim gelen zata:

-Ben de seni arıyacaktım oğlum. Bahçenden beş tane kayısı yedim, helal et!" deyince, aşkı ilahiden gözleri çakmak çakmak kızaran, maddenin tahakkümündan kurtulmuş, kahraman edası ve gür sesi ile:

-Kayısı nedir?!.. Emret, ağaçların hepsini söküp vereyim!" deyince, efendim gene manidar, gözüme baktı.

Ben gene nefsani ölçülerimle hürmetsizliğime, mana terbiyesizliğime ayıp tozu kondurmuyordum.

Bahçe sahipleri sepetlerimizi otobüse kadar getirdiler. Otobüsün sahanlığında geri döndük. Otobüste bizim gibi yükü olanlar çoktu. Anladım ki, müsamaha yalnız bize mahsus değildi.

O gece manamda beni mana denizinden dışarı attılar. Sahilde sudan çıkmış balık misali çırpınıyordum. Şöyle diyorlardı:

-Hani sadıktın?!.. ALLAH için tabi olmuştun? meyitin yıkayıcıya teslim olduğu gibi olacaktın? Biz vaadinde sebat etmeyenleri, mürşidine karşı samimi olmayanları, verdiği sözün dışına çıkanları "denizden sahile atılmış balık" benzeri debelendiririz! ...

Bu manaya yaklaşık hitaplarla cezalandırıldım. Cidden mana denizinden dışarı atılmış balık misali hadiselerden sonra manevi düşüncelerim, manevi zevkim, duygum ilahi yakınlığım tükenmişti... İflas etmiştim... Mana servetim bitmişti. Taşlaşmıştım. Yaratanımı dahi düşünemiyordum. Merhamet, insaf, insanlık, hoşgörü hepsi batan mana gemisini terketmişler, bana yalnız enaniyeti bırakmışlardı. Tövbe, istiğfar kapısı vardı, amma o kapıya yaklaşma duygu ve isteğim de kaybolmuştu.

Perişanlığım bir ay kadar devam etti. Sureta alışa geldiğim manevi sohbet ve zikir meclislerine devam ediyordum. Efendime duygusuz iltifatım da yapmacık sürüyordu. Mürşidimi Rabbımdan istedim de gönderdiği halde, aman ya Rabbi, bu zıddiyyetin anlamını, manasını çözmek mümkün değildi. Evvelâ bal yemese idim, balın tadını elbette bilemezdim. Bu anlamsız yaşantımda teselli yeri bulmaya çalışırdım ...

"Ben daha iyi biliyorum, iddiası ile gayba imanı, manevi yolu terkeden, zikrullaha, maneviyata bilmeden düşman olan kişilerin hastalığına tutulmuştum. Rabbımla sağlam ahdim olmasa idi, Rabbım korusun, uzaklaştığım yetmediği gibi ben de zahiri ilim şemsiyesi altında mana tahribatını vazife edinirdim.

Bu mana hastalığı bir ayı geçkin devam etti. Gazab-ı ilahi zannettiğim bu zuhurat manamı eğitti. İntisabın yani Hazret-i ALLAH ile ezel-i ervahta yapılan ahd-i misakın dünyada tekrarının rahmet kapısını açan anahtar niteliğini taşıdığını iyi anladım. Manevi ikaz ve irşat ile kayısı mevzuunda şeyhime terbiyesizlik yapmasa idim, maddemi manaya tebettül eden bilgiler bugün iyi anlıyorum ki, gazab-ı ilahi ile gelmiyecekti. Rahmet-i ilahi ile kemalat bulacaktım. Bu rahmete bencillik ve enaniyetim mani olmuştu. Gazab-ı ilahi ile mecrasına oturtuldu. Rabbıma sonsuz hamd ve şükürler olsun.

 

* * *

 

Sayfa Başına Dön 


 

 

KAYBOLAN İNEK

 

 

 

 

Hazret-i ALLAH-ın rahmet-i ilahiyyeye vesile kıldığı rahmet icraatını o vazifeli kullarından zuhur ediyormuş intibaını verip, tasarrufatın yalnız Hazret-i ALLAH-ın yedinde olduğunun gizlenme hazineleri... Zahire çıkış vesilesi üç insan-ı kamil bu tecelliyat-ı ilahinin zuhur zevkini sohbet ediyorlardı. Sohbetleri avamın ölçüsüne uyan, na-ehlin anlayacağı cinsten değildi.

Zatlardan bir tanesi:

-Dünya benim hayatımda avuç içini dolduracak kadar yer tutmaz, diğer zat:

-Dünyanın benim nazarımda iki dudağımın açıklığı kadar yeri vardır, üçüncü zat da:

-Kirpiklerimin arası kadar yeri vardır, diyordu.

Birbirlerini iyi anlıyorlardı ne demek istediklerini. Hizmetlerinde bulunan derviş ise bu hikmeti anlıyamıyordu. Manasız zuhur eden yalnız maddenin geçici hayat nizamında lüzumlu olup, sohbetlerinde mananın hakimiyetinden gayrıya yer kalmamış evliyaullahın mana hali avamın bilgisi dışındadır. Anlatırsın, dinliyormuş gibi görünse de!..

Zevahire hüküm verme. Bilesin ki, her kişi ALLAH-a olan imanı nisbetinde manadan nasibini alır. Sözde de olsa hakiykatın zuhuru ehline açıktır amma na-ehlin katında hakikat fer-e dönüşür. Hakiykatın zahirde içtihatsız zuhuru şeriatın na-ehlin elinde ne hale geldiğini görmemezlikten gelmiyelim. "Neme lazım" diyemezsin.

Hani, bir espri vardır: Derler ya na-ehil rahmetin kadrini bilemez. Rahmet-i ilahiyye zuhur etse de zararına kullanır. Lüzumlu ve kullandığı, döğme demirden yapılmış beli; ince saçtan yapılmış, o anda lüzum etmeyen kürek yapar.

Şarlatan bir kul vardı. Ne istediğini, ne yapacağını bilemeyen bir kul. Daima müracaat ederdi. Amma çok kişilerin müracaatı gibi ne söylediğinin bilincinde de değildi. Diyordu ki:

-Ya Rabbi! Hızırını bana gönder, bir dileğim var.,

Bu istek ve müracaatı hayatı boyu virt edinmişti. Bir gün su getirmek için elindeki bel ile ark yani suyun istenilen yere akıtılması için toprağa kanal açıyordu. Yanında bir zat belirdi:

-Ben Hızır-ım, dedi. "Bir dileğin varmış, Hazret-i ALLAH kabul etti. Söyle, icra edilecek."

Hayatı itimatsızlıkla geçmiş, safdirik kul:

-Hızır olduğuna inanmam, evvelâ beni inandır, demez mi?

-Söyle, ben seni nasıl inandırabilirim? Unutma ki, bir dileğin var! Anlamsız, lüzumsuz icraata beni zorlama.

Rahmet suyunun içeriye nüfuz edemediği granit taşına benzer mana yoksunu.

Kalbi itirazında ısraren:

-Hızır olduğunu ispat et, diyordu.

-Nasıl ikna edeyim, söyle? Unutma ki, bir dileğin var!

Hızır (aleyhi-s-selam)-ın uyarılarına rağmen salaklık bonservisli, bilgisizce, hayrı şerden ayırtedemiyen akıl fukarası:

-Elimdeki beli kürek yap ki, inanayım, dedi.

Hızır (aleyhi-s-selam) üzülerek, verilen vazifeyi yerine getirdi. İşe yarayan bel işe yaramayan kürek olmuştu. Vazifesi biten Hızır (aleyhi-s-selam) artık görünmüyordu. Kaybını gören, sonunun hüsranla bittiğini iyi anlayan akıl fukarası:

-Hızır olduğunu iyi anladım. İtimatsızlık ve beceriksizliğimden, işime yarayan beli işe yaramayan kürek yaptırdım, diye hatasını anladı. Fakat iş işten geçmişti. İmanındaki mana yoksunluğundan dileği zararına tahakkuk etmişti.

Metafizikten yoksun, yalnız fiziki ve maddi bilimlerin yaratılışın sırrı ve insan olmaya müsait yaratılan beni Adem-in manasına ve kemalatlı olmasına hiç bir katkısı olamaz. Zamanımızda madde uleması ve akılcılıktan öteye yol bulamayan fizikçi emr-i ilahilerin ibadet ve taatların yeteri kadar izahcısı ve koruyucusu olamazlar....

Biz gene kadıncağızın kayıp olan ineğini anlatalım:

Yaşlı kadın çığlık benzeri feryadı ile çarşı pazar geziyordu.

-İneğim kayboldu. Benim başka geçinecek bir şeyim yok. ALLAH rızası için, ey müslümanlar, benim ineğimi bulun!, diye avaz avaz bağırıyordu.

Üç evliyanın hizmetinde bulunan derviş kadına:

-Ben senin ineğinin yerini bilenleri biliyorum, diye ALLAH-ın evliyalarını gösterdi de:

-Senin ineğin bunlarda, dedi.

Kadın:

-Derviş babalar! Benim ineğimi verin, diye çıkışınca dediler ki:

-Bizde olduğunu kim söyledi?"

-Dışarıdaki derviş baba söyledi, deyince, dervişi içeri çağırarak sordular:

-Sen mi söyledin "inek bizde diye.?"

-Evet, ben söyledim. İnek sizlerde. Sohbetinizi anlamadım amma dinledim. O kanaatı edindim ki, inek sizde. Çünkü birinizin dünya avucunun içinde; birinizin kirpiğinin arasında; birinizin de iki dudağının arasında. İnek dünyadan dışarı çıkmadıya!.. Ya bu türlü sohbet etmeyin, ya da ettiğinize göre kadının ineği sizlerin dar dünyasında, verin kadının ineğini.

-Bizim sohbetimizin anlamı bu değildi amma haklısın, dediler.

Müşkil durumda kaldılar. Her şey yed-i kudretinde olan Hazret-i ALLAH-a boyunlarını büktüler. Üçü birden tazarru ve niyaza başladılar. Üç mübarek iltica gözlerini açtılar. Kadına: "Şu anda inek evde" müjdesini verdiler. Evine giden kadın balçıktan çıkmış, her tarafı çamurlar içinde ineği görünce: "Dervişler balçıktan çıkarmak için çok zorlanmışlardır" diye, şükrane olarak, iki tavuğu vardı, alelacele kesti, temizledi, pişirdi, kızartıp ikram etti de:

-Derviş babalar, balçıktan çıkarmakta belli çok zahmet çektiniz, buyurun, yeyin, helal olsun, dedi de, bu hali seyreden derviş:

-Sizin ne hakkınız var? Ben kazandım bu tavukları, diye iki ellerini biri birine vurunca canlanan tavukları kaçırmaz mı?!..

Bu kıssaya ben inandım, yazdım. Ve Hüve âlâ külli şey-in kadîr.

Metafizik tecelliyattan habersiz, bu kıssalara yeteri kadar aşina olacağının hayaline kapılmıyasın. Yunus Emre-nin gerçekleri ifşatını dinle:

* * *

Kadılar, müftüler hepsi geldiler,

Kitapların bir araya koydular,

Sen bu ilmi nerden aldın? dediler,

Bir kâmil mürşide varmadan olmaz.

* * *

"Dünyada hakiyki mürşit ilimdir." Çok doğru ... İlim=mürşit; mürşit=ilim. İlm-i zahir, güzel... İlm-i batın zahire yansıdığı zaman daha güzel... Bu iki rahmetin birleştiği anda aldığı isim "şeriat"tır.

Sayfa Başına Dön 


 

 

 

ALKOLİK DERVİŞ ALİ EFENDİ

 

 

 

 

"Kazara bir sapan taşı, bir altın kaseyi kırsa, ne kıymeti artar taşın, ne kıymetten düşer kase" Senenin on bir ayı Ankara Hacıdoğan-daki atölyemin duvarına sızıp kalan alkolik Ali efendi vardı. Çok alkoliklerin o civar meskeni idi. Orada "elmas bakkal" diye insanlık dışı, hiç gülmeyen sanki insanların helaki için programlanmış bir robot açık içki satar bakkaldı. Ama ağırlık açık içki satışında idi. Eksilmeyen müşterisini açıktan görmek ve saymak zor değildi. Sıkıştıkları zaman müracaat kapıları benim kapımdı. Nedense o zavallılara karşı acıma hissi ile karışık bir yakınlık duyardım. Arasatta kalmış, ne cennet aşkı, ne de cehennem korkusu kalmamış, kaza-zede bu insanlara acımamak ve yardımcı olmak hissini taşımayan beni Adem-e de aynen acırım!.. Bu kaza-zedelere asalet ayrımı yapmak haddim değil.

Hayatına bir nebze israrım üzere vakıf olduğum Ali efendi vardı. İtfaiye meydanında Kurtuluş palasın sahibi; Samanpazarı Kurşunlu caminin bulunduğu ana yolun karşısı dizi evler de Hacı Ali ağanındı. Zengin, hatırı sayılır, takva bir zattı. Hacı Ali ağa her gün elmas bakkala on iki lira elli kuruş gönderirdi. Oğlu Ali efendinin günlük nafakası idi. Hesaplanmış, peynir ekmekle içkisine denk geliyordu. Bu durum Ramazanın birinci günü biter, Ali efendi üzerindeki para etmeyen çadır bezinden yapılmış elbisesini çıkarıp, o gün alınmış lacivert elbise sırtında, kravatı bağlı temiz gömlek, siyah fötr şapka, yeni ayakkabı ayağında hemen erkenden bana gelirdi. İlk senelerde garibime giderdi amma alışmıştım Ali efendinin bu haline. Benden yaşlı idi amma elimi zorla öperdi. Edepli dervişti. "Bugün nerede iyi bir vaiz var" sorardı bana. Beraberce giderdik. Namaz kılar, dinlerdik, manadan nasib almış vaiz efendiyi. Vaizin gönül kapısı kapalı ise dinlemezdik. Dinlesek de ne verebilirdi hakiykat yoksunu hakiykat yolcularına? ALLAH yolunda canını feda edip feryat edenlere ey hakiykatlerin garibi vaiz ! Nefsine vaaz etmeden bana vaaz etme! Para etmez ... Hz. ALLAH kitabında nasa emredip de kendi nefislerini unutana lanet ediyor ...

* * *

Öyle bir söz söyle ki, sözünden ibret alsınlar;

Söz bilmez isen sükut eyle, seni bir âdem sansınlar!

* * *

Gönülden bir şeyler gösterebiliyorsan ne mutlu! Salâhiy­yetin kadar ihsan eyle. Eğer bu hususda yetkili değilsen kuru dava ile, dinliyenlere ne verebileceksin?

Ali efendi Ramazanı çok güzel geçirir, maalesef bayramın birinci günü üzerindeki giysiler değişmiş, çadır bezinden yapılmış, satışa gelmeyen giysileri sahibini bulmuş ... Ali efendi atölyenin dış köşesine sızmış ... Tekrar öbür Ramazana kadar Ali efendiyi hep böyle bulursun.. Ramazanda bu anormal halin nedenini sordum. Müteessir, üzülerek dedi ki:

-Efendi, haddi aştım. Hazret-i ALLAH-ın emirlerine derviş olduğum halde isyanda haddi aştım. Bir gece maneviyattan tarikat şamarı yedim ki, karyoladan aşşağıya düştüm! Harabat ehlinden oldum. Ramazan müddetince aslıma rücu ediyorum. Ne olur efendi, beni ayıplama!.

Muhabbetle sarıldım:

-Seni nasıl ayıplarım?! Ayıplarsam inancıma karşı ayıp olur. Ancak dua ederim aslına rücu edesin diye.

Şunu yaşadım ve gördüm ki, merhamet imandandır. İmanın dışa yansıması, şahadetin anlamınının, esas özünün zuhurudur. Ademin acıma hissi fıtratında mevcuddur. Merhamet ise beni insanda imanın dıştan görünüşü, külli mevcudatla olan muammelatında zahiren görüldüğü gibi batınen de görülebilen, madde ve manada zuhuru yalnız insana bahşedilen rahmet-i ilahidir!..

Ali efendiye belki motamot böyle demedim. Amma mana değişmez. Sözün şekli ne değiştirir ki? Ali efendinin babası Hacı Ali ağa atölyeme geldi:

-Galip efendi kim? diye sordu.

-Buyur hacı efendi, benim, dedim.

Gözleri yaşlı yaşlı kucakladı. Elini öptüm. Hali söylemeye gerek yok, anlatıyordu acı haberi:

-Ali-mi kaybettik, dedi. "Bilemedim Alimin halini. Alim meğerse ne imiş, bilemedik. Alime bilmeden çok eza ettik. Ölümünden on beş gün evvel yıkandı, tövbe-istiğfar edip vakit namazlarını kıldığı gibi, gücü nisbetinde kaza namazları da kılıyor, boş zamanı yoktu. Hep ALLAH-ın isimlerini zikrediyordu. Kelime-i tevhit ve şehadetle son nefesini verdi. Hep "Galip efendi" diye sizin isminizi söyledi, aşkla. Merakımla geldim Galip efendiyi görmek için. Alimin sana borcu var mı? Ödeyeceğim, dedi.

İşçilerim dahil topluca ruhuna Fatiha okuduk. ALLAH kusurlarını afetsin, makamı cennet olsun. Biz beşer olarak böyle düşünüyoruz. Yoksa hayatının son onbeş günü bizlere bir şeyler anlatmıyor mu?..

Bu abd-i acizin sözüne kulak ver. Ekici ol. Haddini aşan hadiselerde bilici olma. Harabat ehline hor bakma!..

 

* * *

Her tabîbe âşikâr etme derûn-ı derdini,

Her ne derdin var ise eyler devâ, ALLAH kerîm.

* * *

Derdinin devası için ehlini bul. Bir şair şöyle yazmış:

* * *

Her doktorun ilacı bu derde deva olmaz.

Tabib gerçek değilse rahmet gönüle dolmaz.

Hep mi sahte oluyor? Doğrusu yok mu bunun?

Aradın da buldunsa cemale gider yolun.

"Nasıl bulunur?" Deme. Nasip meselesidir.

Tertib-i ilâhinin kuluna hediyesidir.

Böyle emretmiş ALLAH, aramadan bulunmaz,

Kısmette yoksa eğer semtinden de geçirmez.

Nedim-i ilahidir, ademi insan eder.

Maneviyat olmadan neye yararki beden?

Bizce ilahi nedim Kuşçuoğlu Galip-tir;

Onun tüm dervişleri Hak yoluna taliptir.

Maddede ve manada onu çok seviyorlar,

Kimseye verilmeyen Hak mührü veriyorlar.

Şükrederim Rabbıma "Galibilik" lütfetti.

Varisü-n-Nebi, mürşit vesile, bu fakiri derviş etti.

(İsmail Coşkun)

  Sayfa Başına Dön

* * *

 


 

 

AZRAİL (aleyhi-s-selam):
"-KORKMA! HİÇ DUYMAYACAKSIN" DEDİ

 

 

 

 

Tahminen sene 1979-larda Yusuf Akbulut efendi ve bacanağı Şehmuz Efendi muhip, mütteki, ALLAH-a verdiği kulluk ikrarının sahibi er kişi idiler. Sanatları mobilya cilası, zamana göre lâk vernik ve boya ustası idiler. Sanatlarında mahir oldukları gibi ikrarlarında da samimi idiler.

Sadık dervişlik sıfatı her hallerinde görülüyordu. "Mızrak çuvala sığmadığı" gibi mana da tevhit ehline tertib-i ilahiyye miktarı gizli değildir!. Bu türlü tecellileri "gayptan haber veriyor" gibi düşünmeyesin. Gayb yalnız ve yalnız ALLAH-ın yed-i kudretinde olup, ademin ve kemalat sahibi insanın, insan-ı kamilin, peygamber efendilerimizin de gücü dışındadır. Bu hususta Hazret-i ALLAH bildirdi: "O müttakiler ki, gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan zekat verirler." (Bakara Suresi, 3)

Hazret-i ALLAH ittika sahibi, müttaki, muti, ihlas sahibi kullarının meziyetlerini bildiriyor. Gayba imanı, yapılan ibadet ve taatın başında bildirmesi, gayba iman imanın ibadet ve taatın anayasasıdır. Bu yönlü inanmayanların ibadet ve taattan mahrumiyetleri tarih boyu görülegelmiştir. Onlar gayba iman etmediklerinden, ALLAH-ın din olarak bütün aleme ihsan eylediği tek din olan İslam-ın akli ölçüleri ile akıllarına ve mantıklarına uygun gelmeyen yerlerini kendileri tanzim ederler. Gayba iman eden mütteki, ittika sahibi bahtiyarları da akılcı tertib ettikleri, mana yoksunu yollarına sokmaya çalışırlar. Örneğini tarih boyu görmek mümkündür...

Perşembeyi cumaya bağlayan gecelerde turuk-ı aliyede tarih boyu devam edegelmiş derviş topluluğu, vazifeliler nezaretinde Hazret-i ALLAH-ın isimlerini zikretmekle bir hafta manevi doyum ve gıdalarını almaları için ehl-i aşkın manevi doyumunu sağlıyan zikir halakaları tertib ve tanzim ederler. Zikrin feyizinin hayranı muti derviş bir hafta resmi virdinde toplu zikrin feyzini görür. Hayatın na-hoş cilvelerini de füyuzat-ı ilahi etkisi ile manevi zevkinin dışında seyreder.

İşte ehl-i aşk, muti dervişlerden Yusuf Akbulut ve bacanağı Şehmuz Efendi abdestli zikir meclisine giderken kaldırımda bu iki temiz insanı ezerek hayatlarına son vermiye vazifelenmiş, ALLAH-ı tanımayan, adem suretinde mahluk bu iki temiz insanı "çirkef işlerine gayr-ı ihtiyarı vakıf oldular" diye şahitleri kaybetmek için planladıkları gibi kaldırımda yürüyerek zikir meclisine gitmekte olan iki der­viş ba­ca­na­ğı kam­yo­net­le tak­ri­ben 300 met­re sü­rük­leyerek ezdiler.

Bunu şunun için anlatmaya çalışıyorum: Hadiseden bir hafta evvel Yusuf Efendi bu olayı olduğu gibi bana anlattı. Şahidi oldum.

Hazret-i ALLAH-ı bilmen için vesilelerdeki metafizik olayların zahirde zuhurunu gör ve yaşa! Bu türlü mananın zuhuruna inancın kadar muttali olursun. Bu türlü mananın zuhuru imanla bezenmiş tevhit kalasının köşe taşlarıdır. Uzak durma ki, ALLAH-a olan imanında ve cümle peygamber efendilerimizin Hazret-i ALLAH-ın elçileri olduğuna, birini diğerinden üstün görmeden, getirdikleri şeriatlara hürmetkar olup, mensubu olduğun ve yükümlü olduğun şeriata gösterdiğin saygı ve hürmet kadar şahadetinde sadık olursun. İyi dinle. ALLAH sadık kullarına neler ihsan ediyor?!.

Kazadan bir hafta evveldi. Yusuf Efendi bana geldi. Manasında gördüklerini şöyle anlattı:

-Azrail (aleyhi-s-selam)-ı gördüm. Bir hafta ömrümün kaldığını söyledi. "Bir hafta sonra emr-i ilahiye göre canını alacağım. Hiç korkma! Başkaları gibi değilsin. Sen sadık, muhip, aşık dervişsin. Canını alacağım, hiç acı duymayacaksın.

-Ferah olasın diye bak, canını aldım ve tekrar iade ettim. Bir şey duydun mu?, diye sordu bana.

-Hayır hiç bir şey duymadım, dedim.

Buyurdu ki:

-Hiç korkma böyle olacak.

Gecenin sabahı mürşidi olarak heyecanla bana anlattı. Bu mananın tabire ihtiyacı yoktu. "Ceseden ayrılacağız" diye üzüldüm, amma "öbür aleme dergahımdan bir gelin daha götürdüler" diye ayıp olmasın, seviniyorum!...

Bu yolda Hazret-i ALLAH-ın emirlerine sadakatle yaşayan ehl-i zikir, ehl-i şükür, ehl-i tarik erbabına ve ALLAH için, maddi hiç menfaat beklemeden yaşayan şeyh efendilere de "ALLAH-ın gelinleri" denir.

Yazmaya çalıştığım kuvvet ve kudret-i ilahinin varlığinin imtihan dışı, metafizik zuhuratları hikaye gibi dinleyip umursamaz isen acırım, sermayesini kullanacak yerini bilemediği için iflas eden tüccara benziyorsun diye!

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

BATTAL GAZİ DÖRT YOL KAVŞAĞINDA TİCARİ İŞLERİN HER DALINDA MAHİR, BEYAZ EŞYA SATAN, SERMAYESİ YETERLİ, BU FAKİRE KARŞI HÜRMETKAR CEVAT ÜNAL BEY VARDI

 

 

 

 

Sene 1980-de bu abd-i acize, dehşetinde kaldığı, uyku uyanıklık arası gördüğü hal-i yakazayı, etkisinden kurtulamadığı görgüsünü bana anlattı. Dedi ki:

-Hacı baba, dehşetinden kurtulamıyorum. Rüyamda anarşistler geldiler. Beni, iki oğlum Necmettin ve Naci-yi ve tezgahdarı da öldürdüler. Diyorum ki: İyiki küçük oğlumu Mustafa-yı öldürmediler. Büyüyünce bu iş düzenini o yürütür. Yegane, tek tesellimdi Mustafanın yaşıyor olması."

Olaydan bir hafta kadar evvel evime gelmişti. Görüştük. Gördüğü manayı "hayırdır, inşaALLAH" diye dua etiysem de bu tecelliyat-ı ilahi kelimelerle savuşturulacak cinsten değildi.

Bir hafta sürdü, sürmedi her zaman haraç almaya alışık bu tür teşkilat gene gelmişler. Cevat Efendi, tabancası çekmecede imiş, çekmeceye doğru giderken şöyle diyormuş:

-Param yok. Canımızı mı alacaksınız?

Silahın olduğu yere yaklaştığını hissetmişler ki, tabancalarını ateşleyip, mağazada kimseyi canlı bırakmadan üçünü de öldürmüşler. ALLAH makamlarını cennet etsin. O karışık günleri milletime bir daha göstermesin, amin.

İnsanlar fiiliyatına göre mükafat veya mücazat alırlar. Fiilleri ise tıynet, edep ve imanlarının birleşik ürünleridir. Her şey ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Hazret-i ALLAH-ın ilminin dışında hiç bir ilim yoktur. Beşer için dünyevi ve uhrevi ilmin özü ALLAH-ı bilmekten gelir. Zahiri ilim zahirden alınıyormuş gibi ise de her ilim Hazret-i ALLAH-ın yed-i kudretindedir. Zahirde sebebine tevessül onu istemektir. Mana rızkını istemek de aynıdır. Hazret-i ALLAH (c.c.) "benden iste, vereyim" buyurdu. "Talebenâ, vecedenâ."

"Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, onlar bu delillerden yüzlerini çevirip geçerler." (Yusuf Suresi, 105)

Gene Hazret-i ALLAH bildirdi: "Bu ayetleri ancak akl-ı selim, kamil insan okur."

İnsanların dünyadan ayrılışlarındaki hal ve zuhurat o kişinin mana ve ALLAH-a yakınlık ve uzaklık kimliği değildir. İmansız ve zalım ferah ölümle ölmüş gibi olsa da, ölüş manasının işkence misali zuhuratı mukadderdir.

"Bu dünyada a-mâ, ahirette a-mâ." Yevm-i mahşerde bu kişiler diyecekler ki: "Ya Rab! biz dünyada görüyorduk, şimdi neye a-mâ olarak haşrolduk?" Cenab-ı Hak buyuruyor: "Sizler dünyada iken hakiykatleri görmüyordunuz. Burası hakiykat alemi. Buraya göre gözünüz yoktu ki. Hakiykatleri elbette göremezsiniz."

Hazret-i Mevlana-nın izah ettiği gibi "evvel minareyi gör, alemini gör, alemdeki kuşu gör, kuşun ağzındaki tüyü gör."

"Görüyorum" diye iddia ediyorsun amma gerçekle ilişkili değil. Olsa idin mana çirkinliklerine tevessül etmezdin. "O müttaki kullarım gaybe iman ederler" düsturun olurdu. Hazret-i ALLAH-ın manevi tertib ve tanzimine uyum sağlamak için çaba sarfederdin. Hiç olmazsa yaşayan bahtiyarları rencide etmezdin. Kabul edemesen dahi aleyhlerinde bulunmazdın. Zamanımızda bu saydıklarımın şahide gereği yok. Bütün çıplaklığı ile arz-ı endam ediyor!... Kazvinlinin sırtına dövme yaptırdığı arslan resmine benzettin:

Sayfa Başına Dön 

* * *

 


 

 

MELÂİKELER:
"-EMR-İ HAK ZUHUR EDECEK.
MÜDAHELE ETMEYİN!"

 

 

 

 

Kızılcahamam-la Gerede arası Ovacık köyü vardır. Ovacıklıların tasvip edilemeyen, ezadan başka görünümü olmayan tuhaf bir adetleri vardır. Cenazelerini kış, yaz demeden, binbir meşakkatle, nerede vefat ederse etsin, köy mezarlığına defnetmek için ne eza ve meşakkatlere tahammül ettiklerini köyün gençlerine soracaksın. "Köy" dedi mi, ölüler diyarı gelir akla. Diriler orada yaşamazlar. Hepsi de şehirlere kaçmışlardır. Köyde bir-iki ailenin kaldığı söylenir. Onların da bu işkenceden canları yangın. İmkansızlıktan, mecburi ikamet ediyorlar. Amma duyduğuma göre "cenaze getirecekler" diye akılları çıkıyor.

Cennet-mekan Memiş Aydın-ın babası Hacı Eyüp Efendi-ye bir mecliste dedim ki:

-Ben de şahit olayım, haydi, vasiyetini yap. "Benim cenazemi köye götürmeyin" diye.

Hürmetli ihvanımızdı. Buna rağmen "dirilere yaptıkları eza ve zulümden hacı efendiyi kurtarayım" dedim amma hiç oralı olmadı. Vefatında evlatları benim fikrime göre Ankara kabristanına defnettiler. Hazret-i ALLAH cümlesine rahmet eylesin, amin.

Gene köydeki kabristan hayranlarından bir zat vefat etmişti. İşkenceye kararlı, cenazeyi köye götürdüler. Kabristan Ankara-İstanbul yolunda 125. km.-den sonra sola ham yolla 13 km. daha gidilecek. Kar yolları kapattığı zaman 13 km.-yi omuzlarında götürecekler.

Gene böyle bir cenaze dönüşü idi. Marangoz Durmuş-un kullandığı arabanın arka koltuğunda Hacı Mehmet Pireli ve kayınbiraderi Hacı Ali Bildik Efendi vardı. Ankara-ya geliyorlardı. Hacı Mehmet Efendi anlatıyor:

-Üzerimize bir ağırlık çöktü. Ben arkadaşlara:

-Konuşun, neye susuyorsunuz?" dedimse de ihtiyarımızın dışında bir hal ...

Tekrar:

-ALLAH-ı zikredelim" dedim.

Bir-iki, zoraki "la ilahe illALLAH" dedik. O da olmadı. Bir hal-i yakaza gördüm. "Kaza geçireceksiniz" dediler. Toparlandım. Şeyhimi rabıta ettim.

Rabıtanın özetini anlatmadan geçemiyeceğim: Rabıta, Hazret-i ALLAH-ın verdiği manevi vazifeyi yerine getirmeye vazifeli nedim-i ilahi, varisü-n-Nebi kuluna tertib ve tanzimi ilahi gereği dileğini Hazret-i ALLAH-a layık kullarının gönül kapısı, aşk mehengi mürşidine rabtolmaktır ki, na-ehlin zanettiği gibi "küfür" olmayıp her yönüyle iman tecellisidir. Bu yönlü ilticalar cevapsız kalmaz. ALLAH-a kulluk vecibesinin düstur-ı ilahi üzere samimi olan insan rabıtanın Hazret-i ALLAH-ın tertibi ve tanzimi olduğunu bilir. ALLAH-tan başka ilah tanımıyan kullarına ihsan ettiğini bilen, samimi kul için Rabbımın inanan kuluna bahşettiği rahmet terazisidir. Bu rahmet-i ilahi hilafına "bir şeyler biliyorum" edası ile rabıtayı küfür zannedenler dikkat edilirse kendileri "küfür" üzeredirler! Bazan kulların akılları ermese dahi üstadlarından duyduğuna itimad ederek, samimiyetle yapılan rabıta da ind-i ilahide reddolunmaz. Çünkü ALLAH için muteber olan merci suret değil, sirettir.

İşte Hacı Mehmet Efendi-nin rabıtası cevabını bulmuş. Zuhurunu şöyle anlatıyor:

-Gavsü-l-a-zam Abdulkadir Geylani Hazretleri ile geldiniz. Arabayı düz bir tarlanın ortasına bıraktınız. Melâikeler dediler:

-Müdahale etmeyin! Emr-i Hak vaki olacak."

Bu vesile-i ilahi karşısında kader-i ilahinin kazaya dönüşmesine rıza gösterip boyun büktünüz. Melaikeler arabayı bir kayaya vurdular. Kendime geldim. Araba normal yoluna gidiyordu. Beş dakika sürmedi, bir tırın altına girdik.

Arabayı kullanan Durmuş olay yerinde vefat etti. ALLAH rahmet eylesin. Benim ayağımın kaval kemiği kırıldı. Kayınbiraderim Ali Bildik-in göğüs kaburgaları, göğüs kafesi tahrip olmuştu. Kaburgalar akciğere baskı yapıyordu.

Emr-i Hakk-ın şahsında zuhur edeceği Durmuş usta genç yaşında vesile-i kaza ile ömrü hitam bulmuş, Hakk-a yürümüştü. İyi insan olduğunu, arkadaşları ve tanıyan esnaf hep anlatırlar temiz insan olduğunu. ALLAH gani gani rahmet eylesin.

Kaza ve kader üzerinde durulması "rahmet olarak yasaklanmış." Rabbımın uyarısı olarak bazı kazalarda zuhuru görülen metafizik zuhuratı inanan insanların iman takviyesi yönünden tecelli eden, öğretici olan zuhuratları ifşa etmekte sakınca göremiyorum. Varsa Hazret-i ALLAH samimiyetimize bağışlasın.

Kaza kaderin zuhurudur. Maddede ve manada zuhur eden her şey kazadır. Kader ise tertib ve tanzim-i ilahidir. Akıl ve mantık gücü ile izahı mümkün değildir. Yaratılışın nedeni olan beni Adem-in yer yüzünde mevcudiyeti de kazadır. Kaza-kader mevzuunda dikkatli olmak mecburiyetindeyiz. Kudret-i ilahi karşısında beşere hayrını, şerrini az çok idrak edecek kadar Hazret-i ALLAH-ın beni Adem-in insan olması matuf, madde hayatının idamesi için tahsil ve terbiyesi miktarı yaratanını da hissedicek kadar akıllı ve mantıklı kıldı. Burasını bilmeden karıştırıyoruz.

Hazret-i ALLAH-ın elçilerini, elçilerinin vekillerini, yer yüzünde ve gökteki ayetleri okuma kabiliyetini ihsan ettiği kamil insanı, semavi kitaplar ve saifelerini lütfedip göndermese idi, beni Adem yaratınını nasıl hisseder? Nasıl kulluk yapacağının ölçeğinden mahrum, aklın ürettiği din ihdas eder. Çünkü dinsiz bir insan müeyyidesiz gemiye benzer. Tarih bu türlü hadiselerle dolu doludur. Zamanımızda bu tedirginliği bütün çıplaklığı ile görmek mümkündür. Din felsefesinin bariz ürünlerinin tevhit dinini yansıtmadığı gibi ... Hazret-i ALLAH-ı yeteri kadar tanıyamaz. Dolayısıyla tanıtamaz da!...

Bir sınıf ademde aşk-ı gönülden uzak, sevgi ve hoşgörüden uzak, yaratılışın nedeni güzelliklerden nasipsiz. Anlattığı şeriat da yalnız korkutucu. Çünkü zamanda zuhur eden güzellikler içtihadından mahrum bırakılmış kişi aldığı tedrisatın mahkumu. Sanırsın ki, gazab-ı ilahi deposu!... Ehl-i zikir, ehl-i aşk, ehl-i hakiykat, nasipsizi ile tarih boyu gerçek inançlarla hem fikir olamamışlardır. Nedenini yeri geldikçe yazacağım, inşALLAH.

Gördüğüm kadarını üzülerek anlatmak istiyorum: Batılın müşterisi kadar hakiykat ilminin müşterisi maalesef "yok" deyecek kadar az. ALLAH cümle kullarına kulluğunu idrak ederek emr-i ilahi üzere yaşamak nasib-i müyesser kılsın. Merhum Ziya Paşa aklın ilahi emir karşısında yerini ne güzel göstermiş:

İdrak-i meali bu küçük akla gerekmez.

Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.

  Sayfa Başına Dön

* * *

 


 

 

"GİT ENİŞTE, ABLAMLA BALAYI
YAPARSINIZ" DEMİŞTİM.
SAMİMİ ESPİRİM İND-İ İLÂHİDE KABUL EDİLMİŞ. ÖYLE ZUHUR EYLEDİ!.

 

 

 

 

Büyük Ablamın Efendisi İbrahim Terlemez Demokrat Partinin iktidarda olduğu 1955 senelerinde polis memuru idi.

Eniştemin küçük kardeşi Kemal Terlemez Çorum Hastahanesinde operatör doktor idi. Çorum Halk Partisine Başkan olmuştu.

Merzifon-da polislik yapan eniştemin emekli olmasına sekiz ay kalmıştı. Kardeşi Kemal Terlemez-in particiliği particilikle ilgisi olmayan eniştemi rahatsız etmişti.

Eniştemi Kayseri-nin mimli yeri Yeşilhisar-a tayin etmişler.

Yeşilhisar ve halkı sabıkalı idiler!.

REİS-İ CUMHUR İSMET İNÖNÜ-yü Yeşilhisar-ı ziyaretinde, Halk Partisine muhalif olan halk taş yağmuruna tutmuşlar ve kafasını yarmışlardı. o bakımdan Yeşilhisar sürgün yeri kabul ediliyordu..

Bazı insanlar eniştemi sitemvari uyarmışlar:

-Seni de mi düşünelim, diye

Ankara-da kayınbiraderin Hacı Galip Efendi-ye git, senin işini halledecek tek insan.

Eniştem Ankara-ya geldi, bunları bana anlattı.

Eniştem haklı, öyle söyleyenler de haklı idiler.

O zamanın Emniyet Genel Müdürü Kayserili Hayrettin Nakiboğlu, efendime, dolayısı ile bu fakire muhabbetli ve hürmetkar idiler. Manevi garabetimiz vardı.

HZ. ALLAH-tan ricam ve ilticam iyi insanların makamlarını cennet eylesin.

Bu müstesna insanlar bir kaç sefer sitemvari sözlerle:

-Galip Efendi, senin hiç işin olmaz mı?.. derlerdi.

 Sadece teşekkür ederdim. Bilmem büyük mü konuştum, HZ. ALLAH bu olayı zuhur ettirdi.

Enişteme dedim ki:

Bugüne kadar kimseye yüz suyu dökmedim. Sen davanda yerden göğe kadar haklısın, araya girmek günah değil sevap olacağına kaniyim ama benim mizacım, inancım bu yönlü tavassuta ve ricaya müsait değil; bozma bu kayınbiraderinin safiyetini ... diye rica ettim.

-Ablamı al, git. Sekiz ay balayı olur, inşa ALLAH, dedim.

Eniştemin benim o halimden memnun olmadığı atölyeyi terk edip gidişinden belli idi.

8 ay sonrayı kendisinden dinleyelim:

-Yeşilhisar-a geldim. Karakola teslim oldum. Kiralık bir ev araştırmaya başladık. Duracak bir ev bulamadık...

Dediler ki: Senin istediğin evin daha fevkinde bir ev var, amma "aileme uyum sağlıyacak aile arıyorum" diye kimseye vermediği gibi, ısrar edenleri de döver. Yeşilhisar-ın tek ağası, oğlu da buranın belediye reisi. Cesaretin var ise git, iste. Adam iriyarı, polis felân da tanımaz, dediler.

Naçar kaldım, gittim Bahattin Ağa-ya!.

Ailemi de beraber götürdüm..

Onu alıkoydular. Beni yalnız Bahattin Ağa-nın odasına aldılar. İriyarı bir adam, sert bir sesle:

-Ne istiyorsun? Dedi.

-Kiralık evin varmış, onu istiyorum, dedim..

-Sen kimsin?

-Gördüğün gibi polis memuruyum!.

Daha sinirli sesinin yüksek tonuyla kabir suali gibi:

-Nerelisin?

-Çorumluyum, dedim

-Çorumlu Marangoz Galip Efendi-yi tanır mısın?

-Kayınbiraderim olur, dedim.

Beni hiddetli, hiddetli aşağıdan yukarı süzdü.

-Yalan söyleme, hakkında iyi olmaz! dedi..

-Dışarıda ablası var, çağırın sorun.

Ona, çağırıp sordu:

-Ankara-da Marangoz Galip Efendi-yi tanır mısın?

-Kardeşim olur, ablasıyım, deyince hürmetle ayağa kalktı.

-Galip Efendi benim de kardeşimdir, dedi ve evin anahtarını verdi.

-Eşyaya gerek yok, her şey var. Kira yok, elektirik suya falan karışmayın. Karakola da gitme, ben lâzım gelen mercilerle görüşürüm.

Tek kelime:

"-Bacımla sekiz ay balayındasınız" demez mi?!..

Ben aciz latife yapmıştım "balayı" diye enişteme, Hazret-i ALLAH esprimi gerçek kıldı.

Bahattin Ağa oğlu ile Ankara-da Samanpazarı-ndaki Sema Otelini işletiyorlardı.

Otelin yakınındaki Hacı Musa Camisine, yakınında olduğu için beş vakit namaza gelirdi!.

Caminin imam ve hatibi kurra hafızdı, Hacı Mustafa Efendi. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Hamdi Akseki merhum Cuma namazlarını Hoca Efendinin arkasında kılardı. İmam Hacı Mustafa Efendi dervişimiz idi. Bütün dervişler Hacı Musa Camisine gelirlerdi. Hacı Bahattin Ağayla camide tanışmıştık. Muhip ihvanımızdı. Bize karşı çok sevgi ve edepli idi.

Vakit namazını kıldıktan sonra camide vefat ettiği söylenir ... Hz. ALLAH makamını cennet eylesin.

  Sayfa Başına Dön


 

 

MEVLEVİ, NAKŞİ MEŞAYİHİ ŞEYH
MİKDAT BABA

 

 

 

 

Konya-da bakırcı, kazara bacağına tuz ruhu dökülmüş, sakatlandığı için mesleğini icra edemediğinden türbeye yakın otel işletiyordu.

Pala Sokakta sanatım marangozluğu icra eylediğim atölyemin karşısında bakkal Hacı Durmuş Tanşi-nin dükkanının önünde tanışmıştık. Durmuş Ağa-nın ağabeyinin şeyhi imiş. Elini öptüm. Hanımı ile gelmişti.

Atölyemin üzerinde iskan ediyordum. Şeyh efendiyi yemeğe davet etmiştik. Gün boyu beraber kaldık. Esnaf olması, hoşgörülü ve sevecen olması benzerliğimiz, birbirimizi tanımamıza yeterli idi. Şeyhim efendimle de görüştürdüm.

Hak olan tarikatlerin nedense müritlerini terbiye usullerini birbirine benzesin zihniyeti ile aynı usül ve prensipte görmek istemeleri ehli tarafından haklı olarak garipsene gelmiştir.

Gerçek odur ki tarikler kişinin mizaç ve tıynetine göre ihsan edilmiştir. Bu terbiye usülleri hakikatta ayrılık değildir rahmettir.

"Ene medinetün Ali babuha" (ben ilim şehriyim Ali kapusudur" peygamberimiz efendimiz buyurdular.

Hadis-i şerifin hasen olduğu ve sıhhatı bu abd-i acizin manevi irşat vazifemin zuhur merci-i olmasının nedeni, şahit olmamın gereğinin ifadesidir de.

Şeyh Mikdat Baba evde otururken bana bir sual sordu:

-Kadiri, Rüfai daha niceleri vird olararak tesbih çekerler..

-Ayni kelamı tekrar ederler. Meselâ "ALLAH, ALLAH ..." diye ne kadar verildi ise öyle devam ederler.

-Bir evin kapısını vururken evdeki aradığın kişinin ismini kapı açılana kadar hep terennüm eylesen, adam kapıyı açınca demez mi: Ne lüzum vardı da ismimi tekrar tekrar söyledin? bir tane söylediğin yetmez mi idi?"

Avam böyle düşünür amma şeyh efendi beni deniyordu herhalde!.

Beni kesir zikredin, hitab-ı ilâhi tartışılmaz. Kesrin nihayeti yok.

Peygamberimiz efendilerimize, biat ettiği şahısların Hz. ALLAH-ı zikretmesini ihsan eylediği kulların mizaçlarına göre tanzimini elçilerine bırakmış. Adedi ALLAH elçileri bildirir. Elçi varisleri de değiştirmeden devam ettirmeye özen gösterirler..

Eczahane şifa ilaçları ile dolu doludur amma cinsini ve adedinin tarifi olan reçeteyi doktor yazar.. Hz. ALLAHın tertibi ve tanzimidir..

Şeyh efendiler öyle anlatırlar:

"Esmaların ağırlığı alınmıştır." Huddemi verilmiştir, derler!.

Yeri gelmiş iken bir gerçeği izah edeyim:

Derviş Peygamber Efendimizi manasında görür ve ona herhangi bir esma çekmesini tavsiye eder. "Adedini şeyhin versin" der. Şeyhi de mizacına göre adedini tayin eder.

Dervişine tarif ettiği halde, şeyh efendi aynı esmayı okumaya yetkili değildir.

Söylemek gerekli mi bilmem, bu abd-i aciz gerçek şeyhleri anlatmaya çalışıyorum. Hz ALLAH adetlerini artırsın. Cümlesinin ilimlerini ali kılsın. Makamlarını cennet eylesin, amin. Ve selâmün ale-l-murselîn ve-l-hamdü lillahi Rabbi-l-âlemîn...

Gelelim Şeyh Efendinin sorduğu sualin cevabına:

-Efendi hazretleri, ehl-i zikir emr-i ilahi üzere rah-met kapısını hayat boyu çaldılar. Kiminin ihlâsına hürmeten açıldı: ne istiyorsun? Dediler; muradına erdi.

-Kimine de açılmadı. Çünkü onlar varlıkla vurdular o kapıya. Varlıksa ALLAH-a mahsustur. Beşer ALLAH-ın zatına mahsus sıfatlarını nefsine malettiği kadar rahmet-i ilâhiyeden uzaktır.. Bir nevi mana sahtekarlığı da denebilir..

-Kimileri derler ki, Hz. ALLAH-ın ismi ile vuruyorum kapıya. Bilemediler ki delilsiz vurdurmazlar rahmet kapısına.

Telâffuz tamam, amma mana olmayan telaffuz ne anlam taşır, söyler misin?!

Ama o manasız ismin özünde suret var, siret yok ki!. Varlık var! Görülen varlık sahibine maledilmiyor da!..

Naçiz şahsında mevcudiyetini ehlinin görmesi zor değil, mümkündür..

Açılmadı rahmet kapısı, ne istiyorsun? Demediler. Telaffuzun ALLAH için gibi idi, amma mana yok denecek kadar az idi..

Bu ruhi kemalattanda uzak iltica, rahmet-i ilâhiyenin tecelli ve zuhuruna da uzaktı.

Çünkü tazarru ve niyazında Hz. ALLAH-ın iltifatına mazhar olacak kulluk sıfatında aranan mahviyet de yoktu!.

Tek kelâm: varlık istilâ etmiş nefsini maalesef. Kula yaraşan yokluk yoktu.

Ehl-i aşk "sevgili yanında sevgiliye mektup yazılmaz" diye sözün ve özün aslını söyleye geldiler.

Efendi hazretleri! Abd-i aciz bu rahmet kapısından başka, kemal-i edeple, esma-i ilâhiyelerle açılması için başka vurulacak kapı tanımıyoruz.. Tanımak da istemiyoruz!..

Ne istiyorsun? Denene kadar kapının sahibinin güzel isimleri ile rahmet ve mağfiret kapısını vurmaya devam edeceğiz inşaALLAH...

Varisü-n-nebi, nedim-i ilâhi olan yol büyüklerimiz öyle öğrettiler. Hz. ALLAH cümlesinden razı olsun.

Birbirimizden ceseden ayrıldık, ruhen hep beraberdik. Ehl-i aşkı ruhen ayrı görme, hakikat garibi olursun.

Örnek mi:

-Müridanına şöyle tenbih ettiğini söylerler:

-Kim Ankara-ya giderse marangoz Galip ustayı ziyaret etmeden dergahıma gelmesin, buyurmuşlar!..

 

* * *

Kaf-ı nun hitabı ızhar olmadan

Biz bu kainatın ibtidasıyız.

* * *

Ehl-i aşkın evvel yaratıldığının ifadesi değil mi?

Birara Konya-ya ziyarete gitmiştik. Şeyhim Efendim ve oğlu Şevket Hoca Efendi ... daha nice hoca efendiler!

 Sekiz kişi kadardık. Dergahın camisinde sabah namazını kıldık.

Yakınındaki çay ocaklığının önündeki arkasız sandalyelere oturduk. O zamana kadar sakallı, ehl-i aşk olduğu her halinden belli, herkese "muhterem" diye hitab ettiği için ismi "muhterem" kalmış. Efendi:

Efendi, (Hoca Şevket Efendiye, Aksaray-da bakkallık yapan, durumu müsait muhterem, Osman Şevket Hoca talebe iken çok yardım etmiş. Aylarca evinde misafir eylemiş..)

Bizim orada çay içmemize razı olmadı. Evine davet etti. Fazla ısrar edince evine gittik. Hava bir parça serindi. Odun sobasını ateşledi. Mükellef bir kahvaltı sofrası hazırladı.

-Bu ara size bir şey soracağım, dedi ve ilâve etti:

-Ankara-da marangoz galip usta varmış içinizde tanıyan var mı? Deyince, Şevket Hoca eliyle göstererek:

-işte karşında oturuyor, der demez, muhterem efendi yerinden fırladı. Beni öyle aşkla kucakladı ki, kemiklerim kırılacak sandım. Ağlıyordu. Ben de ağlıyordum. Şeyhim efendimden de utanır oldum.

Bir zaman sonra kendimize gelince şöyle anlattı:

-Yukarıda da bahsettiğim gibi-

-Efendim demişti ki: Kim ki Ankara-ya gider de marangoz Galip ustayı ziyaret etmez ise bu dergaha gelmesin!..

Muhterem efendi "şeyhime yakın olayım" diye Aksaray-da neyi varsa satmış, Konya-ya taşınmış. Şeyhine yakın yerden ev almış.

Hz. ALLAH bu yönlü sadık kulların adedini artırsın, makamlarını cennet eylesin. Cümle kullarına şefi kılsın, amin. Ve selâmün ale-l-murselîn.

 Bu yazıyı yazarken efendimin oğlu Ankara merkez vaizi hoca efendi Şevket Yardımedici fakiri ziyarete gelmişti. Mevcut arkadaşlara aynen nakletti ve yazılanları da tasdik eyledi. ALLAH ilmini ali kılsın.

Karanlık günlerimi nurlandıran, alemlerin sahibi ve yaratanı Hz. ALLAHın bu abdi acizini, ruhen ve ceseden ihya eylediği bu kuvvet ve kudret-i ilâhiye karşısında aciz abdini gör, hoca efendiden manasında yazdırdığı sertifika ile, bu aciz abdini nasıl taltifi ile ihya ediyor!..

"Muhterem efendim!.

Manamda Antalya-dan evlâdınız Tarık efendiler ve bir kaç arkadaş bir yerde toplanmışlardı. Tarık efendi onlara "ben manamda Hz. ALLAH-ı gördüm" diye anlatıyordu ...

Ben de onlara:

"-Ben de Hz. ALLAH-ı gördüm," dedim ve şu manayı gördüm:

Hz. ALLAH beni karşısına aldı:

"-Hayrullah efendi! Git, galip efendiye selâm söyle. Onu çok sevdiğimi, ondan çok razı olduğumu söyle, kendini üzmesin!.. Ve benim için yanaklarından öp" buyurdu!..

15 Haziran 2003

Din Kültürü Öğretmeni Hayrullah Sofuoğlu

Konya

Sayfa Başına Dön 


 

 

SÖZLÜK

 

 

 

 


Abd-i âciz: Âciz kul

Abes: Boş şey

Âfâkî: Dış âleme âit

Âgah: Bilen, haberdar

Âguş: Kucak

Âhenk: Düzen, tertip

Âhir zaman Nebîsi: Son peygamber

Ahit: Söz verme

Ahlak: Güzel huy sâhibi olmak

Ahsen-i takvim: En güzel yaratılış

Akâid: İnanç esasları

Akılcılık: Her şeyi akıl ile ölçmeye çalışmak

Akl-ı selim: Sağlam akıl sâhibi

Âlem-i Lâhut: Lâhut âlemi, mânevî âlemlerden biri

Alleme-l-esmâ: Meali: "Ona (Âdem-e) isimleri (eşyâyı) öğretti" demektir. Fakat Hz. Âdem için "bütün isimleri, eşyânın hakîkatini bilen" anlamında kullanılan bir sıfat ve tasavvufta bir makamdır.

A-mâ: Kör

Amel-i tevhid: Allâh-ın birliği düşünülerek yapılan davranış

Angarya: Lüzumsuz

Ârif: Allâh-ı bilen kişi

Ârifân: (Tekil: ) Allâh-ı bilen kişi, (çoğul: ) bilenler

Âşinâ: Yabancısı değil, bildik

Âsûde: Mutlu, huzurlu

Ateş-gede: Ateşe tapanların ateşe taptıkları yer

Avam: Halk tabakası

Âyine-yi nur-ı Hüdâ: Allâh-ın nurunun aynası

Ayna-yı Rahman: Rahmân-ın aynası

Ayne-l-yakîn: Görerek bilmek

Bâki: Ebedî, sonu olmayan

Bâtıl: Gerçek olmayan

Bâtınî: Mânevî yönle ilgili

Bedevî: Medeniyetten uzak yaşayan insan

Bende: Köle

Bende-i dergâh-ı ehlullah: ALLAH dostlarının dergâhına hizmet eden

Benlik: Kişinin kendini düşünmesi

Beytullah: Allâh-ın evi, Kâbe

Beyyinât: Açıklamalar

Bî-harf ü savt: Harf ve ses olmaksızın

Biat etmek: Söz vererek bir kişiye bağlanmak

Bidat: Uydurma, sonradan çıkma

Bî-hadd ü hesap: Hesapsızca, sınırsız

Bi-lâ-istisnâ: İstisnâsız

Binâen: Bunun üzerine

Bî-şek: Şüphesiz

Bîzar: Sıkıntılı

Bi-zâtihî: Tam kendisi

Burhan: Kesin delil, sürekli olan kerâmet

Cebriyye: İnsanın fiillerinde irâde sâhibi olmadığını, herşeyin kader gereği yapıldığını iddia eden mezhep

Cefâ: Eziyet, sıkıntı

Cehrî: Açık, yüksek sesli

Celbetmek: Çekmek, cezbetmek

Cemâdat: Ağaç, taş gibi cansız varlıkların tümü

Cemî: Bütün

Cesâmet: Büyüklük, ağırlık

Cevir: Eziyet

Cihanı telakkî tarzı: Dünyâ görüşü

Cihanşümul: Evrensel

Cihat: Nefis ve düşmanla din uğrunda

Cıngar çıkarmak: Gürültü, kavga çıkarmak

Cüz-î hâkimiyet: Yarı hâkimiyet

Cüz-î hürriyet: Yarı bağımsızlık

Cüz-î irâde: İnsanın kendi irâdesi, fikri

Dalâlet: Düşünce ya da istek yönünden sapıklık

Darü-l-bekâ: Ebedî kalınacak yer, âhiret

Delâlet: Delil olma, işâret etme

Dem: Zaman, an

Derunî: Batınî, iç ile ilgili

Deryâ-yı vahdet: Tevhid, Allâh-ın birliği denizi, ilmi

Din bezirganları: Sahte dindarlar, dîni gelir kaynağı edinenler

Doktrin: Belli nizâmı olan fikir

Düstür: Prensip, kural

Ebrar: İyi kimseler

Edep: Terbiye, edebiyat

Ednâ kul: En düşük mertebedeki kişi

Ef-al: Fiilller

Eflak: Felekler, dünyâlar

Ehl-i îman: Îman eden kimseler

Ehl-i İslam: Müslümanlar

Ehl-i Kitab: Kendilerine kutsal kitap veyâ sahife indirilenler, Yahudi ve Hıristiyanlar

Ehl-i mârifet: Allâh-ı bilen kimseler

Ehlullah: İbâdet ve tâatleri ile kendilerini Allâh-a yakın hisseden kimseler

Emir bi-l-ma-ruf: İyiliği emretmek

Emsal: Örnek, geçmiş nesillerin başından geçenler

Enâniyet: Kendini beğenme, bencillik

Enfusî: Kişinin iç âlemi ile ilgili

Engizisyon: Ortaçağ Avrupası-nda kilise mahkemeleri

Ervah: Ruhlar

Esrâr: Bilgi melekesi, sırlar

Evliyâ: İrşad ve velâyet makâmını hâiz kişi.

Evrad: Virdler, dervişin günlük virdi

Ezel-i ervah: Ruhlar bedene girmeden önceki zaman

Ezkar: Zikirler, dervişin günlük dersi

Fakih: İslâm Hukukunu bilen kişi

Fâni evsaf: Gelip geçici sıfatlar

Fânîlik: Yok olmak

Fantezi: Merak, alâka

Fazilet: Erdem, üstünlük

Felekiyât: Gezegenler ilmi

Ferâgat: Fedâkarlık

Ferah: Rahat

Fer-î: Asıl olmayan, teferruatla ilgili

Fetvâ: Dînî hüküm

Feyiz: İstifâde

Feylosof: Filozof, aklı ön planda tutan kişi

Feyyaz menbaa: Feyizli, bereketli kaynak

Fiilî sıfat: Fiil ile ilgili sıfat

Firâset: Bir şeyin iç yüzünü görebilme kâbiliyeti

Fısk: Yanlış iş, bozuk iş

Fitne: İmtihan, bozgunculuk

Fıtrat: Yaratılış, insanın tabîatı

Futur: Tereddüt

Gâfil: Habersiz, câhil

Garip: Yabancı, kimsesiz

Gavsiyet: Gavslık makâmı

Gavsü-l-A-zam: En büyük yardım edici, tasavvufta en büyük makâmın sâhibi, Abdülkâdir Geylânî Haz.

Gavur: Hiçbir hak hukuk tanımayan, gaddar, vicdansız, dinsiz

Gayret: Çaba

Gayretullah: Allâh-ın emri

Gayri: Yabancı, başka

Gazab-ı ilâhî: Allâh-ın gazabı

Gılef: Kılıf

Güzellikler manzumesi: Güzelliklerden oluşmuş

Habip: Sevgili

Hafî: Sessiz, gizli

Hâfıza: Bellek, hatırlama melekesi

Hakikat hilkati: Hakîkat âlemi

Hakîkat: Öz, kesinlik

Hakka-l-yakîn: Hak ile bilmek, bir şeyi bütün teferruâtı ve özü ile bilmek,

Hal ilmi: Yaşanarak öğrenilen ilim, tasavvuf

Halel: Sakınca

Hâlık: Yaratıcı

Hâl-i yakaza: Uyku ila uyanıklık arası

Halvet: Birlikte olmak, bir arada bulunmak

Hasebi ile: Dolayısı ile

Hasenât: İyilikler

Hasene: İyilik

Hasmâne: Düşmanca

Hâşâ: "Olmaz böyle birşey ya" anlamına bir söz

Havîtır: Kalbe gelen şeyler

Havf u recâ: Korku ve ümit

Havfullah: ALLAH-tan korkmak

Hayâ: Utanma duygusu

Hayal: Gerçekleşmesi mümkün olan veyâ olmayan şeyleri düşünmek

Hayvânât: Hayvanlar

Hazan: Sonbahar

Hâzık: Mesleğini iyi bilen

Levh-i mahfuz: Korunmuş kitap, her şeyin yazılı olduğu ALLAH katındaki kitap

Heyhât!: Boşuna!

Hidâyet ulaşmak: Doğru yolu bulmak

Hıfz: Hıfzetmek, ezmerlemek

Hikmet: Bir şeyin içyüzü, esâsı, asıl sebebi

Hikmetullah: Allâh-ın hikmetlerinden

Hilkat: Yaratılış

Hünsâ: Kadın veyâ erkek olduğu net olmayan

Hurâfa: Yanlış ve asılsız inanç

Hüdâ-yı nâbit türemek: Her yerde çoğalmak

Hükm-i İlâhî: Allâh-ın hükmü, karârı

Hüsn-i zan: Bir kişi veyâ olay hakkında iyi düşünmek

İcmâ: Bir şey üzerindeki fikir birliği

İcrâ-yı sanat: Mesleği yerine getirmek

İçtihad: Dînî yorum

İfnâ olmak: Son bulmak, yok olmak

İfrat: Aşırıya kaçmak

İhâta etmek: Kuşatmak, içine almak

İhfâ: Gizlemek

İhlas: Samîmiyet

İhsan: Bağış, Allâh-ı görüyormuş gibi davranmak

İhtiyar: Seçme kâbiliyeti, yaşlı

İhyâ: Yaşatma, diriltme

İhyâ omak: Dirilmek, hayâta geçmek

İkrah: Nefret ettirmek, çirkin göstermek

İksir-i a-zam: En önemli ilaç

İktifâ: Yetinmek

İhtivâ: İçermek, kapsamak

İllet: Sebep, hastalık

İlme-l-yakîn: Bir şeyi hakkında bilgi edinmek sûretiyle bilmek

İlm-i dirâset: Okuyarak öğrenilen ilim

İlm-i Fıkıh: Fıkıh ilmi, dînin ibâdet ve muâmelat yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i Hıdr: Hızır (a.s.)-a verilen ilim, ledünnî ilim, tasavvuf

İlm-i Kelâm: Kelam ilmi, dînin inanç esasları yönüyle ilgili ilim dalı

İlm-i nâfi: Faydalı ilim, kişiye dünyâda ve âhirette faydası olan ilim

İlm-i Tevhid: Allâh-ın birliği ile ilgili ilim (kelâm, akâid, tasavvuf)

İltihak: Katılmak

Îmân-ı zevkî: Îmandan zevk alma derecesi

Îman etmek: İnanmak

İmtisal: Örnek almak

İnfisal: Ayrılmak, terketmek

İnsan-ı kâmil: Kâmil, örnek insan

İntisap: Bir kimseye veyâ yere bağlanmak

İnzal: İndirme

İrâde: Dileme, bir şeyi yapma isteği

İrfan: Allâh-ı bilme

İrfâniyyet: Allâh-ı bilme

İrfanlı: Bilgili, kültürlü

İrşad: Yol göstermek, rehberlik

İsmet: Günah işlemeyen

İstidraç: Müslüman olmayanlarda görülen fizik ötesi olaylar

İstihâre: Bir şey hakkında ALLAH-tan rüyâ yolu ile bilgi istemek

İstismar: Sömürmek, kötüye kullanmak

İçtihat: Dînî yorum

Îtikad: İnanç

İttibâ etmek: Tâbi olmak, uymak

İzâfî: Herkese göre değişen

İzn-i İcâzet: İzin, temsil yetkisi verme

İzzet: Değer, şeref

İzzete çıkarma: Şereflendirme

İzz u şeref: İzzet, şeref, haysiyet, onur

Kâl ilmi: Söz ilmi, konuşulup da uygulanmayan ilim

Kâbil: Karşılık

Kâdiriyye: Abdülkâdir Geylânî-nin (v. 561/1166) kurmuş olduğu tarîkat

Kâfi: Yeterli

Kâfir: Örten, ekin eken çifçi, gerçeğin üzerini kapatan, gerçeği gizleyen, Allâh-ı inkar eden

Kâfir: Birşeyin hakîkatini örten, Allâh-a inanmayan

Kâl ehli: İşin sâdece konuşma yönünde kalan, özüne vâkıf olmayan kişi

Kalbe hulul etmek: Kalbe girmek, yerleşmek

Kanaat: Olanla yetinme, yeterli bulmak

Kande: Her nerede

Kâşâne: Büyük ev, konak

Katre: Damla

Kavî: Güçlü, kuvvetli

Kavl-i Mustafâ: Hz. Peygamber-in sözü

Kenz-i ahfâ (mahfî): Gizli hazîne, ilahî hazine

Kerâmet: Dindar insanlardan zuhur eden olağanüstü durumlar

Kesb-i azâmet etmek: Daha da artmak

Kevn-i fesat: Var olmak ve yok olmak

Kevnî hakîkat: Madde ilmi ile ilgili gerçekler

Kibir: Büyüklenme

Kimyâ: Kimyâ ilmi, maddeyi değiştirme ilmi

Kışr: Kabuk

Konak: Büyük ev

Kurb, kurbiyet: Yakınlık

Kutsî: Kutsal, mukaddes, mânevî değeri yüksek

Küllî irâde: Allâh-ın irâdesi

Küll: Bütün

Kürre: Arz, dünyâ, kütle

Kütüb-i Sitte: Hz. Peygamber-in sözlerini toplayan en güvenilir altı hadîs kitabı

Lânetlemek: Kötülemek

Len-terânî: Allâh-ın "Beni göremezsin" anlamında Hz. Musâ-ya hitâbı

Levh-i dil: Gönül dili

Lîk: Lâkin, fakat

Mâ-adâ: ...dan başka

Ma-bûd: Kendisine tapılan, Allâh

Mahlukât: Yaratılmış her şey

Mahrem: Yakın,

Mahrumiyet: Mahrum olma, onsuz olmak

Mahv: Yok etmek, yok olmak

Mahz-ı atâ: Mutlak bağış, gerçek bağış, bol bağış

Maiyyet: Berâberlik, berâberinde olma

Makâmât: Makamlar

Makâm-ı velâyet: Evliyâlık, mürşitlik makâmı

Maksut: Maksat, gâye

Mâ-lâ-ya-nî: Boş, faydasız

Mâlik olmak: Sâhip olmak

Mârifet: Bilgi, Allâh-ı bilme

Mârifetullah: Allâh-ı bilme

Mâzur olmak: Özürlü olma, mâzereti olma

Meal: Anlam

Meçhulât: Bilinmeyen şeyler

Medar: Kaynak, sebep, vesîle

Mehdî: Kıyâmete yakın zamanda yer yüzüne geleceğine inanılan kişi

Mihenk taşı: Ölçü olarak kabul edilen

Mekârim-i ahlak: Güzel ahlak

Mekr: Tuzak

"Men araf" sırrı: "Nefsini bilen, Rabbini bilir" sırrı, bu sözün hakîkatine vâkıf olma

Menkıbe: İnsanların güzel hâtırâları

Mensuh: Hükmü lağvedilmiş, geçerliliği kalmamış

Mesmuât-ı ilâhî: Kutsal şeyler dinleme, ALLAH kelâmı dinleme

Mest: Sarhoş olmuş, gönlü bir şeye aşırı bağlanmış

Meşâyih: Büyük şeyh

Meşrep: Mîzâca uygun yol, tarz

Metafizik: Fizik kânunlarının dışında olan

Meteryalist: Maddeyi her şeyin önünde tutan

Meth ü senâ: Methetme, övme

Meyletmek: Eğilim göstermek

Mezmum: Zemmedilmiş, yerilmiş, kötülenmiş

Mezhep: Yol, dînî mezhepler

Mihman: Yakın, sırdaş

Mihrab: Namaz kılarken imamın durduğu yer

Minnet: Borç, verecek

Mestan: Sarhoş

Mistik: Gizemli, tasavvuf ile ilgili

Mistisizm: Batı dillerinde tasavvuf

Mızrab: Kendisiyle sazların tellerine dokunulan âlet

Muâsır millet: Çağdaşlaşmış, uygarlığın doruğuna ulaşmış millet

Muvâzene: Ölçü, denge

Mübtelâ: Bağımlı, düşkün

Mücâzât: Karşılık

Mücerred: Yalın, soyut, tek başına

Muvaffak: Başarılı

Muhal: Gerçeği olmayan

Muhkem âyet: Anlamı kesin olan, yorumla ilgisi olmayan âyet

Muhtar: Seçilmiş

Mukarrebun: Allâh-a yakınlık kazanmış cennetlik kimseler

Mukeddesât: Mukaddes, kutsal şeyler

Mükevvenât: Kâinât, yaratılmış her şey

Murdar: Pis, eti yenmeyen hayvan

Musahhar: Hizmetçi

Müsâmaha: Hoşgörü

Müsâvî: Eşit, denk

Mutasarrıf: Tasarruf eden, harcama yetkisi olan

Muteaddit: Çeşitli

Mutmain: Tatmin olmuş, kanaat getirmiş

Muttalî: İç yüzünü bilen

Müdrik: İdrak etmiş, kavramış

Müeyyide: Yaptırım gücü

Mülâki: Karşılaşmış, tanışmış

Mü-min: Allâh-a tam anlamıyla inanmış

Münezzeh: Yüce, kötü sıfatlardan uzak

Mürde: Bozuk, hasarlı

Mürşit: Rehber, yol gösteren, evliyâ

Mürşid-i kâmil: İnsanlara yol göteren tasavvuf büyüğü

Musevî: Hz. Musâ-nın şeriatine tâbi‘ kimse

Müsta-celiyyet: Acele etmek

Müstakim: Dosdoğru

Müstecâp: Karşılık gören

Müşâhede: Gözetleme, tasavvufta bir makam

Müteallık: İlgili

Mütekâmil: Daha gelişmiş

Mütenâsip: Uygun

Mütesellî olmak: Teselli olmak, avunmak

Müteşâbih âyet: Anlamı kesin olmayan, anlamını ancak ehlinin anlayacağı âyet

Müttakî: Allâh-ın emirlerini titizlikle yerine getiren kimse

Müzekkire: Hatırlatan, zikrettiren

Nâ-ehil: Ehil olmayan, işi bilmeyen

Nâçiz: Zavallı, beden bakımından yetersiz

Nâfi ilim: Faydalı ilim

Nahnü: Arapça-da "biz" demektir

Nâhoş: Hoş olmayan

Nâib: Veki, tarikatte bir görevli

Nâ-mütenâhi: Sonsuz

Nâsih: Kendinden öncekinin hükmünü kaldıran

Nazar ehli: Nazar, mânevî bakış sâhipleri

Nazîr: Benzer

Nebî vârisi: Hz. Peygamber-in vârisi, gerçek âlimler

Nedîm-i İlâhî: Allâh dostu, O-na yakın kişi

Nefha-i ruhü-l-kudüs: Kutsal ruhun üflemesi, nefesi

Nefsânî: Nefse bağlı, nefsin isteği

Nefs-i emmâre: Kötülüğü emreden nefis

Nehiy ani-l-münker: Kötülükten men etmek, kötülüğe engel olmak

Neşv ü nemâ: Serpilip, gelişme

Nevruz: Yılbaşı

Nizâm-ı İlâhî: İlâhî nizam, ALLAH kânunu

Nûr-ı Yezdân: Allâh-ın nûru

Nûr-ı Zât-ı Kibriyâ: Allâh-ın zâtının nuru, ışığı

Nutk-u ehlullah: ALLAH ehli sözleri

Nükte: Şaka, latîfe

Pervâz eylemek: Uçmak, kanatlanmak

Psikoloji: İnsan davranışları ve iç dünyâs ile ilgilenen ilim dalı

Polat: Demir, demir gibi güçlü insan

Rahmet tecellîsi: Rahmetin inmesi, tecellî etmesi

Rahmet-i âhî: İlâhî rahmet

Reh-nümâ: Rehber, yol gösteren

Rahvan: Atın yavaş yürüyüşü

Rakip: Kendisiyle yarışılan kişi

Ravza-i Mutahhara: Hz. Peygamber-in kabrinin bulunduğu

 mekan

Rehber: Yol gösteren

Reh-nümâ: Rehber, yol gösterici

Rencîde: Kırgın

Refik: Yol arkadaşı

Revnâk: Düzen, temel

Riâyetkar: İtâat eden, uyan

Rical: Erkekler, tasavvufta ileri gelenlerden

Rindân: Hiçbir şeye aldırmadan gönlünün peşine düşen, âşık

Riyâ: Gösteriş

Riyâkar: Gösteriş yapan, sâmîmiyetsiz

Riyâzî: Matematik veyâ beden eğitimi ile ilgili

Rızâ-i Bârî: ALLAH Rızâsı

Rububiyet: Allâh-ın her şeyin Rabbi, sâhibi, terbiyecisi olması

Ruhânî: Ruh ile ilgili, mânevî

Rücu: Geri dönme

Rüsvay: Rezil, aşağılık

Rü-yet: Görme, görülme

Sadr: Göğüs, orta

Sahih îtikat: Sağlam inanç

Salât: Duâ, namaz

Sâlih amel: Sağlam ve iyi yapılan iş

Salih îtikat: Doğru inanç

Sâlih kul: Dindar, güzel ahlaklı insan

Sarih: Apaçık, besbelli

Savm: Oruç

Sây-i gayret: Çalışıp, çabalama

Şehâdet: Şehit olmak

Serâhaten: Açıkça

Şerh etmek: Açıklamak

Şeriat-i mutahhara: Tertemiş şeriat, İslâm şeriati, din kânunları

Seyran: Seyretme

Silsile-i merâtip: Tarîkatte Hz. Peygamber-e kadar ulaşan silsile

Smaç: Voleybolda, yükselerek el ile topa sertçe vurmak

Sîne: Göğüs

Sîret: İç yüzü

Sırr-ı ednâ: En düşük sır

Sufiye: Tasavvuf erbâbı

Sosyoloji: Toplum bilimi

Sübut: Sâbit olmak

Subûtî sıfat: Allâh-ın sıfatları

Süflî: Aşağı dereceden

Suhuf: Sahifeler, kutsal sahîfeler

Sû-i zan: Bir kişi ya da şey hakkında minfî zanda bulunmak, düşünmek

Sukut: Düşmek

Şule: Işık parçası

Suret: Dış yüz, görüntü

Sükut: Susmak

Süluk: Yola girmek, tasavvuf yoluna girmek

Sünnet: Hz. Peygamber-in fiil ve davranışları

Şakî: Allâh-a inanmayan

Şefî: Şefaat eden,

Şek: Şüphe

Şer: Kötülük

Şeref-yâb olmak: Şereflenmek

Şer-î hükümler: Dînî hükümler

Şeriat: Din kânunları

Şerîat-i garrâ: Parlak, aydınlık şerîat

Şeriat-i garrâ: Aydınlık şeriat, İslâm şeriati

Şerik: Ortak

Şeyh: Yaşlı veyâ büyük kişi, tarîkat lideri

Şiar: Özellik

Şimşir-i Hüdâ: Hakk-ın kılıcı

Şinto dîni: Japonların dîni

Şirk: ALLAH-a ortak tanımak

Taam: Yemek

Tâat: İtâat etmek, dînî emirleri yarine getirmek, ibâdet

Tahammül: Dayanmak, katlanmak

Tahayyül: Hayal etme, düşünme

Takvâ: Allâh-ın emirlerine titizlikle uymak

Tâlib: İstekli

Tân: Kötülemek

Tan yeli: Sabah esen rüzgar

Tanzîm-i İlâhî: Allâh-ın düzeni

Tarîkat: Yol, Allâh-a götüren yol

Tarik-ı müstakîm: Dosdoğru yol

Tasavvuf: Dînin mânevî yönü, rûhî tarafı

Tavaf: Kâbe-nin etrâfında dolanmak sûretiyle yapılan ibâdet

Tazarru: Yalvarma

Tebliğ: Duyurma

Tebşir: Müjdeleme

Tecelliyat: Zuhur etme, görünme

Tedrisat: Ders okuma

Tefekkür: Düşünce, düşünme

Tefsir: Kur-ân-ın yorum ve açıklaması

Tekâmül: Gelişme

Tekeffül: Üzerine almak, kefil olma

Tekke: Eskiden sufilerin, dervişlerin,eğitim gördükleri yer

Tekvin: Yaratma

Telakki: Anlayış

Telepati: Başkası ile duysusal bağlantı kurmak

Temâşa: Seyretme

Temâyül: Meyletme

Tenezzülen zuhur: Merhametinden dolayı yapmak

Terakkî: Gelişme, ilerleme

Tertîb-i İlâhî: İlâhî tertip, düzen

Tesânüt: Birlik, uyum

Teşrî: Dînî kânun koyma

Teveccüh: Yönelme

Tevekkül: Allâh-a dayanmak

Tevessül: Aracı edinmek, vesîle edinmek

Tevfik sâ-ye refik olanındır: Başarı çalışanındır

Tevhîd-i ef-âl: Her olayın hakîkî fâilinin ALLAH olduğu şuurunda olma

Tevhîd-i sıfât: Allâh-ı sıfatlarında bir olarak bilmek

Tevhîd-i Zât: Zât olarak Allâh-ı bir bilmek

Tevhit ehli: Gerçek dindarlar

Tiğ: Kılıç

Tiynet: Yaratılış, huy, tabîat, karakter

Tolerans: Müsâmaha, hoşgörü

Trans: Bir iş üzerinde fikri yoğunlaştırarak onu gerçekleştirmek

Turuk-ı aliyye: Yüce tarîkatler

Türbe: Dindar insanların kabirleri

Ucup: Kendini beğenme

Uhrevî: Âhiret ile ilgili

Ukbâ: Âhiret

Ulûhiyet: İlahlık

Ulvî: Yüce

Ümm-i Kitâb: Ana kitap, Kur-ân-ı Kerîm

Vâcibü-l-vücud: Var olması mecburi olan

Varak: Yaprak

Vârisü-l-enbiyâ: Peygamberlerin vârisleri, gerçek âlimler

Vârisü-n-Nebî: Hz. Peygamber-in vârisi

Vebal: Sorumluluk

Vechile: Bu şekilde

Vehâmet: Korkunçluk

Vehim: Kötü duygu, düşünce

Velâyet makâmı: İrşat makâmı

Velî: İbâdet ve tâat ile Allâh-ın yakınlığını kazanmış kul

Verâ: Yeme, içme, giyinme gibi hususlardaki dînî hassâsiyet

Verâset: Vâris olmak, bir kimseden sonra onun mülkünde kısmen veyâ tamâmen tasarruf sâhibi olmak

Visal: Kavuşma

Vuslat: Kavuşma

Yed: El, yan, yakın.

Yed-i kudret: Kudret, kudret eli

Yezdân: ALLAH

Zâfiyet: Düşkünlük

Zarurî: Mecburi

Zâviye: Eskiden dervişlerin kaldıkları şehrin dışındaki yer

Zekat: Malın belli bir kısmını fakirlere vermek

Zerre: En küçük parça

Zikir: Anmak, Allâh-ı ziketmek

Zikke: Damga

Zillet: Aşağılık vesîlesi

Zillete inmek: Aşağı düşmek

Zındıklığa düçar olmak: Zındık, dinsiz olmak

Zuhr-ı âhir: En son öğle namazı niyetiyle "Cuma namazım kabul olmuyorsa" şüphesiyle kılınan ve aslı olmayan uydurma namaz

Zuhur vesîlesi: Görünme vesîlesi, aracı

Zuhur: Görünmek, ortaya çıkmak

Zühd: Dünyâ malına meyil etmeme

Zü-l-cenâheyn: İki kanat sâhibi, hem şerîati, hem de tasavvufu bilen

Zülf, zülüf: Saç

 

Sayfa Başına Dön